31 Ocak 2010 Pazar

YALAN MAKİNESİ

Son günlerde darbe tartışmaları hızlandı. Ortaya atılan darbe planlarını akılda tutmak olanaksız: Sarıkız, Ayışığı, Yakamoz, Eldiven, Kafes ve Balyoz… (Unuttuklarım varsa kusuruma bakmayın.) Yakında darbe planları sözlüğü yayımlanırsa ben şaşırmam; ama sizi bilmem! Önce romantizm çağrıştıran sözcükler, darbe planlarına ad oldu. Sonra “kafes”le darbenin ruhu değişti. Kafes sözcüğü, esareti çağrıştırır. Bir nevi mahpus hayatı…

“Darbecilerimiz” romantizmi birden terk edip “balyoz” planına geçtiler. İşte, bu ad uydu darbeye. Balyoz kırıp döker, dağıtır, ortalığı toz duman eder. Sertliği, şiddeti, baskıyı akla getirir. Mali kaynağı belli olmayan ve tek amacı Cumhuriyet kurumlarına saldırmak, bu kurumları ortadan kaldırmak için ortam hazırlamak olan bir gazete “balyoz planını” ortaya attı. Planda akla mantığa sığmaz savlar var. Birçoğuna deli saçması diyebileceğimiz eylemler yapılacakmış.

Konuyu daha iyi anlamak için biraz geçmişe dönmemiz gerekiyor. Ülkemizi darbe süreçlerine sokan provokatif eylemler hangi küresel güç tarafından desteklenmiştir? Türkiye’yi her geçen gün sağa çeken (sağın da sağına) ve dışa bağımlılığını artıran planın asıl aktörü kimdir? 6-7 Eylül olaylarının, Marmara gemisinin bombalanarak batırılmasının, AKM’nin yakılmasının arkasındaki güç, işte bu baş aktördür. Kars Kalesi’ne kızıl bayrak asıldı, diyerek kenti kan gölüne döndürmek isteyenler de aynı merkezden yönetildiler. Çorum, Maraş, Sivas’ta (Hem 12 Eylül öncesindeki olaylar hem de Madımak’ın kundaklanmasıyla aydınların yakılması kastediliyor.) dini kullanarak katliama girişenler de küresel aktörün yardımcı oyuncularıydı. 1970’li yıllarda katledilen onlarca aydınımız ve binlerce gencimiz de “Soğuk Savaş Dönemi”nin kurbanları değil miydi? Bu kaos ortamında ülkemizin dış borçlarının artması, ulusal sanayisinin gerilemesi, komşularımızla sorunlarımızın çoğalması tesadüf müydü? Toplumu derinden sarsan eylemlerde yalan haber yayarak toplumu galeyana getirme, başvurulan asıl yöntemdi. Birileri oturup yalanlar üretiyor ve bu yalanlara inanan bazı kişiler de birden harekete geçiyordu. Sonuç: Her taraf toz duman. İşte bu toz duman ortamında birileri hep kazanıyordu, Türkiye ise kaybediyordu. İnsanlarını, değerlerini, parasını, madenlerini, güvenliğini… kısacası geleceğini.

12 Eylül’den sonra küresel gücün yardımcıları yeni yüzler oldu. “Piyasa ekonomisi uygulama adına” tüm ekonomik değerlerimiz pazarlanmaya başlandı. Toplum değerlerimiz hızlı bir yıpratılma sürecine girdi. Bireyler arasında yabancılaşma başladı. Demokratik kitle örgütlerinin budandığı, hatta yok edildiği bu ortamda cemaatler çığ gibi büyüdü. Günlük yaşamın birçok alanı, ekonomi, bürokrasi cemaatlere bağlılığını açıkça söyleyen kişiler tarafından yönlendirilip kontrol edildi.

Cumhuriyet’e ait ne varsa sinsice ve toplumsal tepkiler ölçülerek planlı bir biçimde yok edilmeye girişildi. Ulusumuzu bir, vatanımızı bütün tutan Atatürk devrimleri iç ve dış odaklar tarafından ortadan kaldırılmaya başlandı. Ayakta kalarak emperyalist plana direnen laik Cumhuriyet kurumlarına amansız saldırılar başladı. Üniversiteler, yargı ve ordu asıl hedef seçildi. Önce türlü yalan haberlerle kamuoyu oluşturuldu. Bu kurumlar halk ve din karşıtıymış gibi bir hava yaratılmak istendi. Halkımızın büyük çoğunluğu bu numarayı yutmadı. Ne demiş atalarımız: “Su uyur, düşman uyumaz.” İşte altmış yıldır uyumayan küresel düşman ve işbirlikçileri yeni senaryolar yazdılar. Her geçen gün saldırının dozu artırıldı. Kafaları karıştırarak insanları şaşkına çevirdiler.

Şimdi gelelim “balyoz”a. Plan belgeleri beş bin sayfa tutuyormuş. Adeta Ergenekon iddianameleriyle yarışıyor. Beş bin sayfa darbe planı yapan adam, darbeyi hangi ara yapacak? Darbe sırasında bu kadar çok sayfayı hangi darbeci, nasıl okuyacak?

En çarpıcı yan ise Türk-Yunan savaşı çıkaracaklarmış. Nasıl mı? Kendi uçağımızı vurarak.

Planda deli saçması diyeceğimiz ve “balyoz”un finali ise Fatih ve Beyazıt camilerinin cuma namazının farzı kılındıktan sonra bombalanması. “Ya havle Yarabbi! Herkese akıl fikir ihsan et!” Bir ordu kendi camisini bombalayarak kendi sivil vatandaşlarının ölümüne neden olur mu? Savaş sırasında düşmanın bile sivil hedeflere saldırması düşünülemez.

