31 Aralık 2009 Perşembe

GÖNDERMELER


Geçen gün elli yaşlarında birisi, genellikle gençlerin (bay- bayan karışık) bulunduğu kalabalık bir ortamda akranı olan birine: “Yaşınız epeyce ilerlemiş; başında, dişinde, kuşunda arızalar başlamıştır.” dedi. Bu cinsellik dolu göndermeyi yapan kişinin durumuna çok üzüldüğümü söylersem yanlış olmaz sanırım.

Toplumumuzda son yıllarda espri denince akla, cinsel içerikli konular geliyor. En tanınmış komedyenlerimiz bile (birkaçı hariç) güldürülerinin büyük bölümünü cinsel içerikli şakalara ayırıyorlar. Televizyonlardaki eğlence ve söyleşi programlarında cinsel göndermelerin olmadığı bir bölüm neredeyse yok gibi. Sokaklarda, işyerlerinde, kahvehanelerde, meyhanelerde, hemen her yerde cinsellikle ilgili konuşmalar, küfürler hep başköşede yer alıyor.

Toplumda cinsellik, 12 Eylül darbesinden sonra özellikle pompalandı. Cinselliğe, şöhrete, paraya, eğlenceye, futbola odaklı bir toplum yaratıldı. Böylece bireyler toplumsal, siyasal sorunları tartışıp konuşmaktan uzaklaştırıldı. Bilim, kültür ve sanatla ilgilenmek beyhude bir uğraşmış algısı yaratıldı. Dizi toplumu olduk birden bire. Dizilerde karmaşık ilişkiler, ahlaksız teklifler izleyicileri heyecanlandırıyor. “Aşk” sözcüğü, neredeyse gecelik ilişkilerin adı oldu. “Aşk” sözcüğündeki büyü, gizem, heyecan, çekicilik yok oldu. Aldatmak marifet, cinsellikte alenilik cesaret diye adlandırılıyor. Yaratılan bu durumun, bir toplum mühendisliği çalışmasının sonucu olduğunu varsayarak konumuza dönelim.

Toplumumuzun büyük bölümünün cinsel açlık yaşadığı açıktır. Nasıl aç bir insan, sürekli yemek yemekten; parasız birisi, köşeyi dönmekten söz ederse cinsel yaşamı renksiz, çorak ve de başarısız biri, hep cinsellikten söz eder. Kişi yaşamında eksik olanı dile getirir.

Gelelim, tanık olduğum göndermeye. O kişi için üzüldüğümü söyledim, niçin? Bir eğitimci olarak bunun, psikolojide yansıtma yöntemine uygun bir savunma biçimi olduğunu bildiğim içindir.

Peki, yansıtma nedir? “Kendisine yakıştıramadıklarını başkalarına yakıştırma. İnsanların iç çatışmalarında kullandıkları bir savunma aracıdır. Kimi insanlar kendilerinde var olduğu halde kabul etmek istemedikleri nitelikleri başkalarında görürler ve eleştirirler. Örneğin, kendisi dedikoducu olan bir kimse başkalarını dedikoduculukla suçlar. Bu, normal olabildiği gibi patolojik de olabilir. “ Bu tanımdan sonra neden üzüldüğüm anlaşılmıştır. Tanrı şifa versin!

Yazımı bir fıkra ile bitireyim. Bir köyün çok güzel, süslü, alımlı bir ineği varmış. İnek, sokağa çıktığında köyün bütün boğaları peşinden koşmaya başlamış. En arkada da hadım edilmiş, yıllardır çift koşmuş, kağnı çekmiş bir öküz gidiyormuş. Yolun kenarında duran birisi, çift öküzüne; “Boğaların gidişini anladık da sen niye gidiyorsun?” diye sormuş. O da: Bana inek demesinler, diye gidiyorum.” demiş.

Yoksa…

Adil Hacıömeroğlu
31 Aralık 2009

Not: Yazılarımı adiladalet.blogspot.com adresinden okuyabilirsiniz.

28 Aralık 2009 Pazartesi

TEKEL İŞÇİLERİ


Tekel’in özelleştirilmesiyle binlerce işçi gelecek endişesine kapıldı. 4/c kapsamına alınan işçileri, işsiz kalma korkusu sardı. Peki, 4/c nedir? Kısacası; özelleştirilen kuruluşlarda işçi ve memur olanların, sözleşmeli personel kapsamına alınmasıdır. Yani, iş güvencesinin ortadan kalkmasıdır. İşçiler, buna karşı çıkarak hak ettikleri iş güvencelerinin ortadan kalkmasını istemiyorlar.

İşçilerin, 4/c kapsamında işlerini sürdürmelerinin diğer bir olumsuzluğu ise aylıklarının azalması ve sosyal haklarının birçoğunun ortadan kalkmasıdır. 15 Aralık’ta işçiler Ankara’da toplandılar. Yurdun dört bir yanından geldiler: İstanbul, Adıyaman, Muş, Samsun, Aydın, Siirt, Tokat, Diyarbakır, İzmir, Bitlis, Manisa, Trabzon, Balıkesir… Yaklaşık on iki bin kişiydiler. Çoğu, çoluk çocuk gelmişlerdi Ankara’ya. Çünkü işi yitirme sorunu, tüm ailenin sorunuydu. İş olmayınca mutfakta kaynayan tencere, sofrada bölüşülen ekmek, çocukların okul harçlıkları, kış günü sırtı sıcak tutacak paltolar ve kazaklar da olmayacaktı. Burada yapılan bir ekmek ve yaşam mücadelesiydi. Bu da ciddiyet, inanç ve birliktelik gerektirmekteydi.


Geceyi otobüs terminalinde, bazı sendikaların konukevlerinde ve lokallerinde geçirdiler. Hem de Ankara’nın dondurucu ayazında. Sabahleyin erkenden yollara koyulup Abdi İpekçi Parkı’nda toplandılar. Bir ellerinde ekmek, diğer ellerinde al yıldızlı bayrağımız vardı. “Türkiye sevdamız, ekmek için kavgamız!” sloganını haykırıyorlardı. Cam çerçeve kırmayıp park eden ya da seyir halindeki arabalara da saldırmıyorlardı. Parktaki ağaçlara, çiçeklere zarar vermiyor; yüzlerini de örtülerle kapatmıyorlardı. Etnik kökenleri, inanç farklılıkları söz konusu edilmedi hiç. Tek dertleri vardı: seslerini duyurmak, ekmeklerini yitirmemek. Amaçları üzüm yemekti, bağcıyı dövmek değil.

Böylesine güzelliklerle dolu bir eyleme polisin biber gazı, coplu saldırısı limon sıktı. Kış soğuğunun ilikleri dondurduğu bir günde işçiler, parkın havuzunun buz gibi sularına atıldılar. Üşüdüler, dondular, canları yandı, gözleri yaşardı, yürekleri acıdı ve yine de vakarlarını bozmadan eylemlerini sürdürdüler.

Maalesef polisimiz, masum isteklerini dile getirerek hakkını arayan çalışanlarla öğrencilere çok sert davranıyor. Bölücü ve irticacı grupların taşkın eylemlerine ise “AB ölçütlerini” uyguluyor.

Şimdi biraz da özelleştirmelerin olumsuz sonuçlarına değinelim. KİT’lerin özelleştirilmesi büyük bir nitelikli işsiz ordusunun doğmasına neden oluyor. Ayrıca bu kurumlarda çalışmaya devam edenlerin aylıkları azalıp sosyal hakları geriliyor. Sendikasız, örgütsüz yığınlar ortaya çıkıyor. Çalışma yaşamı, işverenin keyfiyetine bırakılıyor. Özelleştirmelerin işçi boyutu kısaca bu. Bir de bunu tarımsal boyutu var. Tekel’in özelleştirilmesiyle birlikte yabancı sigara ve tütünlerin kullanılmasının önü açılıyor.. Üreticinin tütünü, yok pahasına alınıyor. Tütün üreticisi, ürününden zarar ediyor, zarar edince de üretmesinin bir anlamı kalmıyor. Tıpkı şeker pancarında olduğu gibi. Dışalıma dayalı liberal ekonomik sistem, hem sanayimizi hem de tarımımızı bitiriyor. El âlemin işçisi, çiftçisi refah içinde yaşarken bizimkiler sürünüyor. İthalatla ülkemizin alınteri yurtdışına akıyor. Yurdumuzun bütçe açığı artıyor. Topraklarımız ve insanımız bomboş dururken başaklarının topraklarını göğertip çalışanlarının refahını artırıyoruz. Dış dayatmalarla öz kaynaklarımızı yok ediyoruz.

