25 Nisan 2010 Pazar

HEDEFE ADIM ADIM


Anayasa değişikliği görüşmeleri TBMM’de hız kesmeden sürerken ülkemiz gündemine yeni konular da düşmeye devam ediyor. En son RTE’nin başkanlık sistemini tartışmaya açması ilginçtir. Anayasa değişiklikleriyle ulaşılmak istenen amacın ne olduğunun anlaşılması açısından önemli bir açıklamadır bu.

Anayasa değişikliklerinin asıl amacının yargıyı, yürütmenin egemenliğine sokmak olduğu gerçeği ülke sorunlarına duyarlı her yurttaş tarafından bilinmektedir. Zaten yasama, yürütmenin denetimindedir. Hem yargıyı hem de yasamayı elinde bulundurmak, yürütmenin başındaki kişiyi ülkenin mutlak egemeni yapar. Böyle bir durumda başkanlık sistemine geçmek ise tüm yönetim erklerinin bir kişinin elinde toplanmasına neden olur. Bunun adı da diktatörlüktür.

Son günlerde tartışılan konularından biri de bedelli askerliktir. Doğaldır ki bu konunun muhatabı Milli Savunma Bakanı’dır. Çünkü bu konu, onu ilgilendirmektedir. Bu nedenle de bazı AKP’li milletvekilleri bedelli askerliği, konunun muhatabı bakana soruyorlar. İşte bakan beyin yanıtı, demokrasimizin nasıl işlediğini görmek bakımından önemlidir. “Söz Başbakan'da. O ne derse onu yaparız, onun konuştuğu yerde bizim konuşmamız olur mu?" Bakanlığınızı ilgilendiren en temel bir sorunla ilgili bilginiz, düşünceniz ve iradeniz yoksa; size gerek var mıdır acaba? Her şeyi başbakan karar verip yapacaksa siz ne iş yaparsınız? İşte demokrasi deyince birilerinin aklına gelen bu. Yani yasamayı, yargıyı geçtik; yürütmedeki sorumlular bile başbakandan izinsiz bırakın karar vermeyi, konuşamıyorlar bile. Bir tek irade var düşünüp konuşacak ve karar verecek o da başbakan. Böyle bir görünüm içinde başkanlık sistemine geçmenin uygun olacağı tartışmaya açılıyor.

“ABD, Afganistan, Arjantin, Beyaz Rusya, Bolivya, Brezilya, Şili, Kolombiya, Kostarika, Güney Kıbrıs, Dominik, Ekvador, El Salvador, Haiti, Honduras, Endonezya, İran, Kenya, Liberya, Meksika, Nikaragua, Nijerya, Panama, Peru, Filipinler, Güney Kore, Seyşel Adaları, Sri Lanka, Sudan, Surinam, Tanzanya, Uganda, Uruguay, Venezuella, Sierra Leone, Zambia” çoğu Latin Amerika’da bulunan bu ülkelerde başkanlık sistemi var. Bunların içinden demokrasi bakımından örnek alınabilecek kaç ülke var? Bir kısmı acımasız diktatörlere dönüşen sözde “demokrat” liderlerle yönetiliyor. Seçimler yapılıyor, bu seçimlerde başkanların birçoğunun oyların tamamına yakınını aldığı görülüyor. Muhalefetin “m”si yok bu ülkelerde.

Bir kısmında ise uzun yıllar askeri diktatörlük dönemleri var. Darbelerin art arda yapıldığı süreçler yaşanmış buralarda. İnsan hakları ihlalleri doruğa ulaşmış bu süreçlerde. Cunta dönemlerinden sonra yeni yeni demokrasiler filiz vermekte. Başkanlık sisteminin darbe olmaksızın uygulandığı tek ülke ABD’dir.


Sanırım RTE’nin en çok etkilendiği ve model aldığı da Sudan devlet başkanı El Beşir’dir. “Müslümanlar soykırım yapmaz.” diyerek savunduğu bu kişinin Sudan’daki gücü kendisini etkilemiş olmalı.

Yukarıda örnek verdiğimiz ülkelerin çoğunda da görüleceği üzere başkanlık sistemi; yasama, yürütme ve yargının bir kişinin elinde toplanmasıdır. Yani güçlerin ayrılığını değil, birlikteliğini amaçlar. RTE’nin başkanlık konusundaki ısrarı da tüm devlet yetkilerini elinde bulundurma isteğinden kaynaklanmaktadır. Muhalefeti olmayan ve yargının hesap soramadığı bir yönetim biçimi. Ne güzel “demokrasi” değil mi?

