20 Eylül 2009 Pazar

BİZE İNSANLIK ÖĞRETENLERE BAK

AB ülkeleri yıllardır türlü neden ve amaçlarla ülkemize temsilciler, komisyonlar gönderiyorlar. Müfettiş edasıyla gelen bu kişiler, bize sık sık “insan hakları” konusunda eleştiriler yapıp akıl öğretiyorlar. Zaman zaman da ülkemizi insan haklarının ihlal edildiği bir yer olarak gösteriyorlar.

Ülkemizde insan hakları açısından her şeyin çok düzgün gittiğini söyleyemeyiz. İnsanların çöpten ekmek toplayarak beslenmesi insan haklarına uymaz. İş güvencesinin ve güvenliğinin olmadığı, insanların madenlerde, tersanelerde; doğal afetlerde, trafik kazalarında sıkça yaşamını yitirdiği bir ülkede insan hakları sorgulanabilir. İktidarı eleştirdiği için işinden olan gazetecilerin yaşadığı bir ülkeyiz. En önemlisi de iktidar muhalifi gazetecilerin, öğretim üyelerinin, hukuk adamlarının, askerlerin, düşünürlerin ve siyasetçilerin tutuklanıp yargılandığı bir ülkede yaşıyoruz.

Yolsuzluğun çığ gibi büyüdüğü, türedi zenginlerin boy gösterdiği, varlığın siyasal iktidarlara göre el değiştirdiği, halkın gittikçe yoksullaştığı bir ülkedir Türkiye. Beslenme, barınma, düşünme ve düşündüklerini ifade etmenin olmadığı bir yerde insanlıktan söz edebilir miyiz?

Peki, bu anlı şanlı AB temsilcileri neyle ilgilenirler? Yukarıda kısaca sözünü ettiğimiz insanlık dışı olaylar, onların ilgi alanına girmez ve bu nedenle de bu tür konularla ilgilenmezler. Onlar, “insan hakkı” ndan bölücü terör örgütünün haklarını korumayı anlarlar. Teröristlerin yaşamsal güvenlikleri, onlar için çok önemlidir. Bölücü başının beslenmesi, barınması, canının sıkılmaması için yanına mahkum verilmesi önemlidir. Hatta terörist başına seks izninin verilmesi bile gazetelerde manşet oldu. AB temsilcileri istiyor, bizim AB sevdalısı yöneticilerimiz hemen yerine getiriyor. Basınımızın büyük bölümü de bu uygulamaları alkışlayarak göklere çıkarıyorlar. Burada amaç, akıl almaz yeni uygulamalara ortam hazırlamak. Son günlerde dillere pelesenk olmuş söz şu: “Bu yapılanlar AB ilerleme raporunda kesinlikle yer alır.” Böylece kamuoyu uyutuluyor.

Bize “insan hakları” dersi veren AB ülkelerinin geçmişi, insan hakları açısından nasıldır? Çok eskilere gitmeden herkesin kolayca anımsayacağı bir örgütten söz edeceğim. AB’nin kurucularından ve ekonomik bakımdan en güçlü ülkesinden, Almanya’dan bir örnek vereceğim.

1968’de Avrupa’da başlayan, sonra dünyanın birçok ülkesine yayılan Amerika karşıtı, özgürlükçü gençlik hareketleri Almanya’da da kendini gösterdi. Amerikan üsleri ve işbirlikçi diktatörler protestoların hedefiydi. 2 Haziran 1967’de İran Şahı Rıza Pehlevi’nin Berlin’e gelişini protesto etmek amacıyla başlayan gösteriler ayaklanmaya dönüştü. İlk kez bir gösteriye katılan Benno Ohnesorg başının arkasından vurularak öldürüldü. Böylece 2 Haziran Hareketi doğdu. Almanya çapında Vietnam Savaşını protestolar yaygınlaştı. Bu gösteriler sırasında Kızıl Ordu (RAF) içinde Baader-Meinhof grubu örgütlendi. Hızlı bir eylem süreci başladı. Amerikan üslerine ve Alman kapitalizminin tanınmış yöneticilerine karşı silahlı saldırılar başlattı bu grup. Rehineler alındı, uçaklar kaçırıldı. Kurtarma operasyonlarında Alman gizli servisi ve polisi, eylemcilere yaşama hakkı tanımadı. Eylemcilerin tamamına yakını öldürüldü. Bir süre sonra grubun üyelerinin büyük bölümü tutuklandı.

Peki, tutuklananlar ne oldu, Alman mahkemelerinde adilce yargılanıp cezalarını çektiler mi? Parlamento, ceza yasasını değiştirip sert önlemler alınmasının yolunu açtı. Tutuklularla avukatlarının görüşmeleri kısıtlandı. Hücrelerde yatan mahkumlar, avukatlarıyla görüşmeden önce ve sonra çırılçıplak soyundurulup aranıyor ve görüşme böylece başlıyordu. Görüşmenin bitiminde ise mahkumlara yeni giysiler giydiriliyordu. Örgütün kurucularından Ulrike Meinof’un 1976’da hücresinde havludan yaptığı iple intihar ettiği açıklandı. İngilizlerce yapılan otopside Meinof’un asılmadan önce öldürüldüğü belirlendi. Ayrıca cinsel organında spermler bulundu. Bunalıma girdiği söylenen Meinof, beyni çıkarılarak defnedildi.

1977’de örgütün diğer lideri Andreas Baader ve iki arkadaşı hücrelerinde ölü olarak bulundular. Üçü de vurulmuştu. Solak olan Baader, kendini sağ eliyle vurmuştu. Üstelik kurşun, ense kökünden girmiş, alnından çıkmıştı. Resmi kayıtlar böyle söylüyordu.