Birileri oturmuş sürekli yalanlar üretip toplumsal dokumuzu bozmaya çalışıyorlar. Neredeyse yarım yüzyıldır ulusumuzun başına çorap örülmek isteniyor. Dün antikomünist bir söylemle kitleler uyuşturuldu. Bugünse dini söylemlerle halk bölünmeye çalışılıyor.

Yukarıda örnek olarak verdiğim ve yıllardır olagelen bütün provakatif eylemler, yalanlar hep aynı merkezin işi. Amaç belli: 1923’ün aydınlanmasını yok etmek. ABD planlarının yaşama geçirilmesi adına hem ülkemiz hem de komşularımız feda ediliyor.

Ülkemizde askeri darbe dönemi kapanmıştır. Çünkü darbeler, soğuk savaş döneminde ABD destekli yapılıyordu. ABD’nin desteklemediği darbe girişimlerinden hiçbiri başarıya ulaşamamıştır.

Ne yazık ki Cumhuriyet kurumlarına karşı kapsamlı, planlı bir darbe yapılıyor. Üniversiteler istenen noktaya getirilmek üzere. Yargı bin parça. Ne kaldı geride? Türk Silahlı Kuvvetleri. Ortadoğu, Balkanlar ve Kafkasya’nın en güçlü ordusu. Hem de bir ulus devletin silahlı gücü. Bu, küresel güçleri rahatsız ediyor. Bunun içindir ki, sivil darbenin hedefi oluyor Mustafa Kemal’in ordusu.

Bakalım, yalan makineleri başka ne yalanlar üreterek ülkemize zararlar verip ulusumuzu zayıf düşürmeye çalışacaklar?

Adil Hacıömeroğlu
28 Ocak 2010
Not: 1 Şubat 2010 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com adresinden okuyabilirsiniz.

24 Ocak 2010 Pazar

BU NE CÜRET?

Halkımızın yüzyıllardır oluşturduğu değerler, “demokratikleşme, özgürleşme ve AB normlarına uyma” şiarıyla bir bir ortadan kaldırılıyor. Toplumu toplum yapan ne varsa tartışmaya açılıyor ve yok edilmeye çalışılıyor. Toplumsal dokumuz, akıl almaz saldırılarla paramparça edilmek isteniyor.

10 Ocak 2010 tarihli Haber Türk Gazetesi’ndeki bir haber, belki de birçok yurttaşımızın ilgisini çekmemiştir. Önce haberi anımsayalım: “Milli Eğitim Bakanlığı, adlarını yaşatmak için isimleri okullara verilen şehit askerin, ‘şehit’ unvanının okul tabelalarında fazlalığa neden olduğu gerekçesiyle kaldırılmasını istedi. Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu ve 81 il milli eğitim müdürünün katılımıyla Antalya’da bir otelde yapılan toplantıda, ‘Okul isimleri sıfat ve unvan belirtilmeden verilmelidir.’ kararı alındı. Bu karar uyarınca Ankara Sincan Şehit Jandarma Kıdemli Yüzbaşı Ersin Bacaksız Anadolu Lisesi’nin adı, Ersin Bacaksız Anadolu Lisesi’ne dönüştürüldü. Görüldüğü gibi okul adındaki unvanlar ortadan kaldırıldı. Bu kararın alınmasında, okul adlarının uzunluğu gerekçe olarak gösterilmiş. Bu, bana inandırıcı gelmiyor.

Mesleki unvanlarda kısaltmalara gidilerek adların uzunluğu giderilebilir. Ancak “şehit” unvanının silinip çıkarılması ulusal kimliğimiz ve geleceğimiz açısından son derece sakıncalıdır. Şehitlik ve gazilik ulusal kültürümüzün en saygın unvanlarıdır. Bu nedenledir ki ulusumuz, birçok zorluğu aşmış, bugünlere gelmiştir. Vatan savunmasında, memleket görevinde “şehitlik” ve “gaziliğin” kutsallığından kaynaklanan özel bir anlamı, heyecanı vardır. Çanakkale’de, Sakarya’da, Büyük Taarruz’da ve günümüzde bölücü terörle mücadelede Mehmetçiğin görev anlayışında, cesaretinde bu özel orunun heyecanını görmüyor muyuz? Gencecik yaşta yurdu için gözünü kırpmadan canını veren şehidimizin adını bir okula mı veremeyeceğiz?

Şehitlerimizin adlarının eğitim yuvalarında yaşatılması kadar güzel ne olabilir ki? Yeni kuşaklara; ülkesi için, ulusu için özveride bulunanları öğretmenin Milli Eğitimin amaçlarıyla da örtüştüğü unutulmamalıdır. Çocuklarımıza küçük yaşlarda ulusal, toplumsal bir bilinç aşılamak devletin ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın amacı olmalıdır. Üzerinde yaşadığımız yurdun, nasıl bir zorlukla ve özveriyle kazanılıp korunduğunu her yurttaşımıza öğretmek başlıca görev olmalıdır hepimize. Ayrıca, bu işin bir de “vefa gösterme” yanı vardır. Emeğe, özveriye, çalışmaya saygı duyup vefa göstermek her yurttaşın görevi ve yaşam anlayışı olmalıdır.

Diğer unvanlara gelince… Birçok okulumuzda çocuklarımıza “rol model” olabilecek kişilerin adları var. Kimler yok ki… Şairler, yazarlar, bilim adamları, tarihsel kişilikler, sanatçılar, işadamları, ünlü askerler, siyasetçiler, bürokratlar… Gerçi son yıllarda öğrencilerimize “rol model” olamayacak birtakım kişilerin adlarını da okullarda görüyoruz. Adı türlü yolsuzluklara, suçlara, olumsuz birtakım işlere karışmış kişilerin adlarının okullara verilmesi son derece yanlıştır. Bir yöneticinin görevi sırasında yapılan bir okula, adının verilmesi doğru değildir. Milletin parasıyla yaptırılan bir eğitim kurumuna, o anda görevde bulunan kişinin kendi adını vermesi tam bir cingözlüktür, şark kurnazlığıdır, fırsatçılıktır. Bu da eğitimin amaçlarıyla uyuşmaz.

Yazımızın bu bölümünde birtakım okul adlarından örnekler verelim. Tekirdağ’ın Şarköy İlçesi’ndeki Şehit Öğretmen Neşe Alten İlköğretim Okulu. Neşe Alten, ülkemizin güneydoğusunda yirmi beş günlük öğretmenken bölücü teröristlerce şehit edildi. Henüz yirmi bir yaşındaydı. Tek amacı yurdunu aydınlatmaktı. Göreve başlamanın heyecanını yaşayamadan, geleceğiyle ilgili hayallerini gerçekleştiremeden hain bir saldırıda can verdi bu gencecik öğretmenimiz. Şimdi, bu okul tabelasından “şehit” adının hangi gerekçeyle olursa olsun silmesini hangi vicdan kabul eder?

Adil Doğan, 1973 Tokat Erbaa doğumlu, İstanbul Anadoluhisarı’nda oturmaktaydı. Vatani görevini Van’da yaparken 1994’te Tendürek Dağı’nda bölücü örgütle girişilen bir çatışmada şehit olmuş bir kahramanımız. Adı, Beykoz’da bir ilköğretim Okulu’na veriliyor. Şimdi Beykoz Şehit Adil Doğan İlköğretim Okulu’ndan “şehit” unvanının kaldırılması, bu şehidimize saygısızlık olmaz mı?

İstanbul Küçükçekmece Dr. Hulusi Behçet İlköğretim Okulu’ndan, “Dr.” unvanını çıkardığımızda okulun adı nasıl da sıradanlaşır. Okul, ruhunu yitirir. 1937 yılında, bir kan damarı enflamasyonu (vaskülit) hastalığı olan ve bugün kendi adıyla anılan Behçet hastalığını tarif eden ilk bilim adamı olmuştur, Dr. Hulusi Behçet. Böylece de dünya tıp tarihine geçmiştir. Böylesine önemli bir bilim adamının okul tabelasından unvanını yok etmek eğitimin amaçlarına uyar mı?

Türkiye’nin birçok ilinde yer alan Şehit Pilot Cengiz İlköğretim Okullarının tabelalarındaki “şehit” ve “pilot” unvanlarının çıkarılmasının nasıl bir tarihsel hata olduğunu biliyor muyuz acaba? Bu adın, “Kıbrıs davası”yla özdeşleştiğini bilmeyenimiz var mı?

Beşiktaş Şair Nedim İlköğretim Okulu’ndaki “şair’i, Üsküdar Hattat İsmail Hakkı İlköğretim Okulu’ndaki “hattat”ı, Fatih Riyaziyeci İlköğretim Okulu’ndaki “riyaziyeci”yi, Fatih Sancaktar Hayrettin İlköğretim Okulu’ndaki “sancaktar”ı, Fatih Muallim Naci İlköğretim Okulu’ndan “muallim”i kaldırdığınızda okulların adının nasıl yavanlaşıp anlamsızlaştığını görmekteyiz. Yurdumuzun birçok yerinde, yüzlerce okulumuzda aynı durumla karşılaşabiliriz.

Haber Türk’te yayımlanan bu haberin yanlış olmasını dilerdim. Çünkü böyle bir anlayışın bizi nasıl bir çıkmaz sokağa sürükleyeceği açıktır. Ülkemizin birçok yerinde başta Gazi Mustafa Kemal olmak üzere Ulusal Kurtuluş Savaşı’mızın kahramanlarının adları, unvanları yer almaktadır. Amaç bu adları değiştirip ülkemizin kuruluş ilke ve anlayışını yok etmek midir? Cumhuriyet çınarının köklerini ortadan kaldırmak mıdır yapılmak istenen? Yoksa bu da yeni bir “açılım” mıdır? Bu işin altından da AB normlarına uyum sağlamak çıkarsa şaşırmam.

Adil Hacıömeroğlu
21 Ocak 2010
Not: 25 Ocak 2010 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com adresinden okuyabilirsiniz.

17 Ocak 2010 Pazar

BİTMEYEN YALANLAR


Geçen hafta bir taksiye bindim. İstanbul’da genellikle trafik yoğun, sıkışık. Sık sık bindiğimiz taksilerde şoförlerle çoğu zaman söyleşiriz. Ahbap olduklarımız bile var. Bu tür tanışma ve söyleşilerin en merak edilen bilgisi ise yolcunun ne iş yaptığıdır. Bunda merak duygusunun etkisi olduğu kadar, bir fırsat yaratma düşüncesi de vardır. İşsizliğin ve geçim sıkıntınsının hat safhaya ulaştığı ülkemizde herkes iyi bir iş fırsatını kollama, yakalama peşinde. Yolcu etkili, kalburüstü biriyse bir olanak yaratır düşüncesi ağır basıyor.

