28 Mart 2010 Pazar

KESKİN DÖNEMEÇ


Günlerdir konuşulan anayasa değişikliği paketi nihayet açıldı. Pakette, anayasanın yirmi üç maddesinin değiştirilmesi öngörülüyor. Aylardır “demokratik” bir anayasa taslağı bekleyen kimi çevreler de büyük bir hayal kırıklığı yaşamış oldular.

Değişikliği istenen maddelerin büyük çoğunluğu, AKP’nin otokratik yönetiminin yolunu açacak ve yürütmenin tüm devlet kurumlarına egemen olmasını sağlayacak konulardır. Bu değişikliklerle yargının bağımsızlığı ortadan kalkacak, yüksek mahkemelerin hiçbir etkinliği kalmayacaktır. Böylece de demokratik düzenin vazgeçilmezi olan güçler ayrılığı kuralı ortadan kalkacaktır.

Özel yaşamın gizliliği ve seyahat özgürlüğü konusundaki düzenlemeler ise 12 Eylül anayasasını bile aratacak düzeyde kısıtlayıcıdır. Özel yaşamın gizliliğinin ve seyahat özgürlüğünün olmadığı bir yerde demokrasi olur mu? Yurtdışına çıkışlarda hakim kararının aranmaması, yargının toplumsal yaşamımızdan nasıl soyutlandığının bir göstergesidir.

Anayasa Mahkemesi ve HSYK’da öngörülen değişiklikler ise bu anayasa değişikliği isteğiyle neyin amaçlandığını açıkça ortaya koymaktadır. Amaç, yargıyı devre dışı bırakarak laik, demokratik, hukuk devletini; otokratik bir yönetime dönüştürmektir. Parti kapatmaların TBMM tarafından yapılması düşüncesi ise ilginçtir. Bu demektir ki çok partili yaşamımız çoğunluk partilerinin tekeline girecektir. Çoğunluğu sağlayan partiler de iktidar olduklarına göre, iktidar partileri siyasal yaşamın tümünü kontrol edecektir. İktidar uygulamalarını eleştiren küçük partiler, sürekli kapatılma korkusu içinde yaşayacaklar. Taslaktaki değişikliğin doğruluğunu kanıtlamak için AKP sözcüleri, Avrupa’nın bazı ülkelerinde de aynı uygulamanın olduğunu savunuyorlar. Peki, bu Avrupa ülkelerinde temsil adaleti nasıldır? Yargı siyasal müdahalelere açık mıdır? Bunun yanıtı yoktur. Ayrıca demokratik ülkelerin çoğunda parti kapatmalar, yargı kararıyla olur. Üstelik örnek verilen demokratik ülkelerde bizim yaşadığımız rejim ve terör sorunları da yoktur.

AKP’nin anayasa taslağının amacının kuvvetler ayrımı ilkesini yok ettiğini ve demokratik içerikten yoksun olduğunu savunduk. Çünkü anayasamızdaki temel sorunların başında temsil adaleti gelmektedir. Seçim barajının yüzde on olduğu bir ülkede tam bir demokrasiden söz edilemez. Halkın her kesiminin mecliste temsilinin sağlanması gerekir. Yine temsilde adaletsizliğin bir başka örneği ise illerin çıkardıkları milletvekili sayısıdır. Küçük iller, büyük illere göre avantajlıdır. Büyük illerde bir milletvekili çıkarmak için alınması gereken oy neredeyse küçük illerin dört beş katıdır. Kentli seçmen adeta cezalandırılıyor. Öncelikle temsil adaletinin sağlanması zorunludur.

Diğer önemli sorun da çalışma yaşamını düzenleyen maddelerdir. Grevli toplusözleşmeli sendikal hakların olmadığı bir ülkede demokrasiden söz edilemez. İş güvencesinin ve güvenliğinin olmadığı bir yerde ancak göstermelik bir demokrasiden söz edilebilir. Yolsuzlukların önlenemediği ve çığ gibi büyüdüğü bir ortamda demokrasi olmaz. Yolsuzluğu önlemek için bir anayasa değişikliği gereklidir. Bunun için de yargıyı daha da güçlendirmek gerekir. Bir toplumda yolsuzluk kanıksanmışsa, o toplumda demokratik kurallar işlemiyor demektir.

Demokrasinin en büyük erdemi, herkesin eşit olmasıdır. Yasalar, kimseye ayrıcalık tanımaz. Dokunulmazlığın olduğu bir yerde adalet de gerçekleşmez. Anayasa değişikliğinde öncelikli ve ivedi konulardan biri bu olmalıdır. Siyasetçinin işlediği suçtan yargılanmadığı yönetim biçimine diktatörlük denildiği de unutulmamalıdır.