Yoksullaşan ve işsizlerle dolu ülkemizde insanlarımıza bir lokma ekmeği bile reva görmüyoruz. Köleci toplumun gerisinde bir çalışma yaşamıyla yurttaşlarımızı canından bezdiriyoruz. Köleci sistemde, bir kölenin barınması ve beslenmesi köle sahibi tarafından sağlanıyordu. Bugün verilen ücretler, yaşamsal olan bu iki şeyi ne yazık ki karşılayacak durumda değil. Çalışma koşulları İLO standartlarının çok gerisinde. Çağdaş değerlerle uyuşmuyor bu durum, insanca değil. Ancak kimsenin umurunda değil bu. Herkes yapay gündemlerle uğraşıyor. Küresel güçlerin dikte ettiği konular, kamuoyunu meşgul ediyor.

Yılların emeğiyle, birikimiyle oluşturulan sanayi kuruluşlarımız, küresel bir moda ve çıkar uğruna harcanıyor. Üreten Türkiye’den, tüketen Türkiye’ye koşar adım gidiyoruz. Bu da dışa bağımlılığımızı artırıyor. Tüm sektörlerde dışa bağımlı olan bir ülke, bağımsız olabilir mi? Böylesi bir dışa bağımlılıkla birtakım siyasal ve toplumsal sorunlarımızı çözmemiz mümkün müdür?

Ankara’daki Tekel işçilerinin eylemi bize gösterdi ki, sınıf mücadelesi halkı birleştirir. Etnik ve inanç farklılıklarından doğan ayrılıkları yok eder. Türkiye’nin birliği ve dirliği sınıf mücadelesinin dinamiğiyle sağlanabilir. Yoksa küresel güçlerin vereceği reçetelerle değil.

Adil Hacıömeroğlu
24 Aralık 2009

29 Aralık 2009 tarihli Ulus Gazetesi'nde yayımlanmıştır.
Not: Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com adresinden okuyabilirsiniz.

26 Aralık 2009 Cumartesi

KCK OPERASYONU


Diyarbakır Başsavcılığı, 24 Aralık’ta sabahın erken saatlerinde KCK operasyonunu başlattı. AKP ile DTP arasında “demokratik açılım”la başlayan bahar havası, birden güz rüzgârlarıyla savrulan kuru yapraklara döndü. Peki, KCK nedir, bu operasyon niye yapılmıştır?

KCK/TM (Kürdistan Topluluklar Birliği/Türkiye Meclisi), PKK’nın kent örgütlenmesi. Amaç, dağı kente taşımak. Birçok eski DTP’li yönetici gözaltına alındı, bunların birçoğu da mahkemece tutuklandı. İşte, kıyamette bu noktada koptu. DTP’nin kapatılmasıyla başlayan gerginliğin dozu birden arttı. Neden bu gerginlik çıktı?

Başbakanın ABD gezisi sonrası, düğmeye basıldı. “Açılım”da viraj alınmaya başlandı. PKK’ya karşı tavır değişikliği, aklımıza yeni senaryoları da getiriyor. Önce DTP kapatıldı, sonra KCK operasyonu. ABD’nin İran’a müdahalesinin söz konusu olduğu şu günlerde sürpriz gelişmelere hazırlıklı olmalım. “Açılım”la şımaran DTP’lilerde, hükümetin tavır değişikliğinin şaşkınlığı ve öfkesi var.

KCK operasyonuna en önemli tepki Diyarbakır’ın eski DTP’li belediye başkanından geldi. Sözleri yenilir, yutulur cinsten değil. Ne dedi bu kişi? “Başbakan ve kabine üyelerine sormak istiyorum, üslubumdan dolayı halkın affına sığınıyorum, meşe ağacının hangi dalı nerenize battı sayın hükümet?” Partilileri arasında ‘Şahin' ve ‘Güvercin' tanımı yapanları kastederek, “Bunu söyleyenlere has..tir, diyoruz.” Tabi söyleyene baktığımız kadar söyletene de bakmamız gerekir. Yıllardır belediyecilik yapmak yerine, devlete meydan okuyan bir zatı görevde tutarsan ve hakkında yasal işlemler yapmazsan iş bu noktaya gelir. DTP’li belediye başkanları, yönettikleri kentlere yaptıkları belediyecilik hizmetleriyle değil; PKK eylemlerine verdikleri desteklerle gündeme geliyorlar. Bu da TCK’ya göre suçtur. Bir suçlunun suçunu görmezden geldiğinizde, ona yeni suçlar işleme cesareti verirsiniz. Yasalar, her yurttaşa eşit olarak uygulandığında değer kazanır.

Açıkça bölücülük yapan, yerel hizmetleri savsaklayan, her fırsatta devlete meydan okuyan yöneticilere yasaları uygulamadığınızda; başkalarına nasıl uygulayacaksınız? DTP’li belediye başkanlarını (tabi görevini ihmal edenleri kastediyorum) yasalar çerçevesinde görevden alamama, ülkemizdeki belediyecilik hizmetlerinin yozlaşmasına da neden olmuştur. Bu durumdan cesaret alan yurdumuzun çeşitli kentlerindeki birçok yerel yönetici “Suç işleyene nasıl olsa bir şey olmuyor.” diyerek, belediyeleri yolsuzluk bataklığına çevirdiler. Ülkemizde hiçbir dönemde yolsuzlukların bu kadar açık ve cesurca yapıldığı bir dönem olmamıştır. Belediyelerin birçoğu borç batağında, ancak yapılan bir hizmet de yok. Devlete meydan okuyanı görevden alamazsan, yolsuzluk yapanı da almazsın. Yolsuzluk, yarattığı yoksullukla terör kadar zarar veriyor Cumhuriyet’imize. Yoksullaşan yurttaş; terör örgütlerinin, mafya çetelerinin, irtica odaklarının eline ve insafına terk ediliyor. Böylece de Türkiye kan kaybediyor.

Yıllardır terör destekçilerine göz yummanın sonucu bu. Hem terörle hem de yolsuzlukla bir ulusu çökertmenin alt yapısı hazırlanmış oluyor.

DTP’liler, söze her başladıklarında barıştan, kardeşlikten, demokrasiden dem vururlar. Bu konuşmalardan da anlaşılacağı üzere bu söylemlerinde içten değiller. Davalarına zarar verebileceğini düşündükleri en ufak bir yasal önlemde bile, bu sözlerin yerini küfür ve tehdidin aldığını görmekteyiz. “Demokrasi, barış ve kardeşlik” sözcükleri; zihinlerindeki “baskı, terör, şiddet, tehdit, küfür ve bölücülük” düşüncelerine örtü olarak kullanılmaktadır. Bu sözlerle örtü yırtılmıştır, gerçek niyet ortaya çıkıştır.

PKK, yıllardır dış destekle hep demokratik hakların genişletilmesinden söz etmiştir. Maalesef mevcut hükümet de taviz üstüne taviz vermiştir. Yer adlarının değiştirilmesinden, andımızın ortadan kaldırılmasına kadar her şey Türk ırkçılığı olarak nitelendirildi. Anayasamızın değiştirilmesi teklif edilemez maddeleri bile “demokrasi(!)” adına tartışılmaya başlandı. Türkiye’de “Türk’üm” demek nerdeyse yasaklanır duruma geldi.

AKP iktidarı, bir türlü devleti temsil etmenin sorumluluğunu, ağırlığını algılayamadı. Devleti, devlet kurumlarını benimseyemediler. İdeolojik saplantılarla devlet kurumlarıyla kavga etmeyi marifet sandılar. Cumhuriyet kurumlarıyla savaşarak, bu kurumları iş göremez duruma getirdiler. Bu kurumlara karşı çıkan herkesi de doğal olarak müttefik kabul ettiler. Böylece irtica, bölücülük ve liberal işbirlikçilik; emperyalizmi de arkalarına alarak Türkiye karşıtlığında birleştiler. Ancak son gelişmelerle takkeler düşüp keller bir bir görünüyor.

Küfürlü ifadelerin muhatabı, bölücülüğe cesaret verenlerdir. Siyasette inceliği, saygıyı yok ederek meydanlarda sesini duyurmak isteyen yurttaşı kaba sözlerle azarlayıp kovanların yüzü kızarmalıdır. Yıllardır düzeysizleşen siyasal üslup çukura saplanmıştır.

Adil Hacıömeroğlu
26 Aralık 2009

Not: Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com adresinden okuyabilirsiniz.

20 Aralık 2009 Pazar

GÖÇÜKTE CAN VERMEK


10 Aralık 2009 günü Bursa’nın Mustafakemalpaşa İlçesi, Devecikonağı Beldesi’nde özel sektöre ait maden ocağında grizu patlamasıyla meydana gelen göçükte on dokuz maden işçisi can verdi. Kaza sonucunda can kayıpları yüreğimizi yaktı; ancak işçilerin çalışma koşullarını öğrenince ise insanlığımızdan utandık.

Bizi, insanlığımızdan utandıran çalışma koşullarının nasıl olduğuna bakalım. Maden işçiliği, dünyanın her yerinde en zor ve en riskli iş koludur. Böylesine zor ve riskli iş kolundaki önlemler, zamanında ve çağın gereklerine uygun olarak alınmalıdır. Ayrıca ekonomik ve sosyal olanaklar da işin zorluğuna göre düzenlenmelidir.

