22 Kasım 2009 Pazar

DEMOKRASİ Mİ, OTOKRASİ Mİ?


Son günlerde “Bu kadarı da olmaz.” dedirten olaylar ardı sıra yaşanıyor. O kadar çabuk gündem değişiyor ki, kamuoyu değişiklikleri izlemekte zorluk çekiyor. Halkın gündem sarhoşu olduğu da söylenebilir. Bununla birlikte AKP yöneticilerinin azarlama alışkanlığı artarak sürüyor. Hatta en yakın “dava” arkadaşlarını bile kamuoyu önünde azarlamaktan çekinmiyorlar.

Biz; başbakanın işsizi, işçiyi, çiftçiyi, özürlüyü, hatta şehit anasını azarlamasını görmüştük de “dava” arkadaşlarını azarlamasına yeni yeni tanık oluyoruz.

RTE geçen günlerde kabine arkadaşı sağlık bakanını, herkesin gözü önünde feci biçimde azarlayıp arkasını döndü gitti. Oysa Bakan Bey, hükümetin en önemli ve gündem değişikliğine en uygun projesini halka tanıtmanın heyecanı içindeydi. Çünkü domuz gribi, açılımlarla kan kaybeden AKP yönetimine can simidi olmuştu. Peşinden gelen aşı tartışmaları ise “açılım” denizinde batmakta olan AKP gemisini kurtarmıştı. Doğaldır ki böyle bir durum karşısında Sağlık Bakanı’nın takdir beklemesi hakkıdır. Övgü beklemekte olan Bakan Bey, ansızın terslenince neye uğradığını şaşırdı.

Başbakan, son olarak TBMM başkanı ve kadim arkadaşı M. Ali Şahin’i fırçaladı. Nedeni ise “açılım” görüşmeleri sırasında Şahin’in muhalefetin sesini kısmamasıydı. En küçük eleştiriye bile tahammülsüzlüğün nedeni ne olabilir ki? Bir yandan demokratikleşme nutukları atacaksın, bir yandan da muhalefetin sesini kısmak için her türlü yolu deneyeceksin. Zaten parlamento dışı muhalefet konuşamıyor. Demokratik kitle örgütleri ve sendikaların baskı sonucu sesleri kısılmış. Basın kuruluşlarının iktidarı eleştirmeleri olanaksız. Eleştiren, akıl almaz baskılara uğruyor. Tüm toplum katmanlarında inanılmaz bir korku var. Askeri diktatörlüklerde bile görülemeyecek uygulamaları, ne yazık ki halkın oyuyla seçilmiş bir iktidarın döneminde görüyoruz. Bayramlarda bazı yurttaşlarımız “Ergenekoncu” damgası yememek için evlerinin camına, balkonuna Türk Bayrağı bile asamıyor. İnsanlar, Atatürk’ün adını ağızlarına almaktan korkuyor. Bu durum bile iktidarı memnun etmiyor. Meclis’te yapılan eleştiriler çıldırtıyor başbakanı ve kabak kadim arkadaşının başına patlıyor. Yani yürütmenin başı, yasamanın başını paylıyor. Bu ne demektir? Bu yürütmenin başının, her şeye egemen olması demektir. Demokratik sorumluluk sınırların nasıl da işe yaramadığının göstergesidir bu.

Fırçayı yiyen kişilerin, bu fırçaları sineye çekmeleri bizim konumuz değil. O, tamamen kendilerini ilgilendirir. Halkı ilgilendiren ise, işgal edilen orunların (makamların) düştüğü acıklı durumdur. Başbakan var olan sisteme uygun davranıyor. “Hepinizi ben seçtirdim, bulunduğunuz yerlere ben getirdim, o halde istediğim gibi de davranırım” demek istiyor. İşte demokratik Türkiye’nin demokratları…