1982 Anayasası kabul edildiği günden beri eleştirilmektedir. Bugüne kadar hemen hemen her siyasal parti ve sivil toplum kuruluşu bu anayasanın değiştirilmesinin gerekli olduğunu savunmuştur. Ne yazık ki bugüne kadar da değişiklik söz konusu olmadı.. Özgürlük, tüm dünyada insanlığın peşinden koştuğu ve ulaşmak için savaştığı bir değerdir. Yıllardır 12 Eylül rejimine ve onun yasalarına karşı toplumda büyük bir özgürlük isteği var. AKP de bunu görerek durumdan vazife çıkarıyor. Toplumun bu haklı talebine sahip çıkar görünerek daha da antidemokratik bir toplumsal düzenin taşlarını döşüyor. Zamanlama da mükemmeldir. Çünkü AKP politikalarının iflas ettiği, oylarının düşüş eğilimi gösterdiği bir anda anayasa değişikliğiyle yine gündemi değiştiriyor ve toplumu önemli bir tartışmanın içine çekiyor. Halkın haklı bir talebi halka karşı kullanılıyor. Muhalefet partilerinin bu anayasa taslağını reddetmeleri doğrudur, ancak tek başına yeterli değildir. Bu konuda sorumluluk alarak seçenek sunmaları gerekir. AKP’ye bu konuda karşı çıkan siyasal partiler zaman yitirmeden harekete geçmeliler. Partilerin, meslek odalarının, sendikaların, demokratik kitle örgütlerinin, üniversitelerin, yüksek yargı organlarının ve konuyla ilgili uzman kişilerin katılımıyla yeni bir anayasa taslağı oluşturma çalışmaları başlatılmalıdır. Geniş katılımlı bir çalışma ve tartışma ortamının oluşturulması iktidar partisinin oyununu bozar.

AKP’nin tek isteği anayasa konusunda halk oylamasıdır. TBMM’de anayasa değişikliğinin kabul edilmesi RTE ve arkadaşlarını tatmin etmez. Referandumla halkı biraz daha ayrıştırmak, cepheleştirmek asıl amaçlarıdır. Bizim halkımız seçimi sever. Bugüne kadar halka, “demokrasi, eşittir sandık” fikri aşılandı. Demokrasi, halkı adam yerine koymaktır. Sandığı halkın önüne koyan kazançlı çıkar. Bu, unutulmamalıdır. Referandum AKP’nin oylarındaki düşüşünü ters döndürebilir. Anayasa değişikliği paketi toptan oylanacağından bu, iktidar partisine avantaj sağlar. Bir maddeyi beğenen, diğerlerini incelemeden oyunu verir. Zaten gereğinden çok popülizm yapılarak ve belden aşağı vurularak kamuoyu referanduma hazırlanmıştır.

Yine mağduriyet ve masumiyet zırhı. Yine hızlı gündemlerle sarhoş edilerek şaşkına çevrilmiş bir kamuoyu. Cumhuriyet, bu gündemle tarihsel bir dönemece gelmiştir. Kişisel ve grupsal çıkarları bir yana bırakmanın zamanıdır. Dönüşü olmayan rejim bunalımlarına saplanmamak için bu oyunu bozmak zorundayız. Yoksa, yitirdiklerimizi geri getirmek çok zor olabilir.

Adil Hacıömeroğlu
25 Mart 2010
Not: 29 Mart 2010 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımın tümünü http://adiladalet.blogspot.com adresinden okuyabilirsiniz.

21 Mart 2010 Pazar

KUŞATMA


Ülkemizin içte ve dışta yaşadığı sorunlar her geçen gün artmakta, giderek de çözümsüz hale gelmektedir. Yetkililer, sorumlular çözüm üretmek yerine; işlerin daha da sarpa sarmasında etkin rol oynuyorlar.

“Bu kurmaca davada inanılmaz durumlardan biri de benim yaşadıklarımdır. Ben TSK bünyesinde ülkesine hizmet etmiş emekli bir jandarma subayıyım. Allah, 28 yıllık meslek hayatımda bana hep kritik ve nitelikli görevler nasip etti. Başta teröristbaşının sorgusu olmak üzere safahatim terör örgütleri ile mücadele içinde geçti. Sayısız çatışmalar yaşadım, kucağımda personelimi şehit verdim. Bu görev süreci nedeniyle hem PKK, hem DHKP-C ve hem de Hizbullah terör örgütlerinin hedefi oldum. 1 Temmuz 2008 günü sözde ‘darbeci’ sıfatı ile gözaltına alındığımda, teröristbaşı ile ilgili icra ettiğim görev ve ismim deşifre oldu.

Tutuklanmamı müteakip gönderildiğim Tekirdağ Cezaevi’nde her gün koro halinde terör örgütü mensubu hükümlü ve tutukluların aileme ve şahsıma küfürlerini dinledim, havalandırmada kafama içi doldurulmuş kola şişeleri attılar. Fiziki olarak hiçbir şey beni yıldıramaz, umursamam bile... Ancak hayatını terör örgütleri ile mücadeleye adamış biri olarak teröristlik suçlaması ile tutuklu bulundurulmak çok zoruma gitmektedir.” Bu satırlar emekli Albay Atilla Uğur’un, Gazeteci Mustafa Mutlu’ ya yazdığı mektuptan alındı. Yıllarca ülkenin birliğini, dirliğini korumak için mücadele etmiş emekli ve kahraman bir askere yapılanlara baktıkça bu kadarı da olur mu diyoruz. Devletin verdiği görevleri her türlü tehlikeye karşı yerine getiren kişilere sahip çıkmak devletin ve ulusun görevi değil mi? PKK’ya karşı yıllarca mücadele etmiş; üstelik bölücü örgüt liderini Kenya’dan getirerek sorgulamış bir ekibin içinde yer almış bir askeri, PKK’lılarla aynı cezaevine koymanın mantığını anlamak da hiç zor değil. Böylesi bir uygulama bölücü militanları cesaretlendirici bir durumdur. Bir nevi onların intikam hırslarına yardımcı olmaktır.