Gazetelerde çıkan haberlerden ve ilgili meslek kuruluşlarının açıklamalarından, işçilerin çalışma koşullarıyla ilgili öğrendiğimiz bilgiler tüyler ürpertici. Bir işçinin aylık ücreti, altı yüz lira. Eğer, günde otuz vagon kömür çıkartmazsa yevmiyesi kesiliyor çalışanın. Durumundan memnun olmayıp şikâyetçi olan işçiler, işten kovulup başka bir işte çalışması da engelleniyor. Madende cankurtaran, doktor ve güvenlik yok. İşçinin sağlığı ve canı Allah’a emanet. Çalışma koşulları, köleci toplum dönemiyle neredeyse eşdeğer. Boğaz tokluğuna bir iş. İnsan yaşamının hiçe sayıldığı bir çalışma ortamı. İnsan emeğinin, bir lokma ekmek karşılığında sömürüldüğü ilkel bir düzen. Ocakta çalışanlar eğitimsiz. İş yerinde mühendis eksikliği var. Ocaklardaki havalandırma sistemi yetersiz. İş yeri denetimi yok. Çünkü denetleyecek eleman yetersiz. Sendika yok. Zaten son yıllarda hızla sendikasızlaşan bir işçi sınıfı var.

Yukarıda belirttiğim koşullarda çalışarak ekmeğini kazanan işçiye saygı duyulur, şapka çıkarılır. Ama onun çaresizliğinden yararlanarak korkunç bir sömürü çarkını işleten işverenden ve bu çarkın oluşmasını sağlayan liberal politikacılardan ise nefret edilmesi gerekir.

Türkiye, iş kazalarında dünyada dördüncü, Avrupa’da birinci. Bu ne demek? İnsanımızın değeri, can güvenliği yerlerde sürünüyor demek. İnsanına en az değer veren ülke konumundayız yani. Bu durum ise utanç vericidir çağımızda.

İnsanları çaresizleştirilen ülkemizde, ölenlerin arkasından rahmet dilemekten başka bir şey kalmıyor geriye. Üzülüyoruz, yalnızca çok üzülüyoruz. Ancak toplumsal tepki gösteremiyoruz. Bir daha üzülmemek için hiçbir şey yapmıyoruz.

Maden ocaklarında durum vahim de diğer iş kollarında iç açıcı mı? Tabi ki değil. Özal’la başlayan liberal anlayış doğrultusunda yapılan özelleştirmeler, bir köleci toplumun da kurulmakta olduğunun göstergesi. Özelleştirmeyle birlikte sendikasız ve örgütsüz bir toplum yaratıldı. Kimse hakkını arayamıyor, arayan da sokağa atılıyor. Liberal ekonomik düzen toplumdaki sosyal adaleti yok ediyor. Devletçiliğe karşı açılan savaş sonucunda talan ekonomisi uygulamaya konuluyor. Özelleştirilen kurumların çoğunda asgari ücret uygulanıyor. Böylece bir taşla iki kuş vuruluyor. Örgütsüz ve işsiz yığınlar yaratılıyor. Böylece de ucuz işgücü pazarı oluyor ülkemiz.

Tuzla’da tersane işçilerinin yaşadığı acıklı ve çağdışı durumu bilmeyen var mı? İnsanlar, adeta ölümüne çalıştırılıyorlar. Dur, diyen yok. Ölüm olayları kanıksanır oldu.

Özelleştirilen Tekel’in işçileri, başbakanın İstanbul’daki bir mitinginde dertlerini anlatmaya çalışıyorlar. RTE, kürsüden bağırıp azarlayarak kovuyor işçileri. Onlara: “Yan gelip yatarak maaş alma devri kapandı.” diye haykırıyor. Daha sonra Ankara’ya mağduriyetlerini duyurmaya gidiyorlar. Coplanıp biber gazıyla dağıtılıyorlar. Hükümet, kentlerimizi yakıp yıkan eşkıyaya göstermediği sertliği; hakkını arayan çalışanlara ve öğrencilere gösteriyor. Masum ve haklı seslere cop, biber gazı, azarlanma… Bölücü eşkıyaya “demokrasi” içinde tavır. Acaba bunun nedeni nedir sizce? Otokratik bir yönetime gidişte asıl tehlike emekten, hakkını arayanlardan mı geliyor?

İnsanların asgari ücretle çalışmasının yanı sıra, iş koşullarının gittikçe kötüleştiği de bilinmektedir. Çalışma sürelerinin uzunluğu (Genellikle sekiz saati aşmaktadır.) ödenen aylığın, asgari ücretin de altına düşmesine neden oluyor. Emekçiler, iş ve ev arasında geçen bir yaşama mahkûm ediliyorlar. Sosyal yaşam denilen bir şey yok onlar için, hem zaman hem de parasal açıdan. Bu durum insanların ruh sağlığını bozup aile ilişkilerini sarsıyor. Toplumsal düzen ve dinamizm kayboluyor. Aç acına çalışan kişiden yaratıcılık, yüksek verim beklenemez.

16 Aralık günü işsizlik rakamları açıklandı. Çalışabilecek durumdaki her dört kişiden biri işsiz. Bu, resmi rakamlar; yani Türkiye İş Kurumu’na başvurup iş bulamayanların oranı. Kurum’a başvurmayanlar da hesaplandığında işsizlik yarı yarıya. Eğitimli kişilerin işsizliği ise büyük bir dram, ancak iş bulsalar da büyük bir hayal kırıklığı yaşıyor bu kesim. Yıllarca dirsek çürüt, sonrasında asgari ücrete talim et. Genç nüfusuyla övünen ülkemiz yöneticileri, genç bir işsiz ordusu yaratma becerisi gösterdiler. Dünyada benzeri yok bunun.

Özelleştirmelerde yapılacak iş, öncelikle iş güvenliğinin sağlanması koşulu olmalıdır. Ayrıca asgari ücretten adam çalıştırma rezaletine son verilmelidir. Birkaç yüz insanın çalıştığı bir yerde bir tane asgari ücretin üstünde çalışan kişi olmaz mı? Kimsenin aylığı zaman içinde artmaz mı? Bir iş yerinde sürekli işten çıkarılmalarla, çalışanların düşük ücrete mahkûm edilmesi oyununu, denetim yetkisi olan hiçbir devlet yetkilisi fark etmez mi? İşin öğrenilmesi, aynı işte sürekliliğin getireceği deneyimle olur. Bu da iş eğitiminin önemli bir ayağıdır. Sürekli işten çıkarmaların olduğu bir işletmede, deneyime ve beceriye dayanan bir üretim kalitesinden söz edilebilir mi?

Halkımız hızla yoksullaşırken birleri hızla varsıllaşıyor. Sendikalar güç yitirirken tarikatlar güçlenip iktidara ortak oluyor. Ne kadar ilginç değil mi?

Kayırmacılık ve çıkarcılık üzerine kurulu bir siyasal düzen iflas ediyor. Bununla birlikte ülkemiz de kan kaybediyor. Zamanımız, emeğimiz, ekonomik kaynaklarımız, yeteneklerimiz, bilgi birikimimiz, kişisel ve toplumsal deneyimlerimiz fütursuzca harcanıyor. İş yaşamının düzenlenmesinde çağdaş uygulamaları ne yazık ki göremiyoruz. Uzay çağında ilkel kafaların; ilkel, açgözlü uygulamalarıyla maden ocaklarında can veriyoruz. Biz insan olarak da Doğu’nun en büyük çağdaşlaşma ve aydınlanma devrimini yapan, sömürgeciliğe karşı ilk kurtuluş savaşını kazanan bir ulus olarak da böyle bir yaşamı hak etmiyoruz.

Adil Hacıömeroğlu
17 Aralık 2009

Not: 21 Aralık 2009 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlamıştır.

16 Aralık 2009 Çarşamba

TEHLİKELİ TIRMANIŞ


“Demokratik açılım” çerçevesinde Habur’da PKK’lıların “tören”le karşılanmasından sonra, teröre bağlı toplumsal gerginlik hızla tırmanıyor. Ne yazık ki birtakım siyasetçiler de yangına körükle giderek gerginliğin bir ayrışmaya dönüşmesi için olağanüstü çaba gösteriyorlar.

Habur’dan giren teröristler, önce DTP mitinglerinde boy gösterdiler. Bu mitingler, yaygın provokasyonun provasına dönüştürüldü. Hakkâri’deki bir gösteride konuşmacı olan bir Kandil sakini, kendi ulusal marşlarını söylemek istediklerini anlatıyor; dinleyiciler coşkuyla alkışlıyorlar. Kandil sakinlerini, “tören”le karşılayanların hiç sesi çıkmıyor. “Bir ülkede iki ulusal marş olur mu?” demiyorlar, diyemiyorlar. Mersin’de bayramda polis karakoluna yapılan havai fişekli saldırı, İstanbul’da tekrarlanıyor. PKK, resmen kent savaşına hazırlık yapıyor. Polisin direnci, gücü, böylesi bir çatışmada yeteneği ölçülüyor. Bir süre sonra havai fişekli saldırıların, gerçek mermili saldırılara dönüşebileceği olasıdır.