Hücresinde ölü bulunanlardan biri de Gudrun Ensslin’di. Ölmeden önce ailesine şöyle yazmıştı: “Eğer benden geriye hiç mektup kalmadıysa ve ölü bulunduysam; suikaste uğramışımdır.” Bu örnekler çoğaltılabilir, ancak bu kadarı yeter sanırım. Baader-Meinof grubu çökertildi. Yaşayan kimse kalmadı birkaç kişi dışında. İşte “insan haklarına dayalı Alman adaleti (!)”.

Şimdi kalkmış bu adalet dağıtıcıları PKK teröristlerinin ve bölücü başının hakkının, hukukunun peşindeler. Neden mi? Çok açık değil mi her şey?

Eğer birileri insan hakları dersi almak istiyorsa bu topraklardan, bizim topraklarımızdan öğrenecekleri çok şey var. Bize dokunmayın, bizi bize bırakın, tarihin derinliklerinden süzülerek gelen insanlığımızı yok etmeyin, yeter.

Adil Hacıömeroğlu
20 Eylül 2009

10 Eylül 2009 Perşembe

UTANILACAK BİR DURUM

8 Eylül’de başlayan etkili yağışlar, Tekirdağ ve çevresinde sele neden oldu. Sel nedeniyle de can kayıpları yaşandı. 9 Eylül’de ise sel İstanbul’u vurdu. Bu kez can kayıpları çoğaldı. Mal kayıplarının ise hesabını yapmak şimdilik olanaksız.

3 Eylül 2009 tarihli 3.Boğaz Köprüsü (2) başlıklı yazımda şöyle demiştim: ”Yurdumuzun kuzeyine, genellikle kuzeybatıdan esen karayel yağmur getirir. Onun içindir ki Karadeniz’in karayele bakan yamaçları daha çok yağış alır. Eğer siz, kuzey ormanlarına zarar verirseniz, oraların orman özelliğini yok edip betonlaştırırsanız, ‘karayel’ İstanbul için ‘kara yel’ olur. Yağış rejiminin değişmesinin, nelere mal olacağını anlamak için kâhin olmaya gerek yok.”

Orman alanlarının rant uğruna talan edilmesi yağışların düzensizliğinin en büyük nedenidir. Ormanları korumak için bir avuç insan yıllardır çırpınıyor, ama bu kişileri ya da kurumları dinleyen yok. Çevreyi koruma anlayışı, maalesef yöneticilerimiz tarafından gereksiz görülüyor. Bir betonu, bir ağaca üstün tutan kafa bir ulusu felakete sürüklüyor. Ne yazık ki toplumumuzun büyük bir çoğunluğu da bu kafalara prim veriyor.

Ağaç, yalnızca yağış rejimini mi etkiler? Hayır. Ağaç, sel sularına kalkan olur, selin hızını keser, sel sularını dağıtır. Ayrıca kökleriyle de suyu emer. Ağaçlar kesilip yerlerine beton kaleler dikildi. Bu beton kaleler, suyu daha dar alana sıkıştırdı ve dar alana sıkışmış suyun akış hızı daha da arttı, Tabi bu durumda suyun yıkıcı etkisi kaçınılmaz oldu. Her yer betonlaştığından suyu emecek toprak da yok artık.

Dereler, İstanbul’un en büyük sorunudur. Kısa yoldan köşe dönmek isteyen yapsatçıların ucuz arsa alanlarıdır dere yatakları. Bakırköylü bir grup arkadaşla yıllardır Ayamama, Çırpıcı ve Tavukçu derelerinin ıslahı için uğraş verdik. Bu derelerin havzalarının yapılaşmaması için, aksine buraların ağaçlandırılması için söylemediğimiz söz, yapmadığımız eylem kalmadı. 1999 -2004 döneminde Bakırköy Belediye Meclisi üyeliğim sırasında da “Ayamama, Tavukçu, Çırpıcı” diye diye dilimizde tüy bitti. Bu derelerin ne kadar önemli olduğunu anlattık durduk. Tüm direncimize karşın, buralarda hızlı bir yapılaşma oldu. Hatta bazı binalar hakkında mahkemece yıkım kararları verilmesine rağmen, bu kararlar uygulanmadı. Buralarda yapılan konutlar astronomik fiyatlarla satıldı.

Başbakan, “Derenin intikamı acı olur” diyor. Doğrudur. Ancak dereler intikamlarını hep günahsız yurttaştan alıyor. Dereleri cendereye sıkıştıran, derelerden servetine servet katanlara bir şey olmuyor. Onlardan hesap soracak olan makamlar, hayali işlerin peşindeler. Eğer arsa yağmacıları, bu arsa yağmacılarıyla işbirliği yapan siyasetçi ve bürokratların “Ergenekon”la ilişkileri olsaydı onlardan intikam alınırdı. Hepsinin ocağına incir ağacı dikilirdi. RTE, 1994’te İstanbul’da belediye başkanı seçildi. 1995’teki sel baskınlarından sonra İstanbullulara büyük sözler verdi. Hangisini tuttu? 1995’ten sonra akarsu havzalarındaki yapıların kaçında kendi imzası var? Yine kaçında bakan arkadaşlarının imzası var? 1994’ten beri İstanbul aynı kafanın elinde. Yaptığınız yollar bir yağmurda sökülüyor, köprülerinse yerlerinde yeller esiyor.