Bir yönetim modeli önerilirken ülkenin özel koşulları da hesaba katılmalıdır. Feodal geleneklerin tasfiye edilmediği ve ülkemizin sosyal, siyasal, kültürel, ekonomik yaşamına damgasını vurduğu bir gerçektir. Lidere tabi olmak, siyasal yaşamımızın bir gerçeğidir. Bu nedenle yasama, yürütme ve yargı gücünü elinde bulunduracak devlet başkanının, padişah/kral muamelesi göreceğinin tahmin edilmesi de zor değildir.

Başkanlık sisteminin önemli bir tamamlayıcısı da eyalet sistemidir. Uygulandığı birçok yerde ülkeler, eyaletlere bölünmüş durumda. Eyaletlerde yöneticilerin seçimle işbaşına gelmesi, demokratikmiş gibi görünse de bu durum, görecelidir. Demokrasi, yalnızca seçimlerin olması değildir; bağımsız ve tarafsız yargıç kontrolünde adil, eşit seçimlerin yapılmasıdır.

Anayasa değişikliğinden sonra iktidar partisi, başkanlığa geçiş için yoğun bir çalışma başlatacaktır. Eğer halk oylamasında AKP’nin beklediği sonuç çıkarsa bu konuda acele davranılacaktır. Başkanlık sisteminden sonraki adım ise eyalet sistemine geçiştir. Uzun süredir merkezi yönetimin yetersizliği vurgulanarak yerel yönetimlerin güçlendirilmesi gerektiği düşüncesi toplumun belleğine kazınmaktadır. Bu konu, sistematik olarak halka benimsetilmektedir. Türkiye gibi etnik bölücülüğün olduğu ülkelerde eyalet ya da federatif sistemin uygulanması, üniter devletin dağılmasına yol açar. Sovyetler Birliği ve Yugoslavya bu konuda örnektir. Çünkü bu ülkeler, etnik ve kültürel farklılıklar esas alınarak kurulmuştu. Türkiye ise farklılıkların değil, ortaklıkların üzerine kurulmuştur. Eyalet sistemine geçişte ülkemizin büyük bir ayrışma yaşayacağını unutmamak gerekir.

Başkanlık, dolayısıyla eyalet sistemine geçiş düşüncesinin Atlantik ötesinden desteklendiği kanısındayız. Hatta bu konunun gündeme yerleşmesiyle Irak’ın kuzeyi ile ilgili küçük de olsa bir havucun uzatılması söz konusu olabilir. Böyle bir durum ulusal coşkuyu yükseltir. Ancak uzatılan havuç, büyük bir tuzağa çekilmenin aracı da olabilir.

Türkiye, kuruluş felsefesi ve biçimi bakımından tüm ezilen ülkeler için önemli, ilgi çekici bir örnektir. Bu nedenle de küreselleşmenin önünde önemli bir engeldir. Emperyalistlerin en büyük hedefi, Kemalist devlet anlayışıdır. Çünkü Kemalist devlet modeli, emperyalist sömürünün en büyük düşmanıdır. Okyanus ötesi telkinlerle yeni yönetim modelleri ithal etmek, Türk Ulusu’nun hayrına değildir.

Adil Hacıömeroğlu
22 Nisan 2010

Not: 26 Nisan 2010 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarıma http://adiladalet.blogspot.com adresinden okuyabilirsiniz.

19 Nisan 2010 Pazartesi

BELGRAT ORMANI


“Müderris Neşet Bey (1881 - 1929) : 1881 Tarihinde Resne’de doğmuş ve 1929’da tarihinde İstanbul’da vefat etmiştir. Orman Mektebi Alisi Rektörlük Makamına kadar yükselmiştir. Rahmetli ağaca ve ormana emsalsiz bir aşk ile bağlı büyük bir idealistti. Bu mevzudaki üstün çalışmaları ile arkadaşları ve talebelerinin ebedi hürmet ve sevgisini kazanmıştır. (Orman Umum Müdürlüğü – 21.9.1953)” Bu yazıyı bilmem okuyanınız var mı? Neşet Suyu’na her gittiğimde okurum bu satırları. Çok da hoşuma gider bunu okumak.

Fırsat buldukça Belgrat Ormanı’na yürüyüşe gideriz. İstanbul’un cennetidir burası. Burada insan duyguları ve enerjisi doruğa çıkar. Her mevsimi başkadır, farklı tatlar verir gidenlere. Son haftalarda hemen her cumartesi spor ve dinlenme amacıyla atıyoruz kendimiz bu güzel cennete. Yorulmak nedir bilmeden saatlerce yürüyoruz. Muhteşem kuş orkestrasının çaldığı eşsiz müzikle kulaklarımızı kentin gürültüsünden temizleyip ruhumuzu besliyoruz.