Birçok ilimizde yakan, yıkan saldırılar oluyor. Halkın sabrı sınanıyor. Halklar arası çatışmanın çıkması için her şey yapılıyor. Maalesef kışkırtma da yetkili kişilerden geliyor. DTP’li yöneticiler, sürekli gerginlik siyaseti izleyerek olayların tırmanmasına neden oluyorlar. Partilerinin kapatılmasından sonra Diyarbakır’da toplanıyorlar. Neden Diyarbakır? Partilerin genel merkezleri başkent Ankara’da değil mi? Evet de bu zatların “başkenti” Diyarbakır. Yaptıkları her davranışla bir ayrıştırmanın, kendi deyimleriyle bir “ötekileştirmenin” örneğini veriyorlar. Böylece bağımsız Kürdistan’a gidecek bir yola yavaş yavaş taşlar döşeniyor.

Kışkırtmanın ve gerginliğin diğer tarafı da hükümet. “Tavşana kaç, tazıya tut.” anlayışıyla davranıyor iktidar partisi. Bir yandan açılımla PKK’lılara cesaret verirken, diğer yandan da gösterilerde mağdur olan vatandaşlara “meşru müdafaa” yolunu gösteriyor RTE. Plansız, programsız ve dış telkinlerle başlayan “açılım”ın nasıl tehlikeli bir süreç yarattığını görmemek olası değil.

Kışkırtmanın nerelere vardığını Muş’un Bulanık İlçesi’ndeki olaylarda gördük. Gösteriler sırasında kepenk kapatmayan bir yurttaşımızın dükkânı yakıldı. Yurttaşımız da göstericilere ateş açıyor. Sonuç: iki ölü, sekiz de yaralı. Tabi ki ateş eden yurttaşımızın da mahvolan hayatı… Saldırgan göstericilere ateş eden esnafın yaptığını onaylamak olanaksızdır. Ancak, bu olayda sürekli kışkırtmayla gerginlik yaratarak terörü tırmandıranların hiç mi suçu yok?

Birkaç gün önce de İstanbul ve Malatya’da halk, yakma-yıkma ekibine müdahale etmişti. İstanbul Dolapdere’de silahlar, sopalar ve kesici aletlerle saldırgan göstericilere karşı halkın bir karşı koyuşu söz konusuydu. Bu tür durumlar provokasyona çok açıktır. Bu tarz tepkileri doğru bulmuyorum. Olaydan sonra kurusıkı tabancayla ateş ettiği belirlenen kişinin yaptığı açıklama ilginçtir. “Bana verdikleri parayı sen de ver 500 TL, istediğin adamı rehin alayım. Ben ekmeğime bakarım. Gerginlik varmış, yokmuş bana ne... Para verdiler, dediler git, sık... Ben de gidip kuru sıkı attım.” Parayı verip yönlendiren kişinin bir gün önce siyah renkli bir ciple mahalleye geldiğini söylüyor ateş eden kişi. Bu iddia araştırılmalıdır. Gerçekten böyle birisinin var olduğu belirlenirse sonuna kadar gidilmelidir. Çünkü saldırgan göstericileri de kurusıkıcıları da sokağa salan aynı güç odaklarıdır. Biz bu filmi daha öncede izledik. Sonu 12 Eylül ihtilaliyle biten, emperyalist boyunduruğu daha da artıran filmi. Aynı senaristler ve yönetmenler filmi, oyuncularını değiştirerek yeniden sahneye koyuyorlar. Toplumumuz, geçmişteki deneyimlerinden hareketle bu filmde figüran olmamalıdır. Bu oyunun oynanmasını engellemeliyiz. Toplumu kamplaştırarak, ayrıştırarak vuruşturma oyununu bozmalıyız.

Halkımızın son yıllarda hızla yoksullaşması, insanımızı çaresiz bırakıyor. Diyarbakır’daki çocuklar taş atma karşılığında birkaç lira aldıklarını söylüyorlar. Dolapdere’deki yetişkin vatandaşımız da beş yüz liraya kuru sıkı attığını söylüyor. Hızla yoksullaşan kitleler karşı karşıya getirilip ayrıştırılmaya çalışılıyor.

PKK saldırılarının genellikle kentlerin yoksul mahallelerine yönelmesi ise ilginçtir. Ömrü boyunca, dişinden tırnağından biriktirdikleriyle zar zor bir araba alan kişinin arabasını yakmak, işyerini kundaklamak ağır tahriktir. Son günlerde evlerin taşlanması ise terörün farklı bir aşamaya geçmesidir. Konut dokunulmazlığı, hem geleneksel hem de yasal bir gerekliliktir. Konut, kişinin mahremidir. İnsanımız, konutunu namusu bilir. Ayrıca ekonomik sıkıntılar içinde bunalmış, canından bezmiş kitleleri tahrik etmek kolaydır. Bu nedenle PKK göstericilerinin, tahrik konusunda bilinçli bir biçimde yönlendirildiklerini ve tercihler yaptıklarını düşünebiliriz.

Türk Ulusu, bu tahrikler karşısında oyuna gelmemeli, güvenlik güçlerine sonuna kadar güvenmelidir. Saldırgan göstericilere müdahale, devlet güçleri tarafından yapılmalıdır. Hiçbir kurum ve kişi kendini devletin yerine koymamalıdır. Devlet otoritesi de terörle mücadelede zafiyet göstermemelidir.

Emperyalist güçler, kendi çıkarları uğruna güzelim yurdumuzu mahvetmeye çalışıyorlar. Kardeşi, kardeşe kırdırmaya çalışıp 1919’un öcünü almak istiyorlar. Yüzyıllardır kardeşliğin egemen olduğu bu topraklar bizim cennetimizdir ve biz bu yurdu cehenneme çevirtme çabalarını boşa çıkaracağız. Ne demiş atalarımız? “Eski dost, düşman olmaz.” Bu toprağın insanı hangi etnik kökenden olursa olsun, bu sözün anlamını iyi bilir. Bin yılı aşkın dostluğunu, kardeşliğini küresel güçlerin çıkarları uğruna harcamaz.

Adil Hacıömeroğlu
16 Aralık 2009

14 Aralık 2009 Pazartesi

OLACAĞI BUYDU


“Demokratik açılım”ın teröre cesaret vereceğini baştan söyleyerek kamuoyunu uyarmıştık. Demokrasi getireceğiz, diye bir kışkırtıcılık ortamının yaratılmakta olduğunu aklıselim olan herkes görüp anladı. “Açılım” çığırından çıkmak üzeredir. Ülkemizin iç dengelerini yeniden kurmak epeyce zaman alacak. Çünkü terör boyut değiştirmiştir; artık kentleri cehenneme, yaşanmaz duruma getirmek isteyen bir PKK var karşımızda.

Kurban bayramında başlayan saldırılar, hız kesmeden sürüyor. On yedi santimetre karelik bir alan yüzünden başlayan gösteriler, şiddetin bir vesilesi oldu. Bunu bahane eden terör yandaşları, gözü dönmüş bir biçimde resmi-sivil demeden tüm hedeflere saldırıyorlar. Kana susayan bu “vandal”lara ne yazık ki “Dur!” diyen yok.

8 Kasım günü İstanbul Kanarya’da otobüs durağında beklerken yakılan Serap Eser, açılımın yakılarak öldürülen ilk kurbanı oldu. Hitler Almanya’sında görülebilecek bir manzaradır bu. İnsanların yakılarak öldürülmesi. Büyük bir insanlık ayıbıdır ve vahşetin en büyüğüdür. Masum insanların üzerine molotof atacaksın, onları canlı canlı yakacaksın, bunun adı da demokratikleşme olacak öyle mi? Bir genç kızın yaşamının baharında tüm hayallerini bitireceksin, neden? Binlerce kişinin katili olan bir terörist başının serbest bırakılması için gösteri yapacaksınız, bunun da demokratik hak olduğunu söyleyeceksiniz. Bu, olsa olsa Hitler demokrasisi olur. Serap Eser’in hayal deryasını ve bu deryadaki dalgaları, coşkuyu, sonsuzluğu bitirmeye ne hakkınız vardı? Böylesine güzel bir dünyayı yok etmek hangi insanlık mantığıyla açıklanabilir.

4 Aralık’ta Nusaybin’de Uzman Çavuş Bünyamin Özcan’ı şehit etti hain terör. Tam da “demokratikleşmekte” olduğumuz bir sırada. Terör dağda, bayırda, kente saldırıp can alıyor, ülkemiz gündemi Öcalan’ın cezaevi koşullarıyla meşgul ediliyor. Peki, şehit Bünyamin’in dört yaşındaki oğluna, dahası anne karnında olan ve henüz doğmamış yavrusuna, babalarının şahadetini nasıl açıklayacağız? Bu yetimlere demokrasiyi nasıl anlatacağız? Demokrasinin suçluları koruyup kollamadığına onları nasıl inandıracağız? Bu suçsuz, günahsız çocukların ömürleri boyunca, baba özlemiyle adeta tek kanatlı bir kuş gibi yaşam göklerinde uçmasının acısını hiçbir zaman gideremeyeceğiz. Bünyamin’in yarım kalan yaşam yolculuğunun nasıl bir dünyayı, mutluluğu yok ettiğini biliyor muyuz acaba?

