20 Aralık 2009 Pazar

GÖÇÜKTE CAN VERMEK


10 Aralık 2009 günü Bursa’nın Mustafakemalpaşa İlçesi, Devecikonağı Beldesi’nde özel sektöre ait maden ocağında grizu patlamasıyla meydana gelen göçükte on dokuz maden işçisi can verdi. Kaza sonucunda can kayıpları yüreğimizi yaktı; ancak işçilerin çalışma koşullarını öğrenince ise insanlığımızdan utandık.

Bizi, insanlığımızdan utandıran çalışma koşullarının nasıl olduğuna bakalım. Maden işçiliği, dünyanın her yerinde en zor ve en riskli iş koludur. Böylesine zor ve riskli iş kolundaki önlemler, zamanında ve çağın gereklerine uygun olarak alınmalıdır. Ayrıca ekonomik ve sosyal olanaklar da işin zorluğuna göre düzenlenmelidir.

Gazetelerde çıkan haberlerden ve ilgili meslek kuruluşlarının açıklamalarından, işçilerin çalışma koşullarıyla ilgili öğrendiğimiz bilgiler tüyler ürpertici. Bir işçinin aylık ücreti, altı yüz lira. Eğer, günde otuz vagon kömür çıkartmazsa yevmiyesi kesiliyor çalışanın. Durumundan memnun olmayıp şikâyetçi olan işçiler, işten kovulup başka bir işte çalışması da engelleniyor. Madende cankurtaran, doktor ve güvenlik yok. İşçinin sağlığı ve canı Allah’a emanet. Çalışma koşulları, köleci toplum dönemiyle neredeyse eşdeğer. Boğaz tokluğuna bir iş. İnsan yaşamının hiçe sayıldığı bir çalışma ortamı. İnsan emeğinin, bir lokma ekmek karşılığında sömürüldüğü ilkel bir düzen. Ocakta çalışanlar eğitimsiz. İş yerinde mühendis eksikliği var. Ocaklardaki havalandırma sistemi yetersiz. İş yeri denetimi yok. Çünkü denetleyecek eleman yetersiz. Sendika yok. Zaten son yıllarda hızla sendikasızlaşan bir işçi sınıfı var.

Yukarıda belirttiğim koşullarda çalışarak ekmeğini kazanan işçiye saygı duyulur, şapka çıkarılır. Ama onun çaresizliğinden yararlanarak korkunç bir sömürü çarkını işleten işverenden ve bu çarkın oluşmasını sağlayan liberal politikacılardan ise nefret edilmesi gerekir.

Türkiye, iş kazalarında dünyada dördüncü, Avrupa’da birinci. Bu ne demek? İnsanımızın değeri, can güvenliği yerlerde sürünüyor demek. İnsanına en az değer veren ülke konumundayız yani. Bu durum ise utanç vericidir çağımızda.

İnsanları çaresizleştirilen ülkemizde, ölenlerin arkasından rahmet dilemekten başka bir şey kalmıyor geriye. Üzülüyoruz, yalnızca çok üzülüyoruz. Ancak toplumsal tepki gösteremiyoruz. Bir daha üzülmemek için hiçbir şey yapmıyoruz.

Maden ocaklarında durum vahim de diğer iş kollarında iç açıcı mı? Tabi ki değil. Özal’la başlayan liberal anlayış doğrultusunda yapılan özelleştirmeler, bir köleci toplumun da kurulmakta olduğunun göstergesi. Özelleştirmeyle birlikte sendikasız ve örgütsüz bir toplum yaratıldı. Kimse hakkını arayamıyor, arayan da sokağa atılıyor. Liberal ekonomik düzen toplumdaki sosyal adaleti yok ediyor. Devletçiliğe karşı açılan savaş sonucunda talan ekonomisi uygulamaya konuluyor. Özelleştirilen kurumların çoğunda asgari ücret uygulanıyor. Böylece bir taşla iki kuş vuruluyor. Örgütsüz ve işsiz yığınlar yaratılıyor. Böylece de ucuz işgücü pazarı oluyor ülkemiz.

Tuzla’da tersane işçilerinin yaşadığı acıklı ve çağdışı durumu bilmeyen var mı? İnsanlar, adeta ölümüne çalıştırılıyorlar. Dur, diyen yok. Ölüm olayları kanıksanır oldu.

Özelleştirilen Tekel’in işçileri, başbakanın İstanbul’daki bir mitinginde dertlerini anlatmaya çalışıyorlar. RTE, kürsüden bağırıp azarlayarak kovuyor işçileri. Onlara: “Yan gelip yatarak maaş alma devri kapandı.” diye haykırıyor. Daha sonra Ankara’ya mağduriyetlerini duyurmaya gidiyorlar. Coplanıp biber gazıyla dağıtılıyorlar. Hükümet, kentlerimizi yakıp yıkan eşkıyaya göstermediği sertliği; hakkını arayan çalışanlara ve öğrencilere gösteriyor. Masum ve haklı seslere cop, biber gazı, azarlanma… Bölücü eşkıyaya “demokrasi” içinde tavır. Acaba bunun nedeni nedir sizce? Otokratik bir yönetime gidişte asıl tehlike emekten, hakkını arayanlardan mı geliyor?