Neyse, biz taksicimizle söyleşi konumuza dönelim. Benim ne iş yaptığımı soruyor taksici. Öğretmen olduğumu söylüyorum. Branşımı, hangi okulda çalıştığımı merak ediyor. Ben de yanıtlıyorum sorularını. Memuriyetimin az olduğunu, daha çok özel sektörde çalıştığımı anlatıyorum. Kendi kardeşinin de öğretmen olduğunu, Anadolu’nun bir kentinde dershanede (Kurumun adını verince bir cemaatin yan kuruluşu olduğunu anlıyorum.) çalıştığını; ancak devlet memurluğuna alınmadığını, bunun da büyük bir haksızlık olduğunu heyecanla ve mağdur bir tavırla ifade ediyor. Memuriyete neden alınmadığı sorduğumda ise, kardeşinin imam hatip mezunu olduğu yanıtını veriyor. Ben, memur olmak için öncelikle KPSS’ye girip kazanmasını; ayrıca öğretmen olmak için de öğretmenlik bölümü mezunu olması gerektiğini, yoksa pedagojik formasyonunun bulunmasının zorunluluğunu ayrıntılarıyla açıklıyorum. Bu arada, sözü edilen kişinin öğretmenlikle ilgisiz bir bölümden mezun olduğunu da öğreniyorum. Kardeşinin yalan söylediğini, böylece kendilerini aldatarak laik devlet düzenine karşı düşmanlık duymalarına zemin hazırladığını, bunun da namuslu bir kişiye, iyi bir Müslüman’a yakışmayacağını, yalan söylemenin ( bu yalanın bir iftirayı da içerdiğini) büyük bir ayıp olduğunu sabır ve sükûnetle anlatıyorum ona. Şaşkınlıktan gözleri büyüyerek buğulanıyor, sesi değişiyor, en yakını tarafından aldatılmış bir insanın hayal kırıklığıyla dudakları titriyor ve şu sözler boğuk bir ses tonuyla ağzından dökülüyor: “Cemaat, kardeşime öğrenciyken çok yardım etmişti, demek ki beynini yıkamışlar, lanet olsun. İnsan, devletini böyle adice suçlar mı hiç?”

Geçen yıl, doğup büyüdüğüm köyümde yaşamını sürdüren bir yakınımı telefonla arayıp hal hatır sorayım, dedim. Çocuklarının neler yaptığını sorunca, büyük oğlunun astsubay okulu sınavlarına girdiğini; ancak okula alınmadığını bana öfke içinde anlattı. Nedenini merak ettim. Çocuğun annesinin köyde başörtülü olmasını neden olarak gösterdi. Telefonu kapatarak hemen oğlunu arayıp birkaç cümleden sonra astsubay okulu sınavlarının sonucunun ne olduğunu, sordum. O da: “Yeterli puan alıp kazanamadım” yanıtını verdi. Ben de: “Babana söyle, insanlara yanlış bilgi vermesin, yaptığı çok ayıp!” diyerek uyardım, bu genç yakınımı. Tekrar babasını arayarak söylemlerinin ülkemiz için ne kadar zarar verici olduğunu anlatıp böyle yalanların / iftiraların kendisi içinde ahlaksızca olduğunu söyledim.

Yine geçen hafta içinde bir televizyon kanalında bir tartışma programında iktidar partisinin türbanlı bir bayan yöneticisi; laikliğin, halkımızın inançlarına nasıl zarar verdiğini(!) anlatıyor. İlgiyle dinlemeye başladım. Laiklikle birlikte insanların ibadetlerini yapamaz duruma geldiklerini(!) hışımla vurguluyor. Sonunda da insanların yasaklar nedeniyle Kuran okuyamadıklarını, okumak isteyenlerin tavuk kümeslerinde okuduklarını söylüyor. Ben hayretler içinde, şaşkınım. “Yalanın bu kadarı da olmaz.” diye isyan ediyorum, kendi kendime. Bu, açıkça bu ulusla da devletle de dalga geçmektir. Bu tür yalanları televizyonlarda bilgi diye anlattırmak da ihanetin su katılmamışıdır.

Çocukluğum dindar bir çevrede geçti. Evimizin başköşesinde, ocağın (şöminenin) kaşında Kuran dururdu. Evde hiç kimse abdestsiz tutamazdı kutsal kitabımıza. Babam, Cumhuriyet döneminde din hocalarından ders alarak hafız olmuş; daha sonra da köy enstitüsünü bitirerek bir Cumhuriyet öğretmeni olarak yurduna hizmet etmişti. Yine çevremde 1910’lu, 1920’li yıllarda doğmuş birçok imam vardı. Bunların hepsinin de dönemlerinin ünlü hocalarının Kuran kurslarında eğitim gördükleri bilinirdi. Hiç kimseden bu hocaların kümeslerde gizlice eğitim aldıklarını duymadım. Duyana da rastlamadım.

Yalan, öyle bir şeytani sözdür ki, söylenen yalan yaygınlaşıp kabul gördüğünde söyleyen bile bu yalana inanır. Bilgisiz ve sorgulayıcı olmayan toplumlarda yalan, her zaman taraftar bulur. Unutulmamalıdır ki yalanın çok olduğu toplumlarda ahlaksızlık da artar. Yalan söylemek, önemli bir ahlak düşkünlüğüdür, zavallılıktır.

Peki, Cumhuriyet döneminde din adamı kisvesindeki bazı kişilere neden bir takım yasaklar getirildi ya da suçlular için cezalar verildi? Bu, çok açıktır. “Gece silahlı, gündüz külahlı” olan ve dini kendi art niyetleri ve çıkarları için kullananlar dışlanmıştır, bu da doğrudur. Ulusumuz, kan ve ateş çemberi içinde yedi düvelle savaşırken emperyalistlerle işbirliği yapanlar, işgalcilerin kışkırtmalarıyla ayaklananlar mahkemelerce cezalandırılmıştır. Ortaçağı hortlatmak isteyen ve bu amaçlarını da işgalcilerle gerçekleştirmek isteyen kurumlar kapatılmıştır. Cumhuriyet döneminde işbirlikçilerin cezalandırılmalarını dine karşı göstermek de ahlaki değildir. Dinin en büyük buyruğunun; yalan söylememek, iftira atmamak olduğu ne çabuk unutuldu?