“Demokratik açılım”la birlikte başlayan PKK yandaşlarının gösteri ve eylemleri sırasında yakılan işyerleri, arabalar; taciz ateşi açılan karakollar, lojmanlar, tahrip edilen mahalleler saymakla bitmez. Zaten bunları yazıp dökmeyi de düşünmüyoruz.

Yüreğimizi derinden yakan acı haber, Tokat’ın Reşadiye İlçesi’nden geldi. Yedi askerimizin şehit olduğu haberi, herkesi perişan etti. Silahsız askerlerin saldırıya uğraması, terörün acımasızlığını gözler önüne serdi. Terör örgütleri adeta dalga geçiyorlar ve devlete gözdağı veriyorlar. Yurdun her yanında eylem yapabileceklerini kanıtlamaya çalışıyorlar.

Yedi askerimizin öldürülmesinden sonra gazeteciler, DTP’li avukat milletvekiline mikrofon uzatıp soru sormak istiyorlar. “Vekil Bey”, gazetecilere elinin tersiyle vurmak için hamle yapıyor. Şimdi bu vekil “demokrat”, şehidinin acısıyla yüreği yanan ve gencecik askerinin hukukunu korumaya çalışan koca bir ulus demokrasi düşmanı öyle mi? Demokrasi, yanlışlıkların hesabının sorulduğu rejimdir. Eğer, bir toplum öldürülen yedi evladının, neden öldürüldüğünü sormayacaksa; bu rejim, demokrasi olamaz.

Harun Arslanbey (Adana), Onur Bozdemir (Adıyaman), Kemal Pide (Ordu), Ferit Demir (Muş), Yakup Mutlu (Muş), Cengiz Sarıbaş (Giresun) ve Fatih Yonca’nın (Hatay) gencecik bedenlerine kıyıp al kanlarını kutsal vatan toprağına akıtan terörü, ulusun her bireyi lanetlemelidir. İnsan olan, insana kıyılmasına gerekçeler üretemez. Artık şehit cenazelerine katılmaya da, cenazelerin görüntülerini televizyonlardan izlemeye de yüreğim dayanamıyor. Acı, yüreğimin en derin yerlerine işliyor. Terörün vicdansızlığı, herkes gibi beni de isyan ettiriyor. Evet, “Analar ağlamasın.” Güzel söz; ancak hep bizim anamız ağlıyor. Kutsal vatan toprağı, şehit kanları ve gözyaşlarıyla sulanıyor ve böylece daha da kutsallaşıyor. Harun’un, Onur’un, Kemal’in, Ferit’in, Yakup’un, Cengiz’in ve Fatih’in ailelerini, tüm ulusu gözyaşına boğanlar kimlerdir? Kendince haklı gerekçelerin arkasına sığınarak gencecik fidanlarımızı solduranlar kimlerdir? Kınalı ellere kıyan kanlı ellerin ağzına “demokrasi, insan hakları, özgürlük” sözleri yakışıyor mu hiç?

“AKP Hükûmeti bu kararı verdi ve bu kararı Anayasa Mahkemesinde meşruiyete kavuşturmaya çalışıyor. Sesimizi çıkarmıyoruz. Günlerdir AKP’nin bütün yetkilileri, hatta Anayasa Komisyonu sıfatını taşıyan kişi bile kapı kapı gezip, televizyon ekranı ekranı gezip partimizin kapatılmasını meşru göstermeye çalışıyor. Buna ne hakkınız var?” Bu sözler, 9 Aralık tarihli meclis tutanaklarından. DTP’li bir bayan milletvekilinin sözleri. Yargıyı siyasalaştırmak, zayıflatmak düşüncesiyle her fırsatı kullanan AKP yöneticilerinin ders alması gereken önemli sözler. Siz yargıyı sürekli tartışırsanız, yargı kararlarını hiçe sayarsanız, başkaları da bunları konuşur. Tabi konuşana değil, konuşturana bakmak gerek. Bayan vekilin konuşması boyunca gösterdiği saldırgan tavır ise ibret vericiydi. İşte, size DTP demokrasisi… Harun, Onur, Kemal, Ferit, Yakup, Cengiz ve Fatih’e tanımadığınız demokrasiyi, özgürlüğü PKK’nın liderine tanıyorsunuz. Şehit annelerin sesini kısıp terör sözcülerinin volümünü yükseltiyorsunuz. Sonra da bunu topluma demokratikleşiyoruz diye yutturmaya çalışıyorsunuz.

Mazlumun konuşamadığı, zalimin ahkâm kesip at oynattığı bir düzenin adı demokrasi olabilir mi? Şehit kanlarının sürekli aktığı ve terör yanlılarının tehditler savurduğu bir ortamda demokratikleşme olur mu? Demokrasi ezilenlerin sesinin çıkması gereken bir yönetim değil midir?

Adil Hacıömeroğlu
10 Aralık 2009
Not:14 Aralık 2009 tarihli Ulus Gazetesi'nde yayımlanmıştır.

13 Aralık 2009 Pazar

DTP'NİN KAPATILMASI


Anayasa Mahkemesi, 11 Aralık günü oybirliğiyle verdiği kararla DTP’yi kapattı. Dava sürerken Anayasa Mahkemesi’ni etkilemek için birçok açıklama ve yayın yapıldı. Siyasal dengeler hesaplanarak DTP’nin kapatılamaması için kamuoyu oluşturulmaya çalışıldı. Ancak mahkeme, Anayasa’ya uygun davranarak kapatma kararını verdi.

Anayasa Mahkemesi’nin parti kapatma kararları hep tartışma konusu oluyor. Özellikle irticacı ve bölücü kesim, parti kapatmaları sırasında demokrasi havarisi kesiliyorlar. İşbirlikçi liberaller ise parti kapatmalarının olduğu bir ülkenin, asla demokrat olamayacağını her vesileyle haykırıyorlar. AB ülkesi olan Belçika ve İspanya’da partiler kapatılınca niçin sesleri çıkmaz bu sahte demokratların? Etnik ve terörle ilişkili partiler, Avrupa’da da kapatılıyor. Hem de en kısa sürede. Almanya’da Nazi partisinin kurulamadığını niye merak etmezler? Avusturya’da seçimlerde birinci çıkan ırkçı parti lideri Haider’i, başbakan yapmamak için tüm AB ülkeleri niçin ayaklandı? Sandıktan çıkmamış mıydı Haider? Hani demokrasi demek, sandık demekti? Demek ki demokrasinin başka dayanakları da var. Yargısız bir demokrasi olmaz. Yargı, yasama ve yürütme kadar önemlidir demokratik bir devlette. Demokrasi, suç işleme özgürlüğü değildir. Demokratlık, demokrasiye ve toplum düzenine kasteden teröre karşı çıkmaktır. Dünyada insan yaşamının her şeyden önemli olduğu iyi bilinmelidir. Her suçun da bir cezasının olduğu da unutulmamalıdır.

Anayasa Mahkemesi’nin kurulduğu 1963’ten beri irticacı ve bölücülerin kurdukları partilerin kapanma şampiyonu olmasının nedeni nedir? Biricik amaçları, laik Cumhuriyet’i yıkmak olan bu zihniyetler, hep hukuk duvarına tosluyorlarsa bunun suçu hukukta mı, yoksa kendilerinde midir? Sürekli olarak Cumhuriyet’in kurumlarıyla savaşmak kimlere yarar sağlar? Dünyanın her yerinde, her türlü yönetim, kendini korumak için tüm önlemleri alır. Yani her rejim kendini korur.

DTP’nin eş başkanlarından biri kalkacak dağa gitmekten söz edecek, yani bölücü örgütle birlikte davrandığını ve davranacağını açıkça ilan edecek. Bütün parti örgütü, bölücü başının on yedi santimetre kare daha küçük bir koğuşa taşınması nedeniyle kentleri savaş alanına çevirecek. PKK’nın işlediği cinayetler karşısında susacak. Her toplantıda cinayet makinesi bir örgüt liderinin posterlerini başköşeye koyacaksın. Ondan sonra da kalkıp demokratik kurallar içinde mücadele ettiğini söyleyeceksin. Dünyanın hangi demokrasisinde masum insanların öldürülmesi savunulabilir? Demokrasinin tanımı, uygulaması değişti de bizim mi haberimiz yok?