Topbaş, “Sorumlusu insanoğludur.” diyor. Doğru bir söz. Ama hangi insanoğlu? Dereleri yok eden, İstanbul’u yağmalatan, orman alanlarını betonlaştıran, suyu kirleten, üç kuruşluk çıkar için dünya harikası bir kenti mahveden, siyasal ve ekonomik rant uğruna üstlendiği görevi kötüye kullanan insanoğlu sorumludur, üstelik suçludur. “Kimseyi itham etmek istemiyorum, ama hepimizin hataları var.” Diye sürdürüyor sözlerini Topbaş. Suçlu insanın tipik tepkisidir bu. Suçu ve sorumluluğu başkalarına atmak ya da kendine suç ortağı aramak. Sen, önce yapmadıklarının, yanlış yaptıklarının hesabını ver. Ondan sonra başkalarının suçunun ne olduğunu söylersin.

Açıklamalardaki en vahim sözler ise “Küresel ısınma nedeniyle yağışların dengesizleştiği”dir. Bunun böyle olduğunu biliyorsun da niye önlem almıyorsun? Neden hala kuzey ormanlarını tamamen yok etmek için projeler peşindesin? Topbaş’a benim bir tavsiyem var. Birkaç gün belediyede otursun, geçmişe dönük imar izinlerini önüne yığsın, akarsu havzalarındaki kaç tane yapının imar izninde imzası olduğunu belirlesin ve bunları kamuoyuyla paylaşarak herkesten özür dilesin. Özür diledikten sonra ne yapacağını da kendi bilir.

Başkalarının işlerini yanlış yapması, bizim de yanlış yapmamızı gerektirmez. Ayrıca suçumuzu da hafifletmez. Doğal afetlerin başka ülkelerde de oluyor olması bizim ihmallerimizi örtmez. Doğayla akıllıca mücadele eden ülkelere bakmalıyız. Topraklarını yarıya yakını deniz seviyesinin altında bulunan Hollanda’da sel baskınları niçin olmaz. Eskiden oluyordu, ama halkına verdiği sözü tutan siyasetçi sel felaketlerine set çekmiştir. Hollanda’da metre kareye düşen yağış miktarı da bizden az değildir.

Ankara’dan bir yerel yöneticinin sözleri ise içler acısıdır. “Seksen yılda bir olabilecek bir sel felaketi için büyük yatırımlar yapmaya gerek yok.” diyor “bilmiş” yönetici. İnsana ne kadar değer verildiğini ne güzel anlatmış. AKP yöneticileri halkla kafa buluyorlar. “Dere yataklarına bina yapmayacaksınız.” diyorlar. Duyan da zannedecek ki buralara iki oda bir sofa gecekondular yapılmış. Yapıların hepsi imar izinli plazalar. Yani trilyonluk binalar.

Sel felaketinde yitirdiğimiz otuz bir yurttaşımızın hesabını kim verecek? Sabahın köründe ekmek parası kazanmak için yollara düşen yurttaşımızın hesabını kim, kimlerden soracak? Otuz bir yurttaşımıza Tanrı’dan rahmet, ailelerine baş sağlığı diliyorum.

Utanca utanç katan bir olay da selden sonra yapılan yağmadır. Bunu haklı gösterecek insanlık değeri, hukuk kuralı yoktur. Toplumsal kokuşmanın ne boyutlara geldiğinin bir örneğidir bu. Ramazanda bu işin olması da ayrıca ilgi çekicidir. Üzüm üzüme baka baka kararıyor. Kimileri büyük, kimileri küçük götürüyor. Nasıl olsa yapanın yanına kar kalıyor. Yani imam, cemaat meselesi… Kamuoyunun bunca yolsuzluğa karşı neden kayıtsız kaldığı, tepki vermediği anlaşılıyor sanırım.

Çağdaş insan, çağdaş ve sorumlu yönetici doğa olaylarına teslim olmaz. Onlara karşı önlem alır. İnsan yaşamını her şeyin üstünde tutar. Maalesef 1984‘te başlayan Özalcı yerel yönetim anlayışı yurdumuz topraklarını kâbus gibi örtmektedir. Birileri gittikçe zenginleşirken halkımız bu zenginleşmenin bedelini canıyla ödüyor. İlkel bir yönetim anlayışıyla kaderine teslim oluyor insanımız. Biz böyle yaşamayı hak etmedik, etmiyoruz.

Adil Hacıömeroğlu
10 Eylül 2009

9 Eylül 2009 Çarşamba

CHP’NİN 86. KURULUŞ YILDÖNÜMÜ

Dünyada kuruluş öyküsü CHP gibi olan bir parti yoktur sanırım. CHP’nin farklı kuruluş öyküsü, onun amaçlarını ve sorumluluklarını da farklılaştırıyor. Ona tarihsel nedenlerle önemli görevler yüklüyor ve onu siyasal yaşamımız açısından vazgeçilmez kılıyor.

Peki, CHP’nin bu farklılığı nereden geliyor? Şimdi, bu sorunun yanıtını vermeye çalışalım. CHP’nin resmi kuruluşu 9 Eylül 1923 olmasına karşın kökleri, örgütlenmesi, siyasal etkinlikleri Sivas Kongresi’ne dayanmaktadır. Yani Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ne. Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, türlü adlarla kurulan ulusal cemiyetlerin birleşmesiyle oluşmuştur. Bunun yeri de Sivas Kongresi’dir. İşte, CHP’nin çıkış noktası burasıdır. Bu nedenle ulusun birliğini temsil eder. Buna da “Müdafaa-i Hukuk ruhu” denir. Müdafaa-i Hukuk’un varisi olmak, Misak-ı Milli’nin koruyucusu olmak demektir. CHP’den de tersi bir tutum beklemek olanaksızdır.