Tanık olduğum üç dikkat çekici yalan / iftira örneğini yukarıda anlattım. Bunlara benzer yalanların yüzlercesini, hatta binlercesini türlü ortamlarda işitmekteyiz. Bunun nedeni nedir, niçin bunca yalan / iftira söylenip yayılmaktadır? Cumhuriyet, bir gerçekle kuruldu; halkın, ulusun, yaşamın gerçeğiyle. Bunu başka bir gerçekle yıkamazsınız, çünkü ülkemiz açısından başka bir gerçek yok. Cumhuriyet ve aydınlanma gerçeğine karşı başvurulacak tek silah da işte bu yalanlar oluyor. Gerçeği, doğruyu, hakkı ve haklılığı olmayanların; başkalarının gizli amaçları uğruna mücadele edenlerin sarılacakları tek silah yalan / iftira, uydurmalardır.

Yalanın balçığıyla güneşin aydınlık gerçeğini örtmek mümkün müdür? Gerçeğin ışığı, er geç yalanın yarattığı yapay karanlığı dağıtacaktır. Işığın gücüne bugüne kadar kim dayanabildi ki…

Adil Hacıömeroğlu
13 Ocak 2010
Not: 18 Ocak 2010 tarihli Ulus Gazetesi'nde yayımlanmıştır.

10 Ocak 2010 Pazar

KARDEŞ PAYI


Toplumumuz, son yıllarda her türlü ayrımcılık tohumları ekilerek birbirine düşürülüp bölünmek istenmektedir. Ayrıca gittikçe yoksullaşan kesimlerle varsıl kesim arasındaki kopukluk ve yabancılaşma da artıyor. Sıkıntı çekenin derdine ortak olmak gibi bir kaygıdan hızla uzaklaşıyor toplum egemenleri.

Çocukluğumun ilk günlerinde doğup büyüdüğüm köyümde öğrendiğim bir geleneği ve bu gelenekteki duyarlılığı anlatarak yazımı sürdürmek istiyorum. Doğu Karadeniz’in güneye bakan şirin bir köyüydü burası. Çocukluğumda halkın asıl geçim kaynağı fındık, fasulye ve mısırdı. Zamanla bunların yerini çay aldı.

Fındıklar içlenip yenecek duruma gelince biz çocukların da bayramı başlardı. Onları toplayıp harmanlayacağımız, sonra da ayıklayacağımız günleri iple çekerdik. Fındığı dişimizle kırmamayı öğrendik ilkin. Sonra da “kardeş payı”nı. Fındığı kırınca çok nadir de olsa içinden ikiz meyve çıkar. Fındıktan ikiz iç çıkınca çok sevinir, bunun büyük bir şans ve tanrısal lütuf olduğunu düşünürdük. Fındıktan çıkan meyvelerin ikisini birden yemeyi ayıp sayar, hatta haram yemekle eşdeğer kabul ederdik. Bu da büyük bir vicdan azabı demekti. Fındık içlerinden birini, fındığı kıran yer; diğerini ise yanında bulunan birisine “Kardeş payı!” diyerek sevinçle uzatırdı. “Kardeş payı!” sözü ağızlardan sevgi, coşku, mutlulukla çıkar; törensel bir büyünün tılsımını taşırdı. Tercih edilen kişi de büyük bir mutlulukla ikramı kabul edip ağzına atardı. Yan gözle birbirimize bakar, adeta yarış içinde fındıkları kırarak bir an önce “kardeş payı”na ulaşmayı amaçlardık. Daha çok ikiz fındık içi, daha çok kardeş demekti; daha çok kardeş de daha büyük mutluluk ve paylaşmanın iç rahatlığı. Paylaşmanın, kardeş olmanın hazzını defalarca tatmak kadar güzel bir şey yoktur sanırım.

Yıllar su gibi akıp gitti, yarım yüzyılı devirdik kısacık ömrümüzde. Yaşamımda birçok şey değişti acısıyla, tatlısıyla. Ancak değişmeyen de birçok şey var. Bunlardan birisi de “kardeş payı”. Kuruyemişçilerden kabuksuz ve kavrulmuş fındık alıp yemeyi sevmem. Oldum olası kabuklu fındıkları kırarak yemek, bana keyif verir. Fındıkları her kırışımda merakla ikiz içlerin çıkmasını beklerim. Çıkınca da çocukluğumdaki coşkuyu aynen yaşarım. Yanımda kim varsa “Kardeş payı!” diye haykırarak hakkını veririm. Bazen birden fazla kişi olunca, onlara da: “Bekleyin, sizin şansınıza da ‘kardeş payı’ çıkacak” der ve fındıkları kırmayı hızlandırırım, daha çok kardeş ve “kardeş payı” için.

“Kardeş payı” alışkanlığı yaşamımı da biçimlendirmiştir. Önemli ve vazgeçilemez yaşamsal ilkeyi benimsememde bu halk geleneğinin büyük bir etkisi olmuştur. Dünya nimetlerinin de fındık içi gibi olduğunu düşünür, bunları tek başıma tüketmenin ayıp, hatta haram olduğunu aklımdan çıkarmam. Çocukluğumda bilincime işlenen “kardeş payını yememe” anlayışı yaşamıma yön verir.

Milyonlarca insanın açlıktan öldüğü dünyamızda, yüz binlerce kişinin açlık sınırında yaşamak zorunda bırakıldığı ülkemizde “kardeş payı”nı çok az insanın düşündüğünü biliyoruz. Bu da bizi kaygılandırıp üzüyor. Nerdeyse nüfusun yarısının asgari ücretle çalışmak zorunda bırakıldığı ve birtakım kişilerin de “deveyi havutuyla yuttuğu” ülkemizde “kardeş payı”ndan söz edilebilir mi? Özelleştirmeler sonucunda işinden kovulan ve “ikramiye” olarak da cop ve biber gazı reva görülen işçilerimizin, yöneticilerimizce nasıl bir “kardeşlik duygusuyla kucaklandığını” hayretler içinde izlemiyor muyuz? Ürününü satamayıp isyan eden köylüye gösterilen davranıştaki zalimliğin, yürekleri nasıl burktuğunu görmüyor muyuz? Şehit ailelerinin gözyaşlarına, gözyaşlarımızı katmadaki toplumsal ve yönetimsel cimriliğimizin, toprağımızı nasıl da kuruttuğunun farkında değil miyiz? Kuruyan, verimsizleşen, çoraklaşan topraklarda kardeşlik tohumlarının yaşam bulup gelişemeyeceğini anlayamıyor muyuz?

