28 Ekim 2009 Çarşamba

YARIN CUMHURİYET BAYRAMI

Yarın Cumhuriyet’imizin kuruluşunun 86.yıldönümünü kutlayacağız. Her zaman olduğu gibi sabahleyin çok erken kalkacağım. Bayram kutlamalarına katılacağım. Birçok gazete alıp merakla haberleri ve köşe yazılarını okuyacağım.

Her geçen yıl, her ulusal bayramda içimden bir şeylerin kopup gittiğini duyumsuyorum. Her bayram sabahı heyecanla uyanıyor, akşamları ise derin düşüncelere dalıyorum. Çünkü hayal kırıklıklarım gün geçtikçe çoğalıyor. Çocukluğum küçük bir Karadeniz kasabasında geçmişti. Bayram sabahı herkes en temiz giysilerini giyer ve heyecanla okulun yolunu tutardı. Törenlere kimse geç kalmazdı. Öğretmenlerde, öğrencilerde ve törenleri izleyen halkta büyük bir ciddiyet, vakar, gurur göze çarpardı. İstiklal Marşı herkes tarafından gururla en yüksek perdeden söylenirdi. Bu sırada hazırolda durmayan bir kişiyi bile göremezdiniz. Yeşillikler arasında bir vadide çağıldayan derenin ezgilerinin eksik olmadığı bir kasabaydı burası. Tören başladığında dere çağıldamaz, kuşlar ötmez, gök gürüldemezdi. Rüzgâr üşütmez, yağmur ıslatmazdı kimseyi.

İlk şiirimi okula başlamadan bir yıl önce Cumhuriyet Bayram’ında okumuştum. Okulumuzun bahçesindeki Atatürk anıtının sağ elinin işaret parmağı okulu gösterirdi. Ne güzel de tasarlanmıştı, yurttaşa okula gitmeyi anlatan o anlam dolu yontu.

12 Eylül’e kadar bayram kutlamalarında çok büyük değişiklikler olmadı. 1980’den sonra liberalleşmeye başlayan ülkemizde, bazı değerlerimiz yavaş yavaş değişmeye başladı. Rüşvet ve yolsuzluk kanıksandı. Eğitim çağdaş niteliğini yitirdi. Topluma sunulan rol modeller değişti. İnsanlık değerlerimiz sorgulanır oldu. Küreselleşme aldatmacasıyla ulusal kültürümüz, ülkülerimiz, tarihimiz, dilimiz… değerli saydığımız ne varsa göz ardı edilmeye başlandı. Tabi ki küreselleşme denilen kimliksizleştirme operasyonunun asıl hedefi ulusal günlerimizdi. Çünkü ulusal bayramlarda halk, aynı ulustan olmanın keyfini, gururunu, yaşar. Böyle günler; birliğin, bütünlüğün, dayanışmanın doruğa çıktığı anlardır. Ortak kazanılan utkunun zevki, coşkusu birlikte paylaşılarak yaşanır bu günlerde.

Son yıllarda bayramlar usulen kutlanan günler haline getirildi. Ulusal kimliğimizin tartışmaya açıldığı, alt kimliklerin öne çıkarıldığı bir dönemde bayramlarımız gereken ilgiyi göremiyor. Cumhuriyet’in yarattığı ve gururumuz olan sanayi kuruluşlarının yerinde yeller esiyor. Etibank’ı, Sümerbank’ı genç kuşaklar bilemeyecekler. Yerli malı üretip kullanmanın keyfini çoktan unuttuk. Cumhuriyet’in zorluklar içinde yarattığı sayısız değeri hoyratça harcadık. Kendi yağımızla kavrulmak yerine, kırk kapıya dilenci olduk. Yöneticilerimiz; ulusun gücüne güvenmek yerine, dış güçlere hayranlıkla bel bağladılar.

Sabahleyin gazetelerin birçoğunda siz de benim gibi Cumhuriyet’le ilgili manşetler, makaleler arayacaksınız. Ne yazık ki gazetelerin çoğunda magazin haberleri kadar yer bulamayacaktır bu en önemli ulusal günümüz. Yapay gündemler öne çıkacak, Cumhuriyet gerçeği saklanacaktır halktan.

Cumhuriyet, emperyalizme ve feodalizme karşı savaşın adıdır. Bu anlayışın saptırılması ulusumuzu kör karanlıklara sürükler. Atatürk’ün gösterdiği hedeflere ulaşmak için tüm yurttaşlar, toplumsal sorumluluklarını yerine getirmelidir. Herkes maddi ve manevi özveride bulunmalıdır. Hepimiz, Cumhuriyet düşmanlarından daha cesur olmalı ve daha çok çalışmalıyız. Atatürk Devrimi sloganlarla korunmaz. Bu nedenle dersimize iyi çalışıp Mustafa Kemal’in emanetine sahip çıkmalıyız.

Cumhuriyet çınarının dalları budandı; ancak kökleri sapasağlam toprağa bağlı. Budanan dallar baharda göğerir, filizlenip yeşerir ve eskisinden daha görkemli olur. O zaman bizim yapacağımız iş, bu ulu çınara su vermektir. Hepimiz göreceğiz ki bahar geldiğinde çınarımız yemyeşil olacaktır.

Yazımı Atatürk’ün çocuklara hitaben söylediği şu sözlerle bitireyim: “Arkadaşlarımla birlikte ne yaptıksa sizler için yaptık. Sizin mutluluğunuz, onurunuz için yaptık. Başınız dik gezin, kimsenin kulu kölesi olmayın diye yaptık. Bir daha bu acı günleri yaşamayın diye yaptık. Ödülümüz sizin temiz, güzel sevginizdir.”

Artık, yoruma gerek var mı?

Adil Hacıömeroğlu
28 Ekim 2009

Not: Yazılarımı “http//adiladalet.blogspot.com” adresinden okuyabilirsiniz.

25 Ekim 2009 Pazar

SAĞDUYU

19 Ekim günü Irak’ın kuzeyinden gelen teröristler, ülkemizin gündemini meşgul etmeyi sürdürüyor. Baştan sona kışkırtma kokan bu olay, ulusumuzun engin sağduyusuyla engellenmiş görünüyor.

Peki, kışkırtmanın amacı neydi? Yirmi beş yıldır süren terör, tüm çabalarına karşın Türk - Kürt çatışması yaratamadı. Ulusumuz, halkla teröristi ayrı tutmayı olağanüstü bir beceriyle başardı. Bu nedenle amacına ulaşamayan terör destekçileri, “eve dönüş” adıyla son kışkırtmayı sahnelediler. Niyetleri; bir çatışma ortamı yaratmak, ülkemizi kan gölüne dönüştürmek ve toplumsal çözülüşümüzü hızlandırmaktı. Teröristleri karşılama törenlerindeki sevinç gösterileri, atılan sloganlar, DTP sözcülerince verilen demeçler, basında yer alan yargılama biçimi, hükümet kanadının aymazlığı Türk Ulusu’nun vicdanını derinden yaralamıştır. Bu yolla ulusumuzun değer sistemine, kutsallarına açık bir saldırı ortaya konmuştur.

Avrupa’dan dönecek PKK’lılara da aynı karşılamanın yapılacağı haberleri kamuoyunu infiale sürükleyecek nitelikteydi. İstanbul’da yapılacak böyle bir gösteri, Türk - Kürt çatışmasının fitilini ateşleyebilecek nitelikteydi. Burada belirlenen tarih de ilgi çekicidir, 28 Ekim. Yani Cumhuriyet Bayramının arifesinde, hem Cumhuriyet’e hem de Cumhuriyet’le oluşan ulusal birliğe meydan okuma eylemi. Kısacası en önemli ulusal günümüze terör damgası vurarak Cumhuriyet’ten intikam alma düşüncesi… Ne güzel (!) değil mi? Tüm Cumhuriyet düşmanlarını memnun edecek bir eylem, bir kalkışma, bir karışıklık…

Hükümet kanadı, yapılan hatanın büyüklüğünü ve vahametini fark ederek Avrupa’dan bölücülerin gelişini önledi. AKP yöneticilerine şunu anımsatmalıyım: Aldığınız yüksek oya güvenerek fütursuzca hareket etmemelisiniz. Şunu bilmelisiniz ki bu tür hataları sürdürürseniz; yakanıza ilk yapışacak kişiler, din sömürüsüyle oyunu alarak kandırdığınız kitleler olacaktır. Aldatılmış, ulusal gururu incinmiş insanların öfkesinden yakanızı kurtaramazsınız.