Ağaçlar tomurcuklanıp yeşermede. Açık, canlı ve körpe yeşil; ağaçlar bedenlerinin çıplaklığını örtmek için acele ediyor. Her hafta yeşilin tonu değişiyor. Egemenliği arttıkça yeşilin, orman can buluyor.

Ormanın en telaşlıları kuşlar. Bir daldan öbür dala. Bahar bayramının yorulmaz kahramanları. Her kuş, kendi özelliklerine uygun bir ağaçta yuva yapma telaşında. Yuvalar dişi ve erkeğin ortak çabasıyla sabırla inşa ediliyor. Her çöpün yuvaya yerleştirilmesinde karşılıklı cilveler. Dallar üzerinde ve kanat çırparken kur yapmaları, bir aşk masalının bitmez senfonisi sanki. Orman, kuşların aşk nağmeleriyle çınlıyor.

Bir anda kulaklarımızı yırtan acayip bir ses. Nedir diye kulak kesiliyoruz. Mangalda et pişiren bir vatandaşımızın arabasından arabesk bir şarkıcı bezgin bezgin bağırıyor. Bizim muhteşem kuş orkestramızın sesi duyulmaz oluyor. Adımlarımız hızlanıyor, bu cennet içinde cehennemi bir bağırtıdan bir an önce kurtulmak için. Nihayet kurtulduk derken bu sefer de bir popçunun cırtlak sesi yankılanıyor havada. Vatandaşın zevki farklıdır, deyip uzaklaşıyoruz. Cenneti cehenneme çevirmekte ustayız sanırım. Ormanda bol bol et yiyip uyumak, arada uyanınca da gene yemek… Bir dinlence gününü kilimin üzerinde yiyerek ve uyuyarak geçirmek, ilginç bir zevk olsa gerek. Arada bangır bangır bağıran popçu ve arabeskçileri de unutmamalı.

Tüm bu olumsuzluklara karşın doğanın tadını çıkarmaya bakıyoruz. Kuşları ayırt etmeye, türleri hakkında konuşmaya başlıyoruz. Göletteki nilüfer çiçeklerinin birkaç ay sonraki görkemini hayal ediyoruz. Sazların, ağaçlara yetişmek için nasıl da hızla büyüdükleri dikkatimizden kaçmıyor.
Yürüyüş parkurundaki ikinci turumuzu bitirdikten sonra Neşet suyundan su içip elimizi, yüzümüzü yıkamak istiyoruz. Önce üstünde “Sporculara aittir.” yazısı bulunan çeşmeye yöneliyoruz. Karşımıza su yerine, bir kör tıpa çıkıyor. Yılların çeşmesi kupkuru çöl. Burada bulunan lokanta-kahve açık alana birkaç masa daha fazla atmak uğruna yılların çeşmesi feda edilmiş.

Neyse biz moralimizi bozmuyor, yazımızın girişindeki kitabenin yer aldığı asıl çeşmeye yöneliyoruz. O da ne? Yine bir kör tıpa karşımızda. Çeşmenin kurnasının yer aldığı ön bölümde lokantanın masaları var. Çeşmenin yan tarafına uzanıp bakıyoruz, cılız bir su. Öksüz yetim akıyor derenin üstüne. Şırıltısı, dereninkine karışıyor. Su içip el yüz yıkamak cambazlık ister. Üzülüyor, üzülüyoruz. Yıllardır insanların bidonlara su doldurduğu çeşme yok. Çeşmenin asıl akarını iptal edip yandan akıtma düşüncesi ise gerçek bir “Türk mucizesi”.

Lokantanın önünde yığılı pet şişelerde su satılıyor. Ormanın şırıl şırıl akan suyunu kör tıpayla kapatıp pet şişede su satmak, dünyada yalnızca bize ait bir buluş. Ayrıca lokanta-kahvedeki yeme içme fiyatları da pahalı. Bu tür yerlerde amaç para kazanmak olmamalı. Buralar ihale edilirken tüketicinin korunmasına yönelik önlemler alınmalı. Böyle yerlere genellikle ailelerin geldiği düşünülürse her keseden insanın rahatça yiyip içebileceği yerler oluşturmalı. İnsanlara buralarda oturma alışkanlığı bu yolla kazandırılabilir. Böylece de çevreyi kirleten “piknikçilik ya da mangalcılık” dediğimiz alışkanlığı da yok edebiliriz.