İnsanların asgari ücretle çalışmasının yanı sıra, iş koşullarının gittikçe kötüleştiği de bilinmektedir. Çalışma sürelerinin uzunluğu (Genellikle sekiz saati aşmaktadır.) ödenen aylığın, asgari ücretin de altına düşmesine neden oluyor. Emekçiler, iş ve ev arasında geçen bir yaşama mahkûm ediliyorlar. Sosyal yaşam denilen bir şey yok onlar için, hem zaman hem de parasal açıdan. Bu durum insanların ruh sağlığını bozup aile ilişkilerini sarsıyor. Toplumsal düzen ve dinamizm kayboluyor. Aç acına çalışan kişiden yaratıcılık, yüksek verim beklenemez.

16 Aralık günü işsizlik rakamları açıklandı. Çalışabilecek durumdaki her dört kişiden biri işsiz. Bu, resmi rakamlar; yani Türkiye İş Kurumu’na başvurup iş bulamayanların oranı. Kurum’a başvurmayanlar da hesaplandığında işsizlik yarı yarıya. Eğitimli kişilerin işsizliği ise büyük bir dram, ancak iş bulsalar da büyük bir hayal kırıklığı yaşıyor bu kesim. Yıllarca dirsek çürüt, sonrasında asgari ücrete talim et. Genç nüfusuyla övünen ülkemiz yöneticileri, genç bir işsiz ordusu yaratma becerisi gösterdiler. Dünyada benzeri yok bunun.

Özelleştirmelerde yapılacak iş, öncelikle iş güvenliğinin sağlanması koşulu olmalıdır. Ayrıca asgari ücretten adam çalıştırma rezaletine son verilmelidir. Birkaç yüz insanın çalıştığı bir yerde bir tane asgari ücretin üstünde çalışan kişi olmaz mı? Kimsenin aylığı zaman içinde artmaz mı? Bir iş yerinde sürekli işten çıkarılmalarla, çalışanların düşük ücrete mahkûm edilmesi oyununu, denetim yetkisi olan hiçbir devlet yetkilisi fark etmez mi? İşin öğrenilmesi, aynı işte sürekliliğin getireceği deneyimle olur. Bu da iş eğitiminin önemli bir ayağıdır. Sürekli işten çıkarmaların olduğu bir işletmede, deneyime ve beceriye dayanan bir üretim kalitesinden söz edilebilir mi?

Halkımız hızla yoksullaşırken birleri hızla varsıllaşıyor. Sendikalar güç yitirirken tarikatlar güçlenip iktidara ortak oluyor. Ne kadar ilginç değil mi?

Kayırmacılık ve çıkarcılık üzerine kurulu bir siyasal düzen iflas ediyor. Bununla birlikte ülkemiz de kan kaybediyor. Zamanımız, emeğimiz, ekonomik kaynaklarımız, yeteneklerimiz, bilgi birikimimiz, kişisel ve toplumsal deneyimlerimiz fütursuzca harcanıyor. İş yaşamının düzenlenmesinde çağdaş uygulamaları ne yazık ki göremiyoruz. Uzay çağında ilkel kafaların; ilkel, açgözlü uygulamalarıyla maden ocaklarında can veriyoruz. Biz insan olarak da Doğu’nun en büyük çağdaşlaşma ve aydınlanma devrimini yapan, sömürgeciliğe karşı ilk kurtuluş savaşını kazanan bir ulus olarak da böyle bir yaşamı hak etmiyoruz.

Adil Hacıömeroğlu
17 Aralık 2009

Not: 21 Aralık 2009 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlamıştır.

3 yorum:

  1. İşçi ve emekçisini önemsemeyen bir toplum olamaz. Çünkü emek-sermeye birbirlerini tamamlayan unsurlardır. Emekçi; "Emeğini sermayeciye satarak geçimini sağlayanların oluşturduğu toplum kesimi" olarak tanımlanır.
    Marksist kuramda ise; "üretim sürecine kendi özgür iradesi ve sahip olduğu tek üretim faktörü olan emek gücüyle katılarak yalnızca ücret geliri elde eden sınıf" şeklinde anlatılır. O halde işçisiz (emekçisiz) sermaye olamaz. Ancak bizim ülkemizde insan hakları, hak, hukuk ve de demokrasi kavramları o kadar ters yüz edilip gerçek anlamlarından çıkartılmış ki insan söyleyecek söz bulamıyor. İnsan insana bugünleri yaşatıyorsa sözün bittiği yere geldik demektir. MUZO

    YanıtlaSil
  2. YAZINIZI OKUDUM ÇOK ÜZGÜNÜM TÜRKİYEDE NE YAZIK Kİ NE HAKKINI ARAYAN BİR İŞÇİ NE HESAP SORAN VATANDAŞ VAR.KORKAN ENDİŞELİ VE GELECEK DENEN BİR BEKLENTİSİ OLMAYAN BİR SUSKUN İNSAN TOPLULUĞU YARATTILAR NE YAZIK Kİ

    YanıtlaSil
  3. sayın; HACIÖMEREROĞLU yazınızdan dolayı yürekten kutlarım..kaza sonucu hatırlanıp gündeme oturan yıllardır kanayan yaraya tuz bastığınız için de ..sorun sendika,işci ve emek sömürüsü..
    Günümüzde zaten işçilerin sahip olmadığı haklar, tamamıyla işçilerden alınıyor ve işçilerin köleleştirilmesi yasalaştırılıyor. İnsan haklarına karşı olan bir uygulama resmileşiyor! İşsizlikle mücadele kapsamında geçtiğimiz günlerde "geçici işçi çalıştırma"yı meşrulaştıran 5920 sayılı yasa meclisten geçti

    YanıtlaSil