1970’lerdeki kitlesel çatışmacı ortam yeniden sahnelenmek isteniyor. Amaçsa Türkiye’yi zayıflatmak etnik temelde bölünmeye yol açmaktır. Burada hem AKP hem de DTP figüranlar olarak sahne almaktadır. Gerçek aktörler ise ABD ve AB’dir. Yenilmiş ve dağılmakta olan bir terör örgütüne hayat vermektir asıl amaç. Türkiye’yi güçsüz düşürerek BOP’u rahatça uygulayacak bir ortam yaratmaktır niyetleri.

Birkaç sözümüzde DTP’ye olacak. Tarih sayfalarına bakarsanız, ABD’nin dolduruşuna gelenlerin Amerika tarafından nasıl satışa getirildiklerini görürsünüz. Amerika’nın işi bittiğinde, işbirlikçilerini nasıl harcadığını öğrenmek istiyorsanız son elli yılın olaylarına kısaca bakın. Yaptığınız kışkırtmalar en çok Kürtlere zarar verecektir. Bu davranışlarla etnik düşmanlığın tohumlarını ektiğinizin farkında mısınız?

Hem AKP hem de DTP yöneticilerine “El, el için ağlamaz; başına kara bağlamaz.” atasözümüzü anımsatmak isterim. Unutmayalım ki bu topraklardaki acıyı yine bu toprağın insanı birlikte yaşayacaktır. Mutluluk da hepimizin ortak sevinciyle olacaktır. Bu nedenle bölgemiz üzerinde sömürgeci emellerini gerçekleştirmek isteyen emperyalist güçlere bel bağlamayın.

Ulusumuz, emperyalist komplolara karşı uyanık olmalı, etnik çatışma tuzağına düşmemelidir. Irkçı söylemlerin yayılması, dillendirilmesi ulusumuzun birliğine vurulacak en büyük darbedir. Bu tür bir yaklaşım, tam da emperyalistlerle işbirlikçilerinin istediği durumdur.

Ulusumuzun birliğini ve vatanın bölünmezliğini sağlayacak tek şey, Cumhuriyet’in kurucu ideolojisi ve anlayışıdır. Bunun adı da Atatürkçülüktür. Böyle bunalımlı günlerde Atatürk’e o kadar çok gereksinmemiz var ki…

Adil Hacıömeroğlu
25 Ekim 2009

21 Ekim 2009 Çarşamba

KÜRT YAPTIRIMI

19 Ekim 2009 Pazartesi günü Irak’ın kuzeyinden gelen otuz dört PKK’lı Türkiye’nin gündemini değiştirdi. Ülkemiz gündemi çok çabuk ve anlaşılmaz bir biçimde değişiyor. Her gündem değişiminde ulusumuz biraz daha kan kaybediyor. Buna koşut olarak da toplumumuzun umutsuzluğu giderek artıyor.

PKK’lıların Türkiye’ye gelmesi, bölücüler tarafından büyük bir gösteriye dönüştürüldü. DTP sözcülerinin yaptıkları açıklamalar, kışkırtıcıydı. Hükümet kanadının teslimiyete varan şaşkınlığını ise anlamak olanaksız. Muhalefetin sert çıkışları ise ne yazık ki basın yayın organlarında fazlaca yer bulamıyor.

“Demokratik Açılım” diye başlayan bu süreci kim ya da kimler belirliyor? Sürecin belirleyicisi ABD’dir. İkinci önemli aktör ise İmralı sakinidir. İmralı’dan gelen iletiler, talimatlar ve öneriler sürecin yönünü tayin ediyor. İktidar partisi ise teslim olmuş, ulusal çıkarları bir kenara bırakmıştır. 19 Ekim günü aslanın kediye nasıl boğdurulmaya çalışıldığını ibretle izledik.

Peki, o gün neler oldu? Öncelikle PKK’lılara teslim olma direktifinin İmralı’dan verildiğini söyleyelim. Teröristlerin geliş zamanları belli olduktan sonra, hükümet harekete geçti. Kendilerinin teröre karşı zafer kazandıklarını belirten açıklamalar birbirini izledi. Ülkeye barış geleceğinden dem vuruldu. Teröristleri, Şırnak vali yardımcısı başkanlığında bir “sivil” heyet karşıladı. Heyetin sivil olması medyada özellikle vurgulandı. Nerdeyse bunun büyük bir devrim olduğu söylenecekti. Vali yardımcısı teröristleri “Hoş geldiniz.”diyerek karşıladı. PKK’lıların tutuklanmaması için sınır kapısında mahkeme kuruldu. Yargıcın avukatlara yönelik “Suça konu kelimeler kullanılmasın. Üsluplara dikkat edilsin. Bu kritik süreçte, kimse zor durumda kalmasın (Milliyet).” uyarısı ise dikkat çekiciydi. Bölücülerin ısrarla söyleyip vurguladıkları “Sayın Öcalan” ifadesi tutanaklara geçirilmedi. Bölücülerin tutuklanmaması için gereken her şey yapıldı.

Yukarıda anlattıklarımız, tüm ulusun içini kanatan bir durumdur. Devlet, üç beş çapulcunun karşısında küçük düşürülmüştür. Hukuk, ayaklar altına alınmıştır. Bu tutumla da suç işleyenlere cesaret verilmiştir. Son yıllarda yargıya yapılan saldırı ve müdahaleler istenilen sonuca vardırılmıştır. Cumhuriyet’in savcıları, Cumhuriyet’i koruyamaz duruma getirilmiştir. Bir mahkeme düşünün ki, sanıklara tutuklanmaktan nasıl kurtulacaklarını telkin ediyor; onlara ifade için yol gösteriyor. Böyle bir yargı organının tarafsızlığından, adaletinden söz edilebilir mi? Böylesi tutumlar, halkın yargıya olan güvenini sarsmaz mı?

Gelen kişilerin sürekli zafer işareti yapmaları çok anlamlıdır. Bölücü örgüt iddia ve isteklerinden geri adım atmamıştır. Aksine, bundan böyle iddia ve isteklerinde daha da ısrarcı olacaktır. Çünkü olmazı, olur kılmıştır PKK. Bundan sonra dudak uçuklatacak isteklerine de hazır olalım. Yargının ve idarenin, Habur sınır kapısındaki durumu içler acısıydı. Bu da bölücüleri ve onların destekçilerini cesaretlendirecektir.

DTP’nin birçok ilde gösteriler yapması ve teröristleri seçim otobüslerine çıkarıp mitinglerde takdim etmesi manidardır. Bu gösteriler sırasında Ahmet Türk’ün şu sözleri dikkat çekicidir: “Türkiyeli kardeşlerimize seslenmek istiyorum. Korkmayın, korkularınızın esiri olmayın. Kürtlerin özgürleşmesi sizin de özgürleşmenizdir.” Daha önceleri gerek RTE gerekse DTP, “Türk” kimliği yerine “Türkiyeli” kimliğinin getirilmesini ısrarla savunmuşlardır. Ahmet Türk konuşmasında “Türkiyeli kardeşlerimiz…” derken Kürtleri, “Türkiyeli” kavramının dışında tuttuğu anlaşılmaktadır. Bu, daha da açık olarak nasıl söylenebilir ki?