Sayın Atilla Uğur tek örnek mi? Tabi ki değil. Her rütbeden, emekli ya da muvazzaf, onlarca ordu mensubu gözaltında. Anormal suçlamalar var haklarında. Suçlamaların geneline bakıldığında halkla ordu arasındaki bağı koparmaya yönelik bir amaç söz konusudur.

Yargıya yönelik, dozunu aşmış eleştiriler her gün gündemi meşgul ediyor. Bağımsız yargıyı yok etme girişimleri dur durak bilmiyor. Yüksek mahkeme kararları günlerce tartışmaya açılıyor. Amaç, yargıyı halkın gözünde küçük düşürmek, haksız göstermek ve olası bir anayasa değişikliği referandumunda seçmenin desteğini almaktır.

Ülkemiz, yoksulluk ve yolsuzluğa yenilmiş bir ekonomik düzenin yarattığı çaresizlik ortamında yaşam savaşı veriyor. Yurdumuzun sanayisi, tarımı, hayvancılığı, enerji üretimi; iletişim, sağlık, eğitim hizmetleri özelleştirmeci, yanlış, plansız ve popülist politikalarla çökertilmiş durumdadır. Siyasal arenada ise ulusumuz tarihinin en büyük kamplaşmasını yaşamaktadır. Bölücü grupların istekleri her geçen gün daha pervasız oluyor. Toplumumuzun değerlerine yönelik saldırılar yoğun bir biçimde sürmektedir.

İç sorunlarımızın yoğunlaştığı bir dönemde dışardan da sistematik bir kuşatmanın başladığını görmekteyiz. ABD’yle sözde Ermeni soykırımının tanınması konusunda yaşadığımız kriz sürerken bu kez İsveç’le sorun çıktı. İsveç parlamentosu, sözde Ermeni soykırımını tanıdı. Hükümet, ABD ve İsveç büyükelçilerini geri çekti.

Batılı ülkeler, Ermeni sorununda bilinçli bir tavırla Türkiye’yi köşeye sıkıştırmaya çalışıyorlar. Ne yazık ki hükümet yetkililerimiz de bu sıkıştırmaya, bilinçsiz ve aceleci açıklamalarla yardımcı oluyorlar. “Bakın benim ülkemde, 170 bin Ermeni var; bunların 70 bini benim vatandaşımdır. Ama yüz binini biz ülkemizde şu anda idare ediyoruz. E ne yapacağım ben yarın, gerekirse bu yüz binine hadi siz de memleketinize diyeceğim; bunu yapacağım. Niye? Benim vatandaşım değil bunlar... Ülkemde de tutmak zorunda değilim.” RTE’nin İngiltere ziyaretinde söylediği bu sözler, ülkemiz adına talihsizliktir. Böylesi düşünceler, ülkemizi dışarıda zor durumda bırakır. Bu sözlere dış basının tepkisi de gecikmedi. Ne yazık ki RTE başbakanlığa alışamadı ve kendisini muhalif bir dernek yöneticisi gibi görüyor. İdeolojik saplantıları olan bir dernekte ya da mahalle kahvelerinde söylenebilecek sözlerin devlet katlarında söylenmesi, alışılagelmedik bir durumdur.

Denilebilir ki Ermeni sorununun hızla gündeme gelmesiyle iç gelişmelerin ne ilgisi var? Bizce iç ve dış sorunlar birbirlerine koşut olarak gelişme gösteriyor. Bir ülke; ordusu, yargısı, eğitimi, sağlığı, ekonomisi ve ulusal bütünlüğü ile bir güçtür. Kendi içinde sürekli çatışan ve kurumları çöken bir ülkeyi kim ciddiye alır? Kahramanlarını hapse atarak onların bölücü teröristlerce hakarete uğramasını seyreden bir ülkenin caydırıcılığı olur mu? Biz iç sorunlarımızla boğuşurken ulusumuzun karşı karşıya bulunduğu önemli tehlikeleri göremiyor ve akılcı çözümler üretemiyoruz.

Türkiye Cumhuriyeti, tarihinin en büyük iç ve dış kuşatmasını yaşamaktadır. Emperyalizme karşı dünya tarihinin en şanlı utkusunu kazanan ulusumuz; yenilen emperyalistler, liberal işbirlikçiler, bölücüler ve irticacılar ittifakıyla kuşatılmaktadır. Bu kuşatmayı ancak ulusal birliğimiz ve akılcılığımızla kırabiliriz. Bunun içindir ki ulusal birliğe her zamankinden daha çok gereksinmemiz vardır.

Tarih boyunca birçok tehlikeyi savuşturmuş Türk Ulusu, emperyalist merkezli bu kuşatmayı da kıracak güçtedir. Yeter ki Mustafa Kemal’in tam bağımsızlık anlayışını toplumumuza egemen kılalım.

Adil Hacıömeroğlu
18 Mart 2010
Not: 22 Mart 2010 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımın tümüne http://adiladalet.blogspot.com adresinden okuyabilirsiniz.

14 Mart 2010 Pazar

DEPREM İHMALİ


Elazığ’ın Karakoçan İlçesi, 8 Mart günü sabaha karşı 04.32’de depremle uyandı. Altı şiddetindeki deprem birçok köyün yerle bir olmasına yetti. Ne yazık ki şiddetli diyemeyeceğimiz bir depremde bile yurttaşlarımız yaşamlarını yitirdiler. Sabahleyin hemen hemen tüm televizyonlardaki canlı yayınlarda yıkımın acı yüzüyle karşılaştık.

Elazığ depreminden önce Şili’de 8.8 şiddetinde deprem oldu. Korkunç bir deprem, çok yıkıcı. Ancak böylesi bir depremde bile Şili’de ölü sayısı bini geçmedi. Şili, çok gelişmiş bir ülke değil. Geçmişi birçok olumsuzluklarla dolu, yeni yeni toparlanıyor. Demokrasisi çok genç. Ama bir şeyi iyi kavramışlar, o da ülkelerinde sık sık depremlerin olabileceğini. Bu gerçeği bilerek önlemlerini geciktirmeden almışlar. Yine 12 Ocak’ta Haiti’de yedi şiddetinde depremde binlerce kişi öldü. Binaların büyük çoğunluğu yerle bir oldu. Haftalar geçmesine karşın ölü sayısı kesin olarak belli değil. Ardından Tayvan’da 6.4 büyüklüğündeki depremde bir kişinin burnu bile kanamadı. Depremde kayıplar konusunda, dünyanın en geri kalmış ülkelerinden olan Haiti ile aynı düzeydeyiz maalesef.

Deprem, ülkemiz için olağan dışı bir doğa olayı değildir. Ülkemizin büyük bir bölümü birinci derecede deprem bölgesidir. Bu gerçeği yediden yetmişe herkes biliyor. Ancak önlem almak kimsenin aklına gelmiyor. Deprem sabahı en çok konuşulan şey, yardımların hemen ulaştırıldığıydı. Tabi ki felaket bölgelerine yardımların ve kurtarma ekiplerinin erkenden ulaştırılması önemlidir. Yaraların sarılması acıları unutturmaz, ama hafifletir. Önemli olan bu acıları hiç yaşamamak ve yaşattırmamaktır. Çağdaş bir ülkede önlemler önceden alınır, böylesi bir felakette can ve mal kaybı önlenir. Asıl amaç, önceden önlem almaktır, yurttaşı korumaktır. Yığma kerpiç binaların altında insanlarımız can verirken, onları bu ilkel yaşam koşullarından kurtarmayan siyasetçilerimizin yüreği hiç mi sızlamaz?

1999 depreminden sonra halktan otuz milyar civarında verginin toplandığı biliniyor. Bu paranın büyük bir bölümünün başka işlerde kullanıldığı da söyleniyor. Ülkemizin büyük sanayi merkezleri deprem bölgesindedir. Ancak deprem hazırlıkları yok denecek kadar az. En büyük kentimiz İstanbul’un depreme hazırlıksız olduğunu bizzat yetkililer söylüyor. İşte İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı’nın sözleri: “Kentte bir deprem Türkiye’yi çökertir. İstanbul’a özgü deprem dönüşüm yasası çıkartılması için Başbakan’la görüşeceğim. İstanbul'da olası bir deprem, Türkiye'yi yıllarca geriye götürür. Türkiye'nin ayağa kalkması kolay olmaz. O yüzden, İstanbul'a özgü bir yasa çıkartılması gerekiyor. Bunu da ilk kez size söylüyorum. Aksi halde deprem sorununu başka türlü çözemeyiz. (Akşam Gazetesi-10.03.2010)” Altı yıldır belediye başkanlığı yapan bir kişi bugün mü anladı İstanbul depreminin gerçek yüzünü? Türkiye’nin çökebileceği savında (Bizce de doğrudur bu.) bulunan birine, yıllardır ne yaptın, diye sorulmaz mı? Bu işin savsaklanacak yanı var mı? Deprem haber vererek mi geliyor? On iki milyonluk bir kentin sorumluluğunu alıyorsan, yatmayıp çalışacaksın. On altı yıldır aynı siyasal çizginin yönetiminde İstanbul. Bahane hazır, “Önceden merkezi yönetimle uyum sağlayamıyorduk.” Peki, aynı siyasal çizgi sekiz yıldır iktidarda, uyum içindesiniz. Orduyla, yargıyla, üniversiteyle, basınla kavga edecek yerde deprem yasalarını çıkarsaydınız; şimdi herkes de sayın başkan gibi yatağında rahatça uyuyabilirdi.