CHP’yi kuran Mustafa Kemal ve arkadaşları, Türkiye’nin kurtuluşunu, kuruluşunu, modernleşmesini, gelişmesini de sağlayan kadrodur. CHP, ülkemizin emperyalist işgalden kurtarılması için örgütlenmiş siyasal bir oluşumdur. Kurtuluş Savaşı’na siyasal önderlik yapmıştır. Dünyanın ilk kurtuluş mücadelesini başarıyla sonuçlandırmıştır. Bu özelliğiyle de antiemperyalisttir; çünkü tarihinin ona yüklediği görev budur.

Genellikle partiler demokratik düzene geçildiğinde ya da meşrutiyet dönemlerinde kurulurlar. CHP ise bir kurtuluşu ve kuruluşu sağlamak için örgütlenmiş bir siyasal partidir. Yani başka siyasal partilerin de faaliyet gösterebilecekleri yaşamsal alanları oluşturmak için kurulmuştur. Bu niteliğiyle yalnız ülkemizde değil, dünyada da siyasal partiler arasında farklılık göstermektedir. Bu farklılığı birçok kişi ve kurumun anlayıp kavraması çok zordur.

CHP, ülkemizin modernleşmesi, yurttaşımızın insanca yaşaması için başlatılan devrim hareketinin düşünsel öncüsü ve uygulayıcısıdır. Ekonomik gelişim hızının dünya rekorları kırdığı yıllar, CHP’nin iktidar yıllarıdır. “Kul”un “birey”e dönüşmesi CHP ile olmuştur. Bu da demokratik rejimin mihenk taşıdır. Özgür bireylerin olmadığı toplumlarda demokrasi de olmaz. Feodal düzenin tasfiye süreci CHP ile başlamış; ancak ne yazık ki sağ iktidarlar tarafından bu süreç baltalanmıştır. Bugün yaşadığımız demokrasi ve güvenlik sorunlarının nedeni de ortaçağdan kalma feodal kurumların hala yaşıyor olmasıdır. Sanayileşme gerçek anlamda Cumhuriyet’le birlikte başlamıştır. 1923’te on olan sanayi kuruluşu sayısı 1933’te bine ulaşmıştır. Bunu gerçekleştiren irade; Sivas ve Erzurum Kongrelerindeki, 23 Nisan’daki, İnönü’deki, Sakarya’daki, Dumlupınar’daki iradedir. Bu irade, ulusal ve toplumsal çıkarları her türlü çıkarın üstünde tutan anlayıştır. Yani dar grup ve particilik anlayışından uzak idealist bir anlayıştır. Bu anlayışın içinde kişisel çıkar yoktur, ülke çıkarı vardır.

Bölgesel ayrım yapmadan kalkınma modeli, CHP’nin iktidarı döneminde uygulanmıştır. Hani bazı iş bilmez, tarih bilmez, Cumhuriyet’e ve Misak-ı Milli’ye önyargılı siyasetçilerin “tek parti dönemi” diyerek küçümsemeye çalıştıkları dönemde… Fabrikalar bölgesel koşullara uygun olarak yurdun dört bir yanında kurulmuştur. Endüstri kuruluşunun olmadığı bölge, hatta il neredeyse yoktu. Yurdun dört bir yanında fabrika bacalarının tütmesi, ulusun özgüvenini artırıyordu. Özgüvense olağanüstü bir çalışma ve yaşam enerjisi katıyordu insanımıza. Bu da hızlı kalkınmanın ateşleyici gücü oluyordu.

Eğitimin öncü gücü olan köy enstitülerinin olmadığı bölge yoktu. Her bölgeden öğrenciler, bu okullarda fırsat eşitliğinden yararlanarak eğitim olanağına kavuşmuştu. Böylece ülke topraklarını doğudan batıya binlerce güneşle aydınlatılması sağlanmıştır. Halkevleri yaygın eğitimin yapıldığı yerlerdi. Köylümüz, ilk kez çağdaş sanatlarla buralarda tanışmıştı. Aydınlanmanın iki ayağı ne güzel kurulmuştu.

Madenciliğimizin gelişmesi, CHP dönemindedir. Etibank ve MTA gibi ulusal kuruluşların kurulması bizim için çok önemlidir. Çünkü bu sayede yeraltı kaynaklarımız yabancılara peşkeş çekilmiyor, ulusal çıkarlarımıza uygun olarak işletiliyordu.

Dilimiz, tarihimiz bu dönemde dirim buldu. Ulusal benliğimiz ile gurur duymasını öğrendik CHP ile. Dil ve tarih kurumları kimin eseridir sanıyorsunuz?

Toplumsal, ekonomik, kültürel alanlarda yapılan yatırımlar, yenilikler saymakla bitmez. Bütün bunlar CHP ile olmuştur. Çok partili siyasal yaşama geçmemizi de CHP sağlamıştır. Bütün bu saydıklarımız CHP’nin, ülkemiz siyasal yaşamı için ne denli önemli olduğunu göstermektedir.

Ne yazık ki çok partili yaşama geçtikten sonra yurdun dört bir yanında tüten fabrika bacaları yavaş yavaş tütmez oldu. Zümre çıkarları, ülke çıkarlarının önüne geçti. Türlü neden ve bahanelerle ulusal sanayi ve madencilik anlayışı terk edildi. Ulusal anlayış, küresel sömürü ve işbirlikçiliğe yenildi. Eğitimde fırsat eşitliği ilkesi yerine bölgesel ve sınıfsal farklılığa dayalı eğitim anlayışı benimsendi. CHP’nin olanaksızlık, yoksulluk içinde oluşturduğu ekonomik mucizeler birileri tarafından “babalar gibi” satıldı.