Başbakan’ın 20 Ekim’de parti grup toplantısındaki şu sözlerine okuyucuların dikkatini çekmek istiyorum.: “Şunu açık, net söylüyorum; bazı medya grupları bu sürecin İmralı’dan yönetildiği mahiyetinde ifadeler kullanıyorlar. Ben, o medya mensuplarını buradan bir şeyi hatırlatarak uyarmak istiyorum; adama sorarlar, acaba on bir on iki yıldır orada değil miydi? Niçin böyle bir adım atılmadı?” Konuşmada “Orada değil miydi?” denilen kişi, Öcalan’dır. Yani burada yapılan işin itirafı vardır. “İmralı’dan talimat alınıyor.” sözlerinin onaylanmasıdır, doğrulanmasıdır bu.

Buna, “Kürt açılımı” değil, “Kürt yaptırımı” demek gerekir. Çünkü küresel güçler ve İmralı söylüyor, “açılımcılar” da bu yaptırımları uyguluyor.

İktidar partisinin böylesine teslimiyet içinde bulunmasının nedeni nedir? Neden, tarihsel misyonundadır. Tarihi boyunca Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı mücadeleyi şiar edinmiş ve bu mücadelede her türlü yolu mubah sayan bir siyasal anlayışın geleceği nokta burasıdır. Türkiye, küresel oyunlara, erken seçime ve RTE’nin cumhurbaşkanı olma isteğine kurban ediliyor.

Adil Hacıömeroğlu
21 Ekim 2009

20 Ekim 2009 Salı

AVRASYA MARATONU

Bugün Avaraysa maratonunun 31.si koşuldu. Zaman zaman yağmurlu güzel bir pazardı bugün. Ben de sabah yürüyüşümü maratoncularla birlikte yaptım. Tabi ki yalnız değildim. Hakan’la birlikte yürüdük, birçok sabah yürüyüşünde olduğu gibi. İki buçuk saat boyunca hem yürüdük hem de düşünsel tartışmalarla güzel bir pazar geçirdik.

Yağmurla başladık, önce ıslandık. Yağmur sonrası Marmara Denizi görülmeye değerdi. Adalar önümüzde bir tablo gibiydi. Doğa, en büyük ressamdır. Engin güzellikleri önümüze seren cömert bir sanatçı. Daha sonra yine yağmur başladı. Maratoncuların gösterdiği yarışma iradesi, yağmuru unutturuyordu.

Maratonun tarihçesi milattan önce 490’a kadar gider. Pers Kralı 1.Darius’un, Yunan topraklarına yaptığı seferde yenilmesiyle başlar maratonun tarihi. Yunanlıların utkusunu Atina’ya haber vermeye giden Piheidippides, hiç durmadan Maraton Platosu’ndan başlayarak yaklaşık kırk kilometre Atina’ya koşmasıdır maratonun esin kaynağı. Yarışmada bedensel ve ruhsal dayanıklılık ön plandadır. İnsanın, iradesini gücüyle birleştirdiği önemli bir yarışmadır.

Böylesine önemli bir atletizm organizasyonunda izlenimlerimi anlatmaya çalışacağım. Atletlerin çoğu yabancıydı. Her renkten, her dilden yarışmacı vardı. Yarışmacılar arasında dostluk, dayanışma, yardımlaşma ve sportmenlik anlayışı ön plandaydı. Gönül isterdi ki daha çok Türk yarışmacı olsun. Hem de birçoğu da madalya kazansın. Uluslararası yarışmalarda atletizmde ne yazık ki rekortmen sporculara sahip değiliz. Böyle giderse yakın gelecekte de iddialı olmamız olanaksız.

Bu güzel günde benim canımı sıkan ve ülkemin geleceği açısından umutsuzluğuma neden olan İstanbulluların ilgisizliğiydi. Yol boyunca gözlerim hep yurttaşlarımızı aradı. Maalesef göremedi. İsterdim ki aileler çocuklarıyla birlikte bu yarışmayı izlesinler. Sporculara destek versinler. Hem sporun hem de sakin bir İstanbul pazarında doğanın, tarihin tadını çıkarsınlar. Sporun abecesini çocuklarımıza öğreteceğimiz güzel bir fırsattı. Ne yazık ki bu fırsat teptik. Genç dimağlara iradenin ve yarışma ahlakının ne demek olduğunu kavratacağımız güzel bir dersi boş geçirdik. Çocuklarımızı kentin boğuculuğuna mahkûm edip toprak kokusundan mahrum ettik. “İnsan göre göre, hayvan süre süre (alışır)” atasözümüzü unutuk.

İzleyicilerin çoğu yabancı turistlerdi. Yağmura aldırış etmeden her noktadan sporculara alkışlarla ve tezahüratlarla destek verdiler. Toprağın ve denizin kokusunu soludular, egzoz dumanının olmadığı bir günde ciğerlerini temiz havayla doldurdular.

İnsanımızın bir dinlence gününde eve hapsolması çok üzücüdür. Çünkü yaşamına çeşni katamıyor. Toplumsal bir mutluluk fırsatını değerlendiremiyor. Sporun olumlu erkesini yorgun bedenlerimize, uyuşan ruhlarımıza ilaç edemedik. Monoton bir yaşamın zincirlerini kıramadık. Horul horul uyuyup miskin miskin televizyon izlemeyi, önemli bir günün tanığı olmaya yeğledik.

Sporu yalnızca futbol olarak belledik. Ne olursa olsun kazanmayı, rakibe saygı duymamayı, paranın gücünü spor sanıyoruz. Binlerce ağızdan hakeme, rakip futbolcuya küfretmeyi beceriymiş gibi algıladık. Takımın çıkarlarını, toplumsal değerlerin önüne koyduk. Rakibine tekme atıp sakatlayan oyuncumuzu kahraman bildik.

Geride kalan arkadaşına, geri dönüp cesaretlendirici sözler bağıran maratoncuları göremedik. Ellili, altmışlı yaşları deviren hanımları, beyleri kırk iki kilometre yüz doksan beş metreyi koşarken izleyemedik. Sporun yüce bir erdemine tanık olamadık. Önemli bir organizasyonu toplumsal, sportif bir şölene dönüştüremedik.

“Neden uluslararası planda sporcularımız yok?” diye hep soruyoruz. Yanıtı çok açık: Seyircisi olmayan bir ülke sporcuyu neylesin. Heyecanını yitiren toplumlar; yaşamın her alanında geri gider, kendini kaderci bir esaretin kucağına bırakır.

Adil Hacıömeroğlu
18 Ekim 2009

17 Ekim 2009 Cumartesi

AB İLERLEME RAPORU

13 Ekim günü AB ilerleme raporunun içeriği gazetelerde yayımlandı. Raporun genel olarak içeriği, ulusumuzu rahatsız edici ve art niyetlidir. Peki AB’nin amacı nedir, bizi rahatsız edenler nelerdir?

Raporda Türk yargısı eleştirilerek, ifade özgürlüğünün kısıtlandığı vurgulanmaktadır. AB’nin ifade özgürlüğünden kastı, Atatürk’ü koruma yasası ile TCK’nin 301. maddesidir. 301 neyi yasaklar? Türklüğe hakareti. Demek ki Atatürk’e ve Türklüğe hakaret, saldırı serbestçe yapılırsa ülkemizde ifade özgürlüğü(!) olacakmış. İşin Türkçesi budur.

Başka neler var raporda? TCK’nin 318. maddesine de karşı çıkılıyor. Ne var bu maddede? Halkı askerlikten soğutmayı düzenliyor. Yani halkı askerlikten soğutanlara ceza verilmesini istiyor. Burada amaç nedir? Amaç zorunlu askerlik sistemini ortadan kaldırmaktır. Ordu - millet dayanışmasını, bütünlüğünü bozmaktır. Böylece ordumuzu zayıf düşürmektir. Kısacası Türkiye’yi savunmasız bırakmaktır. Savunması ve ulusal ordusu zayıflayan Türkiye, kolayca teslim olacaktır.

