17 Ağustos 2009 Pazartesi

DEPREM

17 Ağustos depreminin onunca yılında deprem mağdurlarını üzüntüyle andık. Üzüntümüz git gide de artıyor. Çünkü zaman geçtikçe binlerce insanımızı nasıl pisi pisine ölüme götürdüğümüzü düşünüp kahroluyoruz.

17 Ağustos 1999’da depreme kitap okurken, yani uyanıkken yakalandım. Depremi başından sonuna kadar salim bir kafayla izlemek durumunda kaldım. Felaketin gerçek yüzüyle ise saat yedi sularında karşılaştım. Avcılar’a birkaç arkadaşımla gittiğimizde enkaz altındaki çaresiz insanların çığlıklarıyla yüreğim bin parçaya bölündü. Gün sonunda Gölcük’teydim. Gölcük’teki görünüm ise tam bir felaketti. Depremin ilk günlerinde görüp yaşadıklarım ayrı bir yazının konusudur. Bir gün yüreğim dayanırsa bunları yazacağım. Gelelim konumuza…

Depremden sonra saatlerce devlet erkleri dahil; hiç kimse felaketin yeri, niteliği, sonuçları hakkında bilgi sahibi olamadı. Bu durum, devlet kurumları arasında ve yurt genelindeki iletişimin ne kadar yetersiz olduğunun bir göstergesiydi. Böylesine büyük bir olumsuzluğu yaşamamıza karşın, iletişim kurumlarımızın özelleştirme kapsamında yabancılara satılması ise tam bir aymazlıktır. İletişimin çok önemli olduğu günümüzde böyle bir durumun ülkemize nasıl faturalar çıkaracağı da açıktır. Ülkemizin ulusal savunması söz konusu olursa böyle bir iletişim sisteminin ulusumuza yaşatacağı vahameti düşünmek bile istemiyorum.

Ülkemiz insanının doğal felaketler karşısında çaresizliğinin nedeni nedir? Depremde, selde, heyelanda, çığda, kuraklıkta, fırtınalarda insanımız hep çaresiz kalıyor. Her doğal afetten sonra bir suçlu buluyoruz: Doğa… Bu coğrafyada yaşamak bizim yazgımızı belirliyor. Yazgıya boyun eğmek ilkel bir yaşamın göstergesi değil midir? Yüzyıllardır felaketlere karşı önlem almayan kafalar çağdaş olabilir mi?

Yüzlerce yapı, karton kutular gibi yerlere yere serildi. Yapıların bu denli dayanıksız olmasının nedeni nedir? Birinci neden, denetimin eksik olmasıdır. Yapıları denetlemekle görevli belediyeler ne yazık ki görevlerini türlü nedenlerle yapmamıştır. Yönetimsel savsaklama ve kenti rant aracı gören zihniyetlerin felaketlerdeki sorumlulukları yadsınamaz. Belediyeler, yönettikleri kentin, kasabanın yapılaşmasından birinci derecede sorumludurlar. Sorumluluğun ihmali, telafisi zor can ve mal kayıplarına yol açıyor. Peki, görevini ihmal edenler bir yaptırımla karşılaşıyor mu? Maalesef hayır. Her olaydan sonra bir günah keçisi bulunuyor ve her şey zamanla unutuluyor. Neden hesap sorulamıyor? Ülkemizde oynan demokrasicilikten ötürü, Çünkü demokrasi denince, başta siyasiler olmak üzere, hemen hemen herkesin aklına seçim geliyor. Kuvvetler ayrımından söz eden yok. Demokrasinin bir de yargı ayağı vardır, diye düşünülmüyor. Son günlerde yargıya karşı uygulanan sistemli popülist davranışlar ise cabası.

Kenti, doğayı bir yaşam alanı olarak görmeyen; bencil kazançların edinilebileceği talan alanı olarak gören bir anlayışın erk sahibi olması halkımızın karşılaşacağı doğal felaketler açısından en büyük felakettir. Kente ve doğaya, yağmalanacak alanlar olarak bakan anlayış yönetimde olduğu sürece doğal afetler karşısında acılarımız hep yinelenecektir.