Ülkemizin ve demokrasimizin kurucusu olan CHP’nin, bugün içinde bulunduğumuz zor koşullarda önemi daha da artıyor. İçte ve dışta hain bir küresel kuşatmanın içindeyiz. Atatürk’e, Cumhuriyet’e ve Misak-ı Milli’ye karşı örgütlü saldırılar yapılmaktadır. Bu saldırıları ulusça püskürtüp “çağdaş uygarlık seviyesinin üzerine çıkma” yarışını sürdürmeliyiz. Atatürk’ün iki büyük eserinden birincisine (Cumhuriyet’e), ikincisinin (Cumhuriyet Halk Partisi’nin) sahip çıkma günüdür bugün. Bunun içindir ki yalnız ulusumuzun değil, tüm bölge ülkelerinin Cumhuriyet Halk Partisi’ne çok fazla gereksinimi var. Hem de çok…

Adil Hacıömeroğlu
9 Eylül 2009
Not: 8 Kasım 2010 tarihli Haber Doğu Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

7 Eylül 2009 Pazartesi

DTP SÖZCÜLERİ

“Demokratik açılım”la birlikte DTP sözcüleri de dillerinin altındaki baklaları teker teker çıkarıyorlar. Bu kötü mü oluyor? Bence değil, gayet de iyi oluyor. Böylece DTP’nin gerçek yüzünü ve niyetini herkes öğreniyor.

1 Eylül’de, Diyarbakır‘da yapılan mitingde konuşmacıların sözleri ulusumuzun uyarılması açısından önemlidir. Önce Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir’e kulak verelim. Ne diyor Baydemir? “Seksen yıldır sizler (yani Kürtler) büyük bir direniş sergilediniz. Özellikle de son otuz yıldır büyük bir bedel ödediniz.” Bu sözlere bakıldığında açıkça görülmektedir ki, Cumhuriyet dönemindeki tüm isyan hareketlerine sahip çıkılmaktadır. Konuşmanın devamında, Şeyh Sait ve diğer isyancıların adları verilerek onlardan övgüyle söz ediliyor. Onların kahraman oldukları vurgulanıyor. Konuşmacılar, ikide bir Cumhuriyet’in birlikte kurulduğunu vurguluyorlar. Bu bir çelişki değil midir? Cumhuriyet’i kurmak ve yurdumuzdaki emperyalist işgali önlemek için ulusal bir savaş verdiğimiz doğrudur. Bu ulusal savaşın kurtuluş mücadelesi işgalcilere; Cumhuriyet’in kurulma mücadelesi (devrimlerin yaşama geçirilmesi) ise ortaçağ düşüncesine, feodalizme, geriliğe karşı verildi.

Bu çetin mücadelede, ne yazık ki birtakım gruplar emperyalistlerle işbirliği yaparak hem kurtuluşa hem de devrimlere engel olmaya çalıştılar. Yani Cumhuriyet’in kurulması sırasında ulusal birliği bozdular, karşı tarafa hizmet ettiler. Yozgat, Anzavur, Koçgiri, Delibaş, Şeyh Sait, Menemen, Dersim ... isyanlarının hepsinin amacı kurtuluş mücadelesini ve aydınlanmayı baltalamaktı. Şimdi siz, bu isyanlardan birini ya da birkaçını savunup sahiplendiğinizde emperyalizmin, geriliğin safında yer alırsınız. Yani biz Cumhuriyet’i kurarken sizler, bizi engellemeye çalışmış olanlardan olursunuz.

“Cumhuriyet’i birlikte kurduk.” demek için; İnönü’de, Sakarya’da, Dumlupınar’da, Lozan’da, saltanatın ve hilafetin kaldırılmasında, yazı devriminde, tevhit-i tedrisatta, ulusal sanayinin kurulmasında, köy enstitülerinde, halkevlerinde, hukuk devriminde, ulusal çıkarlarımızın savunulmasında ve yer darlığından burada sayamayacağım birçok Cumhuriyet değerinde bir arada olmak gerekir. Ulusu, ortaçağ karanlığından ve tutsaklıktan kurtarmak için ortak sorumluluk taşımak, birlikte emek vermek gerekir. Şeyh Sait ve benzerlerini savunanlar, bu ortak emeğin ve sorumluluğun hiçbir yerinde olamazlar. Cumhuriyet’i birlikte kurduk, demek için; Atatürk ve arkadaşlarının yanında olmak, onların bağımsızlıkçı, devrimci yolunda yürümek gerekir.

1 Eylül mitingindeki konuşmacılar, hep otuz yıllık “şanlı” mücadeleden bahsettiler. Yani PKK’nın terörist faaliyetlerine sahip çıktılar. En çarpıcı olanı ise, PKK’sız bu işin çözülemeyeceğini ve bu nedenle de terör örgütüyle masaya oturulması gerektiğini söylemeleridir. Asıl muhatabın da Öcalan olduğunu vurgulamalarıdır. Burada açıkça söylenmek istenen Türkiye’nin, devletin bölücü örgüt karşısında diz çökmesidir. Bu mümkün müdür, bu millet buna izin verir mi? Bin yılı aşkındır, bizi bu topraklardan sürmeye çalışan Haçlılara karşı verdiğimiz amansız ve kahramanca mücadelelerle bu toprakları yurt edindik. Bunu yaparken de hep ordu, millet el eleydi. Yedi düvele diz çökmeyen ve tarihin en büyük utkusuna imza atan Türk ulusu ve ordusu, BOP hesabına çalışan bölücü örgüte mi diz çökecek? Biraz olsun tarih sayfalarını karıştırın, bakın neler göreceksiniz.