Depreme çözüm deyince iktidar partisinin bir milletvekilinin aklına hemen imar affı geliyor. Üstelik bu vekil de depremle yerle bir olan Sakarya ilimizi temsil ediyor. Zihniyete bakın. İmar affı olursa deprem kayıpları önlenir. İmar aflarıyla sağlıksız, dayanıksız konutlar kentlerimizi işgal etti. Bu yüzden insanlarımız can veriyor. Hala popülist politikalarla imar rezaletinin çözüleceğini düşünüyor bazı yetkililerimiz. Her af, kentleri daha yaşanmaz hale getiriyor. Kentleri getirim kapısı olarak görme anlayışından kurtulamadığımız sürece, sağlıklı bir imar düzeni oluşturulamaz.

Ada, hatta mahalle bazında yapılacak imar değişiklikleriyle bu iş çözülebilir. Bu konuda merkezi yönetimle belediyelerin sıkı işbirliği gerekmektedir. Yalnız deprem hazırlıklarının bu yerel yönetim sistemi içinde sağlıklı bir biçimde gerçekleşeceğine inanmıyorum. Çünkü denetlenemeyen, halka hesap veremeyen, üniversiteler ve meslek odalarından uzak bir belediyecilik anlayışının; böyle ciddi bir yapılaşmanın altından kalkması olanaksızdır. Döşediği kaldırım taşları bir ay geçmeden sökülen, döktüğü asfaltları bir kış geçirmeden yok olan belediyeler, böylesine kapsamlı bir işin altından kalkamazlar. Kış bitmek üzere. İstanbul’da hangi semte giderseniz gidin sokak ve caddeler Beyrut gibi. Sağlıksız yapılaşmanın sorumlusu bu belediyecilik anlayışıdır. Birçok belediye başkanı, birkaç dönemdir işbaşında. Yani sağlıksız, imara aykırı kentlerin oluşmasına göz yumanlar bu yöneticiler. Şimdi biz bu kişilerden depreme dayanıklı bir yapılaşmanın olmasını bekleyeceğiz. Bu, olanaksız bir şey. Belediye meclislerinden çıkan imar değişikliklerine baktığımızda bu acı gerçekle de karşılaşırız ne yazık ki.

Sokağa çıkıp vatandaşa sorsak, yolsuzluğun en çok yapıldığı yerlerin belediyeler olduğu yanıtını alırız. Son yıllarda yolsuzluktan yargılanan bir belediye başkanı gördük mü acaba?

Sekizinci yılını bitirmekte olan bir iktidarın ağlamaya, bahane bulmaya hiç hakkı yoktur. İstanbul depreminin Türkiye için büyük bir felaket olacağını herkes biliyor. Artık bazı AKP’liler bile bunu dile getiriyorlar. Kısacası böyle bir afet, ülkemizin ulusal savunmasını tehlikeye düşürecek niteliktedir. Demek ki konu yaşamsaldır, ulusaldır. Bu gerçeği bilip de gerekli önlemleri almayanlar, vatana ve ulusa karşı büyük bir suç işlemektedirler.

Elazığ depreminin en dramatik yanı da can kayıplarının belirlenmesidir. İlk gün ölü sayısı elli yedi diye açıklandı, akşama doğru elli bir dendi. Aradan üç gün geçtikten sonra ise ölü sayısının kırk bir olduğu kesinleşti. Dört günde can kaybı belirlenemiyor. Anlayacağınız kırk bire kadar saymasını bilmeyen kişiler, bu memlekette sorumlu yönetici oluyor. İşte, kadrolaşmanın devleti getirdiği nokta. Kim bilir daha neler göreceğiz?

Yıllardır depremle ilgili birçok üniversite öğretim üyesi ve meslek kuruluşu ülkemizin büyük bir felaketin eşiğinde olduğunu anlattılar. Deprem konusundaki ihmalleri ve yapılması gerekenleri bıkmadan dile getirdiler. Ne yazık ki söylediklerini bir türlü anlatamadılar. Çünkü AKP iktidarı, üniversite deyince türban ve imam hatiplerin katsayı sorununu anlıyor. Üniversitelere danışmak, onların görüşleri doğrultusunda planlar yapmak akıllarına gelmiyor. Başbakanın hoşuna gitmeyen söz söyleyen öğretim üyeleri ise partililerin huzurunda fırçalanıyor. Bilim insanları, popülizm adına halk kileleri önünde küçük düşürülmeye çalışılıyor.

Bilimin ve bilim adamının önemsenmediği, hatta cezalandırıldığı yönetimler acaba neyi, hangi çağı anımsatıyor bizlere?

Adil Hacıömeroğlu
11 Mart 2010
Not: 15 Mart 2010 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com adresinden okuyabilirsiniz.

7 Mart 2010 Pazar

LİBERALLERİN AÇMAZI


Ülkemizdeki liberaller nedense Cumhuriyet’e ve Kemalizm’e karşı amansız bir düşmanlık duymaktalar. Özgürlükçülüğün bayraktarlığını yapan bu kişilerin Cumhuriyet değerlerini ortadan kaldırmak için dinsel temelde siyaset yapanlarla ittifak yapması ise birçok aydınımızı şaşırtmaktadır. Başbakanın ve bazı AKP sözcülerinin son günlerde yaptıkları açıklamalar, liberalleri tedirgin etmeye başladı. Liberal çizgideki bir bayan gazetecinin, RTE’nin basını tehdit eden açıklamasına tepki göstererek imza toplaması ise “aydın” öngörüsüzlüğünün tipik bir örneğidir. Bunca zamandır, destek verdikleri hükümetin gerçek yüzünü yeni fark ettiyseler onlara “Günaydın!” demek gerekir.

