19 Nisan 2010 Pazartesi

BELGRAT ORMANI


“Müderris Neşet Bey (1881 - 1929) : 1881 Tarihinde Resne’de doğmuş ve 1929’da tarihinde İstanbul’da vefat etmiştir. Orman Mektebi Alisi Rektörlük Makamına kadar yükselmiştir. Rahmetli ağaca ve ormana emsalsiz bir aşk ile bağlı büyük bir idealistti. Bu mevzudaki üstün çalışmaları ile arkadaşları ve talebelerinin ebedi hürmet ve sevgisini kazanmıştır. (Orman Umum Müdürlüğü – 21.9.1953)” Bu yazıyı bilmem okuyanınız var mı? Neşet Suyu’na her gittiğimde okurum bu satırları. Çok da hoşuma gider bunu okumak.

Fırsat buldukça Belgrat Ormanı’na yürüyüşe gideriz. İstanbul’un cennetidir burası. Burada insan duyguları ve enerjisi doruğa çıkar. Her mevsimi başkadır, farklı tatlar verir gidenlere. Son haftalarda hemen her cumartesi spor ve dinlenme amacıyla atıyoruz kendimiz bu güzel cennete. Yorulmak nedir bilmeden saatlerce yürüyoruz. Muhteşem kuş orkestrasının çaldığı eşsiz müzikle kulaklarımızı kentin gürültüsünden temizleyip ruhumuzu besliyoruz.

Ağaçlar tomurcuklanıp yeşermede. Açık, canlı ve körpe yeşil; ağaçlar bedenlerinin çıplaklığını örtmek için acele ediyor. Her hafta yeşilin tonu değişiyor. Egemenliği arttıkça yeşilin, orman can buluyor.

Ormanın en telaşlıları kuşlar. Bir daldan öbür dala. Bahar bayramının yorulmaz kahramanları. Her kuş, kendi özelliklerine uygun bir ağaçta yuva yapma telaşında. Yuvalar dişi ve erkeğin ortak çabasıyla sabırla inşa ediliyor. Her çöpün yuvaya yerleştirilmesinde karşılıklı cilveler. Dallar üzerinde ve kanat çırparken kur yapmaları, bir aşk masalının bitmez senfonisi sanki. Orman, kuşların aşk nağmeleriyle çınlıyor.

Bir anda kulaklarımızı yırtan acayip bir ses. Nedir diye kulak kesiliyoruz. Mangalda et pişiren bir vatandaşımızın arabasından arabesk bir şarkıcı bezgin bezgin bağırıyor. Bizim muhteşem kuş orkestramızın sesi duyulmaz oluyor. Adımlarımız hızlanıyor, bu cennet içinde cehennemi bir bağırtıdan bir an önce kurtulmak için. Nihayet kurtulduk derken bu sefer de bir popçunun cırtlak sesi yankılanıyor havada. Vatandaşın zevki farklıdır, deyip uzaklaşıyoruz. Cenneti cehenneme çevirmekte ustayız sanırım. Ormanda bol bol et yiyip uyumak, arada uyanınca da gene yemek… Bir dinlence gününü kilimin üzerinde yiyerek ve uyuyarak geçirmek, ilginç bir zevk olsa gerek. Arada bangır bangır bağıran popçu ve arabeskçileri de unutmamalı.

Tüm bu olumsuzluklara karşın doğanın tadını çıkarmaya bakıyoruz. Kuşları ayırt etmeye, türleri hakkında konuşmaya başlıyoruz. Göletteki nilüfer çiçeklerinin birkaç ay sonraki görkemini hayal ediyoruz. Sazların, ağaçlara yetişmek için nasıl da hızla büyüdükleri dikkatimizden kaçmıyor.
Yürüyüş parkurundaki ikinci turumuzu bitirdikten sonra Neşet suyundan su içip elimizi, yüzümüzü yıkamak istiyoruz. Önce üstünde “Sporculara aittir.” yazısı bulunan çeşmeye yöneliyoruz. Karşımıza su yerine, bir kör tıpa çıkıyor. Yılların çeşmesi kupkuru çöl. Burada bulunan lokanta-kahve açık alana birkaç masa daha fazla atmak uğruna yılların çeşmesi feda edilmiş.