Mitingin en dikkat çekici sözleri ise Aysel Tuğluk’ tan geldi. Tuğluk,”Demokratik açılım sürecinin tıkanması halinde Kürtlerin ayrılmayı bile tartışmaya başlayabileceğini” söylüyor. İşte baklanın büyüğü çıkıyor ağızlarından. Bu söz çok tehlikelidir. Niçin mi? Bu sözler belleklerde fazla yer etmemeli. İnsanlar bunları sıkça kullanmamalı. Ya bir gün Türkler de ayrılalım derse ne olur, düşündünüz mü bunu? Şimdi sizler, bu sözlerinizle size oy veren Kürtlerin lehine mi çalıyorsunuz? Yoksa onlara en büyük kötülüğü mü yapıyorsunuz? Türkleri provoke etme amacı taşıyan bu sözlerinizle ne yapmaya çalışıyorsunuz? Ben söyleyeyim mi siz, size oy verenlere ihanet ediyorsunuz. Onların büyük acılar yaşaması, sefalet içinde kalması için uğraşıyorsunuz. Amacınız üzüm yemek değil… ABD’nin değirmenine su taşımaktır. ABD’nin bin parçaya ayrılmış Ortadoğu haritalarını görüyoruz. Bizim görevimiz bu haritaları yırtıp atmaktır. Söz ve eylemlerimizle ABD çıkarlarına hizmet etmek yanlışın en büyüğüdür.

“Cumhuriyet’i birlikte kurduk.” sözünde samimiyseniz, “birlikte kurduğumuz Cumhuriyet’i” savunalım, onu BOP’a kurban etmeyelim. Emperyalist oyunların figüranı olarak davranmanın ne Türklere ne de Kürtlere yararı vardır. Türkiye’nin zayıf düşürülmesi, BOP’un kolayca uygulanması demektir. Bu da Ortadoğu’nun parçalanmasıyla olur. Yani daha çok acı, daha çok sömürü, daha çok sefalet, daha çok kan, daha çok düşmanlıktır bunun adı.

“El atına binen tez iner.”atasözümüzü unutmamak gerekir. Amerika’nın atına binenlerin, tez ineceğini biliyoruz. Şeyh Sait’lerin, ABD’nin yolu yol değil; yol Cumhuriyet yoludur. Gelin, hep birlikte Cumhuriyet yoluna aydınlık ufuklara ulaşmak için uygarlık taşları döşeyelim.

Adil Hacıömeroğlu
7 Eylül 2009

3 Eylül 2009 Perşembe

3.BOĞAZ KÖPRÜSÜ (2)

3.Boğaz köprüsü ile ilgili görüşlerimin bir bölümünü 20 Ağustos 2009 tarihli yazımda açıklamıştım. O yazımın not kısmında ikinci bir yazı yazacağımı söylemiştim. Ancak gündemin çok yüklü ve hızla değişmesi nedeniyle gündeme ilişkin yazılar yazdım. Şimdi eksik kalan görüşlerimi anlatma fırsatı buldum.

İlk yazımda Avrupa yakasındaki tahribattan söz etmiştim. 3.Boğaz köprüsü açıklanan güzergâhtan ya da başka bir yerden geçsin hiçbir şey değişmez. Çünkü İstanbul’un kuzeyinden geçeceğine göre, önemli bir biçimde doğa ve tarih katliamı yapacaktır.

İstanbul’un Asya yakasında Polonezköy ve Şile ormanlarının tahribi, İstanbul ve çevresi için büyük olumsuzluklara neden olur. Marmara kıyıları tamamen betonlaşmış İstanbul’un nefes alacağı yer, kuzeydeki ormanlık alanlardır. Buralar, birçok bitki ve hayvan türüne ev sahipliği yapmaktadır. Ayrıca bu doğal ortam, kentin boğucu, bunaltıcı, tekdüze yaşamından kaçmak isteyen yurttaşların soluklandığı yerlerdir. Polonezköy’de bir sabah kahvaltısını kim istemez? Yine buranın doğal ortamında geçirilecek bir günün insana katacağı yaşam gücünü kim yok sayabilir? Şile-Ağva hattı boyunca uzanan bitki örtüsü doğal yaşamın gerekliliği açısından çok önemlidir.

Yeşilçay’ı ve Göksu deresini kurutmaya ne hakkınız var? Kurutacağınız dereleri geri getirmek mümkün mü? İnsanımızı Ağva’dan, Şile’den mahrum etmek ne demektir. Bırakalım dere kenarlarında ve ormanlarda kuş cıvıltılarıyla çocuk bağırtıları, su şırıltıları birbirine karışsın.

Yurdumuzun kuzeyine, genellikle kuzeybatıdan esen karayel yağmur getirir. Onun içindir ki Karadeniz’in karayele bakan yamaçları daha çok yağış alır. Eğer siz, kuzey ormanlarına zarar verirseniz, oraların orman özelliğini yok edip betonlaştırırsanız, “karayel” İstanbul için “kara yel” olur. Yağış rejiminin değişmesinin, nelere mal olacağını anlamak için kâhin olmaya gerek yok. Buralar İstanbul’un su havzalarıdır. Bu durumda su sıkıntısının hangi boyutlara ulaşacağı ise şimdiden belli oluyor. Bu ne demektir? İstanbul’un yaşam damarlarını kesmek demektir.