Yapıların dayanaksızlığında diğer sorumlu ise yapsatçılardır. 1950’den sonra köyünde üç beş kuruş biriktiren birçok kişi, kentlere gelerek yapsatçı oldular. Kar oranı yüksek bu iş, önemli bir cazibe yarattı. Üstelik bu iş diploma da gerektirmiyordu. Denetimin yok olduğu, herkesin bir şekilde işini yoluna koyduğu ülkemizde demiri, çimentosu olmayan inşaatlar yükselmeye başladı. İşini iyi yapanlar yok mu? Tabi ki var; ama “Bir baş soğan bir kazanı kokutur.” atasözünde olduğu gibi onlar da arada kaynayıp gittiler.

Büyük deprem felaketinden on yıl sonra durum nasıldır? Ulus olarak gerekli dersleri çıkarabildik mi bu afetten? Ne yazık ki bu sorulara olumlu bir yanıt veremeyeceğim. Yine akarsu vadilerine, alüvyonlu arazilere binalar yapılıyor. Son yıllarda birçok belediye imar değişikliği yapmaktan başka bir işe fırsat bulamıyor. Öyle mahalleler oluştu ki afet sonrası halkın can güvenliğini sağlamak için sığınacağı en küçük boş bir alan dahi yok. Hızla büyüyen ve deprem olma olasılığı yüksek olan İstanbul’da, yeşil alanların imara açılması büyük bir kentsel felakettir. Depreme dayanıksızlığı kanıtlanmış binlerce yapının ıslahı için on yıldır hiçbir şeyin yapılmaması ise tam anlamıyla vahimdir.

Yerel ya da merkezi yöneticilerin hangisini dinleseniz, hepsi şikâyetçi. Sanki sorumluk başkasında, kendileri de mağduriyet içindeki garibanlar. Arada sırada toplantılar düzenleyip depremle ilgili konuşmalar yapıyorlar. Bu toplantılar abartılarak halka anlatılıyor. Böylece görevlerini yaptıklarını sanıyorlar. Öncelikli görev, depremde kimsenin burnunun kanamamasıdır. Bu da sağlıklı, dayanıklı konutların yapımıyla olur. İkincil görev ise deprem sırasında ve sonrasında yapılacaklardır. Bu konulardaki bilgilendirme çalışmaları ivedi olarak yapılmalıdır. Deprem sonrası arama, kurtarma çalışmaları için şimdiden önlemler alınmalıdır.

Şu unutulmamalıdır ki öngörülen İstanbul depremi, ülkemize çok büyük zararlar verecektir. Bu zararları telafi etmek ise olanaksızdır. Böyle bir yıkımdan sonra olacak can ve mal kayıpları ülkemizin ekonomik yaşamını perişan edecektir. Bu durum, bizi uluslararası arenada da zor durumda bırakacaktır. Doğal afetleri, ulusal güvenlik açısından da değerlendirmek gerekir.

Çağdaş insan, tehlikeler karşısında önlem alır. Olayları yazgısal bir teslimiyete dönüştürmez. Aklın ve bilimin gereklerine göre davranır. Olumsuzlukları rastlantısal nedenlere bağlamaz.

Kentine, doğasına sahip çıkmayan yöneticilerin aymazlıktan kurtulması en büyük dileğimizdir. Üç beş kişiyi zengin edeceğiz diye bir ülkeyi, bir ulusu mahvetmenin büyük bir ihanet olduğu da bilinmelidir. Bu nedenle yöneten ve yönetilen tüm yurttaşlarımıza büyük sorumluluk düşmektedir. Kapımıza dayanan felakete karşı önlemler almak için kamuoyu oluşturulmalıdır. Bu konuda ulusal bir seferberlik yapılmalıdır.

İnanın ki deprem ülkemiz gündemine oturan birçok yapay gündemden daha önemlidir, daha yaşamsaldır.

Adil Hacıömeroğlu
17 Ağustos 2009

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder