14 Mart 2010 Pazar

DEPREM İHMALİ


Elazığ’ın Karakoçan İlçesi, 8 Mart günü sabaha karşı 04.32’de depremle uyandı. Altı şiddetindeki deprem birçok köyün yerle bir olmasına yetti. Ne yazık ki şiddetli diyemeyeceğimiz bir depremde bile yurttaşlarımız yaşamlarını yitirdiler. Sabahleyin hemen hemen tüm televizyonlardaki canlı yayınlarda yıkımın acı yüzüyle karşılaştık.

Elazığ depreminden önce Şili’de 8.8 şiddetinde deprem oldu. Korkunç bir deprem, çok yıkıcı. Ancak böylesi bir depremde bile Şili’de ölü sayısı bini geçmedi. Şili, çok gelişmiş bir ülke değil. Geçmişi birçok olumsuzluklarla dolu, yeni yeni toparlanıyor. Demokrasisi çok genç. Ama bir şeyi iyi kavramışlar, o da ülkelerinde sık sık depremlerin olabileceğini. Bu gerçeği bilerek önlemlerini geciktirmeden almışlar. Yine 12 Ocak’ta Haiti’de yedi şiddetinde depremde binlerce kişi öldü. Binaların büyük çoğunluğu yerle bir oldu. Haftalar geçmesine karşın ölü sayısı kesin olarak belli değil. Ardından Tayvan’da 6.4 büyüklüğündeki depremde bir kişinin burnu bile kanamadı. Depremde kayıplar konusunda, dünyanın en geri kalmış ülkelerinden olan Haiti ile aynı düzeydeyiz maalesef.

Deprem, ülkemiz için olağan dışı bir doğa olayı değildir. Ülkemizin büyük bir bölümü birinci derecede deprem bölgesidir. Bu gerçeği yediden yetmişe herkes biliyor. Ancak önlem almak kimsenin aklına gelmiyor. Deprem sabahı en çok konuşulan şey, yardımların hemen ulaştırıldığıydı. Tabi ki felaket bölgelerine yardımların ve kurtarma ekiplerinin erkenden ulaştırılması önemlidir. Yaraların sarılması acıları unutturmaz, ama hafifletir. Önemli olan bu acıları hiç yaşamamak ve yaşattırmamaktır. Çağdaş bir ülkede önlemler önceden alınır, böylesi bir felakette can ve mal kaybı önlenir. Asıl amaç, önceden önlem almaktır, yurttaşı korumaktır. Yığma kerpiç binaların altında insanlarımız can verirken, onları bu ilkel yaşam koşullarından kurtarmayan siyasetçilerimizin yüreği hiç mi sızlamaz?

1999 depreminden sonra halktan otuz milyar civarında verginin toplandığı biliniyor. Bu paranın büyük bir bölümünün başka işlerde kullanıldığı da söyleniyor. Ülkemizin büyük sanayi merkezleri deprem bölgesindedir. Ancak deprem hazırlıkları yok denecek kadar az. En büyük kentimiz İstanbul’un depreme hazırlıksız olduğunu bizzat yetkililer söylüyor. İşte İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı’nın sözleri: “Kentte bir deprem Türkiye’yi çökertir. İstanbul’a özgü deprem dönüşüm yasası çıkartılması için Başbakan’la görüşeceğim. İstanbul'da olası bir deprem, Türkiye'yi yıllarca geriye götürür. Türkiye'nin ayağa kalkması kolay olmaz. O yüzden, İstanbul'a özgü bir yasa çıkartılması gerekiyor. Bunu da ilk kez size söylüyorum. Aksi halde deprem sorununu başka türlü çözemeyiz. (Akşam Gazetesi-10.03.2010)” Altı yıldır belediye başkanlığı yapan bir kişi bugün mü anladı İstanbul depreminin gerçek yüzünü? Türkiye’nin çökebileceği savında (Bizce de doğrudur bu.) bulunan birine, yıllardır ne yaptın, diye sorulmaz mı? Bu işin savsaklanacak yanı var mı? Deprem haber vererek mi geliyor? On iki milyonluk bir kentin sorumluluğunu alıyorsan, yatmayıp çalışacaksın. On altı yıldır aynı siyasal çizginin yönetiminde İstanbul. Bahane hazır, “Önceden merkezi yönetimle uyum sağlayamıyorduk.” Peki, aynı siyasal çizgi sekiz yıldır iktidarda, uyum içindesiniz. Orduyla, yargıyla, üniversiteyle, basınla kavga edecek yerde deprem yasalarını çıkarsaydınız; şimdi herkes de sayın başkan gibi yatağında rahatça uyuyabilirdi.

Depreme çözüm deyince iktidar partisinin bir milletvekilinin aklına hemen imar affı geliyor. Üstelik bu vekil de depremle yerle bir olan Sakarya ilimizi temsil ediyor. Zihniyete bakın. İmar affı olursa deprem kayıpları önlenir. İmar aflarıyla sağlıksız, dayanıksız konutlar kentlerimizi işgal etti. Bu yüzden insanlarımız can veriyor. Hala popülist politikalarla imar rezaletinin çözüleceğini düşünüyor bazı yetkililerimiz. Her af, kentleri daha yaşanmaz hale getiriyor. Kentleri getirim kapısı olarak görme anlayışından kurtulamadığımız sürece, sağlıklı bir imar düzeni oluşturulamaz.