Yazıma Neşet Suyu’nda bulunan bir kitabede yazanlarla başladım. 1953’ten beri var olan bir kitabe. Nerdeyse bir insan ömrüyle yaşıt. Çeşme bir tarih, Müderris Neşet Bey ise toplum için bir rol model. Türk ormancılığının simge adlarından biri. Suyu akmayan bir çeşmede unutulan bir kitabe, kazanç hırsına yenik düşüyor.

Kanuni’nin Belgrat fethi anısını taşıyan orman rantçıların yeni hedefi. Kent tırtıllarının, yakında imar değişikliği kurnazlıklarıyla bu güzel cenneti tırtıkladıklarını görürsek şaşırmayalım. Çünkü kazanç hırsı ne tarih ne de doğa dinliyor.

Adil Hacıömeroğlu
16 Nisan 2010
Not: 19 Nisan 2010 tarihli Kent Yaşam Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com adresinden okuyabilirsiniz.

ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ


AKP’nin anayasa değişikliği çalışmaları hız kesmeden sürüyor. Değişiklikle ilgili kanun teklifi, TBMM Anayasa Komisyonu’nda kabul edildi; 19 Nisan’da da TBMM genel kurulunda görüşülmeye başlanacak. Büyük bir olasılıkla da bu değişiklikler halkoyuna sunulacak. Çünkü iktidar partisinin asıl isteği bu.

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın üç madde dışındaki uzlaşma çağrısı, RTE tarafından kabul görmedi. Bu çağrının reddedileceği baştan belliydi. Çünkü uzlaşma dışı bırakılacak üç madde, AKP’nin mağduriyeti ve masumiyeti için önemlidir ve popülizmin üst düzeyde yapılacağı değişikliklerdir. İktidar kanadının amacının uzlaşma olmadığı açıktır.

“Muhalefet partilerinin bu anayasa taslağını reddetmeleri doğrudur, ancak tek başına yeterli değildir. Bu konuda sorumluluk alarak seçenek sunmaları gerekir. AKP’ye bu konuda karşı çıkan siyasal partiler zaman yitirmeden harekete geçmeliler. Partilerin, meslek odalarının, sendikaların, demokratik kitle örgütlerinin, üniversitelerin, yüksek yargı organlarının ve konuyla ilgili uzman kişilerin katılımıyla yeni bir anayasa taslağı oluşturma çalışmaları başlatılmalıdır. Geniş katılımlı bir çalışma ve tartışma ortamının oluşturulması iktidar partisinin oyununu bozar.” 29 Mart 2010 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanan “Keskin Dönemeç” başlıklı yazımda bu satırlarla muhalefeti uyarmıştım. Geniş kapsamlı bir anayasa değişikliği çalışmasının halka mal edilerek yapılması gereğinden söz etmiştik. Ne yazık ki böyle bir çalışmanın zamanı yitirilmiştir. Ancak iş işten geçmemiştir.

1982 Anayasa’sı ilk günden itibaren özellikle solcular tarafından hep eleştirildi. Giderek eleştirilere toplumun hemen hemen tüm kesimleri katıldı. Bugüne kadar birçok değişiklik yapılmasına karşın 12 Eylül Anayasa’sının değiştirilmesi, halkımızın en demokratik isteği durumuna gelmiştir. Demokrasi ile 12 Eylül yasalarının değiştirilmesinin özdeşleşmesi önemlidir. O zaman bu haklı demokratik isteğin bayraktarlığını yapmak da demokrasimizin kurucusu CHP’ye yakışır. Toplumun bu haklı talebini, AKP’nin yozlaştırarak diktatörlüğe giden bir yolun taşlarını döşemesine izin verilmemelidir. Unutulmamalıdır ki CHP’nin en yüksek oy aldığı iki seçimde de (1957 ve 1977) demokratik talepleri savunmasının önemi büyüktür. 12 Mart muhtırasına direnen CHP, yetmişli yıllarda girdiği tüm seçimlerde (1980 ara seçimi hariç) açık ara birinci parti olmuştur. Bu başarıdaki temel etken, halkın demokrasi talebinin CHP tarafından sahiplenilmesidir. Bugün aynı şey neden olmasın?