Liberaller, 2002’den beri AKP’yi kayıtsız şartsız desteklediler. AKP’nin milli görüşçü özünün toplumdan saklanmasında önemli bir rol oynadılar. Merkez sağ seçmen nezdinde meşruiyet kazanmasında etkili oldular. Bu nedenle de merkez sağın laik seçmeni, AKP tabanının önemli bir bölümünü oluşturdu. Liberallerle milli görüş geleneğinden gelen birtakım gazeteciler basın yayın organlarında her gün, hatta her saat AKP’nin icraatlarını yağlandıra ballandıra anlattılar. İşin en önemli olanı ise bu koro, Cumhuriyet’in temel ilkelerine ve kurumlarına karşı müthiş bir saldırıyı el birliğiyle yaptılar. Ayrıca bölücü örgütü “kutsama” konusunda bu sözde aydınlar adeta yarışa giriştiler. İrticacılar ve bölücüler güç kazanırken ulusalcı cumhuriyetçiler güç yitirmeye başladılar.

Türkiye’deki liberaller geçmişte neler yaptılar? Çizgileri, bugünkülerden farklı mıydı? Kurtuluş Savaşı döneminde o zamanın liberalleri diyebileceğimiz “aydın”ların bazıları doğrudan kurtuluş mücadelesine karşı çıkıp işgalcileri açıkça desteklediler; bazıları ise mandacılığı savundular. Yani, her durumda kendi kurtuluşlarını emperyalizmde aradılar. Yine bu kişiler, çok partili yaşama geçildikten sonra da irticacı zümreyle hep kol kola oldular. Altmış yıldır Atatürk Devrimi’nin kazanımlarını yok etmek için her yolu denediler ve kısmen de başarılı oldular. 9 Eylül’de İzmir’den denize dökülen ve Lozan’da dize getirilen emperyalistler, liberaller-irticacılar ittifakıyla yeniden ülkemiz üzerinde egemenlik kurdu. Madenlerimiz, limanlarımız, iletişim ve ulaşım araçlarımız, sanayi kuruluşlarımız, bankalarımız… yabancı sermayenin eline geçti. Eğitim, bilim, kültür, eğlence yaşamımız emperyalist etkilerle tanınamaz duruma geldi. Siyasal alanda ise durum faciadır. ABD ve AB emperyalistleri, yurdumuzun iç ve dış politikasında belirleyici güç konumundadır. Ekonomik alandaki borçlanmalar, Osmanlı dönemindeki kapitülasyonlarla eşdeğerdir. Bütün bu tablonun oluşmasında liberal-mürteci işbirliği vardır.

Peki, hükümet uygulamalarını öve öve göklere çıkaran bu köşe yazarlarına ne oldu da feryat figan etmeye başladılar? Neymiş efendim, RTE köşe yazarlarının yazma özgürlüğünü engellemek için patronlara baskı yapıyormuş. Basın özgürlüğü şimdi mi aklınıza geldi? Muhalif basın susturulurken, AKP’yi eleştiren yazarlar Silivri’ye gönderilirken neredeydiniz? Yaklaşık sekiz yıldır tek sesli bir Türkiye’nin oluşmakta olduğunu fark etmediniz mi? Bu liberal muhteremler, yurt dışından dinlenceden mi döndüler acaba? Sanki Türkiye’de yaşamıyorlar, ülkemizin nasıl bir korku toplumuna dönüştüğünü görmüyorlar. Bu imza kampanyasının genişletilerek tutuklu gazetecilerin serbest bırakılmasına yönelik yapılması, geç de olsa, doğru bir iş olur.

Şunu herkes iyi bilmelidir ki ülkemizde modern anlamda bir yaşam tarzı istiyorsak, Cumhuriyet değerlerini titizlikle korumamız gerekir. Son yıllarda ülkemizde, özellikle birkaç büyük ilin dışındaki yerlerde dinsel bir yaşam tarzı egemen durumdadır. Çağdaş yaşam biçimi hızla terk ediliyor. Bunun da en büyük sorumlusu iktidar partisidir. Bunu görememekse önemli bir aymazlıktır. İran İslam Devrimi, her renkten aydınımıza ders olmalıdır. Liberallerin ve solcuların, İran’da Humeyni’ye verdikleri desteğin bedelini nasıl ağır ödedikleri herkesçe bilinmektedir. Türk aydını, bu tür bir hataya düşmemelidir.

