28 Şubat 2010 Pazar

MIZRAK ÇUVALA SIĞMIYOR

Erzincan Başsavcısı Sayın İlhan Cihaner’in ve birçok üst düzey subayın gözaltına alınıp tutuklanmalarıyla zafer sarhoşu olan kimi AKP mensupları, ağızlarındaki baklaları da bir bir çıkarmaya başladılar. Yıllardır içlerinde biriktirdikleri Cumhuriyet’e karşı intikam ve nefret duygularını açığa vurmak için adeta yarışıyorlar.

İlk önce AKP Kahramanmaraş milletvekili Avni Doğan’ın ilginç sözleri gündeme düştü. Konuştuğu yer seçim bölgesinde bir belde. Kameralar ve gazeteciler yok. Görüntüler cep telefonuyla çekilmiş. İşte, olay yaratan konuşmadan bir bölüm: “Türkiye'nin Ak Parti'ye on sene daha ihtiyacı var. Her yerde, Karacasu'da ihtiyacı var. Türkiye'de ihtiyacı var. Eğer biz birazcık tökezlersek bu Ergenekoncular falan bu defa çok kötü intikam alır, halktan. Bu memlekette kimin kızının başı örtülü, hepsini fişlemişler. Kimin çocuğu İmam Hatip'e gidiyor hepsini fişlemişler. Kim muhafazakâr, kim ramazanda oruç tutuyor hepsini fişlemişler. Eee şimdi biz onları fişliyoruz. Kırk sene onlar bu halka yaptı, inşallah sıra bizde. Yapmaya çalıştığımız bu arkadaşlar.” Sözlerden de anlaşılacağı üzere hazretin tek takıntısı intikam. Kendi ulusunun yurttaşlarından ve kurumlarından intikam almak için yanıp tutuşuyor vekil bey. İktidar yetkilileri ve yandaş basın, darbe soruşturmalarının demokratikleşme yolunda adımlar olduğunu söyleseler de bu sözlerle asıl amacın ne olduğu ortaya çıkmıştır. Bu sözler, yetkili bir kişinin itirafıdır. Fişlenmiş insanlarla nasıl bir “demokrasi”nin kurulacağı da merak konusudur. Ayrıca “oruç tutanların” fişlendiği gibi bir sav, gerçekten ağır bir ithamdır. Bunun kanıtlanması gerekir. Halkı olur olmaz savlarla kışkırtmaksa iyi niyetten yoksundur.

“Yahu hükümet biziz. Yapılan her şeyi biz yaparız. Bizim istemediğimiz şeyi de kimse yapamaz” Avni Doğan’ın bu sözleri ise AKP’lilerin devlet işlerine, özellikle de yargıya bakış açılarının çarpıcı özetidir. Bu sözler, ancak diktatörlüğün olduğu ülkelerde söylenebilir. Konuşmanın hiçbir sözcüğünde demokratik bir anlayışın zerresi yok; aksine her sözcük keyfiyet ve kin dolu. Siyasal anlayışı, karşıtını “fişlemek” üzerine kurmuş bir kişinin, demokratik bir kurum olan TBMM’de bulunması üzüntü vericidir. Bu nedenle bu kişinin milletvekilliğinden acilen istifa etmesi gerekmektedir. Çünkü açıklamalarıyla demokrasiye inanmadığı ortaya çıkmıştır.

Avni Doğan’ın sözleri kamuoyunda büyük bir infial yaratmışken bu kez AKP Çorum milletvekili Ahmet Aydoğmuş’un zehir zemberek sözleri düştü gündeme. “AKP iktidarına karşı çıkanların kanını tahlile yollamak gerekir. Bu kanı bozuklar gizli sözleşmeler yaparak ihanet etmişlerdir.” “Kanı bozuk” deyimi, “soysuz” anlamına gelir. Unutulmamalıdır ki halkımızın yarısından fazlası AKP iktidarına karşıdır. Ulusunun yarısından fazlasını “kanı bozuk”lukla itham eden bir kişi için söylenecek bir söz bulamıyorum. Böyle bir ruh halinin tahlilini yapmak da beni aşar. Konuyla ilgili uzmanlarımız mevcuttur, sorunun teşhisi onların işidir. Eğer, ülke çıkarlarına aykırı gizli sözleşmeler yapılmışsa, bunların ortaya çıkarılması hükümetin ve meclisin işidir. Seçim bölgesine gidip halkı galeyana getirici konuşmalar yapmak yerine, milletin vekâletine uygun olarak görevini yap. Eğer İsrail’le anlaşmalar imzalamak “kanı bozuk”luksa AKP döneminde nelerin yapılıp yapılmadığını öğrenip kamuoyuna açıklamalıdır vekil bey.

AKP’lilerin son günlerde çok sinirli ve saldırgan olmaları dikkat çekicidir. Bazı sözcülerinin argo konuşmaları ve külhani tavırları da ilginçtir. Demokrasi; argonun, saldırganlığın, külhani davranışların rejimi midir? Milletin yarıdan çoğuna hakaret etmek, hangi demokratik kurala uymaktadır. Ayrıca yalan yanlış, uydurma sözlerle ve halkın dini duygularını istismar ederek siyaset yapmak hangi demokratik ülkede görülmüştür?