Daha bugün, Öcalan’ın cezasını bir evde çekmesini öneriyorlar. Bunların tek bir derdi vardır. O da bölücü başının serbest bırakılması. Bölgenin geri kalmışlığı, yoksulluğu umurlarında değildir. Bunların feodal yapılanmaya karşı bir tek söz söylediklerini duyan var mıdır? Yıllardır yurdumuzu kan gölüne çeviren, ülkemiz kaynaklarının heba edilmesine neden olan bir kişinin affı düşünülür mü hiç? Böyle bir şey, hangi vicdan ve adalet duygusuna sığar?

Mahkemenin kapatma kararında sürprizler de vardı. Dağa çıkmak isteyen bayan vekilin siyasal yasaklama kapsamında olmaması, kamuoyunu şaşırtmıştır. Söylemleriyle DTP’nin şahin grubunun lideri olan bu vekilin, meclis çatısı altında hangi “demokratik” mücadeleyi vereceği de merak konusudur.

Kapatma konusunda AKP sözcülerinden çelişkili açıklamalar geliyor. Bazı sözcüler, yargı kararlarının tartışılmaması gerektiğini söylerken; bazıları ise kararın anti demokratik olduğunu vurguladılar. AKP’nin kapatma davası kararında nasıl da saldırmışlardı yargıya. Zaten her fırsatta bir demokrasi kahramanı edasıyla yargıya saldırmayı alışkanlık haline getirmedi mi iktidar partisi sözcüleri? Hele ikisi var ki DTP’nin kapatılmasına öyle üzüldüler ki anlatmak olanaksız. Biri herkesçe malum, her konuda Cumhuriyet kurumlarına saldırmayı alışkanlık haline getirmiş partinin ağabeyi. Diğeri de soldan AKP’ye transfer. İnanın DTP’liler bile bu kadar üzülmemiştir.

Bir tane Türkiye, bir tane Cumhuriyet var. Bunun içindir ki bunları gözbebeğimiz gibi korumalıyız. Rejim kavgası yapmak için bile bu ikisine ihtiyacımız gereksinmemiz olacak. Devlet kurumlarımız son yıllarda çok yıpratıldı. Haksız saldırı ve suçlamalarla birçoğu iş yapamaz duruma getirildi. Bir de akıl almaz kadrolaşma yüzünden kurumsal deneyim nerdeyse ortadan kalktı. Sürekli çatışmalar içindeki bir Türkiye, en yaşamsal konularını çözemiyor. Halkına, hak ettiği refahı bir türlü sağlayamıyor. İçimizdeki çekişme, didişme yüzünden çağı ıskalıyoruz, farkında değiliz.

Bizi, uygarlık yarışında öne geçirecek olan modernleşme projeleridir. Terör örgütlerini sahiplenip savunan partilerin ve grupların modernleşme projesinde yeri olamaz.

Adil Hacıömeroğlu
12 Aralık 2009

7 Aralık 2009 Pazartesi

ERDOĞAN'IN ABD GEZİSİ


Başbakan Erdoğan, bugün ABD’de başkan Obama’yla görüşecek. Bu görüşme hem Türkiye açısından hem de Ortadoğu, Kafkasya, Orta Asya’dan Pakistan’a kadar uzanan ülkeler bakımından çok önemlidir. Çünkü dünya enerji kaynaklarının büyük bir bölümü buralardadır. Bu nedenle de küresel güçlerin egemenlik mücadelesi buralarda yoğunlaşmıştır. Türkiye de gerek jeopolitik konumu, gerekse tarihsel ve kültürel misyonu nedeniyle bu coğrafyanın kilit ülkesidir.

Dünyada petrolün bulunduğu hemen hemen tüm bölgelerde anlaşmazlıklar, çatışmalar vardır. Bu anlaşmazlıkların kolayca halli de kısa vadede olanaklı görülmemektedir. İşte, çevremizin ve ülkemizin güneydoğusunun fokur fokur kaynadığı bu dönemde yapılan ABD gezisi çok önemlidir. Tabi ki dış gündem kadar iç gündem de sıcak gelişmelerle doludur. İç gündemimizi meşgul eden sorunların birçoğu dış kaynaklıdır. Bunların çözümü ya da çözümsüzlüğü bizim dış ilişkilerdeki tavrımıza bağlıdır. Bu gezide Amerika’nın bizden isteyeceği çok şey var. Çünkü Amerika, yukarıda belirttiğim bölgeler üzerinde egemenlik kurmak için Türkiye’ye gereksinim duymaktadır. Ayrıca küresel süper gücün, bu bölgede güçlü ve bağımsız bir Türkiye istemediği de açıktır. Bunun içindir ki ABD, Türkiye’ye karşı “Ne ondur, ne de öldür.” politikası izliyor. Bu nedenle yıllardır ülkemizi meşgul eden önemli sorunlarda ABD parmağı aramamak saflık olur.

RTE’nin Amerika ziyaretinde gündeme gelebilecek konular nelerdir? İlk sırada, Türkiye’nin Afganistan’a asker göndermesidir. Erdoğan’ın böyle bir isteği kabul etmesi, ülkemiz açısından vahim sonuçlar doğurur. Çünkü Afganistan’daki çatışmalara müdahil olmamız; bizi, uluslararası terörist grupların hedefi durumuna getirir. Böyle bir istek Türkiye’yi belanın içine sokar. Beladan kendimizi sakınmamız gerekir.

ABD ziyaretinin önemli bir konusu da İran’dır. İran’ın nükleer tesis kurmasıyla başlayan gerginlik gün geçtikçe tırmanmaktadır. Amerika’nın anlaşmazlıkları güçle çözme politikası, burada da söz konusudur. İran’a ABD müdahalesi söz konusudur ve tarih de yakınlaşmaktadır. İran’a, bir ABD işgali olur mu? Bu, biraz zor; ama Amerika’nın İran’ın stratejik hedeflerine saldırması ve bu hedefleri devre dışı bırakma olasılığı yüksektir. Yani, eninde sonunda bu konu güçle çözülmeye çalışılacaktır. Bizim, burada ABD’ye lojistik destek vermemiz, birtakım kolaylıklar göstermemiz son derece yanlıştır ve İran’la onarılması güç ilişkiler sürecinin başlangıcına neden olur. Amerika’nın İncirlik’i komşularımıza karşı aktif olarak kullanması engellenmelidir. Yine Trabzon ve İskenderun limanlarının ABD kullanımına verilmesi isteği söz konusu olduğunda hemen reddedilmeli. Türkiye topraklarını, yabancıların komşularımıza karşı askeri amaçlarla kullanılacağı alanlar durumuna sokmamalıyız. İran’a yapılacak bir müdahale, radikal İslamcı örgütlerin de çoğalmasına ve etkinliklerinin artmasına neden olabilir.

Tüm dikkatler Afganistan ve İran’ yönelirken Pakistan göz ardı edilmektedir. Amerika eski müttefiki Taliban’la işbirliği yaparak Pakistan’ı istikrarsızlaştırıp bu dost ülkeyi zor durumda bırakabilir. Unutmamak gerekir ki Orta Asya petrollerinin limanlara ulaşabileceği en kestirme yol Pakistan’dan geçiyor. Asya coğrafyasının, gelişmiş ve modernleşmiş bir Pakistan’a çok ihtiyacı var.

Erdoğan’ın ziyaretinin önemli konuları arasında “açılımlar” da yer alacak. Ermeni açılımı konusunda, Obama’nın istekleri olacaktır. Ermenistan’a soluk aldıracak birtakım istekler, RTE’nin önüne koyulacaktır. Bu konu hassastır. Çünkü Azeri dostlarımızı kırdık, daha da kırılmalarına neden olacak girişimlerden kaçınmamız gerekir. Küresel güçlerin çıkarları uğruna kardeşi ve komşuyu kırmak bizim açımızdan olumlu sonuçlar doğurmaz.

Kürt açılımı konusu da önemli bir gündemdir ve Amerika’nın ilgilendiği öncelikli bir konudur. Obama’nın bizden asıl isteyeceği şey, Irak’ın kuzeyinin güvenliğidir. Oradaki işbirlikçi feodallerin hamiliğini üstlenmemiz, bölgedeki gerginliğe müdahil olmamız demektir. Bin parçaya bölünmüş Irak’ta çatışmalar biteceğe benzemiyor. Bizim bu konudaki tek önceliğimiz, ülkemizin güvenliği olmalıdır. PKK'yı güçlendirip cesaretlendirecek istekler, ülkemizin iç güvenliğini daha da karmaşık hale getirir. RTE Amerika'dan, Irak'ın kuzeyindeki PKK kamplarının dağıtılmasını öncelikle istemelidir. Ayrıca terör örgütüne yapılan lojistik desteğin kesilmesinde de işbirliği yapılmalıdır.

Üçüncü açılım Kıbrıs, müzmin bir sorun olmayı sürdürüyor. “Ver, kurtul.” anlayışı, sorunun çözümünde elimizi oldukça zayıflattı. Kıbrıs’tan biraz daha taviz verilmesi, bölgesel ağırlığımızın sona ermesi demektir. Kıbrıs konusundaki ABD istekleri de geri çevrilmelidir. “Milli dava”mızın önemi unutulmamalıdır.