Raporda Ergenekon soruşturması da önemli yer tutuyor. Ergenekon kapsamında yapılan tutuklamalardan övgüyle söz ediliyor. “Özgürlükçü” Avrupa, düşünceleri nedeniyle suçlanıp tutuklanan birçok aydının özgürlüklerinin kısıtlanmasını ve haksız yere suçlanmalarını destekliyor. Ne güzel özgürlük anlayışı değil mi? Senin gibi düşünenlere sonuna kadar özgürlük, sana karşı olup ülkesinin bağımsızlığını, toprak bütünlüğünü, çağdaşlığı savunanlara zindan. İşte AB’nin adaleti…

AB’nin diğer bir takıntısı ise, Türkçe dışındaki dillerin kullanımıyla ilgili anayasa değişikliğinin yapılmasıdır. Yani anayasamızın değişmez maddelerinin değiştirilmesi. Burada amaçlanan Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesini, temel direklerini ortadan kaldırmaktır. Farklı dillerin kullanılmasına bu kadar meraklı olan AB; üyeleri olan Fransa’da Korsika dilinin, Slovakya’da Macarcanın serbestçe kullanımını neden sağlamaz? Neden bunlarla ilgilenmezler? Çünkü kendi bütünlükleri önemlidir.

Avrupalı dostlarımız bir şeyi unutmamışlar. Abdullah Gül’den övgüyle söz ediyorlar. Neden övülüyor bir bakalım: “uzlaştırmacılığı, hükümetle iyi çalışma ilişkisi, AB reformlarına desteği ve Ermenistan’a yaptığı ziyaret”. Bir de dış politikada aktif rolü unutulmamış. Tarafsız olması gereken Cumhurbaşkanı’nın, iktidar partisinin politikalarına uygun davranması AB’ce takdir görüyor. Yine AB’ye göre Gül, iktidarla muhalefet arasında diyalogu teşvik ediyormuş(!). Demek ki Avrupa’da muhalefet deyince akla DTP geliyor.

Limanlarımızın, Güney Kıbrıs gemilerine açılmaması da eleştiriliyor raporda. Siz söylersiniz de bizimkiler yapmaz mı? Meraklanmayın, üzülmeyin yakında bir açılım da Güney Kıbrıs’a yaparız. Yalnız arada deniz var. Tuzlu sularda fazla açılmamak gerekir. Denizin şakası olmaz.

Türkiye’nin modernleşmesinin önündeki en büyük sorun, feodalizmdir. Niye AB, feodalizme dayalı aşiret düzeninin tasfiye edilmesi için önerilerde bulunmuyor? Yani biz, AB’ye girersek anlı şanlı aşiret reisleri Paris’te, Berlin’de, Roma’da, Londra’da ve de Brüksel’de yapacakları aşiret düğünlerinde; vergisini vermedikleri çil çil altınları takıp kaleşnikoflarla havaya ateş mi açacaklar? AB sınırları içinde dizi dizi töre cinayetleri mi işlenecek? Berdelle evlilikleri düzenleyen yasalar mı çıkaracak Avrupalılar? Bunların yanıtı hayırsa, neden ilerleme raporlarında bunlara değinilmez? Yoksa feodalizm ilerlemenin bir parçası da biz mi bilmiyoruz?

Tarikat örgütlenmelerine neden ses çıkarmaz AB? Tarikatların eğitimden sağlığa, spordan siyasete aklımıza gelebilecek tüm toplumsal alanlardaki belirleyiciliğini görmez mi AB müfettişleri? Yoksa “demokrasi” deyince, onların aklına yalnızca “tarikat demokrasisi” mi geliyor? Ortaçağ düşüncelerinin ve kurumlarının kökleşmesi acaba kimlere yarar sağlayacaktır?

Bir de eğitim var. Ülkemiz sorunlarından en önemlisidir eğitim. Eğitimin köktenci çözümlerle iyileştirilmesi konusunda niçin yaptırımlar yok? AB eğitimden, yalnızca farklı dillerde eğitimi anlıyor. Ülkemizdeki eğitimin adım adım laiklikten uzaklaşıp dinsel bir kimlik kazanması umurlarında değil; çünkü bu, işlerine geliyor.

Şimdi gelelim, AB’nin Atatürk’ten ne istediğine? Atatürk, yalnızca savaş alanlarında büyüyen, adından söz ettiren bir lider değildi. O, yüceliğini en az savaş alanları kadar uygarlık alanında da duyurmuş büyük bir kişiydi, önderdi. Yüzlerce yıl süren karanlığı, kısa denilecek bir zamanda Türk Ulusu’nun üzerinden söküp atan olağanüstü bir kurtarıcı ve kurucudur. Bu nedenle de yalnız bizim için değil, tüm insanlık için örnektir.

Atatürk’ü koruma yasalarının kaldırılmasıyla ulusumuzun kurtarıcısından, kurucusundan vazgeçeceğini sanmak ise büyük bir ahmaklıktır. İnsan; havadan, sudan, topraktan vazgeçebilir mi? Türk Ulusu yılların deneyimiyle öğrendi ki Mustafa Kemal, onun yaşamsal kaynağıdır. Bu tür istekler, inanıyorum ki toplumumuzu daha çok Atatürk’e yaklaştıracaktır. Eğer, bugün hala Atatürk’ün varlığından, birileri çok ürküyorsa bilinmelidir ki; Atatürk Cumhuriyeti’nin temelleri çok sağlamdır. Her şeye karşın onun yapıtı yine ayaktadır.

Kurtuluş Savaşı yıllarında yayımlanan ve başyazılarının çoğu Mustafa Kemal tarafından yazılan Hakimiyeti Milliye Gazetesi’nin (Bugün Ulus olarak Ankara’da yayımlanıyor.) başyazısından bir bölümü okuyucularımızın dikkatine sunalım: “En büyük düşman, düşmanların düşmanı, ne falan ne de filan milletler; bilakis bu, adeta her tarafı kaplamış ve bir saltanat halinde bütün dünyaya hakim olan ‘kapitalizm’ afeti ve onun çocuğu olan emperyalizmdir.”

Hakimiyeti Milliye’den bir alıntı daha, dikkatle okuyalım. “Memleketimize bakınız: Rejimler, duyun-u umumiyeler, kapitülasyonlar… Bütün bu kurumlar, Avrupa kapitalizminin bizi mahvetmek için yıllardan beri kullandığı iblisane bir makinenin parçalarıdır… Bu makine devam ettikçe, sadece biz değil, bütün dünya zulüm altında ezilecek… İnsanlar felaketten felakete yuvarlanacaktır… Zenginlerimizi dolandıran o,fakirlerimizi soyan o, mal ve mülkümüzü çalan, haysiyet ve namusumuzu mahveden, bizi birbirimize düşüren hep odur.”

Şimdi AB’nin ve AB’cilerin neden Atatürk’ü hedef seçtiklerini anladık mı?

Adil Hacıömeroğlu
16 Ekim 2009

10 Ekim 2009 Cumartesi

ERMENİSTAN AÇILIMI

Ermenistan’la “barışa gidecek(!)” protokol bugün İsviçre’nin Zürih kentinde imzalandı. İmzalanan bu protokol, amaçlanan tarihsel uzlaşmayı getirecek mi? Başka bir deyişle Ermenilerle Türkler arasındaki yüz yıllık sorunları ortadan kaldıracak mı?

Ermenistan’la Türkiye arasındaki futbol maçı protokole giden ilk adım oldu. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, önkoşulsuz olarak Erivan’a maça gitti. Bursa’da oynanacak rövanş maçına Ermenistan Cumhurbaşkanı Sarkisyan davet edildi. Ancak Ermeni tarafı bin bir bahane öne sürdüler. Sarkisyan’ın maça gelip gelmeyeceği son günlere kadar açıklık kazanmadı. Protokol hazırlandı. Yine de bir açıklık yoktu. Nihayet protokolün imzalanacağı tarih kesinleştikten sonra Sarkisyan’ın maça geleceği kesinleşiyor. Ama ben yine de son dakikada bir sorunun çıkma olasılığının az olmadığını düşünüyorum.