Ne yazık ki “demokrasi”nin “d”sine inanmayanlar, demokratikleşme adı altında ülkemizin kurumlarını yıpratmaya başlamışlardır. Bu tür sözler ve davranışlarla halkı kamplaştırmanın kimlere yarar getireceği de açıktır. Halkı bölerek ulusu ve devleti zayıf düşürmek, Türkiye’nin aleyhinedir. Bu nedenle ideolojik saplantılar ve çıkarlar uğruna halkı bölmenizden en çok Türk Ulusu’nun düşmanları sevinecektir. Ulusuna ve ülkesine saygılı bir yönetici, sorumluluk duygusu içinde davranmalıdır. Söz ve eylemleriyle dostlarını sevindirmeli, düşmanlarının ise cesaretini kırmalıdır.

23 Şubat’ta Balıkesir’in Dursunbey İlçesinde bir kömür ocağında grizu patlamasında on yedi işçimiz yaşamını yitirdi. Çok acı bir olay. İlkel çalışma ortamında güvenlikten yoksun, bir lokma ekmek için çalışan yurttaşlarımızın can vermesinin kabul edilebilir bir yanı yoktur. Meşhur bir cemaatin yandaş televizyonunda haber şu yorumla veriliyor: “Sevgili seyirciler tabii nasıl bir bağlantı kurabilirsiniz. Biz sadece hatırlatma yapıyoruz. Geçen sene Aralık ayında Bursa'da bir maden kazası meydana gelmişti. On dokuz madencimiz can vermişti. Peki bu olaydan hemen bir gün önce ne olmuştu, bir hatırlayalım. İstanbul'a cumhuriyet savcılarına İbrahim Fırtına, Aytaç Yalman, Özden Örnek gelip ifade vermişlerdi. Geldiklerinin hemen ertesi günü, pazar akşamı ise Bursa Mustafa Kemal Paşa'da 19 madencinin öldüğü maden kazası vuku bulmuştu. Dün gözaltılar oldu, Balyoz Darbe planıyla ilgili, bugünse ne yazık ki işte Balıkesir Dursunbey'den gelen böyle bir maden kazası haberi var. Nasıl bağdaştırırsınız ya da var mıdır bir bağlantı yoksa sadece ve sadece tevafuk diyebileceğimiz hadiseler midir bunlar, bunu da sizin izanınıza bırakıyoruz. Belki de varsa da bir bağlantı tabii komplo teorisi üretmek hiç hoş değil. Çünkü birisinde on dokuz kişi, diğerinde on yedi kişi can verdi.” Bu sözlere bir yorum bulamıyorum. Bu muhabire, Allah acil şifalar versin! Ancak safsata ve ideolojik saplantılarla yetiştirilen bu gençlerin, böyle düşünmelerinden acaba kimler sorumludur?

AKP’lilerin ve yandaşlarının bu açıklamaları ne kadar olumsuz görünse de yine de ülkemizin geleceği açısından önemlidir. Çünkü bu şirazesinden çıkmış konuşmalar, AKP’nin gizlemeye çalıştığı gerçek yüzünün halkımız tarafından görülmesine neden oluyor. Yani, “Mızrak çuvala sığmıyor, takke düşüp kel görünüyor.” yüreklerinde yatan kin, göğüs kafeslerini patlatarak ses olup söze dönüşüyor. Halkımızın deyimiyle “Her şerde bir hayır vardır.” diyelim. İşte, Allah adamı böyle şaşırttırır ve gerçek niyetini de ortaya dökmesini sağlar.

Dünyanın hiçbir yerinde demokrasi, demokrasiye inanmayanlarca kurulamaz ve de savunulamaz. Demokrasi, özgür demokrat bireylerle yaşam bulur.

Adil Hacıömeroğlu
25 Şubat 2010
Not: 1 Mart 2010 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com adresinden okuyabilirsiniz.

26 Şubat 2010 Cuma

“DEMOKRAT” BAŞBAKAN

AKP yöneticilerinin dillerinden düşürmedikleri sözcük “demokrasi”dir. Bunun için de örnek gösterdikleri yer, Avrupa ülkeleridir. İki de bir yaptıkları uygulamaların “AB standartları”na uygunluğundan söz ederler. Bugün başbakanın, partisinin genişletilmiş il başkanları toplantısındaki konuşmasının AB normlarına mı, yoksa Soğuk Savaş döneminde Latin Amerika ülkelerindeki diktatörlerin anlayışına mı uygundur? Bunu anlamak için konuşmayı anımsamak da yarar var.

RTE, Çankaya’daki üçlü zirveyle ilgili gazete yorumlarına kızarak şunları söylüyor: “Ben de şimdi o gazetelerin patronlarına sesleniyorum. Ne yapayım köşe yazarı hakim olamıyorum, diyemezsin sen bunun sorumlususun arkadaş, diyeceksin. Diyeceksin. Niye? Çünkü bu ülkeyi germeye bu ülkede ekonomiyi alt üst etmeye kimsenin hakkı yok. Buna biz de müsaade edemeyiz. Çünkü bir anda dengelerin ekonomik olarak ne hale geldiği ortaya çıktı. O zaman köşende yazı yazanın maaşını sen veriyorsun. Yarın feryat etmeye geldiği zaman da feryat etme hakkın yok. Çünkü biz bu ülkenin ekonomik noktadaki gelişmesini insan diyerek ele aldık. Bir taraftan geleceksin hükümete vuracaksın niye ücretler böyle diyeceksin. Öbür taraftan ekonominin çökmesi için de köşe yazarlarınla elinden geleni yapacaksın. Eğer şurada altı buçuk puan, yüzde altı buçuk puan sadece piyasalar düşüyorsa bunun sebebinin kimler olduğu ortadadır. Onun için de ben diyorum ki lütfen herkes çizgisini iyi bilmeli. Bu noktada ben uyarımı yapıyorum, yapmak zorundayım. Köşe yazarlarınız bana eleştirilerini yapabilir. Haklarıdır. Ancak ben de uyarımı yapmak zorundayım. Çünkü herkes yerini konumunu da gayet iyi bilmelidir ve bu ülkeyi de germeye hakları yoktur. (…) Böyle saçma şeyler olur mu ya? Bunlar edebe adaba hiç bir şeye sığmaz. Bir ülkenin yönetiminde bu tür anlayışların yeri olamaz. Herkes fikrini söylemekte serbesttir. Gayet güzel de böyle belirlenmiş şeyler var. Tabi serbest. Söyler. Doğru. Ama o insanlara da o kalemleri teslim edenler ha der ki ‘kusura bakma kardeşim, bizim dükkânda sana yer yok’. Çünkü herkes vitrinine layık olanı koyar. Bunu da çok iyi bilmemiz lazım.“

Başbakanın konuşmasından bir bölümü yukarıda aktardık. Demokratik bir ülkenin yöneticisi, eleştiriye bu kadar tahammülsüz olur mu? Demokrasi, farklılıklara saygı göstermek, farklı düşüncelerin tartışılıp konulacağı bir ortamı sağlamak değil midir? Hükümetin başarısızlıklarının nedeni olarak gazete köşe yazarlarının eleştirilerini gösteren “demokrat” bir başbakanımız var. Çöken, krize giren, üretemeyen, işsize iş bulamayan ekonominin sorumlusu bir avuç gazeteci. Basın yayın organlarının neredeyse yüzde sekseni hükümet yanlısı. Köşe yazarlarının ve televizyon yorumcularının büyük bir çoğunluğu hükümetin olmayan icraatlarını öve öve bitiremiyorlar. Ortalık döneklerden geçilmiyor. Birkaç yazarın AKP uygulamalarını eleştirmeleri bile başbakanı isyan ettiriyor. Gazete patronlarını tehdit ederek bu gazetecilerin susturulmalarını istiyor. Patron, maaşını veriyorsa susturmalıdır köşe yazarını. RTE’nin bu anlayışına göre patron efendi, çalışansa köledir. O zaman çoğulculuğa, demokrasiye ne gerek var Sayın Başbakan? Üç beş tane büyük patronu, toprak ağasını (Sizin bu anlayışınıza göre çalışanların kendi düşünceleri olamaz.) ve de tarikat liderini (sivil toplumu temsilen) getirin bir araya seçsinler ülkeyi yönetenleri. Çalışanların köle olmadığını, emeğiyle geçindiklerini, özgür bireyler olduklarını bilmelidir başbakan. İnsanın en temel hakkı olan düşünme ve düşündüğünü ifade etme özgürlüğünü yok etme, yalnızca diktatörlüklerde olur.

RTE’nin konuşması içerik olarak tehditlerle doludur ve demokrasi adına kötü bir örnektir. Konuşmanın üslubu ise bir çağdaş ülke yöneticisine yakışır tarzda değildir. Çünkü tonlama ve vurgularıyla külhanbeycedir, il başkanlarını kışkırtıcıdır.

Emeği, emekçiyi, hakkını arayanı, düşündüğünü söyleyeni susturmak, değer vermemek, köleymiş gibi davranmak çağdaş ve demokrat bir yöneticinin göstereceği davranışlar değildir.

Hükümetin başbakanı böyle konuşur da Adalet Bakanı nasıl konuşur, bir de ona bakalım: ''Tarafsız olmak yerine, sınırsız bir iktidar sahibi olarak aktif, şekillendirici ve yönetime hukuk üstü müdahalelerde bulunan bağımsız bir yargı, bağımlı bir yargıdan daha kötü sonuçlar doğurabilir.'' Bakan Bey, Stratejik Düşünce Enstitüsü tarafından düzenlenen ''Demokratikleşme Sürecinde Hukukun Üstünlüğü ve Yargı'' konulu konferansın açılış konuşmasında bunları söylüyor. Kuvvetler ayrımı üstüne kurulan ve yönetilen demokratik bir cumhuriyetin adalet bakanının sözleri bunlar. Bağımsız yargının ortadan kaldırılması için ortam hazırlanıyor. Bunu da ülkenin adaletini emanet ettiğimiz en yetkili kişi yapıyor. Bağımsız yargı yerine, bağımlı yargı bir hukukçunun tercihi olabilir mi?

Yukarıdaki iki örnekte de görüldüğü gibi amaç demokrasi değil, otokratik bir yönetimin oluşması için demokratik kurumları yok etmektir. Çünkü demokratik ve laik kurumlar, otokrasinin kurulmasına engeldir.

Hükümet partisi yetkililerinin dillerinden düşürmedikleri “milli irade” sözü de onlar için bir aldatmaca aracıdır. Bağımsız yargının olmadığı bir ülkede düşünme ve eleştirme özgürlüğü de kısıtlanan bir halk, milli iradesini gösteremez. Sandık da göstermelik bir demokratik araçtan öteye geçemez.

Son günlerde siyasal partiler, seçimlerin erken mi; yoksa zamanında mı yapılması gerektiğini tartışıyorlar. Bu tartışma yersizdir. Tartışılması gereken artık ülkemizde seçimlerin özgür, tarafsız ve adil olarak yapılıp yapılamayacağıdır. Yolsuzlukların, adaletsizliklerin bu kadar yaygın olduğu ve cezasız kaldığı bir ülkede demokrasiden asla söz edilemez. Demokrasi, dört yılda bir oy kullanmak değildir. AKP’nin istediği tek sesli bir Türkiye’dir. Zaten başbakan için demokrasi bir “araç” değil miydi?