Türkiye, gücünü ve bölgesel ağırlığını bilerek davranmalıdır. ABD isteklerine kayıtsız, koşulsuz boyun eğecek bir ülke değiliz. Amerika, bölgemizdeki çıkarlarını korumak için bize muhtaçtır. Bu durumu iyi değerlendirmeliyiz. Macera ve teslimiyet politikası ülkemiz çıkarlarına, geleceğine zarar verir. Kişilikli, bağımsızlıkçı, eşit ve karşılıklı saygıya dayalı bir dış politika anlayışı ülkemizin hem bölgede hem de dünyada ağırlığını artırır.

Adil Hacıömeroğlu
7 Aralık 2009

AYRIŞTIRMANIN AYAK SESLERİ


“Demokratik açılım” son günlerde iyice kendini gösterdi. Dağlardaki terör, kentlere inmeye başladı. Terör örgütü, yirmi beş yıldır dağlarda silahla yapamadığını açılımla yapmaya başladı. Kurban bayramının üçüncü günü birkaç ilde birden başlayan karakollara ve birtakım sivil hedeflere saldırılar, her geçen gün yayılarak artıyor.

Mersin’de polis karakoluna yapılan havai fişekli ve molotoflu saldırı, terör örgütünün ilerde yapacağı eylemlerin de niteliğini ortaya koyması açısından ilginçtir. Bir gün içinde doğudan batıya birçok ilde gösteri adı altında saldırılar gerçekleştirdi PKK’lılar.

Habur’da “kahramanlar” gibi karşılananlar, bu şımarıklıkla gemi azıya aldılar. Terör örgütünün kuruluş yıldönümünü açıkça ve kameralar önünde kutladılar. Kutlamada bir tek terörist başı eksikti. Açılımcılar, açılımın gazını fazlaca verdiler ve işi toparlayacak güçleri, düşünceleri de yok. Her geçen gün yapılanlar, ulusun kalbinde derin yaralar açıyor. Belediye otobüsleri İstanbul’un orta yerinde yakılıyor. Bayram ziyaretinden dönen aile, kentin orta yerinde ateşlerin içinde kalıyor. Terör örgütü militanlarının çocuk olduğu söyleniyor. Bu nedenle cezalandırılmalarının yanlışlığı ortaya atılıyor. Bu “çocuk”ların ruh sağlıklarının bozulacağından dem vuruluyor. Peki, çoluk çocuk ateşler içinde kalan masum yurttaşların ruh sağlıkları bozulmaz mı? Sivil yurttaşın yaşama ve seyahat etme özgürlüğünü savunacak kimse olmayacak mı bu ülkede? Ne zamandan beri teröristin özgürlüğü diğer yurttaşlardan daha önemli tutuluyor. Bu “çocuk”ları bu tür acımasız eylemlere sürükleyenler, teşvik edenler kimlerdir?

Terör örgütü yirmi beş yıldır halk arasında etnik bir çatışma yaratmak için elinden geleni yaptı. Birçok kışkırtıcı eylem, halkımızın engin sağduyusuyla boşa çıkarıldı. Teröristle Kürt halkını hep ayrı tutmayı başardı ulusumuz. Terörle mücadelenin güvenlik güçlerinin işi olduğu, tartışmasız kabul edildi. Güvenlik güçlerinin dağda teröristle mücadelesi tüm ulusça desteklendi. Yalnızca şehit cenazeleri ve yaralı, sakat kalmış gaziler halkımızın yüreğini yaktı. Bu zaman zarfında halk, güvenlik endişesi duymadı. Birkaç eylem dışında terör; kentlerde, yani halkın yoğun olarak yaşadığı alanlarda kendini göstermemişti. Bu nedenle de terörün acımasız, vicdansız, kalleş yönüyle birebir karşılaşmamıştı halkımız. Yaşam güvenliğini direkt tehdit edecek olan kent eylemleri, son günlerde yoklama çekiyor adeta. Eylemlerin artmasıyla halkla eylemci karşı karşıya gelecek. Çünkü AB dayatmalarıyla yargının önü tıkanmış, güvenlik güçlerinin yetkileri kısıtlanarak mücadele azmi sekteye uğratılmıştır. Terörle mücadelede önemli başarılara imza atmış askerlerin, Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklanması ise teröristi cesaretlendirip güvenlik güçlerinin ise moralini bozmuştur. Hükümetin ise açılım adı altında yaptığı uygulamalar işin tuzu biberi olmuştur. Böylece teröre karşı mücadelede kararlılık şaşkınlığa dönüşmek üzeredir.

Yukarıda anlattıklarımızın ışığında kentleri eylem alanına çevirmek isteyen PKK, etnik çatışmanın tohumlarını ekiyor her yana. Halkımızın engin sabrını taşıracak davranışlara giriyor. Hükümetin basiretsizliğinden iyi yararlanıyor. Saldırılar karşısında kendini çaresiz hisseden halkı, kendi kendini savunmaya mecbur ederek çatışmaların içine çekmeye çalışıyor.Türk- Kürt çatışması çıkarıp bir toplumsal ayrışmayı gerçekleştirmek için düğmeye basıyor. Küresel güçlerin İran müdahalesi öncesinde Türkiye istikrarsızlaştırılmak isteniyor. Böylece istikrarsızlaşan Türkiye, küresel dayatmalara direnemeyecek ve ABD’nin isteklerine boyun eğecek. İşte yapılmak istenen budur.

Hükümet şunu iyi bilmelidir ki terör örgütleriyle anlaşılmaz. Elinizi verirsiniz, kolunuzu kurtaramazsınız. Hep daha çoğunu isterler. Bayramın son günlerinde başlayan kentlere saldırılardan sonra, DTP genel başkanının sözleri dikkat çekicidir. Ahmet Türk 2 Aralık’ta şöyle diyor: “Karşımızda köklü sorun varken, bazı idari düzenlemelerle çözüm mümkün müdür? Köy kasaba isimlerini geri vermek, ceviz kabuğunu bile doldurmayacak bazı değişiklerden bahsediyor. Halkımız zaten Türkçe isimlerini kullanmıyor.” İşte, bu sözlerden de anlaşılacağı üzere taviz verdikçe taviz istiyorlar. İsteklerinin hiçbir zaman sonu gelmeyecek, bunlar böyle sürüp gidecektir.

“Öcalan’ın dikkate alınmadığı, onun yok sayıldığı bir süreç, Kürt sorunun çözümüne bir katkı sağlamaz. Tecride dayalı İmralı sistemi hala devam ederken, açılımdan söz etmenin bir inandırıcılığı olmaz.” Ahmet Türk bu sözleriyle de hükümete, terörist başının ayağına gitmesini söylüyor. Yine burada kendilerinin İmralı’ya bağlı olduklarını açıkça ifade ediyor. Ayrıca bu konuşmasında Öcalan’ın yaşam koşullarının iyileştirilmesinden söz ediyor. Birkaç ay önce yalnızlığının giderilmesini istemişlerdi, yanına arkadaş verildi. Şimdi de bununla yetinmeyip koşullarının iyileştirilmesini istiyorlar. Dünyanın hiçbir yerinde terörist başlarının bu kadar özgürce ve rahat yaşadığı bir ülke yoktur sanırım. Çakal Carlos’un Fransa’da cezaevinde nasıl yaşadığını biliyor muyuz? Acaba Carlos’un, her gün yayın organlarında görüşleri yayımlanıyor mu? Yayımlanırsa neler olur, bunu düşündük mü? Böyle bir durum hayal bile edilemez.

“Tabii ki toplumun tepkisidir. Biz bunu bir gerilim olarak değerlendiriyoruz. Elbette ki insana yönelik bir eylemin yaşanmasını istemiyoruz. Ama toplumsal bir gerilim çıktığı zaman bunu bir partiye ve anlayışa bağlamak doğru değil.” İşte, son olayları böyle değerlendiriyor DTP genel başkanı. Şunu demek istiyor: Bizim kafamızı bozmayın, bizi germeyin, yoksa her şeye saldırırız. Feodal aşiret kültürüyle, kan davası, intikam anlayışıyla yetişmiş ve yaşamakta olan bir derebeyinin sözleri bunlar. Vuracak, kıracak, yıkacak, yakacak… Yapmak mı, insanca konuşmak mı? O da ne? Bunların sözlüklerinde, henüz bu sözcükler yok. Hep onlar gerilim yaşıyor ve haksızlığa uğruyor. Binlerce şehit ve gazi ailesinin sinir sistemi yok, öyle mi? Bu şehitleri ve gazileri bağrından çıkaran Türk Ulusu’nun duyarlılığı yok mu sanıyorsunuz? Kendinize gelin ve insanları kışkırtmayın.

Kürt yurttaşlarımız, terör örgütüne kesin tavır almalı; eylemlere karışan kim olursa olsun aralarında barındırmamalıdır. Bin yıldır süren kardeşlik, küresel güçlerin maşası olan bir terör örgütüne feda edilmemelidir. PKK en büyük zararı Kürtlere vermektedir, bu da unutulmamalıdır.