Maçın oynanacağı Bursa’da olağanüstü önlemler alınıyor. Maçta Türk bayrağının dışında hiçbir bayrak, flama ve pankart alınmayacak. Maçlarda zaman zaman istenmeyen sloganlar atılıyor, pankartlar asılıyor, en yüz kızartıcı küfürler koro halinde bağırılıyor. Kimi zaman bilinçsizce ırkçı tavırlar ortaya çıkıyor. Bütün bunlar yanlıştır ve çok da ayıptır. Ancak Azeri bayraklarının maça getirilmemesinin yasaklanması da son derece yanlıştır. Bu Azeri kardeşlerimizi kırdığı kadar bizi de kırar.

Bugün atılan imzalardan önce üç saatlik bir gecikme yaşandı. Gecikmenin nedeni, Ermeni tarafının itirazıydı. İtiraz neyeydi? Türk tarafının yapacağı açıklama metninin içeriğiydi. ABD Dışişleri Bakanı Clinton’ın çabalarıyla kriz aşıldı ve imzalar atıldı. İmzalardan sonra iki taraf da açıklama yapmadı. Peki, krizin aşılmasında kimin dediği olmuş oldu? Bence Ermenistan’ın. Çünkü itiraz nedeni olan Türk tarafının konuşması yapılmamıştır. Yani futbol deyimiyle “dakika bir, gol bir” oldu.

Türkiye’nin yıllardan beri dile getirdiği Dağlık Karabağ’daki işgalin kaldırılması koşulundan vazgeçildi. Son günlerde gerek hükümet kanadının gerekse Çankaya’nın “Azeri kardeşlerimizi kıracak bir çözüme yanaşmayacağız.” sözü ise havada kalmış oldu. Azeri kardeşlerimiz nasıl kırılır? Karabağ konusunda verilen sözlerin tutulmamasıyla kırılır. Ermenistan’ın, Karabağ’ı işgal ederek yaptığı zorbalığa pirim vermek, zorbalığı cesaretlendirir. Gerçek bir barış, zorbalığı görmezden gelmekle değil, zorbalığı AAmahkûm etmekle kurulur.

1958’de Cezayir’in BM’de bağımsızlığının oylanmasında Menderes hükümetinin çekimser kalması, yıllarca onaramayacağımız sorunlara yol açtı. Çünkü o günkü yönetim, ulusun çıkarları doğrultusunda değil; NATO’nun çıkarları doğrultusunda tavır takınmıştı. Şimdi de Azerbaycan’la benzer bir sorunun yaşanması üzücüdür.

Protokol imzalanmadan krizin çıkması, bu yakınlaşmanın beklenen olumlu sonucu vermeyeceğini göstermektedir. İki tarafın da ABD’nin zorlamasıyla anlaşma masasına oturdukları anlaşılıyor. Bu nedenle her iki kamuoyunun da içine sinmiş değildir protokol maddeleri.

Başta Ermenistan’la olmak üzere tüm dış sorunlarımızın halledilmesi beni çok mutlu eder. Ulusumuzun, barış dolu bir coğrafyada yaşaması tabi ki memnuniyet vericidir. Ancak barış yapacağız diye ulusal çıkarlarımızdan vazgeçmek, ödün verici bir siyaset izlemek doğru değildir. Türkiye’yi yönetenler, yönettikleri ülkenin gücünü iyi bilmelidirler. Büyük bir devleti yönetmenin bilinç ve sorumluluğunu taşımaları gerekir. Aksi bir durum, Türk Ulusu tarafından kabul edilemez.

Türkiye, iç ve dış sorunlarını çözmek istiyorsa haklılığından doğan üstünlüğünü kullanmalıdır. Küresel güçlerin dayatacağı hiçbir çözüm, sorunları ortadan kaldırmaz; aksine yeni sorunları ortaya çıkarır. Çünkü emperyalistler, sorunları çözer gibi yaparlar, ancak hiçbir zaman çözmezler. Sorunları çoğaltarak, sorunlu tarafları sürekli olarak kendilerine mahkûm ederler.

Yıllar önce yaşanmış bir takım olayların hesabını sormak, ancak ilkel kabilelerde rastlanacak intikam duygusuyla açıklanabilir. Barış isteyen kişiler ve toplumlar dünü değil, yarını düşünerek barışı inşa ederler. Eğer Ermeniler, Türkiye ile sorunlarını gerçekten halletmek istiyorlarsa saplantılarından kurtularak davranmalıdırlar. “Kavm-i sadıka” olan bir ulusun, hangi emperyalist dolduruşla bir maceraya atıldığının nedenleri üzerinde durmalıdırlar. Geçmişle ilgili halledecekleri soru da sorun da budur.

Adil Hacıömeroğlu
10 Ekim 2009

8 Ekim 2009 Perşembe

HAKLIYKEN HAKSIZ OLMAK

6- 8 Ekim’de İstanbul’da İMF ve Dünya Bankası’nın toplantıları vardı. Toplantı düzenlenmeden İstanbul’da İMF karşıtı protestolar da başladı. Demokratik kitle örgütleriyle bazı partilerin düzenlediği gösteriler ilk önce renkli ve güzel başladı.

1 Ekim’deki Beyoğlu yürüyüşüne yetişmem gereken bir işim olmasına karşın kısa bir süre katıldım. Yürüyüş, renkli ve güzeldi. Bir festival havasındaydı, tıpkı gelişmiş ülkelerdeki protesto gösterileri gibi. Küresel sermaye egemenliğine bir karşı koyuş, bir haykırıştı. Yıllar sonra, birliktelik içinde antiemperyalist kitlesel eylemler yeniden başlayacak diye umutlandım ilkin. Daha sonraki günlerde de bu gösterilerin aynı anlayışla sürmesi dileğiyle ayrıldım Beyoğlu’ndan.

6 Ekim’de gösterilerin rengi değişti. Olaylar silsilesi birbirini kovaladı. Öncelikle şunu belirtmeliyim ki polisin toplumsal gösterilerdeki tavrı çok sert. Geçmişten gelen bir alışkanlıkla “sol” sözcüğü alerji yapıyor poliste. Bir de “sendika ve dernek” sözcükleri. Son yıllarda sivil toplum kuruluşlarının başköşesine, cemaatleri yerleştirdi ya necip Türk basını. Demokrasi deyince, ülkemiz egemenlerinin aklına; cemaatler, tarikatlar, aşiretler, liberaller, bölücüler ve halkı soyanlar geliyor. Çünkü ülkemizde son yıllarda yükselen değerler bunlar. Hak aramayacaksın. "Geçinemiyorum, soyuluyorum, sömürülüyorum." demeyeceksin. AB ve ABD karşıtı söylemlerde hiç bulunmayacaksın. Hele “Atatürkçüyüm!” deyip tam bağımsızlıktan yana tavır koyarsan, düşün başına gelecekleri...

İMF ne yapar? Borç verdiği ülkeyi batırır. Latin Amerika ülkeleri yıllarca İMF politikaları yüzünden inim inim inledi. Borçları astronomik düzeylere ulaştı. Birçok ülke borçlarını ödeyemeyecek duruma geldi. Bu ülkelerin hemen hepsinde askeri rejimler kuruldu. Cunta yönetimleri insan haklarını hiçe saydı. Büyük bir aydın kıyımı yaşandı buralarda. Akıl almaz baskılar oldu halk üzerinde. Demokrasi yalnızca lafta kaldı. ABD destekli cuntalar solcu avına çıktı. Cunta dönemlerinin en belirgin özelliği ise susturulan toplumlarda yolsuzlukların inanılmaz yüksek boyutlarda olmasıydı. Kan ağlayan ve dibe vuran Latin Amerika ülkeleri, birer birer cuntalardan, İMF politikalarından ve en önemlisi ABD boyunduruğundan kurtuldu. Latin Amerika’nın kurtuluşu sol hükümetlerle oldu. Solcu liderler, bir yandan ekonomiyi düzeltirken bir yandan da demokrasiyi yerleştirdiler ülkelerinde.