Toplumda adil bir paylaşımı sağlamak, zayıfı korumak, zalime fırsat vermemek için “ayıp” ve “haram” kavramlarının sözde kalmayıp yüreklere kazınması gerekir. Hakk’a inancın da, saygının da temlinde bu vardır. Haksızca bir iş yapanın, insanları dolandıranın, adaletsizliği adaletmiş gibi topluma sunanların; toplumda kabul görmesi felaketlerin en büyüğüdür.

O zaman bize ne oldu da böylesine güzel, birleştirici, insanlık dolu geleneklerimizi ve yaşam alışkanlıklarımızı terk edip zalim bir düzenin esiri olduk? Üç kuruş için birbirini boğazlayan, insanların gözünün içine baka baka türlü yalanlarla cambazlık yapanlar nereden geldiler? Yüreklerden “kardeş payı” anlayışını nasıl yok ettik?

Yukarıdaki sorular daha da çoğaltılabilir. Bunları yanıtlamak ise çok kolay. Amerikalı kovboyların ve Suudi Vahabiliğinin hoyratlığı egemen oldu ülkemize. Yıllardır bizi biz yapan, bizi insan yapan değerlerimiz tartışmaya açıldı ve onlara saldırıldı. Vahşi kapitalizm ve ortaçağ karanlığı, ahtapot gibi çelik kollarıyla her yanımızı sardı. Bizleri mekanik aygıtlara dönüştürme çabası içindeler. Sömürü düzeninin önündeki en önemli engeller ise insanlık değerleridir. Bu yüzdendir ki insanlığımıza ve değerlerimize saldırıyorlar.

Yurdumuzun her köşesinde “kardeş payı”na benzer birçok gelenek olduğunu biliyoruz. Bu yüzdendir ki yıllardır ayrım gözetmeden türlü inanç ve kültürler bu topraklarda kardeşçe yaşamıştır.

Keşke ülkemizin her yanı fındık bahçeleriyle dolsa, biz de harman zamanı fındıkları kırıp yerken “Kardeş payı!” diyerek her yana haykırabilsek…

Adil Hacıömeroğlu
7 Ocak 2010

11 Ocak 2010 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Not: Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com adresinden okuyabilirsiniz.

4 Ocak 2010 Pazartesi

İRAN


İran, son yıllarda dünya gündeminin ilk sırasında yer almakta; nükleer silah üretimi konusunda ABD ile yaşadığı gerilim her geçen gün artmaktadır. Bu gerilimin nasıl sonuçlanacağı ise merakla beklenmektedir. Genel kanı ise ABD-İran arasındaki bu sorunun, bir çatışmayla sona ereceğidir.

Amerika ve İsrail’in, Ortadoğu’daki sorunları savaşla çözme anlayışı dünya kamuoyunu da etkiliyor ve herkes, İran’a ne zaman saldırılacağının tahminiyle uğraşıyor. Bu koşullanma içinde İran’ın iç dinamikleri göz ardı edilerek ve büyük bir toplumsal dönüşüm görmezden geliniyor.

12 Haziran 2009’da yapılan İran’daki Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde başlayan iktidar-muhalefet gerginliği, seçim sonuçlarının açıklanmasıyla birlikte sokaklara taştı. Halk, molla rejimine karşı 1979 İslam “Devrimi”nden sonra ilk ciddi başkaldırısını yaptı. Gösteriler şiddetli bir biçimde bastırılarak birçok kişi tutuklandı. Günlerce süren gösteriler, İran’ın bir dönüşüm sürecine girdiğini herkese gösterdi. Tam da İran duruldu derken Cumhurbaşkanı Ahmedinejat’ın en önemli muhaliflerinden Büyük Ayetullah Hüseyin Ali Muntazari’nin 21 Haziran 2009’da Kum kentinde yapılan cenaze töreni, muhalefetin geniş kapsamlı bir gövde gösterisine dönüştü. Göstericiler, mollaların baskıcı rejimine karşı özgürlük isteklerini haykırdılar. On binlerce insanın özgürleşme isteği, teokratik yönetimin ilerde zor günler yaşayacağının habercisi gibiydi. 23 Aralık’ta Sircan kentinde iki idam mahkûmunun halk tarafından ipten alınması ise molla hukukuna vurulan önemli bir darbedir. Gerçi mahkûmlardan birisi ölmüştü; ancak önemli olanın, halkın darağaçlarına karşı gösterdiği anlamlı tepkisiydi. Kısacası, halk molla adaletine isyanını gösterdi.

28 Aralık’ta başta Tahran olmak üzere, ülkenin birçok büyük kentinde yönetim aleyhtarı gösteriler başladı. İran polisi, göstericilere ateş açtı ve on beş kişi yaşamını yitirdi. Gösterilerde kadınların çokluğu dikkat çekiciydi. Çünkü şeriata dayalı yönetimin en çok ezdiği ve soyutladığı kadınlardı. Kara çarşaf giymenin dışında hiçbir özgürlüğü olmayan İran kadını, uygar dünyadaki hemcinsleri gibi özgür birey olmak istiyor ve bunun için de sokaklara dökülüyordu. Gösterilerin, özellikle Farsların yoğun olarak yaşadığı kentlerde olması ise ilgi çekicidir. Şah yönetimini yıkan kent varoşları, şimdi de dinci yönetime başkaldırıların adresi oluyor. Otuz yıl önce Şah’ı devirmek için sokaklara dökülenler, bugün getirdikleri mollaları götürmek için ayaklanıyorlar.