Ada, hatta mahalle bazında yapılacak imar değişiklikleriyle bu iş çözülebilir. Bu konuda merkezi yönetimle belediyelerin sıkı işbirliği gerekmektedir. Yalnız deprem hazırlıklarının bu yerel yönetim sistemi içinde sağlıklı bir biçimde gerçekleşeceğine inanmıyorum. Çünkü denetlenemeyen, halka hesap veremeyen, üniversiteler ve meslek odalarından uzak bir belediyecilik anlayışının; böyle ciddi bir yapılaşmanın altından kalkması olanaksızdır. Döşediği kaldırım taşları bir ay geçmeden sökülen, döktüğü asfaltları bir kış geçirmeden yok olan belediyeler, böylesine kapsamlı bir işin altından kalkamazlar. Kış bitmek üzere. İstanbul’da hangi semte giderseniz gidin sokak ve caddeler Beyrut gibi. Sağlıksız yapılaşmanın sorumlusu bu belediyecilik anlayışıdır. Birçok belediye başkanı, birkaç dönemdir işbaşında. Yani sağlıksız, imara aykırı kentlerin oluşmasına göz yumanlar bu yöneticiler. Şimdi biz bu kişilerden depreme dayanıklı bir yapılaşmanın olmasını bekleyeceğiz. Bu, olanaksız bir şey. Belediye meclislerinden çıkan imar değişikliklerine baktığımızda bu acı gerçekle de karşılaşırız ne yazık ki.

Sokağa çıkıp vatandaşa sorsak, yolsuzluğun en çok yapıldığı yerlerin belediyeler olduğu yanıtını alırız. Son yıllarda yolsuzluktan yargılanan bir belediye başkanı gördük mü acaba?

Sekizinci yılını bitirmekte olan bir iktidarın ağlamaya, bahane bulmaya hiç hakkı yoktur. İstanbul depreminin Türkiye için büyük bir felaket olacağını herkes biliyor. Artık bazı AKP’liler bile bunu dile getiriyorlar. Kısacası böyle bir afet, ülkemizin ulusal savunmasını tehlikeye düşürecek niteliktedir. Demek ki konu yaşamsaldır, ulusaldır. Bu gerçeği bilip de gerekli önlemleri almayanlar, vatana ve ulusa karşı büyük bir suç işlemektedirler.

Elazığ depreminin en dramatik yanı da can kayıplarının belirlenmesidir. İlk gün ölü sayısı elli yedi diye açıklandı, akşama doğru elli bir dendi. Aradan üç gün geçtikten sonra ise ölü sayısının kırk bir olduğu kesinleşti. Dört günde can kaybı belirlenemiyor. Anlayacağınız kırk bire kadar saymasını bilmeyen kişiler, bu memlekette sorumlu yönetici oluyor. İşte, kadrolaşmanın devleti getirdiği nokta. Kim bilir daha neler göreceğiz?

Yıllardır depremle ilgili birçok üniversite öğretim üyesi ve meslek kuruluşu ülkemizin büyük bir felaketin eşiğinde olduğunu anlattılar. Deprem konusundaki ihmalleri ve yapılması gerekenleri bıkmadan dile getirdiler. Ne yazık ki söylediklerini bir türlü anlatamadılar. Çünkü AKP iktidarı, üniversite deyince türban ve imam hatiplerin katsayı sorununu anlıyor. Üniversitelere danışmak, onların görüşleri doğrultusunda planlar yapmak akıllarına gelmiyor. Başbakanın hoşuna gitmeyen söz söyleyen öğretim üyeleri ise partililerin huzurunda fırçalanıyor. Bilim insanları, popülizm adına halk kileleri önünde küçük düşürülmeye çalışılıyor.

Bilimin ve bilim adamının önemsenmediği, hatta cezalandırıldığı yönetimler acaba neyi, hangi çağı anımsatıyor bizlere?

Adil Hacıömeroğlu
11 Mart 2010
Not: 15 Mart 2010 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com adresinden okuyabilirsiniz.

1 yorum:

  1. Sayın Adil Hacıömeroğlu yazdıklarınıza katılmamak mümkün değil..ancak Halkımızında bu konuda suçu var.Malesef Depremler olduğu zaman ahlar ve vahlarla yas tutup acılar paylaşıp ertesi gün unutuyoruz..Çok doğaldır bizi yönetenlerin unutması , onlar zaten depremi insanların kaderine bağlamışlar hatta daha ileri giderek Allahın Cezalandırma şekli diye yorumlarda bile bulunmuşlar ..Böyle bir zihniyetten Deprem için önlem hareketi bekleyemezsiniz..Bunu sorgulayan toplumlar harekete geçirebilir...Depremlerde Can Kaybı bir Kader değildir İhmaldir... Bunu kabul etmek bile bize çok şey kazandıracaktır...Yazınız için çok Teşekkür ediyorum...Sevgiler, saygılar....

    YanıtlaSil