Demokrasimizin önündeki en büyük engel, siyasal partiler ve seçim yasasıdır. Siyasal partileri demokratik olmayan bir ülkede demokrasinin olabileceğini söylemek, safdilliktir. Öncelikle bu konu tartışmaya açılmalıdır. Siyasal partilerin demokratikleşmesi, siyasete dinamizmin gelmesini sağlayacaktır. Toplumsal katılımın olmadığı bir siyasal düzen demokratik olmaz. Halkın olmadığı, söz söyleyemediği ve özgür iradesiyle yöneticilerini seçemediği bir “demokratik düzen” cumhuriyet rejimini tehlikeye sokar. Çünkü bu sistem, halkı siyasetten soğutup uzaklaştırmaktadır. Bu da irticacı ve bölücüleri siyasal alanda en dinamik gruplar durumuna getiriyor. Demokratik düzen karşıtlarının bu yükselişlerinin önlenmesi, siyasal partilerin demokratikleşmesiyle olur. Bu konu, kişisel ve grupsal çıkarların çok üstündedir. Çünkü ülkemizin varlığı, ulusumuzun birliği söz konusudur.

Seçim sisteminin değiştirilmesi de toplumumuzun ikinci önemli talebidir. Seçim barajının yüksekliği, farklı siyasal grupların temsilini önlediğinden tek parti diktatörlüklerine neden olmaktadır. Farklılıkların temsil edilmemesi sonucunda da uzlaşma kültürünün gelişmesi olanaksızlaşmaktadır. Ancak seçim kanunu değiştirilirken temsilde adalet konusu da göz ardı edilmemelidir. Temsilde adaletin olmaması, bölgesel politikalarla popülizm yapan siyasetçinin lehinedir. Bu, sanayi kentlerindeki seçmeni adeta cezalandırmaktadır.

1982’den beri en çok eleştirilen kurumların başında YÖK gelmektedir. Hatta YÖK, 12 Eylül’ün simgesi durumuna gelmiştir. AKP’nin Anayasa değişiklik paketinde YÖK’ün olmaması ilginçtir. Bu da asıl amacın ne olduğunu ortaya çıkarmaktadır. Amaç, 12 Eylül’le hesaplaşarak demokrasiyi geliştirmek değildir; Cumhuriyet’in temel dayanağı olan kurumları yok etmektir.

Demokrasimizin dikkat çekici bir kusuru da dokunulmazlıklardır. Dokunulmazlık zırhı altında her türlü suçu işlemek ve devlet yetkisini kötüye kullanmak hakkı kimseye verilmemelidir. Çünkü demokrasi; ayrıcalıkların var olduğu değil, ayrıcalıkların yok edildiği bir yönetim biçimidir. Dokunulmazlıklar (milletvekili ve bürokrat dokunulmazlığı) olduğu sürece yolsuzluklar önlenemez. Yolsuzluk üzerine kurulan bir sistem de demokrasi olmaz.

CHP tarihsel misyonunun verdiği sorumlulukla yukarıda saydığımız dört ana konuyu temel alarak yeni bir anayasa değişikliğini, toplumun tüm kesimleriyle tartışarak gündeme getirmelidir. Bu konuda geniş bir ittifakın kurulması amaçlanmalı. Anayasa değişikliğinin TBMM’de görüşüleceği bu günlerde gündeme damgasını vuracak böyle bir tartışma, AKP’nin hesaplarını bozacaktır. Halkoylamasında RTE’nin hesaplarını boşa çıkarmanın yolu budur. AKP’nin elinden demokrasi silahı alınmalı. Bu da toplumun haklı demokratik taleplerinin dile getirilmesiyle olur.

Anayasa değişikliklerinin referandumda kabul edilmesi, AKP’ye güç katacak ve dizginlenemez anti demokratik uygulamalarının yolunu açacaktır. Gündemin değişmesiyle referandumu AKP’nin aleyhine döndürmekse ulusumuzu da cumhuriyetimizi de geleceğimizi de kurtaracaktır.

Adil Hacıömeroğlu
15 Nisan 2010
Not: 19 Nisan 2010 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
3 Mayıs 2010 tarihli Kent Yaşam Gazetesi'nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com adresinden okuyabilirsiniz.

11 Nisan 2010 Pazar

YENİ BİR ABD TEZGÂHI


Bir ABD televizyonunda yayımlanan “The Pasific” adlı dizide Türklere ağır suçlamalar var. Bu durum, bize “Geceyarısı Ekspresi” filmini anımsattı birden. Tabi bu da Türkiye’ye yeni bir tezgâhın kurulmakta olduğunun habercisidir.