Şimdi gelelim yargı cephesine. Geçen haftanın bombası ise savcı ve yargıçların dinlenmesiydi. Memur amirini, amir memurunu dinliyor. Devlette kimin, kimi dinlediği belli değil. Belli olan bir şey var. O da bir dinleme terörü yaratılıyor. İnsanlar eşleriyle bile konuşamaz duruma geldiler. Sıradan kişiler bile telefonlarının dinlendiği kuşkusuna kapılıyor. Dinlenme korkusu, toplumu sindiriyor. Sindirilen toplum da en yaşamsal konularda bile sesini çıkartamıyor. Ulusun geleceğini ilgilendiren kararlar karşısında tırsıp kalıyor. Akşam eve ekmek götüremeyen adam, niye ekmek götüremediğini sorgulayamıyor. Büyüyen işsiz ordusunun eğitimli gençleri, işsizliklerinin nedenini düşünemiyor.

Yargı, dünyanın hiçbir ülkesinde böylesine bir baskı görmemektedir. Buna diktatörlükler, krallıklar, teokratik yönetimler dâhildir. Adaletin olmadığı yerde dirlik düzen de olmaz. Toplumdaki adalet duygusu yaralandığında her şey şirazesinden çıkar. Toplumun güven duygusu yara alır. Kişiler, hukuku başka yerlerde arar. Bu da toplumu anarşiye götürür.

RTE’nin 13 Kasım günü, TBMM’de yaptığı konuşmada bir ayrıntı dikkatimi çekti. Sürekli olarak liderlere ve milletvekillerine ikinci tekil kişili hitap etmesidir. Yani “sen” diye seslenmesidir. Mahalle üslubunun meclise taşınmasına tanık olduk. Nezaketin ve zarafetin önemli bir toplumsal kural olduğu unutulmamalıdır. Her ne pahasına olursa olsun, karşıtımıza da saygı göstermek demokratik görgü kuralıdır.

Yargının, yasamanın, yürütmenin özgür ve şeffaf bir biçimde, birbirinden bağımsız olarak çalışamadığı ortamda demokrasiden söz edilebilir mi? Toplumsal korku, kaygı ve şüphelerin egemen olduğu yerlerde demokrasi ağacı kök salabilir mi? Düşünme ve söz özgürlüğünün olmadığı yerlerde demokratik yarış olabilir mi? Böylesine keyfiyetle yönetilen bir yerdeki rejimin adı demokrasi mi, yoksa otokrasi mi olur?

Peki, bir yöneticinin, en yakınlarını bile toplum önünde terslemekten çekinmemesinin anlamı nedir? Bu, kaybedeceğini anlayan bir insanın telaşıdır. Ne yapacağını bilmeme durumudur. Demokrasiyi araç olarak gören birisinin, kaybetme korkusudur, demokratik kurallara alışamama tavrıdır. Dünyanın her yerinde diktatörler ve diktatörlük heveslileri, iktidardan düşeceklerini anladıklarında daha asabi olurlar. Herkese saldırarak durumlarını koruyabileceklerini sanırlar. İşte, son günlerde gördüğümüz manzaranın nedeni budur.

Cumhuriyet’imiz büyük bir tehlikeden kurtulma şansını yakalamıştır. Demokratik yollarla iktidarın değişmesi yakındır. Gelecek seçim, bu nedenle ulusumuz açısından önemlidir. Muhalefet partileri, ulusumuz ve Cumhuriyet’imiz bakımından böylesine önemli bir dönemde çok akılcı ve titiz davranmalıdır. Ülke çıkarlarını parti ve grup çıkarlarından üstün tutmalıdırlar. AKP’nin iktidara taşındığı süreci iyi anlayıp değerlendirmelidirler. Tüm bu olanlara karşın, eğer AKP bir seçim daha kazanırsa, sonucunu düşünmek bile istemiyorum. Böyle bir durumun vebali kimin ya da kimlerin olur? İşte, bu vebalin altından kalkmak zordur.