Adil Hacıömeroğlu
26 Şubat 2010

21 Şubat 2010 Pazar

TUZ KOKTU

Üç beş aydır yazılarımda zaman zaman Türkiye’nin otokratik bir yönetime doğru hızla yol aldığından söz ettim. Küresel güçlerin isteği doğrultusunda büyük bir senaryo; zalimce, fütursuzca, Türk Ulusu’nun çıkarlarını ve geleceğini hiçe sayarak sahneye konuluyor. Ulusumuzun yüz yılda kanıyla, canıyla, alın teriyle oluşturduğu değerler ve kurumlar bir bir ortadan kaldırılıyor.

Bu haftaki gündem, baş döndürücü bir hal aldı. Erzincan’da bir tarikata soruşturma açtıran Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner’in, Erzurum özel yetkili savcısınca tutuklanması herkesi şaşırttı. Buna bağlı olarak dönemin Jandarma Alay Komutanı da daha önce tutuklanmıştı. Yine cemaat soruşturmasında görev alan MİT görevlileri de Ergenekoncu oldukları gerekçesiyle tutuklandılar. 3.Ordu Komutanı’nın, Erzurum’a ifadeye çağrılması ise işin bir başka yönü. Erzincan’da cemaate kim dokunduysa hepsi, ayrım gözetmeksizin, tutuklanıyor ya da ifade vermek için savcılığa çağrılıyor. Ayrıca İzmir’de Ergenekon soruşturması kapsamında Güney Deniz Saha Komutanı Koramiral Kadir Sağdıç’la Foça Çıkarma Gemileri Komutanı Tuğamiral Mehmet Fatih İlgar’ın saatlerce ifade vermesi, devlet kurumlarındaki cumhuriyetçi kadroların tasfiye edilme ve sindirme sürecinin planlı, kararlı bir biçimde yürütüldüğünü göstermektedir. Emekli subaylarla başlayan TSK’ya yönelik saldırılar, yavaş yavaş ordunun düşük rütbeli subaylarına yöneldi; kademe kademe yükselerek şimdi de üst rütbeli ve önemli görevlerde bulunan general ve amirallerine. Amaç, TSK’yı sindirerek Türkiye’yi, küresel güçlerin Ortadoğu’daki operasyonlarına uygun duruma getirmek.

Ülkemizde ilk kez savcı, başsavcıyı tutukladı. Başsavcı Cihaner’in başına gelenler, siyasal bir lincin nasıl yapıldığının önemli ve çarpıcı bir göstergesidir. Siyasetin yargıyı nasıl baskı altına aldığı, burada açıkça görülmektedir. Bu olayda, yetki aşımı yapıldığı gerekçesiyle HSYK, Erzurum’daki özel yetkili savcıları görevden aldı. Bunun üzerine kıyamet koptu. Hükümet kanadı dört koldan zehir zemberek saldırgan açıklamalarla yargının siyasallaştığını haykırmaya başladılar. Oysa, Sayın Cihaner tutuklandığında aynı iktidar sözcüleri, ülkemizde yargının bağımsız olduğunu keyiflenerek televizyon ekranlarında anlatıyorlardı. Birkaç saatte yargıya ilişkin görüşleri değişiverdi. Ne güzel adalet anlayışı! Yargıçlar iktidar lehine karar verirse bağımsız, aleyhine karar verirse bağımlı oluyorlar. Yedi yılı aşkın bir süredir iktidarda bulunanlar mı yargıyı etkileyecek güce sahiptirler, yoksa yıllardır muhalefette olanlar mı?

Saatlerce televizyonlardaki tartışmaları, yorumları izledik. Yargıtay, Danıştay, HSYK, Barolar, YARSAV… gibi üst yargı organları ve sivil toplum kuruluşları aynı doğrultuda görüş bildiriyorlar. Hukuk eğitimi almamış gazeteciler, öğretim üyeleri ise kararı eleştiriyorlar. Kurumsal çöküşe koşut olarak mesleksel çöküşü de yaşıyoruz. Bir konuda eğitim görmüş, uzmanlaşmış, mesleki teoriyle uygulamayı birleştirme deneyimi kazanarak yoğrulmuş kişiler yerine; kulaktan dolma, uzmanlık dışı bilgilerle ve ideolojik saplantılarla hareket edenlere fikir sorulması bu işin gülünç yanıdır.

Son günlerde ülkemizde yaşananlar, büyük bir siyasal, sosyal, kültürel, ekonomik değişimin öncü sarsıntılarıdır. Cumhuriyet’ten, bağımsızlıktan ve ülkemizin birliğinden yana olan yurttaşlarımıza önemli görevler düşmektedir bu süreçte. Tepkisel davranışlar, AKP’nin işine yarar. Çünkü hükümet kanadı gerilimi tırmandırarak hem gündem değiştirmek hem de yeni mağduriyetler yaratmak için olağanüstü bir çaba içindedir. Ekonomik çöküş ve işsizliğin tavan yapmasıyla halkın desteğini yitirmeye başlayan hükümet, suni gündemlerle durumunu düzeltmeye çalışacaktır. O zaman yapılacak iş, ülkemizin gerçek gündemini her yerde tartışmak ve halka anlatmaktır. Gerçek gündem ise; pahalılık, işsizlik, sosyal güvenlik sisteminin ortadan kaldırılması, özelleştirmeler ve yanlış liberal uygulamalarla çöken ekonomik sistem, yok edilen tarım, yabancı ülkelerden getirilecek ucuz işçiler, kısıtlanan özgürlükler ve hızla dışa bağımlı duruma getirilen Türkiye’dir.