Yargısı çökertilmek istenen, ordusuna karşı akıl almaz siyasal komplolar kurulan, demokratik kural ve gelenekleri hiçe sayılan, basın özgürlüğü sözde kalan, eğitimi çağdaşlıktan uzaklaşan, çalışanların grev ve toplu sözleşme hakları hiçe sayılan, sağlığı hızla özelleşen, insanları bir dilim ekmeğe muhtaç edilen Türkiye’de terör örgütü doludizgin yol alıyor. Toz duman kalktıkça gözler görmez, kulaklar işitmez, diller konuşmaz oluyor. Böylece de ülkemiz “açılım”larla kollarını açarak “demokrasi”ye koşuyor. ABD, AB, PKK ve AKP birlikte “demokratik” Türkiye’nin temellerini atıyorlar. Tıpkı “demokratik” Irak’ta olduğu gibi.

Adil HACIÖMEROĞLU
2 Aralık 2009

Not: 7 Aralık 2009 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.

5 Aralık 2009 Cumartesi

İMRALI PAŞASI


İçeriği belli olmayan ve küresel güçlerin isteği doğrultusunda yapılan Kürt açılımı duvara tosladı. Hem de ne duvar? Eskisine göre on yedi santimetre kare küçük bir odanın taş duvarına. El alemin sözüne bakarak alelacele girişilen ve ülkemiz açısından çok önemli bir sorunda, inisiyatif PKK liderine verildi. Şaşkın hükümet üyeleri, birbirleriyle uyumsuz ve her gün verdikleri demeçlerle sorunu daha da karmaşık duruma getirdiler. PKK-DTP kanadı ise bu şaşkınlık içinde atak davranarak asıl isteklerini gerçekleştirmek için, her türlü mücadele yöntemini deniyorlar.

Ahmet Türk’ün iki gün önceki açıklamasından sonra bugün de DTP’li belediye başkanlarının ortak açıklaması geldi. Bugünkü açıklama da Ahmet Türk’ün dedikleriyle aynı doğrultudadır. Hafta içinde bazı DTP’liler de aynı içerikte açıklamalar ve görüşmeler yaptılar. Öcalan’ın, İmralı’daki koşullarının “kötü” olduğunu her fırsatta dile getiriyorlar ve bu konuda yıkıcı eylemler yapıyorlar. Asıl amaç, Öcalan’a af çıkartmaktır. Terörist başının nakledildiği yeni oda eskisine göre on yedi santimetre kare küçüktür. Bu eksik alan, bir su bardağının zor sığabileceği bir büyüklüktedir. Peki, DTP’lilerin bir bardak suda fırtına koparmalarının nedeni nedir? Neden bu konuya bu kadar önem verip geniş ve çok yönlü bir eylem sürecine girmişlerdir?

Bu soruların yanıtları çok açıktır. DTP’nin istediği şey, Öcalan’ın affıdır. Aftan sonra da Öcalan, DTP genel başkanı olarak aktif siyasetin içine girecektir. DTP’nin şimdiye kadar dillendirdiği kültürel haklar konusu, onlar için önemsizdir. Bu konuyu yılardır dile getirmelerinin nedeni, masumiyet ve mağduriyet yaramaktır. Hem iç kamuoyunda hem de Avrupa ülkeleri nezdinde bu başarılmıştır. İşin ilginç yanı, hem irticacılar hem de bölücüler aynı yöntemlerle masumiyet ve mağduriyet zırhına bürünerek Türkiye karşıtlıklarını halktan gizliyorlar. Yani zehir, şekere sarılmış bir biçimde tatlı niyetine Türk ulusuna içiriliyor.

"Başbakan, Baykal ve Bahçeli on bir gün İmralı'da kalsın. Hiçbir cezaevinde olmayan insanlık dışı tecrit uygulamaları on bir yıldan bu yana İmralı’da sürdürülmektedir. Yeni düzen yaşam koşulları ortadan kaldırılmayı hedeflemektedir. Öcalan’ın sağlığı, Türkiye’deki gelişmeleri derinden etkileyecek kilit bir öneme sahiptir. " Bu sözler, Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir’e ait. Öncelikle bir kişinin cezaevine girmesi için suçlu olması gerekir. Öcalan suçludur ve bu suçundan ötürü de hüküm giymiştir. Ülkemizin hangi cezaevindeki bir hükümlü, düzenli olarak avukatlarıyla görüşüyor? Hükümlü olmak demek, birtakım özgürlüklerin kısıtlanması demektir. Oysa, burada özgürce örgütünü yöneten bir kişi var. Ayrıca ülkemizdeki yurttaşlarımızın çoğuna nasip olmayan sağlık ve beslenme koşullarına sahiptir. Kısacası yediği önünde, yemediği ardındadır. Baydemir’in; Erdoğan, Baykal ve Bahçeli’nin cezaevine girmesi isteği ise, bu liderleri suçlu sayma anlayışıdır. Bilinçaltında böyle bir eğilim vardır. Baykal ve Bahçeli, bu konuda gerekli yanıtı vereceklerdir; fakat “açılım” şampiyonu başbakanın ne diyeceği merak konusudur. Eşkıyaya bu kadar taviz veren ve uzlaşmaya çalışan bir hükümetin düştüğü durum içler acısıdır. AKP’nin her konuda konuşan ve televizyon ekranlarına sevdalı sözcüleri, bu sözlere bakalım ne diyecekler? Yine gündem değiştirecek birtakım açıklamalarla konu gümbürtüye mi gidecek acaba?

Türkiye hem içerde hem de dışarıda kıskaca alınıyor. ABD’nin, Türkiye’den Afganistan için otuz bin asker istemesi, vahim sonuçlara gebe bir konudur. Asker gönderme hemen reddedilmelidir. Türk askerinin Afganistan’da çatışmalara girmesi demek, İslami terör örgütleriyle karşı karşıya gelmesi demektir. Dış destekli ve yoğun terörist eylemler karşısında ülkemiz dengeleri alt üst olur. Bu yol, El Kaide PKK işbirliğine giden yoldur ve ülkemizin hayrına değildir. Asker gönderme işini tartışmak bile yanlıştır. Türkiye bölgesel çatışmaların içinde yer almamalıdır. Böyle bir durum, ülkemizi emperyalist isteklere karşı güçsüz bırakır ve toplumsal kargaşaya yol açar.

Son günlerde PKK çevrelerinin yoğun bir yıpratma kampanyası yaptıkları açıktır. Siyasal alanda ve sokaklarda yapılanlar, toplumu yılgınlığa uğratma davranışıdır. Siyasal manevralarla mağduriyet ve masumiyeti güçlendirmek; sokaklardaki yıkıcı eylemlerle de kentleri yaşanamaz durumu getirmek için yoğun bir uğraş vermektedirler. Küresel güçler, bu ortamdan yararlanarak Türkiye’den yeni ödünler koparmanın peşindedirler. “Kurt dumanlı havayı sever.” atasözü unutulmamalıdır. Kargaşanın egemen olduğu dönemler, çöküş gibi algılansa da kendi diyalektiği içinde çözümleri de üretir. Ulusların büyük atılımları da böyle dönemlerde olur. Yapılan yanlışlıklar fark edildiğinde ve bu yanlışlıklar ulusal bütünlük içinde çözümlenebildiğinde geleceğimizin daha aydınlık olacağı muhakkaktır. Ülkemiz üzerindeki emperyalist oyunları bozma bilinci, tüm ulusta uyanmalı ve yaygınlaşmalıdır.

Dünyanın hiçbir yerinde küresel güçlerin yarattığı sorunlar, yine sorunu yaratan küresel güçlerin yol haritalarıyla çözümlenmemiştir. Bunu bekleyip istemek saflıktır. Sorunu çözmek isteyen niye sorun yaratsın ki? PKK sorununun çözümü, yine ulusal dinamiklerle olacaktır. Güneydoğu’da yönettikleri kentin çöpünü toplayamayan, halka çağdaş yaşam olanakları sunamayan belediye başkanlarının gündemi saptırıp Öcalan affıyla uğraşmalarının yanlışlığı yöre yurttaşlarımızca anlaşılacaktır. İşte, bunun anlaşılması için çalışılmalıdır.

Bir yazarımız, söylediklerinde ölçüyü kaçırıp Osmanlıdan esinlendiğini belirterek Öcalan’ın paşa yapılmasını önerdi. İşte, şaşkın ve güdümlü siyasetin geldiği nokta. Bu, terör karşısında diz çökme tavrıdır. Terör, karşısında diz çökülerek değil, onunla mücadele edilerek çözülür. Öncelikle ülkeyi yönetenler, yönettikleri ulusun gücünü ve büyüklüğünü iyi kavrasınlar yeter. O zaman terörist başının paşa mı, yoksa maşa mı olduğu ortaya çıkar.

Adil HACIÖMEROĞLU
4 Aralık 2009