Polonezköy’den geçecek çevre yolları bir tarihi de yok eder. Buranın kuruluşu, atalarımızın hoşgörü anlayışının bir anıtı değil midir? Burası 1842 Yılında, Polonyalı sürgünleri yerleştirilmesiyle kuruldu. İlk adı da Adamköy’dür. Polonezköy’ü; Franz Liszt (Macar piyanist) 1847’de, Gustave Fluabert (Fransız yazar) 1850’de, Karel Droz (Çek yazar) 1904’te, Mustafa Kemal Atatürk 1937’de ziyaret etmiştir. Ziyaretçiler arasında iki Polonya Cumhurbaşkanı ve bir papa var. Dünyaca ünlü soprano Leyla Gencer burada doğmuştur. Bu adlar, kesesini doldurmak için yeni getirim alanları yaratmak isteyenlere bir anlam ifade etmeyebilir. Lakin ulusumuz için, yurdumuz için, kentimiz için, çağdaş ölçülerde insanca yaşamak isteyenler için çok büyük anlamlar ifade etmektedirler.

Yeri geldiğinde Osmanlının devamıyız diye büyük büyük nutuklar atanlar, önce Osmanlıdan kalan ata yadigârlarını korumasını bilmelidirler.

Daha önce de söyledik ulaşımda esas hedef raylı sistem olmalıdır. Kırk yılda bir doğru bir şey yaptı AKP yöneticileri. O da Marmaray’dır. Marmaray esas alınarak raylı sistem tüm İstanbul’u kaplamalıdır. Çünkü hem hızlıdır raylı sistem, hem uzun vadede ekonomiktir, hem de dışa bağımlı değildir. Ulaşımı tamamen karayoluyla yapmanın nasıl bir yanlışlık olduğunu herkes gördü. Bunun yarattığı dışa bağımlılık ilerde ciddi sıkıntılar yaşamamıza neden olacaktır. Bu durum dışalımın artmasına neden olduğundan ekonomimizi de olumsuz etkilemektedir. Metrobüs gibi halk yardakçısı ve ekonomik olmayan sistemler ivedi olarak raylı sisteme çevrilmelidir. Ülkemizin sokağa atılacak bir kuruşu yoktur. Yetim hakkına sahip çıkalım beyler!

Kentler, kentleri çevreleyen doğal ve tarihsel alanlar yağmalanacak yerler değildir. Buralar, tüm canlıların ortak yaşam alanları ve korunması gereken yerlerdir.

Unutulmamalıdır ki; “Yaş kesenin başını keserim.” sözü İstanbul’u fetheden Fatih’indir. Yine İstanbul’u düşmanlardan temizleyip Türk Ulusu’na armağan eden ve Cumhuriyet’imizi kuran Atatürk, Ankara bozkır’ında kesilen bir iğde ağacına ağlamıştır. Fatih’in ve Atatürk’ün doğa sevgisi bize örnek olmalıdır. Yağmacı anlayışı değil, doğayı korumacı anlayışı benimsemeliyiz. Aklı başında çağdaş insanın yapacağı budur.

Adil Hacıömeroğlu
3 Eylül 2009

Not: 12 Nisan 2010 tarihli Kent Yaşam Gazetesi'nde yayımlanmıştır.

1 Eylül 2009 Salı

ERMENİSTAN’LA PROTOKOL

Bugün kamuoyunun gündemi birden allak bullak oldu. Ermenistan’la Türkiye arasında bir protokolün imzalandığını televizyonlar birinci haber olarak verdi. “Demokratik açılım”ın yerine, gündeme Ermenistan konusu oturdu.

İç ve dış tüm sorunları çözme iddiasında olan AKP hükümeti, gündemi öyle çabuk değiştiriyor ki kamuoyunda ister istemez bir karışıklık ortamı oluşuyor. Sorunları çözmek için yeterli hazırlıklar yapılmadığından inisiyatif ne yazık ki bizde değil. Dışarıdan dayatılan çözüm önerilerine balıklama atlayan bir siyasal kadronun, sorunları çözmesi olanaksızdır. Sorunları taviz vererek ve karşı tarafın istediği gibi çözdüğünüzde yeni sorunlara kapı aralarsınız. İş yapıyormuş gibi görünerek ulusun başına yeni işler açarsınız.

Gelelim Ermenistan’la bir türlü çözemediğimiz sorunlara. En önemli sorun, 1915’teki tehcirden kaynaklanan soykırım iddialarıdır. Soykırım tezinden Ermenistan’ın özellikle de diaspora Ermenilerinin vazgeçmesi olanaksızdır. Zaten protokolde de bu konuda açıklık yoktur. Çözüm gibi görünen tek şey, İsviçre’nin arabuluculuğunda tarih komisyonlarının kurulmasıdır. Yani “Ermeni soykırımı yoktur.” diyenleri mahkemeye çıkarıp mahkûm eden İsviçre arabulucu. Kısaca perşembenin gelişi çarşambadan belidir diyebiliriz. Soykırım konusunda esas gürültü çıkaran, ortalığı birbirine veren diaspora Ermenileridir. Yani daha çok ABD ve Fransa’da yaşayan tuzu kuru Ermenilerdir. Bunların da bu tezlerinde ısrarcı olacakları da aşikârdır.