Benim de gazete patronlarına birkaç sözüm var. Sizler, Cumhuriyet Devrimi sayesinde bu olanaklara kavuştunuz. Her şeyinizi Atatürk’e borçlusunuz. Çağdaş iyi bir işletmeci; üretken olmayan, öngörüsüz, kurumuna zarar veren kişileri çalıştırmaz. Yirmi yıllık, otuz yıllık siyasal çizgilerini, düşüncelerini değiştiren kişiler, çıkarları söz konusu olduğunda sizi düşünürler mi? Şunu iyice bilmelisiniz ki ayağınız birazcık kaydığında ilk tekmeyi, meşhur ve zengin ettiğiniz bu köşe yazarlarından yiyeceksiniz. Bir zamanların hızlı solcuları, sert ülkücüleri ve de koyu Demirelcileri; şimdinin liberal köşe yazarlarının önemli bir kısmıdır. Değer sistemi olmayan, iktidara göre fikir değiştiren bu kişilerden ülkeye de basına da bir yarar gelmez. Bu tür kişiler için önemli olan halkın özgürlüğü değil, kendilerinin özgürlüğüdür. Ülke soyulurken, işsizler ordusu büyürken, işyerleri kapanırken; hak arayan işçiler, memurlar, öğrenciler coplanıp biber gazı yerken siz nerdeydiniz? Suçsuz insanlar tutuklanıp yaşamları mahvolurken özgür dilleriniz neden suskundu?

Başbakan’ın basın yayın organlarını tehdit etmesi kabul edilemez bir durumdur. Ancak bu, ilk kez yapılmadı. İktidarları boyunca bu konuda baskıcı oldular. Yandaş medya, birden ortaya çıkmadı. Yandaş medyaya tanınan ekonomik olanaklar da ortadadır. İnsanların özel yaşamları didik didik edilip linç kampanyaları yapılırken suskun kalmak, insan vicdanına ve ahlakına uymaz. Erdemli kişi, haksızlık kendisine değil, başkasına yapıldığında isyan eden kişidir.

Herkesin bir biçimde sesinin kısıldığı ya da kısılmak istendiği bir düzen demokratik olamaz. Tek sesli olmak, ancak diktatörlüklerde görülür. Demokrasi rengârenk çiçeklerin açtığı, farklılıkların bir arada dostça yaşandığı bir yönetimdir. Bu nedenle RTE’nin basınla ilgili açıklamaları basın tarihimizin ve demokrasimizin önemli bir talihsizliği, kara lekesidir.

Adil Hacıömeroğlu
4 Şubat 2010
Not: 8 Mart 2010 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com adresinden okuyabilirsiniz.

5 Mart 2010 Cuma

UTANÇ GECESİ

Perşembe günü sabahtan itibaren televizyon haber kanallarının tümü, ABD Temsilciler Meclisi’nin Dış İlişkiler Komitesi’nde “Ermeni Soykırım Yasa Tasarısı”nın görüşülmesi nedeniyle canlı ve özel yayınlar yaptılar. Konuyla ilgili ilgisiz kim varsa canlı yayın konuğu olarak ekranlarda boy gösterdi. Sanki dünyanın en önemli spor karşılaşması ya da erovizyon şarkı yarışması olacakmış gibi skor tahminleri yapıldı. Oylama saati yaklaştığında ise heyecan doruktaydı. Kırk beş üye, bir buçuk saatte oy kullandı. Ekranların altında evet-hayır başlıklarıyla dakika dakika sayısal değişim izleyicilere gösterilerek halk bilgilendirildi. Bir yandan rakamlar ekranda gösterilirken bir yandan da sesli olarak ve stüdyo konuklarının yorumlarıyla heyecan doruğa çıktı. Saatler süren heyecan fırtınası bitiğinde ise sonuç; 23-22 aleyhimize idi.

Yine kaybetmiştik. Yarışmalarda kaybettiğimizde hep hakemlerin ya da değerlendirme jürilerinin yanlı tutumunu eleştirmişizdir. Bu seferde medyamızın ve bazı çapsız siyasetçilerimizin müthiş yaratıcılığıyla suçlu bulundu: Oturumu ve oylamayı yürüten Komite Başkanı Berman. Suçu: Oylamayı uzatarak, karşıt oy veren üç üyeye oy kullandırmak. Kamuoyunun önüne bir günah keçesi atılırken gerçek suçlular, bu durumun yaratılmasında rol oynayan politik aktörler ise hakkı yenilmiş kahramanlar (!) olarak ortalıkta boy göstermeye başladılar.

3 Şubat 2009 tarihli “Davos Fatihi” başlıklı yazımdan bir bölüm aktarayım: “…ABD Kongresinde, hemen hemen her yıl gündeme gelen ‘Ermeni soykırımı yasa tasarısı’nın, Yahudi lobisinin baskıları sonucu yasalaşmadığını herkes bilir. Eğer bu konuda olumsuz bir gelişme yaşanırsa sorumlusu kim olacaktır?” Yaklaşık bir yıl önce erken seçimleri kazanmaya yönelik Davos şovunun, ülkemizi nasıl da köşeye sıkıştırdığını bugün görmekteyiz. İç politik hesaplarla ve ideolojik bakış açılarıyla yapılan efelenmelerin Türkiye’ye ne denli zarar verdiğini anlamak güç değil.