Söz konusu dizide, 9 Eylül 1922’de İzmir’in Yunan işgali sırasında Türkler tarafından yakıldığı vurgulanmış. İzmir’de yaşayan Rumların ise bu durum karşısında denize atlayarak canlarını kurtardıkları anlatılmış. Türkler, zor ve büyük bir mücadele sonucu düşman işgalinden kurtardıkları İzmir’i niçin yaksınlar? İnsan, kendi kentini yakarak yurttaşlarını açıkta bırakır mı? İşte, böylesi mantık ölçülerine sığmayan bir suçlamayla karşı karşıyayız.

Kurtuluş Savaşı’ndan sonra işgalcilerin yakıp yıktığı köy ve kasabalarımızın imarı, yoksul Türkiye’ye epey pahalıya mal olmuştur. Yunanlıları masum göstererek Türkleri suçlamak ise tam bir cinlik. Anadolu ve Trakya’daki Rumların göç etmesi sırasında Amerikalı ünlü yazar Ernest Hemingway Türkiye’dedir ve bu göçlerin en önemli tanığıdır. Rum ahalinin, Yunan askerleri tarafından nasıl göç ettirildiğini “İşgal İstanbul’u ve İki Dünya Savaşından Mektuplar” adlı kitabında anlatmaktadır.

“Kağnı arabaları, develer yolda batıya doğru ağır ağır ilerlerken boş arabalarına binmiş, lime lime elbiseleri yağmurdan sırılsıklam, kırmızı fesleri kirden kararmış Türkler de yoldan ilerlemeye çalışıyorlardı. Her Türk’ün sürdüğü arabanın içinde, tüfeğini bacaklarının arasına kıstırıp oturmuş bir Yunan askeri vardı. Yağmurdan sakınmak için de kaputlarının yakalarını enselerine kadar kaldırmışlardı. Arabalar Yunanlılar tarafından toplanmıştı ve Trakya içlerine, göçmenleri ve mallarını almaya yardımcı olmak için gönderiliyordu. Sürücü Türkler bitkin ve korkulu görünüyorlardı. Hakları da vardı. (Ernest Hemingway, İşgal İstanbul’u ve İki Dünya Savaşından Mektuplar. Milliyet Yayınları, 1970, s.42,) Burada Trakya’dan Yunan askerlerinin denetiminde Rumlar göç ettirilirken Türk kağnı sürücülerinin durumları anlatılmaktadır.

“Taş yolun tam Edirne içine girdiği yerde geliş gidişi atının üzerinde oturan bir Yunan süvarisi yönetiyordu. Sürekli olarak sola yol vermekteydi. Türklerin sürdüğü arabalardan birine sağa sapmasını işaret etti. Türk arabacı öküzlerini sağa yöneltince, araba bir çukura düştü ve kendisiyle beraber gelen, başı önüne düşmüş uyuklamakta olan Yunan askeri sıçrayarak uyandı. Sürücünün anayoldan saptığını gördü, başladı adama tüfeğinin dipçiğiyle vurmaya.

Türk sürücü yorgun, çökmüş ve aç aç bakan bir köylüydü. Yüzükoyun arabadan aşağı yuvarlandı. Sonra dehşet içinde kalkıp tavşan gibi yoldan aşağı kaçmaya başladı. Koştuğunu gören bir Yunan süvarisi, atını mahmuzlayıp yetişti, hayvanıyla çarparak adamcağızı tekrar yere devirdi. Sonra diğer iki Yunanlı ile birlikte kollarından tutup kaldırdılar. Süvari, köylünün suratına birkaç tokat yapıştırdı. Adamın yüzü kan revan içindeydi; gözlerini iri iri açmış, her tokatta bağırıyor, arabasına dönüp öküzlerini sürmesini istediklerini anlamıyordu. Yolda yürüyen göçmenlerden hiçbiri bu olayla ilgilenmemişti bile. (Ernest Hemingway, İşgal İstanbul’u ve İki Dünya Savaşından Mektuplar, s. 42 – 43)” Burada Hemingway, Yunanlıların yurdumuzu terk ederken yurttaşlarımıza uyguladıkları baskıları anlatıyor. Burada anlatılanlar, işgalcilerin yaptıklarının küçük bir örneği.

Peki, bu dizi filmle ne amaçlanmaktadır? ABD Temsilciler Meclisi’nde komisyondan geçen “Ermeni Soykırımı Yasa Tasarısı”nın daha öncekilerde önemli bir farkı var. Öncekilerde sadece Osmanlı döneminden söz edilirken sonuncusunda ise 1923 tarihi vurgulanmıştır. Bilinçli olarak Kurtuluş Savaşı dönemimiz karalanmaya çalışılmaktadır. Bu dizi filmle birlikte de bir “Rum Soykırımı” uydurmasıyla karşılaşacağız. Amaç, ülkemize yapılan emperyalist kuşatmayı yoğunlaştırıp daraltmak. Yeni yalanlarla, uydurma hikâyelerle insanlık tarihinin en şanlı kurtuluş mücadelesine kara çalmak.