Türkiye'de, İMF politikalarının rahatça uygulanması için 24 Ocak kararları alınmıştı. Ardından da 12 Eylül darbesi. Darbe sonrası 24 Ocak kararlarının mimarı Özallı günler… Örgütlenmenin yasaklandığı, toplumun baskılarla politikadan uzaklaştırıldığı bir ortamda küresel güçlerin egemenliği pekişti. Dış borçlarımız, yolsuzluklar arttı, üretmeyip tüketen bir toplum yaratıldı. İnsanlık ideallerinin yerini, köşe dönmecilikle küçük grup çıkarları aldı. Küresel güçlerin bir dediğinin iki edilmediği bir döneme adım adım getirildik.

Halkımızın, İMF’ yi ve İMF’ci politikalar izleyen hükümetleri protesto etmesi en doğal hakkıdır. Çünkü yüzde on altıyı aşan işsizlik, beş yüz milyar doları bulan dış borç, soyulan ve yönetemez durumdaki devlet bu hatalı politikalar yüzünden bu duruma geldi. Dayatılan tüketim ekonomisidir ki binlerce işletmenin kapısına kilit vurmuş, on binlerce insanımızı işsiz koymuştur. Esnaf kepenklerini küresel liberal bir anlayışın tekelci düzeniyle kapattı. Köylü tarlasını aç gözlü kapitalizmin istekleri doğrultusunda ekemiyor. Bu soygun düzeni; en büyük darbeyi ulusal bağımsızlığımıza, demokrasimize ve ulusal bütünlüğümüze vurmuştur. Bilimsel, sanatsal ve ekinsel gelişimimiz tükenme noktasına gelmiştir. İşte, bunun içindir ki İMF ve Dünya Bankası’nı protesto etmek Türk halkının biricik görevidir ve de hakkıdır.

Gösterilerin 6 Ekim’de çığırından çıkmasında polisin sert tutumunun etkili olduğunu söylemiştik. Kendine “solcuyum” diyen bazı grupların cam çerçeve indirip haklı nedenlerle başlayan ve tüm halkın desteğini alması gereken bir gösteriyi korku filmine dönüştürmesi affedilir bir durum değildir. Sol, halka karşı olmaz, halkın yanında olur. Sol, eylemlerinde halka zarar vermez, halkı ikna ederek kendi yanına alır. Çünkü sol; ezilen, sömürülen, köleleştirilen halkın kurtuluş umududurr. Sol, halkı yanına alarak emperyalizmi alt edebilir. Halksız bir sol düşünülemez. Dünyanın tüm devrimcileri halkla birleşerek, bütünleşerek utkuya ulaşmışlardır.

Legal planda mücadele eden sol gruplar da dikkatli olmalılar ve anlayış değişikliği yapmalıdırlar. Her “solcuyum” diyeni aralarına almamaları gerekiyor. Onlara "solcu" değeri vermemelidirler. Onların, haklı ve güzel eylemleri provoke etmeleri önlenmelidir. Ülkemizde gittikçe eriyen solun, yeniden gelişmesi için, halka karşı eylemi marifet sanan sahte solculardan kurtulması gerekir.

68’in efsane devrimci gençleri, Zap Suyu’na yöre halkının deyişiyle “Devrimci Gençlik” köprüsünü yaptırdılar. Bu nedenle halkın sevgi ve saygısını kazanıp efsaneleştiler. Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan Gemerek’te, Şarkışla’da kendilerini yakalamak isteyen güvenlik güçlerine silah çekmediler. Nedenini düşündünüz mü? Devrimciliğin, solculuğun ne kadar büyük sorumluluk ve erdem gerektirdiğini bilerek davranışlarımızı ayarlamalıyız. Unutulmamalıdır ki halkın olmadığı yerde solculuk da, devrimcilik de olmaz.
Adil HACIÖMEROĞLU
8 Ekim 2009

6 Ekim 2009 Salı

İSTANBUL’UN KURTULUŞU

Bugün İstanbul’un düşman işgalinden kurtuluşunun 86.yıldönümü. Okullar tatil, bazı resmi kurumlarda ve belediye otobüslerinde bayraklar asılı. Hava güneşli, güzel bir gün. Her özel günde olduğu gibi erkenden uyanıyorum.

İlk iş olarak ulusal gazetelerden satın alabildiklerime bir göz atıyorum. Alamadığım gazetelere ise internetten bakıyorum. İstanbul’un kurtuluşuyla ilgili bir başlık, bir haber, bir köşe yazısı arıyorum; nafile… Dünyanın en eski, en büyük ve en önemli kentlerinden birinin kurtuluş günü Türk basını tarafından görmezden geliniyor. Ana manşetlerde, İstanbul’daki İMF toplantısı var genellikle. Magazin olayları baş köşelerde. Günlük siyasal kavgalar, gazetelerin önemli bir bölümünü kaplıyor. Ne yazık ki İstanbul’un kurtuluşu yok. Eğer kenarda köşede kalmış bir haber varsa konuyla ilgili ve göremediysem, kusur benimdir.

İstanbul’un kurtuluşu neden önemli? İstanbul, Doğu Roma’nın ve Osmanlının başkenti olmuş önemli bir merkez. Yüz yıllarca dünyanın gidişatının belirlendiği bir yer. Mondros Mütarekesi imzalandıktan sonra kent, itilaf devletlerince işgal ediliyor. Bu, ne demektir? Altı yüz yıllık Osmanlı Devleti’nin fiilen bitmesi demektir. Yani egemenliğinin yok olması demektir. İstanbul’un işgali hem Türk hem de dünya tarihi açısından çok önemli bir olaydır. İşgali önemli olan bir kentin, kurtuluşu da önemlidir.

Gazetelere göz atarken televizyonlarda haber, yorum, tartışma arıyorum; yok. Açılımlar, saçılımlar tartışılıp duruyor. Ekonomik tartışmalar her şeyin önünde. Zaten bir süre sonra Taksim ve çevresindeki savaş görüntüleri içimi burkuyor. Bu iç burukluğuyla sokağa çıkıyorum. Tanımadığım birkaç kişiye otobüslerde niye bayrak asılı olduğunu soruyorum. Herkes şaşkın, yanıtlar ilginç. Öğrencilere okulların neden tatil olduğunu soruyorum, onlar yalnızca sevinçli. Onlar için önemli olan tatilin olması. Yalnızca birkaç öğrenci günün önemini biliyor. Koca kentte kurtuluş bayramının coşkusu yok.

Kadıköy’e gidiyorum. Meydan kalabalık. Rize derneklerinin etkinlikleri var. Atatürk anıtının önünde askeri bando türküler, şarkılar ve marşlar çalıyor; bir grup insan dinliyor. Oynayanlar da var. Çok kalabalık değil. Sahilde dolaşıyorum. Gözüm Haydarpaşa’da, istasyonda. Adana’dan üç gün süren tren yolculuğuyla 13 Kasım 1918’de Haydarpaşa’ya gelen Mustafa Kemal’i arıyor gözlerim. Dalıp gidiyorum. Boğaz’ın cıvıltısı, hareketi içinde düşman zırhlılarının 13 Kasım günü geçişlerini hayal ediyorum. Büyük kurtarıcının o anda Boğaz’a bakarak “Geldikleri gibi gideler!” sözü kulaklarımda, kafamda, dilimde. İşgalcilere Mustafa Kemal’le birlikte karşı çıkan bir grup yurtsever, durmadan kurtuluş planları yapıyor.