Şimdi birçok insan, “İslam Devrimi’ne karşı yeni bir İslami devrim mi geliyor?” diye birbirlerine soruyor. Bizce, hayır. Neden mi? Bunu yanıtlamak için İran’ın kültürel yaşamına kısaca bir göz atalım. UNESCO 2003 verilerine göre devrim öncesi İran kırsalında okuma yazma bilmeyenlerin oranı yüzde otuz beş iken, devrim sonrası yüzde on dörde düşmüş. Türkiye’de 962 bin, İran’da 7 milyon, Fransa’da 16 milyon kişi kütüphanelere üyedir. New York Times’a göre; 2004'te İran'da 35 bin kitap (yüzde 23’ü çeviri) yayımlanırken, Türkiye'de 15 bin kitap (yüzde 17'si çeviri) yayımlanmış. Çeviri kitap oranı bakımından İran, Avrupa düzeyine yakındır. Çeviri oranından da anlaşılacağı üzere İranlılar, Batı bilim ve kültür yaşamını yakından izlemekteler. Ülke dışındaki kültürel ve bilimsel gelişmelere hiç de yabancı değiller. Kütüphane üyeliği ise ülkemizle kıyas bile kabul etmez. İran’da yirmi milyon dolayındaki çanak anten ise halkın dünya ile iletişiminde en önemli bir araç. Muhaliflerin, gösterileri internet üzerinden örgütlemesi, İran’da teknolojik haberleşmenin düzeyi hakkında bize bir fikir verebilir. Hükümet, gösterilerden sonra internete birtakım kısıtlamalar getirdi. Amaç, muhalefetin örgütlenmesini engellemek.

Dünyanın en eski ve köklü uygarlıklarından birinin üzerinde oturan İran’ın, böylesine despotik bir yönetime uzun süre tahammül etmesi olanaksızdır. Ömer Hayyam, İbni Sina, Farabi, Harezmi’nin … yaşadığı topraklarda bilim dışılık uzun süre egemen olabilir mi?

İran muhalefeti giderek laik ve demokratik istekleri daha çok seslendirecek ve çağdaş dünyanın önemli bir parçası olmak için mücadele edecektir. Bir nehri ilelebet barajlarla zapt edip ters akıtmak olanaksızdır. Toplumlar, birtakım zikzaklar yaşasalar da ilerlemek zorundadır. Çünkü doğal döngü ve yaşam dinamikleri bunu zorunlu kılmaktadır. Bu durumu fark eden mollalar yönetiminin tek kurtuluşu, ABD müdahalesidir. Askeri bir çatışma, İran muhalefetinin zararınadır. Amerika’nın İran’a saldırması, Ahmedinejat için can simidi olur.

Amerika;, Ortadoğu’da çağdaş, laik, özgür bireylerden oluşan demokratik yönetimler istemiyor. Ayrıca güçlü ulus devletler de ABD çıkarlarına uygun düşmemektedir. Bunun içindir ki yıllardır çağdışı yönetimleri desteklemiş; demokratik ülkelerde ise askeri darbeleri örgütlemiştir. Çünkü Amerika, çıkarlarını antidemokratik yönetimlerle daha rahat koruyor. Hem ABD’nin hem İsrail’in hem de İran yönetiminin sürekli düşmanlara gereksinimi var. Bu nedenledir ki nükleer gerilimi her geçen gün tırmandırıyorlar. Şunu da söyleyelim ki, hangi nedenle olursa olsun nükleer silah üretmek son derece yanlıştır. Önemli olan halkın refahı ve mutluluğudur.

İnsanlıktan, uygarlıktan yana olan herkes İran muhaliflerini desteklemeli ve bölgemizde yeni bir reform, modernleşme, çağdaşlaşma sürecinin başlamasına önayak olmalıdır. Atatürk’ün Anadolu’dan yükselttiği aydınlanma ışığı, tüm bölge ülkelerine yayılmalı. Türkiye, bu zorlu süreçte ABD’nin değil; İran halkının yanında olmalı. Yüzyıllar önce Doğu’dan Batı’ya kayan dünya güç merkezi, yeniden Doğu’ya kaymaktadır. Enerji kaynaklarına egemen olamayan ABD için çöküş süreci kaçınılmaz olur.

Adil Hacıömeroğlu
30 Aralık 2009

NOt: 4 Ocak 2009 tarihli Ulus Gazetesi'nde yayımlanmıştır.

2 Ocak 2010 Cumartesi

YENİ YIL


Eski yıl biterken hep hüzünlenirim. Ne kadar kötü de geçse, bir dosttan ayrılışın hüznü çöker yüreğime. Derin düşüncelere dalar, geçmişi düşünürüm. Geçen bütün yıllarım bir bir gözümün önünden geçer. En mutlu ve en üzüntülü yılımı seçmeye çalışırım. Bir türlü de seçemem. Çünkü her yılın içinde mutluluk da mutsuzluk da var. Zaten insanoğlunu yaşama bağlayan, ona mücadele azmini veren de bu değil midir? Eğer böyle olmasaydı, yaşam tekdüze olmaz mıydı?

Son yıllarda hem kişisel hem de toplumsal anlamda mutsuzluklarımız, kaygılarımız çoğalıyor. Kendimizin ve ulusumuzun geleceği hepimizi düşündürüyor. Bir sürü olumsuzluğun üst üste gelmesi toplumsal endişelerimizi gittikçe çoğaltıyor. Buna karşın, umutsuz olmanın toplumsal erkemizi tüketeceğinin farkında olmalıyız. Umudumuzu yitirmeden, geleceğe inanarak ve ulusumuza güvenerek bu kötü giden süreci ters çevirebiliriz.