Ermenistan’la aramızdaki sorunlardan ikincisi de Ermenistan’ın ülkemiz sınırlarını tanımamasıdır. Sınırları belirleyen Gümrü ve Kars antlaşmalarını kabul etmemeleridir. Antlaşmayı kabul etmiyorsan bu ne demektir? Bu, savaş halinin devamı demek değil midir? Hala ülkemizin doğusundaki bir kısım toprakları, Batı Ermenistan olarak adlandırmaları ise vahimdir ve bu, Türkiye’den toprak isteğidir. Bu da kabul edilemez bir durumdur. İki ülkenin diplomatik ilişki kurması için, öncelikle birbirlerinin toprak bütünlüklerine saygılı olduklarını belirtmelidirler.

Diğer bir önemli sorun ise Azeri-Ermeni ilişkileridir. Ermeniler yıllardır Azerbaycan’a ait Yukarı Karabağ’ı işgal altında tutuyorlar. Bir milyona yakın Azeri, yurtlarından göç etmiş durumda. İşgalin sona erdirilmesi konusunda hiçbir öneriyi kabul etmiyor Ermeniler. Karabağ’ın işgali üzerine Türkiye, Ermenistan’a olan sınır kapılarını kapattı. Dünyaya açılacakları tek yer Türkiye ve AKP hükümeti kapıları kayıtsız koşulsuz açarsa, Ermeni despotizmine destek vermiş olur. Bu da onları daha da cesaretlendirir, yeni fiili durumların yaratılmasına olanak verir. Zorbaya taviz verilerek onunla anlaşılamaz. Zorbanın zorbalığına son verdirilerek onunla anlaşma yolu aranır.

Azerbaycan bizim için çok önemlidir. Hem kan bağımızdan gelen akrabalığımız hem de Anadolu kültürüne en yakın Türki cumhuriyet olması nedeniyle gönlümüzde ayrı bir yeri vardır. Ayrıca ülkemizin Kafkasya’daki çıkarlarını korumak, enerji kaynakları üzerinde söz sahibi olmak, diğer Türki cumhuriyetlerle sağlam ilişkiler kurmak için Azerbaycan, bizim ulusal çıkarlarımız açısından vazgeçilmezdir. Kardeş bir devletin mutsuzluğu bizi de mutsuz eder. İşgali izleyen yıllar içinde Azeriler ekonomik anlamda çok güçlenmiş, Ermeniler ise iyice yoksullaşmıştır. Bu durumun yansımaları askeri alanda da kendini göstermeye başlamıştır. Ermenilerin köşeye sıkıştığı, tükendikleri bir durumda Türkiye’nin yeni yaptırımlar uygulama fırsatı dururken taviz vermesi hiçbir siyasal ve diplomatik kuralla açıklanamaz. Azeri kardeşlerimizin gönülleri incinmektedir. Bu gönül kırıklığı, onları zor bir coğrafyada istemediğimiz ittifak arayışlarına itebilir. Ama yine de biz umudumuzu yitirmeyelim. Bu yanlıştan dönüleceğini umut edelim.

Ne yazık ki ülkemizi yönetenler Azerbaycan’ın bizim için ne kadar önemli olduğunu bir türlü anlamıyorlar ya da anlamak istemiyorlar. Zaten Azerbaycan’ın adını bile doğru söyleyemeyen bir cumhurbaşkanından, hükümet sözcüsünden, eski/yeni dışişleri bakanlarından ve AKP sözcülerinden böyle bir şey beklemek de saflık olur. (Hakkını yemeyelim, başbakan RTE Azerbaycan’ın adını doğru söylüyor.)

Obama’nın ülkemizi ziyaretindeki istekleri bir bir gerçekleşiyor. Neden? El aleme şirin görünme pahasına. AB’ ye girmek gibi bir hayal uğruna. ABD’nin çıkarlarını koruma adına. Cumhuriyetle birlikte edindiğimiz başı dik dış politika ilkeleri birer birer ortadan kaldırılıyor. Kırmızı çizgilerimiz renk değiştiriyor ve biz sadece seyrediyoruz. İçerde ve dışarıda Cumhuriyet’in kazanımları tüketiliyor. Bizim zarar ettiğimiz kesin. Kimler kazanıyor? Dünyayı büyük bir sömürü alanına çevirmek isteyen ABD ve tek dişi kalmış yaşlı Batı Avrupa emperyalistleri.

Şimdi önümüzde bir yol vardır. O da kamuoyunun yoğun baskısıyla hükümeti bu yoldan döndürmek. Kamuoyu baskısıyla TBMM’ye Atatürk’ün kurduğu bir meclis olduğunu anımsatmak ve bu anlaşma protokolünü reddetmesini sağlamak. Milletvekillerine şunu anımsatmalıyız ki, o kutsal çatı altında yalnızca Türk Ulusunun çıkarları doğrultusunda karar verilebilir. Aksi durumda milletin vekilleri olmazsınız. Unutmayalım ki; “Egemenlik kayıtsız şartsız Türk Ulusunundur.” Tersi düşünülemez. Bu ülke Obama’nın reçeteleriyle değil, ulusun hür iradesiyle yönetilir.

Büyük bir ekonomik krizin cenderesi altında kıvranan halkımızın, yalnızca ekmek derdinde olmasından birileri iyi yararlanıyor. Her yanı toz dumana katıyorlar. Toz duman içinde ekmeğini arayan yurttaşın, başka yaşamsal konularda dermanı kalmıyor. İşte tam da böyle bir anda Obama’nın istekleri hızla gerçekleşiyor. Acaba şimdi sırada hangisi var?

Adil Hacıömeroğlu
1 Eylül 2009