Bölgemizde ABD’nin halletmesi gereken birçok sorun var. Bunlardan birincil olanı İran’dır. İran’a, olası bir Amerika müdahalesi olmadan Türkiye’de seçimlerin olması önemli bir beklentidir. Çünkü yapılacak seçimden birinci çıkacak bir AKP’nin, İran konusunda daha rahat karar vermesi düşünülmelidir. Bu süreçte toplumsal muhalefeti sindirmek, devlet kurumlarını kendi anlayışına göre yapılandırmak da hükümet kanadının en önemli hedefidir. Bu nedenle önümüzdeki günlerde gözaltılar, tutuklamalar boyut değiştirerek daha da hızlanacaktır. Demokratik kitle örgütleri, meslek odaları sindirildi. TSK, yargı ve üniversiteleri baskı altına almak için inanılmaz süreçler yaşadık. Şimdi sıra siyasal muhalefette. Yarın parlamentodaki muhalif sesleri kısmak için bir yargı süreci başlarsa kimse şaşırmasın. Almanya’da Hitler’in sivil darbesinin aşamalarını anımsarsak sıranın kimlere geldiğini de anlarız.

İktidarın, güya demokrasiyi oturtmak için yapacağı Anayasa değişiklikleri hem demokratik rejimimiz için hem de Cumhuriyet’imiz için tehlikeli bir boyut kazanabilir. Siyasal gerginliğin tırmandığı ve popülist söylemlerin arttığı bir ortamda, anayasal değişikliklerin halkoyuna sunulma olasılığı kuvvetlidir. Demokrasicilik oyunuyla AKP, yitirmekte olduğu halk desteğini yeniden kazanabilir. Bu konuda muhalefet partileri, demokratik kitle örgütleri, meslek odaları, sendikalar, üretici birlikleri dikkatli olmalıdır. Ülkemizin gerçek gündemini tartışmaya açmalıdırlar.

Yargının siyasallaştığı, güçler ayrımının yok edildiği, dışa bağımlılığın arttığı bir ülkede demokrasi olmaz. Çünkü demokrasinin olmazsa olmazı özgür seçimler, bağımsız yargıçların gözetiminde yapılır. Telefonları dinlenen, tutuklanma ve meslekten atılma korkusuyla yaşayan, her türlü siyasal müdahalelerle sindirilmeye çalışılan yargıçların adil bir seçimi sonuçlandırmaları da zordur. Demokratik sistemin devamı için bağımsız bir yargı zorunludur. Bu nedenle yargıya her türlü müdahale önlenmelidir.

Cumhuriyet’i korumaya çalışan cumhuriyet savcılarının, cemaat liderlerinin isteği doğrultusunda tutuklandığı bir Türkiye’de yargının bağımsızlığından ve demokrasiden söz edilebilir mi? Yargının siyasallaştığı bir yerde, “Adalet mülkün temelidir.” denilemez. Yargı, bir toplumun tuzudur, toplumsal kokuşmayı önler. Ya tuz kokarsa?

Adil Hacıömeroğlu
18 Şubat 2010
Not: 22 Şubat 2010 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı, http://adiladalet.blogspot.com adresinden okuyabilirsiniz.

14 Şubat 2010 Pazar

ÖLDÜRÜCÜ SALDIRILAR

Son günlerde subay intiharları dikkat çekici ve tartışılır boyutlara ulaştı. İntiharlara bakıldığında özel yaşama müdahalenin önemli bir rol oynadığını görmekteyiz. Diğer bir etken de “darbecilikle” suçlanan birtakım ordu mensuplarının kamuoyu önünde savunmasız bırakılarak adeta siyasal bir linç kampanyasıyla karşı karşıya kalmalarıdır.

Suçlayanların, çamur atanların sesinin gür çıktığı, suçlananların ise sesinin kısıldığı bir “demokratik” ortamdayız. Onlarca gazete, televizyon ve birçok adı sanı bilinmeyen internet sitesi; aynı anda, bir işaretle birlikte akla hayale gelmeyecek suçlamalarla hedefe birini oturtarak linç ediyorlar. Sonra yargı aşaması başlıyor. Linç edilen kişi aklanıyor; ancak bu aklanma, kimse tarafından bilinmiyor. Linç edenler ise yaptıklarının cezasını ne yazık ki görmüyorlar. Aksine hedefe yeni birisini oturtarak aynı kampanyayı sürdürüyorlar. Basın ahlak yasasıymış, toplumsal ve kişisel vicdanın muhasebesiymiş, İnsanların yaşamlarını alt üst etmekmiş… Hepsi hak getire. Zorbanın, kural tanımazın, yasa bilmezin egemenliği budur işte.

Dünyanın her yerinde aileler korunur. Çünkü aile, en küçük sosyolojik birimdir. Toplumu oluşturan en önemli yapıtaşıdır. Her şey orda başlar, orda öğrenilir. Kişilikler orda biçimlenir. Ahlak orada bir ölçüye ve ilkeye kavuşur. Toplumdaki aksaklıkların kaynağını hep orada arar, yanlış bir şey yapana: “Sende hiç aile terbiyesi yok mu?” diye onun için sorarız. Aile içi kavgalara dışarıdan karışmak bile son derece yanlış kabul edilir toplumumuzda. “Karı koca arasına girmemek” önemli bir toplumsal ilkemizdir. “Herkesin tenceresi kapalı kaynar.” Atasözü, aile mahremiyetinin güzel bir ifadesidir. Hem geleneklerimiz hem de yasalarımız aileye saygının manifestolarıdır.

“Sana yapılmasını istemediğini sen de başkasına yapma. (Konfüçyüs)” ne güzel söylemiş bilge kişi… Binlerce yıl öncesinden seslenmiş bizlere, bir önemli insanlık ve ahlak ilkesini unutmayalım, anımsayalım, yanlış yapmayalım diye uyarmış bizi bu ölümsüz insan. Deniz Kurmay Albay Berk Erden’in özel yaşamı için birçok yazı ve görüntü var internette (Bu görüntüler, bazı gazetelerde yazıldığı gibi değil...) Psikolojik bir savaş başlatıldı ordu mensuplarına karşı. Bel altı, bel üstü vurmak serbest. Kural yok, insanlık, vicdan, yasa, yargı yok. Sindir, yok et de nasıl olursa olsun. Yalan yanlış haberlerle insanların namuslarıyla, onurlarıyla, aile düzenleriyle oynayacaksın; sonra da hiçbir şey yokmuş gibi kenara çekilip yeni pusular kuracaksın. Bir kişinin eşinin ne yaptığı ya da yapacağı üçüncü kişileri ne ilgilendirir? Kişilerin özel yaşamlarına bu kadar meraklı olmak, hangi sağlıksızlığın belirtisidir?

Ortada bir cenaze var; ölüye saygı, ölünün arkasından konuşmamak önemli bir geleneğimiz. Aynı gün ve izleyen günlerde çıkan bazı gazetelerde (internet kaynaklarına dayanarak) “rahmetli bir kişinin” özel yaşamı didik didik ediliyor. Bu ne öfkedir, bu ne bitmez kindir? Bu tavırla sağ kalanlara gözdağı veriliyor. O kirli parmak, tehdit ediyor sıradakileri.

Albay Erden ve daha önce intihar eden Deniz Yarbay Ali Tatar, “amirallere suikast planı” ile suçlanıyorlardı. İkisinin de cenazesinde ön saflarda başta Deniz Kuvvetleri Komutanı olmak üzere, neredeyse amirallerin çoğu var. Deniz Kuvvetleri Komutanı Sayın Eşref Uğur Yiğit’in, Albay Erden’in cenazesinde konuşması tüm yalanları, iftiraları boşa çıkaracak nitelikteydi: “Burada cenazemiz var, onun dışında bana bir şey sormayın. Ben üst düzey bir komutanım. Üst düzey isimlere her zaman suikast ihbarı olabilir. Fakat beni esas üzen bu iddiaların masum subaylarım üzerine yıkılmasıdır böyle bir operasyonun. Bana düzenleneceği söylenen suikast iddiasında ismi geçen iki albayım eğer bana bir mermi sıkılırsa, bana bir hücum olursa, göğsünü siper edecek arkadaşlardır.” Eşref Uğur Paşa’nın bu sözleri yorum ister mi? Paşa’nın şu sözleri de dikkat çekicidir: “Ben ve personelim silahlı kuvvetlerin diğer personeli gibi her zaman göreve hazırız. Bu konuda yargı yapmadan önce masumiyet karinesini dikkate alarak, bu güzide subaylarımızı suçlamadan önce herkes aynı soruyu kendisine sorsun: Bu bana yapılsa ne yaparım?” Evet, bu size yapılsa ne yaparsınız?

“Ergenekon” soruşturması sırasında ve sonrasındaki olaylarda deniz kuvvetlerinin hep ön planda olmasını ilginç buluyorum. Çünkü son yıllarda Deniz Kuvvetlerimiz “milli gemi” projesiyle büyük bir teknolojik atılım yaparak ulusal savunma sistemlerinin gelişmesi konusunda önemli bir başarıya, çalışmaya ön ayak oldu. Bundan rahatsız olan birileri, “milli gemi” çalışmasını sabote ederek bundan sonra yapılacak ulusal savunmayı geliştirici girişimleri bertaraf mı etmek istiyor? Ortadoğu’da küresel güçlerden bağımsız bir ordu, bölge çıkarlarını koruyacağı için emperyalistlerin aleyhinedir. Bu, hiç unutulmamalıdır.

Asker, her türlü saldırıya (Silahlı, psikolojik fark etmez.) bedensel ve ruhsal bakımdan hazır olmalıdır. Ordu her zaman silahla savaşacak değil. Asker, PKK’nın dağlardaki hain mayın tuzaklarına karşı nasıl hazırlıklıysa, kentlerde kurulan pusulara karşı da uyanık ve dayanıklı olmalıdır. TSK, kendisine karşı yapılan bu psikolojik saldırılara karşı personeline sıkı bir eğitim vermek zorundadır. Bu savaşı kazanmak için gereken de budur. 1919’dan beri savaş (Kurtuluş Savaşı; Kore, Kıbrıs ve terör savaşı) yitirmeyen TSK, bu savaşı da kazanmalıdır.

Türk toplumu, son yıllarda ekonomik, siyasal alanlarda birçok olumsuzluklar yaşadı. Bir dilim ekmeğe, bir tas sıcak çorbaya muhtaç edildi. İçimizdeki kurt, görkemli Cumhuriyet ağacını durmadan kemirdi. Ancak toplumumuz yıkılmadı. Çünkü toplumun çekirdeği aile, ayakta kaldı. Son yıllarda gazetelerle, televizyonlarla aile değerlerine büyük saldırılar yapılıyor. Özel yaşamın mahremiyeti ayaklar altına alınmaya çalışılıyor. En mahrem ilişkiler bile basın ve yayın organlarında günlerce tartışılıyor. Özel yaşam, özel olmaktan çıkarılıyor. Amaç, toplumun çekirdeğini parçalamak. Ne yazık ki iktidardaki siyasiler de bu işe ön ayak oluyorlar. Öyle bir siyasal zümre düşünün ki, eşlerinin giyim tarzıyla oylarını artırsın. Yine geçenlerde bir hükümet üyesinin, meclisi yöneten Güldal Mumcu’nun dinlenmesi için ayrılan odaya girmesi özel yaşamın/ alanın ihlali değil midir? Bedevi çadırına girer gibi, bir kişinin özel yaşam alanına girilir mi?