Neyse biz moralimizi bozmuyor, yazımızın girişindeki kitabenin yer aldığı asıl çeşmeye yöneliyoruz. O da ne? Yine bir kör tıpa karşımızda. Çeşmenin kurnasının yer aldığı ön bölümde lokantanın masaları var. Çeşmenin yan tarafına uzanıp bakıyoruz, cılız bir su. Öksüz yetim akıyor derenin üstüne. Şırıltısı, dereninkine karışıyor. Su içip el yüz yıkamak cambazlık ister. Üzülüyor, üzülüyoruz. Yıllardır insanların bidonlara su doldurduğu çeşme yok. Çeşmenin asıl akarını iptal edip yandan akıtma düşüncesi ise gerçek bir “Türk mucizesi”.

Lokantanın önünde yığılı pet şişelerde su satılıyor. Ormanın şırıl şırıl akan suyunu kör tıpayla kapatıp pet şişede su satmak, dünyada yalnızca bize ait bir buluş. Ayrıca lokanta-kahvedeki yeme içme fiyatları da pahalı. Bu tür yerlerde amaç para kazanmak olmamalı. Buralar ihale edilirken tüketicinin korunmasına yönelik önlemler alınmalı. Böyle yerlere genellikle ailelerin geldiği düşünülürse her keseden insanın rahatça yiyip içebileceği yerler oluşturmalı. İnsanlara buralarda oturma alışkanlığı bu yolla kazandırılabilir. Böylece de çevreyi kirleten “piknikçilik ya da mangalcılık” dediğimiz alışkanlığı da yok edebiliriz.

Yazıma Neşet Suyu’nda bulunan bir kitabede yazanlarla başladım. 1953’ten beri var olan bir kitabe. Nerdeyse bir insan ömrüyle yaşıt. Çeşme bir tarih, Müderris Neşet Bey ise toplum için bir rol model. Türk ormancılığının simge adlarından biri. Suyu akmayan bir çeşmede unutulan bir kitabe, kazanç hırsına yenik düşüyor.

Kanuni’nin Belgrat fethi anısını taşıyan orman rantçıların yeni hedefi. Kent tırtıllarının, yakında imar değişikliği kurnazlıklarıyla bu güzel cenneti tırtıkladıklarını görürsek şaşırmayalım. Çünkü kazanç hırsı ne tarih ne de doğa dinliyor.

Adil Hacıömeroğlu
16 Nisan 2010
Not: 19 Nisan 2010 tarihli Kent Yaşam Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com adresinden okuyabilirsiniz.

2 yorum:

  1. Belgrat Ormanı yazınız o kadar güzel ki birbir canlandı gözümde doğru bir anlatımla Kültür değişikliğiyle beraber malesef Ormanlarımızın başına gelenler gibi Tarihi Belgrat ormanınında başına gelecekler vardır..Zira bir orası kalmıştı.. Kazdağlarındaki orman katladilirken daha altın aramalarından tutunda Termik santrallerle tahrip edilen doğa herhalde bir Ülkemizde meydana geliyordur..Ormanlar ve doğal bitki örtüsü Dünya Mirasıdır...Bu mirası çoktan gözden çıkardık görünüyor...Yazınız için teşekkür ediyorum..Bir Doğa sever olarak kaygılanmamak elde değil...

    YanıtlaSil
  2. Sadece bakmak değil , baktığını görmek gerekiyor , çevrenin güzelliğini ne güzel anlatmışsınız , bu güzellikleri göremeyenleri de ...
    Ne yazık ki para hırsı , rant'çılık dünyamızı yaşanmaz hale sokuyor ve duracağa da hiç benzemiyor , sonunda doğa da intikamını alıyor ...çok teşekkür ederim duyarlı yazınız için , kaleminize sağlık .

    YanıtlaSil