Eski yılın gidişine hüzünlenirken yeni yılın gelişine de sevinirim. Heyecanla beklerim gelmesini. Çünkü yenide umut vardır. Bilinmeyenlerle doludur yeni. Eski yıllarda yaşanan olumsuzluklardan kurtulma olasılığı vardır. Yeni bir pencere, umutlu bir kapı, sonsuz bir ufuk vardır önümüzde. Yeni yıl; bir tazelenme, bir başlangıçtır.

Ben, her zaman olduğu gibi yeni yılı ailemle karşıladım. Çocukluğumun anımsayabildiğim ilk yıllarından beri yeni yılı kutlarız. Çocukluğum, Karadeniz’in küçük bir kasabasında geçti. Nedense yılbaşı geceleri hep karlı olurdu. Diz boyu kar yağardı. Elektriğin, tabi ki televizyonun olmadığı bir çocukluktu bizimkisi. Eğlenceler tamamen herkesin katkısıyla ve yaratısıyla gerçekleşirdi. Oyunların, eğlencelerin genelinde tekdüzelik yoktu, çoğu özgündü.

Gün boyu yaş ve kuru meyveler hazırlanır, söylenecek maniler gözden geçirilirdi. Gece başlayınca kara, soğuğa aldırmayan çocuklar küçük gruplarla tekerlemeler ve maniler söyleyerek kapıları çalarlardı. Tekerlemeler “kalandaris kulandaris” diye başlayıp yerlerini manilere bırakırdı. Kapıyı çalan çocuklara ev sahipleri kuru ve yaş meyvelerle şeker ikram ederlerdi. Buna “kalandaris etmek” denirdi. Çocuklar sevinçle başka evlerin yolunu tutar ve aynı durum yinelenirdi. Yılbaşı gecesi dolaşan çocuklar ya da gençlerin giysileri ters giyme geleneği de vardı. Bu, eski yılın olumsuzluklarını ters çevirme uğuruydu.

Yılın ilk gününde eve gelecek konuk çok önemsenirdi. Çünkü o, yeni yılın nasıl geçeceğinin bir belirtisi olarak kabul edilirdi. Uğursuzluğuna ve nazarına inanılan kişilerin eve gelmesi istenmezdi. Sevilen, sayılan, çalışkan, iyi geçimli, özellikle de bilge kişilerin gelmesi ise yılın bereketli olacağı anlamına gelirdi. Eve gelen kişi, kapı eşiğinden sağ ayağını atarak ve besmele çekerek içeri girer. Birtakım dualar edilir. Konuk gittikten sonra çeşmeden bakır güğümlere su doldurulup (Önceki günden kalma, bekletilmiş su olmaz.) evin iç köşelerine dökülür. Ev halkının yüzlerine bu sudan atılır, suyun bereket getireceğine inanılır. Ayrıca konuk ve suyun yıl boyunca hastalıkları önleyeceği de düşünülürdü.

Yukarıda “kalandaris kulandaris” diye başlayan bir tekerlemeden söz etmiştim. Kalandar, yılın ilk günü demektir. Rumi takvime göre ocak ayının on dördüne denk gelir, yani yılbaşıdır. Miladi takvimin kabulüyle 1 Ocak olmuştur yılın ilk günü.

Ortaasya Türk geleneklerinde ise yeni yılın; günün geceye galip geldiği, yani günlerin uzamaya başladığı 22 Aralık olduğunu biliyoruz. Çok değerli bilim insanı Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ, bu bilgiyi açıklarken yılbaşı çam süslemesinin de bir Türk geleneği olduğunu bilgi dağarcığımıza ekledi.

Anadolu halkı keskin zekâsı, bilgece düşünüşü ve sağduyulu yaklaşımıyla farklı gelenekleri harmanlamış, özümsemiş ve benimsemiştir. Yurdumuzun birçok yöresinde adı, tekerlemeleri ve manileri değişik olsa da benzer yeni yıl kutlamalarına rastlamaktayız. Halk “yılbaşı” sözü yerine “yeni yıl” demeyi yeğlemiştir. Çünkü “yeni” sözcüğünün uğuruna, bereketine ve geleceğe ilişkin umuduna inanılmıştır.

Son yıllarda küresel güç kaynaklı muhafazakâr ideolojik yükselişle birlikte böylesine güzel geleneklerimiz, tüm değer sistemlerimiz de olduğu gibi saldırı altındadır. Bu gerici dalga toplumumuzu öylesine etkiledi ki, “yıl” sözcüğünün yerine “sene”yi yerleştiriverdik.

Emperyalizm ve işbirlikçileri bizi biz yapan ne varsa değiştirmek, ortadan kaldırmak istiyorlar. Her şeyimizi, güya “özgürlük ve demokrasi” adına tartışmaya açıyorlar. Amaçları tarihsel belleğimizi yok ederek toplumsal çözülmemizi gerçekleştirmek. Bir toplumu bir araya getiren ve ona rengini, kimliğini, duygu birlikteliğini veren; onun gelenekleri, toplumsal ve doğal olaylardaki dayanışması, geleceğe yönelik ülküleridir. İşte, saldırı da bu can alıcı noktaya yapılmaktadır. Yüzyıllardır bizi bir arada tutan değerlerimizi savunmak ve onları yaşatmak her bireyin görevi olmalıdır.

Keşke giysilerini ters giyip kapılarımızı maniler söyleyerek çalan çocuklar olsa. Onların torbalarına toprağımızda yetişen ve buram buram biz kokan bin bir çeşit, mis kokulu yemişleri cömertçe doldurabilsek…

Adil Hacıömeroğlu
2 Ocak 2010