Şu, hiçbir zaman unutulmasın ki saygı gösteren saygı görür. Siz insanların özel yaşamlarına saygı göstermezseniz, onlardan saygı bekleyemezsiniz.

Adil Hacıömeroğlu
11 Şubat 2010

Not: 15 Şubat 2010 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı, http://adiladalet.blogspot.com adresinden okuyabilirsiniz.

8 Şubat 2010 Pazartesi

OTOKRATİK YÖNETİME DOLUDİZGİN

23 Kasım 2009 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanan “Demokrasi mi, Otokrasi mi?” başlıklı yazımda birtakım olaylardan hareketle iktidar partisinin otokratik bir yönetime kaydığını söylemiştim. Aradan geçen sürede öyle dudak ısırtıcı gelişmeler oldu ki, belleklerde yerleşen otokratik anlayışın hızlı bir biçimde dışavurumuna tanık olduk.

Tekel işçilerinin Ankara’daki eylemleri, bu satırlar yazıldığında, büyük bir insanlık dramı olarak sürüyordu. Hükümetin kılı kıpırdamıyor. Başbakan, işçilerin hak arayışlarının yasadışı olduğunu baştan beri defalarca söyledi. Yine bu görüş, AKP sözcülerince birçok kez dile getirildi. Maliye Bakanı’nın “İşçilere merhamet gösterdik.” sözü ise hiçbir çağdaş ve insani ölçüye sığmaz. Modern devlet merhamet göstermez, çalışanın hakkını verir. Üstelik işçiler kapınıza gelmiş, sizden merhamet dilenen dilenciler de değil. Yıllardır çalıştıkları, emek vererek kazandıkları haklarını korumak istiyorlar. İş güvencelerini yitirmek istemiyorlar. Uzun yıllar yurtdışında kalmış, eğitim görmüş Bakan Bey; oralarda emeğe saygı göstermeyen, ilkel diktatörlük yönetimlerin tutumları dışında bir şey öğrenmemiş mi? İLO (Uluslararası Çalışma Örgütü) dediğimiz bir örgüt var, Birleşmiş Milletlere bağlı. İLO’nun koyduğu çalışma standartları var. Bunlardan hiç mi haberiniz yok? AKP’lilerin tümü işlerine geldiğinde AB standartlarından söz ederler. Hangi AB ülkesinde bir emekçinin, bir çalışanın kazanılmış hakkı geriye alınır ve karda kışta üzerine biber gazı sıkılarak buz gibi havuzun içine atılır? Bakan Bey, kimseye merhamet göstermesin; emeğe, insana, çağdaş insanlık değerlerine ve yasalara saygı göstersin, yeter. Unutmasın ki ülkemizin hiçbir yerinde, hiçbir emekçinin düğününde geline bir milyon liralık takı takılmıyor. Hakkı yalnızca kendisi için düşünüp başkaları için düşünmemekse demokratlık değil, otokratlıktır.

2 Şubat 2010 günü yaşadıklarımız ise çağdışı baskıcı bir anlayışın Türkiye’ye nasıl egemen olduğunu göstermektedir. Başbakan önce parti grup toplantısında esip gürlüyor. “Hazinemizdeki her bir kuruş, milletimizin bize emanetidir. Her bir kuruşta tüyü bitmedik yetimin hakkı var ve biz o hakkı çarçur etmeyecek, milletin emanetini asla bir defa suistimalle, halel etmeyeceğiz. Değerli kardeşlerim, bir şey daha söyleyeyim, şu anda yapılan eylem yasal değildir. Ne Abdi İpekçi'de yapılan, ne TÜRK-İŞ önünde yapılan; bunlar yasal değildir.” RTE’nin grup toplantısında söylediklerinden kısa bir bölüm. Milletimizin emaneti olan hazinemizdeki bir kuruşu değil, milyonlarca lirayı eşe, dosta, akrabaya, yandaşa değişik adlarla kredi olarak verirken bu duyarlılığınız niye yok? Kamu ihalelerinde parti yakınlığına göre iş dağıtıp yeni bir zengin zümre yaratırken vicdani ölçüler nerdeydi? Eski maliye bakanının iş bilir çocuklarının şirketlerine daha dün verdiğiniz kredinin tutarını biliyor musunuz? Bu tutarla kaç emekçinin, kaç yıl geçindiğinin farkında mısınız? Ne zamandan beri gösteri ve yürüyüşler, hak arama eylemleri yasadışı oldu ülkemizde? Hak aramanın olmadığı yönetim biçimlerinin adı diktatörlüktür. Demokrasilerde ise yurttaşlar, haklarını sonuna kadar ararlar. Demokratik yönetimlerde yaşayan insanlara yurttaş denir, yurttaşlık da eşit hakları gerektirir. Çağdışı yönetimlerde yurttaş yoktur, merhamete muhtaç kullar vardır.