Ülkemizin içerde istikrarsızlaştığı bir dönemde, böylesine uydurma suçlamalarla karşılaşmasındaki zamanlama ise ilginçtir. Birileri içerde orduyu ve yargıyı teslim almaya çalışırken dış güçler de Mondros Mütarekesi koşullarına dönmeye çalışıyor. Türkiye’deki politik karmaşa, dışarıda pusuda bekleyenlere fırsat oluyor.

İktidar partisinin ideolojik intikamcı yaklaşımları Türkiye’ye kan kaybettiriyor. Ülkemizi dış saldırılara, komplolara açık duruma getiriyor. Her gün generalleri tutuklanan bir ordu dış komplolara karşı caydırıcı olamaz. Yargısı paramparça olan, siyasal istikrarı bozulan bir ülke, içte zayıfladığı gibi dışta da zayıflar.

Eğer bir ülkenin kuruluş felsefesini, ilkelerini; o ülkeyi yönetenler tartışmaya açarsa el alem neler yapmaz ki?

Adil Hacıömeroğlu
8 Nisan 2010
Not: 12 Nisan 2010 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com adresinden okuyabilirsiniz.

4 Nisan 2010 Pazar

EKSEN KAYMASI (MI?)


AKP’nin anayasa paketi nihayet TBMM başkanlığına verildi. Mecliste, değişikliği öngörülen maddeler üzerindeki tartışmalar merakla bekleniyor. Görüşmeler sırasında iktidarla muhalefet arasındaki tartışmalarda gerginliğin artacağı da kesindir.

Anayasa değişikliğinin, ülkemizin geleceği açısından keskin bir dönemeç olduğunu daha önceki yazımda belirtmiştim. Anayasa değişikliğiyle yapılmak istenen, yürütmenin hem yasamaya hem de yargıya egemen olmasıdır. Bu değişiklikle Cumhuriyet değerlerinin topyekûn ortadan kaldırılması amaçlanmaktadır. Çünkü Cumhuriyet’imiz ve demokrasimiz, güçler ayrılığı ilkesine dayanmaktadır. Yürütme, yasama ve yargının bir partinin, dolayısıyla da o partinin liderinin elinde olması “demokrasi” adı altında bir diktatörlüğün yaşama geçirilmesidir.

AKP, kuruluşundan itibaren sürekli olarak AB’ye girmeyi hedefleyerek Avrupa değerlerinin erdeminden söz etti. Ülkemizin daha çok demokratikleşmesinin gerektiğini vurgulayıp durdular. Toplumu; demokratikleşme, yenileşme konusunda koşullandırdılar. Eskiyi kötüleme üstüne bir politik anlayış oluşturdular. Oysa eskiyi, hem de çok eskiyi temsil eden AKP’dir. “Yenileşme” diye diye toplumumuza ortaçağı yerleştirmeye çalışıyorlar. Bunu da önemli bir ölçüde başardılar. Geriye doğru bir dönüşüm yaşamakta toplumumuz. Anayasa değişiklikleriyle güçler ayrımını ortadan kaldırma isteği, Avrupa değerleriyle uyuşmaz. Demek ki AKP yöneticileri AB konusunda samimi değiller. AB hedefi, halkımızın desteğini almak için bir araçtı onlar için. Tıpkı “demokrasinin amaç değil, bir araç olması” gibi. Kısacası, diktatörlük zehrini demokrasi şekerine sararak toplumumuza yutturdular. Son hamle ile de öldürücü dozu yutturmak üzereler. Yani, Türkiye’de otokratik yönetim tamamen yerleşmek üzeredir.

Yargının siyasallaşması, toplumsal dengeleri alt üst eder. Yurttaşlar arasındaki hakkaniyet duygusu yara alır. Günlük yaşamda keyfiyet, adaletin yerine geçer.

İktidar partisinin AB değerleriyle ters düşmesi nedendir? AB ile köprüleri atıyor mu hükümet? Ülkemizde AKP dâhil, herkes şunu baştan beri çok iyi bilmektedir ki AB’ye girmemiz büyük bir hayal. AB’nin lider ülkeleri, içinde yaşadığımız coğrafyada kendi ulusal çıkarlarını korumak adına AKP’ye destek verdiler. Türkiye’deki ulusal ve cumhuriyetçi güçlerin tasfiyesi için AKP ile işbirliği yaptılar. Bu işbirliği, 1919’dan beri sarsılmadan, kesintiye uğramadan sürüyor.