Peki, büyük çoğunluk ne yapıyor? Mütareke basınının büyük bölümü işgalcilere yaranma yarışında. Yurtseverlere çamur atma, karalama kampanyaları düzenliyorlar. Tüccar tufeyli takımı, yoksullaşan halkı soyma peşinde. Karaborsacılık almış yürümüş. Türedi zenginler, Beyoğlu’nun renkli gecelerinde işgalci subayları eğlendirip dostluklar kurarak zenginliklerini artırmak için fırsat yaratıyorlar. Devlet ricalinin büyük kısmı “gidene ağam, gelene paşam” anlayışıyla işleri idare ediyorlar.

İşte, böyle bir ortamda kurtuluş mücadelesi örgütleniyor, sonrasında da İstanbul kurtarılıyor. Eğer, biz ulusal günlerimizi, tarihimizi, yurttaşlarımıza öğretemezsek, onlarda coşku ve heyecanı yaratamazsak geleceğe nasıl bakacağız?

Kurtuluş Savaşı’yla egemenliğimizi, bağımsızlığımızı kazandık. 6 Ekim’de İstanbul kurtarılarak ve sonrasında Lozan’la duyun-u umumiyeden de kurtulduk. Böylece ekonomik bağımsızlık alanında büyük bir adım atmış olduk. Osmanlı dış borçları bize gösterdi ki dış borçla bir ülke kalkınmaz, ancak batar.

Bugün 6 Ekim, İstanbul’un kurtuluşu. Yani ülkemizin duyun-u umumiyeden kurtuluşunun çok önemli bir adımı. Ancak ne yazık ki bugün İstanbul’da kurtuluşun unutturulmaya çalışıldığı bir günde, İMF’nin (yeni duyun-u umumiyenin) toplantısı var. Özgür(!) basınımız, gün boyu İMF’nin hikmet(?)lerinden söz ediyor.

Dışarıya yaranma, şirin görünme düşüncesi ve davranışı egemen oldukça ulusal günlerimiz, geleneklerimiz, duyarlılıklarımız azalıyor. Böylece benliğimizden, bize ait olanda bir şeyler akıp gidiyor.

Adil Hacıömeroğlu
6 Ekim 2009

Not: Bugün aynı zamanda Kayseri Uçak Fabrikası’nın da açılış yıldönümüdür (6 Ekim 1926). Ulusal ekonomimizin ve ulusal savunma sanayimizin önemli bir adımıdır bu. Kuranları rahmet ve minnetle anıyorum. Uçak sanayimiz ayrı bir yazı konusudur.

3 Ekim 2009 Cumartesi

IRKÇILIK, AYRIMCILIK KİMLERİN İŞİDİR?

Son yıllarda bir “ayrımcılık” sözüdür aldı gidiyor. Türkiye’ye, dolayısıyla Cumhuriyet’e en önemli suçlama da bu noktada geliyor. Cumhuriyet’in kuruluşu sırasında bazı etnik kökenlilerin dışlandığı savı öne sürülüyor. Ayrıca bu savları desteklemek amacıyla Cumhuriyet öncesi dönemlerdeki birtakım olaylar da örnek olarak gösteriliyor. Böylece de “ayrımcılığa” tarihsel kökler de bulunmuş oluyor.

Gerçekten Cumhuriyet’in kuruluşunda ve sonrasında ırkçılık, ayrımcılık yapılmış mıdır? Bu topraklarda, söylendiği gibi, ırkçılığın tarihsel kökleri var mıdır? Bu soruları yanıtlamak için biraz eskilere gitmek gerekir. Anadolu’nun tarihine baktığımızda etnik ayrımcılıklar değil, etnik kaynaşma ve birliktelikler göze çarpar. Tarihin bilinen en eski zamanlarından beri Anadolu, birçok uygarlığın, kültürün, topluluğun yaşadığı, geliştiği, dünyaya ışık tuttuğu önemli bir coğrafya olmuştur. Farklılıklara saygı göstermek, bu toprakların en belirgin karakteridir. Her uygarlık, kendinden önceki uygarlıklara ait tarihsel kalıtı yaşatmış, sahiplenmiştir. Bu nedenledir ki ülkemizin her köşesinde tarih öncesinden başlayarak türlü uygarlığa ait tarihsel, kültürel yapıtlara rastlamaktayız.

Türklerin Anadolu’ya yerleşmelerinden itibaren farklı kültürlerin, ırkların, inançların birlikte yaşaması; çatışmacılığın yerine uzlaşmacılığın gelmesi açısından önemlidir. Anadolu Selçuklularıyla birlikte gelişen ticari etkinlikler, bu uzlaşma kültürünün belirgin örneğidir. Çünkü ticaretin yapılması için istikrar şarttır. Hoşgörünün, farklı kültür ve inançlara saygının, güvenliğin olmadığı yerlerde ticaret yapılamaz. Tacir, kendini güvende hissetmelidir, yoksa ticaret yapmaz.

1492’de İspanyol engizisyonundan kaçan Yahudileri Osmanlı Devleti’nin kabul etmesi, ırkçı bakış açılarını yok etmektedir. Cumhuriyet döneminde Nazilerden kaçan çeşitli etnik ve dinsel kökenden Alman yurttaşlarının kabulü ırkçı bir anlayışın yapabileceği bir davranış değildir. Yine Cumhuriyet dönemi boyunca birçok ülkeden farklı etnik kökenlerden insanların baskılardan kaçarak ülkemize sığınması ve ulusumuzun bu konuklarına kucak açması önemlidir.

Avrupa’da ve Avrupa’nın kültürel ardılı Amerika’da ırk ve sınıf ayrımcılığı hep kalın çizgilerle olmuştur. Tarihsel süreç içinde bakıldığında milyonlarca insanın yaşamını bu yüzden kaybettiğini görürüz. Avrupa’da cüzamlıların dışlanması, hatta yakılması ayrımcılığın ne boyutta olduğunu göstermektedir. Yine Katoliklerin, Protestanlara uyguladıkları kıyım Avrupa kıtasının kara lekesidir. Bu da farklı inançlara tahammülsüzlüğün göstergesidir. Haçlı seferleri sırasında İstanbul’un (O dönemde Bizans’ın başkentiydi.) yağmalanması, farklı mezheplerdeki Ortadoğu Hıristiyanlarına baskılar, ırkçılığın ve dinsel şovenizmin kanıtıdır.

Sınıfsal ayrımcılığa gelince: Siz, Avrupa’nın geçmişinde efendiyle uşağın, marabanın aynı sofrada oturup yemek yediğini, aynı sosyal ortamlarda bulunduğunu hiç duydunuz mu? Ya da farklı sınıflardan evliliklerin ne kadar kötü karşılandığını biliyor musunuz? Oysa Anadolu’da efendiyle marabanın aynı sofrayı paylaştığını gören Avrupalı gezginler, şaşkınlıklarını gizleyememişlerdir. Hatta bir bey, yanında çalışanın kendi çocuklarıyla evlilik yapmasını yanlış bulmamıştır.

Daha düne kadar ABD’de zencilerle beyazların aynı ortamlarda bulunması bile söz konusu değildi. Zencilerle beyazların evlilik yapması düşünülmeyecek bir durumdu. Amerikan toplumu yıllarca kaynaşmadan, birlikte olmadan varlığını sürdürmüştür. Bu da Amerika’yı kuran Avrupalılardaki ırkçı genlerin ne kadar belirgin olduğunun göstergesidir. Oysa Ege yöresine Osmanlı döneminde yerleşen Afrika kökenli yurttaşlarımızın, evlilikler yoluyla bölge insanıyla kaynaşmaları takdir edilecek bir durumdur.

Irkçılık suçlamasının en çok yöneldiği Kürtlerle Türkler arasındaki evlilik ve kültürel, sosyal alış veriş toplumsal bütünleşmenin güzel bir örneğidir. Siyasal, toplumsal, ekonomik alanların her kademesinde Kürtlerin Türkler kadar yer alması, ayrımcılık suçlamalarını çürütmektedir. Sorun ırksal, inançsal köklerde değil; feodalizmin tasfiye edilememesindedir. Ayrıca geçmişe baktığımızda gayrimüslimlerle, Müslümanlar arasındaki toplumsal ilişkilerin ayrışma, çatışma temelinde olmadığını ve toplumsal birlikteliğin öne çıktığını görmekteyiz.