AKP kaybettiği takdirde, 2011 seçimlerinden sonra iktidara gelecek siyasal kadroların sorumluluğu çok ağırdır. Devlet kurumlarını yeniden derleyip toparlamak, akılcı çalışmalar gerektirmektedir. Hatır gönülle göreve getirilecek eş dostla AKP’nin enkazı temizlenemez. Bu aşamada ortak aklın kullanılması önemlidir. “Hakikatin hatırı, dostun hatırından üstündür (Hz. Ali).” sözü muhalefet partilerince ilke edinilmelidir. Büyük önderimiz Atatürk de bu anlayışla Cumhuriyet’imizi kurmadı mı?

Adil Hacıömeroğlu
16 Kasım 2009
Not: 23 Kasım 2009 tarihli Ulus Gazetesi'nde yayımlanmıştır.

3 yorum:

  1. Demokrasiyi "Halkın egemenliği temeline dayanan yönetim biçimi" olarak bildik bugüne kadar. Ama geçmişten günümüze sözcüklerin anlamının bu kadar değiştirilip farklı anlamlar yüklendiğine tanık olmamıştık.
    Son okuduğum "İçindeki Devi Uyandır" adlı kitaptı. Kitapta dikkatimi çeken yazarın ifadesi: “Körfez savaşı sırasında kullanılan askeri jargon, inanılmaz derecede karmaşık bir dildi. Ama yer almakta olan yıkımın etkisini yumuşatmayı da başarmıştı. Reagan döneminde MX roketine ‘Barış Roketi’ (Peacemaker) diye isim takılmıştı. Eisenhower yönetimi de Kore Savaşından hep ‘polis harekatı’ diye söz ederdi diyor.” şeklindeydi. Yapılan işi tanımlayan sözcüğün tersini kullanıp eylemi haklı çıkarmak veya şiddetini azaltıp haklılık payı yaratabilmek.
    Başarılı olabiliyorlar mı bilmiyorum ama denemekten de vazgeçmedikleri ortada.

    YanıtlaSil
  2. başbakanın uslubu konusunda yazdıklarınıza tamamen katılıyorum... netice itibariyle makamının gereği olarak daha barışçıl ve mutedil bir dil kullanması gerekiyor...ama hocam bunu ne sizin yazılarınız ne bizim onamalarımız ne köşe yazarlarının eleştirisi malesef ki değiştirmeyecek... hitabet büyük sanattır...en büyük idareciler en güzel konuşanlardı...kişilerin hayat bilançoları çizdikleri grafiği bir kenara bırakırsak artı kenara bırakırken de ideolojik veya farklı bir açıdan konuyu derinleştirmezsek kim olursa olsun iki dinlemeli bir söylemeli... ki başbakan duygusal oldugunu bildiği milletin hangi tarzı benımsediğini çok iyi biliyor...sine-i millet söylemini sinesinden söylemedikçe karşıt düşünce sahiplerinin öfke damarını kabartacaka doğru birşey söylese bile gayz ve öfkesinden kimse o doğruya doğru demeyecek...neticede bu platformda bizler de tartışıyoruz...uslubu bilmeyenin fikri varmış yokmuş ne çıkar...umarım zaman ve şartlar bir rende gibi bu uslupsuzlugu yontar...metin alan

    YanıtlaSil
  3. Yani: Zulmün artsın padişahım ki tez yıkılasın mı diyeceğiz, pek bir acizce değil mi bu?

    Acziyetimizi örtmek için birbirini kırsınlar diye sevinmek kime ne kazandırır ki, hepimiz kaybediyoruz; göz göre göre...

    Kazanabilmek için yanlışı yapan kim olursa olsun yanlış kime yapılıyor olursa olsun etkin bir karşı duruş gerekli, asıl bunu yapabiliyorsak bir şansımız var demektir.

    A.Özçelik

    YanıtlaSil