Anayasa değişikliğiyle AKP, kaderini tamamen ABD’ye bağlamış durumda. Bu anayasa değişikliğinin de küresel bir organizasyon olmadığını söyleyemeyiz. Soğuk Savaş döneminde ABD’nin gelişmekte olan ülkelerdeki siyasal tercihi darbelerdir. ABD, askeri darbeler ve sivil milliyetçi oluşumlarla antikomünist mücadeleyi sürdürmüştü. Türkiye dâhil, birçok ülkede aydınlar ve emekten yana halk kitleleri bu amaçla kıyıma uğratıldı. Ancak Soğuk Savaş’ın bitmesiyle ABD’nin dünyadaki egemenlik mücadelesi de biçim değiştirdi. “Yeni Dünya Düzeni” doğrultusunda dünya yeniden şekillenmeye başladı. “Küreselleşen dünyada sınırların kalktığı” propagandasıyla ABD ve onun liberal uzantıları, tüm dünyayı köleleştirmeyi amaçladılar. “Yeni Dünya Düzeni” Latin Amerika’da çökmeye başladı. Hem de ABD’nin arka bahçesinde. Yine küreselleşme hedefi, birçok ülkede savaşlara neden oldu. ABD’nin askeri müdahaleleri amacına ulaşmadı. O zaman ABD için yeni bir yöntem gereksinimi doğdu. İşte, bu ülkemizde yerleştirilmeye çalışılan otokratik yönetim biçimidir.

Bazı kişiler, Türkiye’nin AB’den uzaklaşmasının siyasal bir eksen kayması olduğunu söyleyebilirler. Oysa eksenin kaydığı yok. 2002’de kimlerin desteğiyle iktidar olunmuşsa bugün de aynı destekle yola devam edilmektedir. Değişen yalnızca görüntü.

Küresel egemenlere direnebilecek güçler etkisizleştirilip baskı altına alınıyor. Bu, yapılırken de müthiş bir propagandayla kamuoyu oluşturulup “demokrasi düşmanları” yaratılıyor. Sonra da bu düşmanların yok edilmesi gündeme geliyor. “Demokrasi, yenileşme ve inançların korunması” bunun ideolojik temelini oluşturuyor. Dinselliğin, toplumsal yapıya egemen olması için küresel güçler özel bir çaba göstermektedir. Yeşil kuşak projesi sonucunda güçlenen ve ABD kontrolünden çıkan radikal dinci örgütler, küresel hedeflere yönelik eylemlere de girişince “Ilımlı İslam” ideolojisi ortaya atıldı. “Ilımlı İslam”ın toplumsal düzenimizi dönüştürerek yerleşmesi, parlamenter düzenin kuralları içinde yapılması (Bu, görece de olsa meşruiyet sağlıyor gibi görünüyor.) ise çok ilginçtir. Böylece topluma, zehirli şeker kendi eliyle yediriliyor. Toplum, harakiri yaparak geleceğini yok ediyor.

Ülkemizde “Ilımlı İslam” uygulaması gerçekleşirse bölgesel dengeler hızla değişecektir. İslam ülkelerinin birçoğunda benzer uygulamaları görebileceğiz.

Dünyanın hiçbir yerinde, gelişmekte olan ülkelerdeki anti demokratik yönetimler tek başına ayakta duramaz. Ayakta durmak için emperyalist güçlerin desteğine gereksinimleri vardır. Zaten çoğu zaman da dış organizasyonlarla işbaşına gelir bu tür yönetimler. Bu nedenle de Türkiye demokrasisine vurulacak darbe, dış desteksiz düşünülemez.

Anayasa paketinin görüşmelerinde tüm milletvekilleri, içinde bulundukları meclisin sömürgecilere karşı kurulduğunu anımsamaları gerekir. TBMM’nin en güç koşullarda bile hukukun üstünlüğünden vazgeçmediği de bilinmelidir.

İktidar partisi yöneticileri şunu iyi bilmeliler ki; hukuk, en çok hukuksuzluk yapanlar için gereklidir.

Adil Hacıömeroğlu
1 Nisan 2010
Not: 5 Nisan 2010 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımın tümünü http://adiladalet.blogspot.com adresinden okuyabilirsiniz.