Her yıl benzer durumu yaşamaktayız. Bu sefer, Amerikan yönetimi üzerimize fazla abandı. Bundan da anlaşılıyor ki bizden önemli tavizleri koparmanın eşiğindeler. Türkiye’den koparılacak taviz, ne olabilir? İşte, bu nokta çok önemlidir. Çünkü bu aşamadan sonraki gelişmeler, verilecek kararlar; Ortadoğu ve Kafkasya’nın siyasal biçimlenmesinde önemli etken olacaktır. Olasıdır ki bu karar, kongreden geçmeyecektir. Ancak geçmemesinin bedelini de Türkiye’ye ödeteceklerdir. Ermenistan’la yapılan protokolün, Türkiye tarafından onaylanması akla ilk gelen konu. ABD’nin yeni yönetiminin ısrarla istediği ve gündeminin başında yer verdiği bir sorundur bu. Türkiye’nin hızla seçim ortamına girdiği ve AKP’nin eridiği bir süreç yaşamaktayız. Böyle bir süreçte hükümetin Ermenistan’la yapılan protokolü uygulamaya sokması siyasal intihardır. Bu, ABD’nin AKP’den desteğini çekmesi anlamına gelir. Eski danışmanın söylediği gibi, “RTE’yi deliğe süpürmek” demektir. Bu aşamada bu mümkün müdür? Bence değildir. Çünkü ABD’nin, AKP’nin yerine koyacağı aktör henüz ortada yoktur. Bu aktör ortaya çıktığında, “deliğe süpürme” işi de gerçekleşecektir. O zaman bu konuda yapılacak iş, ABD zorlamasıyla Ermenistan, işgal ettiği Azeri topraklarının bir bölümünü boşaltır, yeni sınır düzenlemeleri yapılır. Sonrasında Türkiye de protokol maddelerinin önemli bir kısmını kabul eder. Bu da medya bombardımanıyla büyük bir zafermiş gibi halka anlatılır. Böylece de zafer sarhoşluğu içindeki kitlelerin ekonomik sorunları geri plana itilerek gelecek seçimler de halledilir. Bu, birinci olasılıktır.

İkincisi ve ABD açısından önemli bir olasılık ise, Irak sorunudur. Çünkü Amerika, Irak’ı güvenli bir biçimde boşaltarak, orada kendi çıkarlarına uygun bir düzen kurmak istiyor. Ayrıca Irak’ın kuzeyindeki feodal oluşumu da ayakta tutmak öncelikli amacıdır. Bu uydu devletçiğin de koruyucuya gereksinimi var. Bu koşullarda Türkiye önem kazanıyor. Son günlerde Avrupa ülkelerinde PKK’ya karşı yapılan operasyonlar dikkat çekicidir. Yıllardır bölücü örgütü destekleyen Avrupa ülkeleri, PKK bürolarını kapatmaya ve önde gelen militanları tutuklamaya başladılar. Teröre karşı bu strateji değişikliği ilginçtir. Avrupa, PKK’yı neyin karşılığında feda ediyor acaba? İşte, asıl üstünde durulması gereken bir konu. Kongredeki Ermeni soykırımı ile ilgili tartışmaların önemli bir nedeni de budur.

ABD’nin bize yaptığı, “ölümü göstererek sıtmaya razı etmek” tir. Ermeni konusunun kökten halledilmesi, Amerika’nın da çok istediği bir şey değildir. Çünkü sorun olmalı ki emperyalizm, çözmek için bölgede müdahil olsun. Sorunsuz, barış içinde bir dünyanın emperyalistlere de gereksinimi yoktur. Sorunları yaratanlar, yarattıkları sorunları niçin çözsünler?

Türkiye’nin soykırım ve benzeri konularda utanıp çekineceği hiçbir şey yoktur. Dünyada bu konuda elleri Türkiye kadar temiz olan bir ülke de az bulunur. Biz, tarihsel belgelere dayanarak konuyu ve haklılığımızı tüm dünyaya anlatmanın peşine düşmeliyiz.

Perşembe gecesi beni üzen asıl konu ise, medya aracılığıyla bir beyin yıkamanın, koşullandırmanın yapılmasıdır. Konuyu, bu kadar önemli ve yaşamsal göstererek tüm dikkati Ermeni sorununa yoğunlaştırmanın özel bir anlamı olsa gerek. Böyle yapılarak Türk toplumu, soykırım konusunda suçluluk psikolojisine sokuluyor. İnsanımızın belleğine “Acaba?” sorusunun yer etmesi için gayret gösteriliyor. Küresel güçler, psikolojik savaşın yeni bir taktiğiyle yeni ufuklara yelken açarken zavallı medya ve sözde aydınlar ile beceriksiz, çapsız, inisiyatifsiz siyasetçiler bu değirmene adeta su taşıdılar. İşte, geceyi utançla dolduran da buydu.

Adil Hacıömeroğlu
5 Şubat 2010

Not: Bu konuyla bağlantılı olarak daha önce yayımlanmış aşağıdaki yazılarımı okumakta yara var.

DAVOS "FATİH"İ: http://adiladalet.blogspot.com/2009/10/davos-fatihi.html

ERMENİSTAN’LA PROTOKOL: http://adiladalet.blogspot.com/2009/10/ermenistanla-protokol.html

ERMENİSTAN AÇILIMI: http://adiladalet.blogspot.com/2009/10/ermenistan-acilimi.html