Aynı gün TBMM’de yaşanan olaylar, siyasetteki seviyenin ne kadar düştüğünü göstermiştir. Meclisteki tartışmalar eski sağlık bakanı Osman Durmuş’un konuşması ile başladı. Durmuş’un değindiği “AKP’li Aydın İl Genel Meclisi Üyesinin başbakana peygamberlik yakıştırması” iktidarın geldiği noktayı ve AKP’lilerin liderlerine bakış açılarını göstermek bakımından önemliydi. Ancak bu bakış açısının, başbakanın eşiyle ilgili bir konuyla ilişkilendirmesi yanlıştı. Bu da Sayın Durmuş’un asıl söylemek istediğini anlatamamasına neden olmuştur.
Başbakan’ın, Osman Durmuş’a yanıtı ise ibretliktir. “Bu tür yakıştırmayı yapan siz, ayrıca, eşime laf atamazsın! Bu edepsizliktir, izansızlıktır! Ahlaksızlıktır!” Bu sözler, kutsal meclis çatısı altında söyleniyor. Söyleyen ise bu ülkenin başbakanı. Yani halka, çocuklara örnek olması gereken kişi. Konuşmaları dinlerken bir an, bir kenar mahalle kahvesinde kavga mı seyrediyorum, diye düşündüm. Bu tahammülsüzlüğün nedenini herkes gibi ben de merak ediyorum. RTE konuşurken MHP ve AKP sıralarından karşılıklı laf atmalar var. Burada en ilginci, Osman Durmuş her ağzını açtığında Sağlık Bakanı Recep Akdağ’ ın, eski sağlık bakanına ağır ve küfürlü hakaretlerle yanıt vermesiydi. Bu davranışla AKP grubunu sürekli kışkırtarak olay çıkartma isteğidir. Bunda domuz gribi konusunda başbakandan yediği fırça sonrası, göze girme isteği de var. Zaten RTE gerektiği kadar kışkırttı, kavga çıkarmak için elinden geleni yaptı. Yalnız burada dikkat çekici olan; şimdiki sağlık bakanının, eski sağlık bakanına öfkesi ve intikam isteğidir. Bunun altında domuz gribi aşıları soygununu, Osman Durmuş’un ortaya çıkarmış olması yatmasın? Tabi bunca kışkırtmanın sonucunda olanlar oldu ve meclis tarihinin en büyük kavgası çıktı. Mecliste kavga olurken başbakanın ve bakanların bazı korumalarının genel kurul salonuna girmek istemeleri ise altı çizilmesi gereken bir konudur. Bu korumalar devletin mi, yoksa AKP’nin mi görevlisidirler?

Kavga sonrası başbakanın ve AKP sözcülerinin olayı saptırmaları ise daha ilginçtir. Olayı başbakanın eşine ve peygambere hakaret boyutuna getirdiler. Yine bir gündem saptırmasıyla karşı karşıyayız. Yine masumiyet yaratarak mağduriyet edebiyatı. İslam’ın peygamberine hakaret ederek karikatürlerinin çizilmesini destekleyen Rasmussen’ in üzerine neden yürümediniz? Aksine, bu kişiyi NATO genel sekreteri seçilmesine destek vererek ödüllendirdiniz.

Meclisteki kışkırtmalı, kavgalı günün en ilginci ve medyanın gerektiği kadar önemsemediği olayı ise meclis başkan vekili Güldal Mumca’ ya iktidar kanadınca yapılan baskı, müdahale ve saldırıdır. “Sayın milletvekilleri, sizlerle bir konuyu paylaşmak istiyorum. Biliyorsunuz -hâlâ da uygulanıyor zannediyorum- ülkemiz yasama, yürütme ve yargı bağımsızlığına dayanılarak yürütülüyor. Şu anda yasamayı temsilen burada bulunuyorum. Ama yürütmenin yasamaya baskı yapma hakkı hiçbir zaman yoktur. (AK PARTİ sıralarından “Nereden çıktı?” sesleri, CHP sıralarından alkışlar) Ama demin, Bakanlar Kurulu üyesi bir Bakan, Başbakan Yardımcısı Sayın Arınç makam odasına gelip, nasıl yöneteceğim konusunda bana talimat vermeye kalkıştı. Bunu şiddetle kınıyorum. (CHP sıralarından alkışlar) Bu, son zamanlarda uygulanmaya konulan, uygulana gelmeye başlayan yürütmenin yasama üstündeki bir baskısının ikinci bir tezahürüdür, bunu şiddetle kınıyorum!” Sayın Mumcu’nun bu sözleri tarihseldir, önemlidir ve demokrasimiz adına utanç verici bir durumun tespitidir. Daha önce kendi partilerine mensup meclis başkanına, bakanlara benzer baskıları görmüştük. Türkiye’deki her demokratik kurumun ve yurttaşın kınaması gereken bir durumdur Sayın Mumcu’ya yapılanlar.

Enflasyon, işsizlik ve yoksulluk artıyor. Dış politikada yüz yıllık kazanımlar bir çırpıda harcandı. Özelleştirmelerle elde avuçta bir şey kalmadı. Açılımlar ters tepti, hükümet açılımzede oldu. Ergenekon, darbe iddiaları fos çıktı. Seçimler de yaklaşıyor. Şimdi gündemi değiştirecek bir fırsat yakaladı, AKP’liler bunu lastik gibi sündürürler.

AKP’nin bu tahammülsüzlüğünün altında otokratik yönetim anlayışı yatmaktadır. Eleştiri, özeleştiri ve tartışmanın olmadığı, gözü kapalı bir itaatin olduğu bir düzenin özlemi içindedirler. Şu iyi bilinmelidir ki cumhuriyetimiz ve demokrasimiz kolay kurulmadı. Halkı sonsuza kadar saf yerine koyarak kandıramazsınız. Kandırıldığını anlayan kitlelerin öfkesi ise çok sert olur. Bu da iyi bilinmelidir.

Adil Hacıömeroğlu
4 Şubat 2010
Not: 8 Şubat 2010 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı, http://adiladalet.blogspot.com adresinden okuyabilirsiniz.