Batı tarihi, soykırımların tarihidir. İspanyolların Müslüman ve Yahudilere karşı etnik temizliği unutulmamıştır. Fransa’nın; dili, dini ve rengi ayrı olduğu için katlettiği bir milyonu aşkın Cezayirlinin acısı hala yürekleri yakmaktadır. Nazilerin Alman olmayanlara uyguladıkları soykırım ise insanlık ayıbı olarak tarihe geçmiştir. İskandinav yarımadasında Eskimolara uygulanan bilinçli soykırım hareketi ise kuzey Avrupa’nın büyük bir utancıdır. Amerika kıtasında Kızılderililere karşı uygulanan yok etme savaşı ise Avrupa barbarlığının ulaştığı önemi bir zirvedir. Bu örnekleri daha da çoğaltabiliriz.

Irkçılığın, faşizmin, ayrımcılığın kaynağı olan ve her şeyi paradan ibaret gören batılı emperyalistler, kendi genlerindeki ırkçılık, ayrımcılık mikrobunu insanlığın binlerce yıldır vatanı olan Anadolu topraklarına bulaştırmak istiyorlar. Şu bilinmelidir ki onların ırkçılık mikrobuna karşı bizim insanlık aşımız vardır. Bizim insanlığımız onların bu topraklara ekmeye çalıştığı ırkçı tohumlara yeşerme fırsatı vermeyecektir. Yunus’un, Mevlana’nın, Yesevi’nin, Hacı Bek taş’ın torunları ve Mustafa Kemal’in ulusu bu tuzaklara düşmeyecektir.



Adil Hacıömeroğlu
3 Ekim 2009

2 Ekim 2009 Cuma

NE MUTLU TÜRK’ÜM DİYENE!

Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri Thomas Hammarberg, Türkiye’deki “azınlıklar” la ilgili yayımladığı raporunda ilginç önerilerde bulunuyor. Türkiye’nin kuruluş anlayışına ve Cumhuriyet’in dayanaklarına yönelik birtakım saptamalar yapıyor AB Komiseri.

Bugünlerde gerek AB sözcülerinin gerekse ülkemizdeki işbirlikçi güruhun en çok vurguladığı ve ırkçılık olarak gördüğü şey, “Ne mutlu Türk’üm diyene!” özdeyişidir. Bu özdeyişin, azınlıkları yok saydığı söyleniyor. “Türk” sözcüğü, bir etnik kimliğin değil, bir ulusun adıdır. Bu ulus, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran halktır. Bu halkın, etnik kökenleri farklı kişilerden oluşması ulus olma gerçeğini değiştirmez. Bizi eleştiren AB’nin özellikle büyük ülkelerine baktığımızda, hepsinde uluslaşma sürecinde Türkiye’ye benzerlikleri dikkat çeker. Fransa, İngiltere, Almanya, İspanya ve İtalya tek bir etnik kökenden gelen insanlardan mı oluşmuşlardır? Bu sorunun yanıtı hayırdır. Farklı kültürlerden, farklı etnik kökenlerden gelen topluluklar uluslaşma süreci içinde ortak bir kültürel/ulusal birlik oluşturarak bu ülkeler kurulmuştur. Hiç kimse kalkıp da Fransa’yı oluşturan farklı etnik kökenlilere “azınlık” hakları tanınmasını dile getiremez. Çünkü Fransa yurttaşı olan herkes Fransız’dır. Bu örnek diğer Avrupa ülkeleri için de geçerlidir.

Avrupa’nın büyükleri ulusal bütünlüklerini korurken küçük ülkelerin etnik çatışmalarla ayrışması, bölünmesi ilginçtir. Kısacası, emperyalist anlayış “Böl, parçala, yönet!” tezini kendi anakarasında da acımasızca uyguluyor.

“Ne mutlu Türk’üm diyene!” özdeyişine karşı çıkanlar, bu sözün nerede, niçin söylendiğini hiç düşündüler mi? O zaman bu sorunun yanıtını biz verelim. Osmanlı yönetimi; Arapları kavm-i necip, Arnavutları ve Ermenileri kavm-i sadıka, Türkleri de etrak-ı bi-idrak olarak nitelerdi. Cumhuriyet devrimi, Osmanlının köhnemiş çağdışı anlayışına karşı gerçekleştirilmiştir. Atatürk, bu özdeyişi 1933’te Cumhuriyet’in onuncu yılında söyleyerek Türk Ulusu'nun etrak-ı bi-idrakten özgür yurttaşlığa geçtiğini ilan etmektedir. Bu, emperyalizme karşı bağımsızlığını kazanmış bir ulusun özgürlüğünün, çağdaşlaşma ülküsünün bir haykırışıdır. Bu özdeyiş, söylenenlerin aksine ırkçılığı değil, ulusal bütünlüğü temsil eder.

Bir de ilköğretim okullarında okunan “Andımız” var. “Türk’üm, doğruyum, çalışkanım…” diye başlayıp süren andın, çocuklara ayrımcılık, ırkçılık aşıladığı savıdır. Andın genel içeriğine bakıldığında çocuklara insanlık erdemlerinin küçük yaşta benimsetilme amacı güdüldüğü görülür. Benzer antlar birçok ülkede, birçok kurumda vardır. Amaç, yurttaşların ya da kurum çalışanlarının ülkü birliğini sağlamaktır. Bunun da toplumsal ve bireysel açıdan bir sakıncası yoktur.

Peki, sorun nerededir? Sorun “Türk” sözcüğünün kullanımındadır. Birileri “Türk” sözcüğünden son derece rahatsız oluyor. Çünkü “Türk” sözcüğünün, ulusal bütünlüğün ve bağımsızlığın bir ifadesi olduğunu kabul etmek istemiyorlar. Nedeni de çok açık: Yaşadığımız coğrafyada güçlü, çağdaş, bağımsız, ulusal bütünlüğünü sağlamlaştırmış bir Türkiye, tüm emperyalist oyunları bozar. Ayrıca laik ve demokratik Türkiye modeli, İslam ülkelerinde bir uyanışın, geriliğe başkaldırışın da simgesi olur. Bu da sömürü düzeninden yana olanların işine gelmez.

Thomas Hammerberg’in raporundaki en tehlikeli nokta ise azınlıkların yeniden tanımlanmasıdır. Birileri, ona Alevilerin Türkmen olduğunu, raporunda azınlık olarak belirttiği birtakım yurttaşlarımızın Türk olmaktan gocunmadıklarını anlatmalıdır. AB komiserinin Lozan’daki azınlık tanımının genişletilmesi gerektiğini söylemesi ilginçtir. Hazret, çok açık bir biçimde Lozan’ın değiştirilmesini istiyor. Lozan’ın bir maddesi değiştirildiğinde tüm maddeleri tartışmaya açarsınız. Bu, ne demektir? Bu, Türkiye’nin varlığının tartışılmasıdır.

AB ve ABD, planlı bir biçimde emperyalist amaçlarını gerçekleştirmek için çalışıyorlar. Bölücü, irticacı ve liberal işbirlikçiler de efendileriyle işbirliği yaparak Türk Ulusu'na karşı büyük bir savaş vermektedirler. Ulusumuz, bu hain saldırıya karşı birlik olmalıdır. Güneşin, doğudan doğduğunu ve yükselerek tüm dünyayı aydınlattığını herkese göstermelidir.


Adil Hacıömeroğlu
2 Ekim 2009

Not: Kısa bir dinlenceye gittiğimden ve evimde geniş çaplı bir tadilat yaptırdığımdan yazılarıma bir süre ara vermek zorunda kaldım. Tüm dostlara duyururum.