31 Mayıs 2010 Pazartesi

DEĞİŞİM, YERELE DE YANSIMALI

Deniz Baykal’ın bir komplo sonucunda CHP Genel Başkanlığı’ndan ayrılması ve yerine Kemal Kılıçdaroğlu’nun seçilmesiyle siyasal yaşamımızda yeni bir dönem başladı. Bu yeni dönem, halkımız için de CHP için de önemli bir fırsattır. Bu fırsatın doğru değerlendirilmesi için her kesimden sorumluluk sahibi kişiye önemli görevler düşmektedir.

Sayın Kılıçdaroğlu’nun CHP Genel Başkanlığı’na seçilmesi, kamuoyunda büyük heyecan, güven ve beklenti yarattı. Yıllardır yolsuzluklarla sarsılan ve yoksullaşan geniş halk kitleleri, dürüst kimliğiyle ortaya çıkan Kılıçdaroğlu’nu bir umut ışığı olarak görmekte. Yozlaşan, ülke sorunlarından uzak, sorun çözemeyen aksine sorun yaratan, halkı dışlayan, yolsuzluklara batmış siyasal anlayışın düzelmesinin bir umudu olmuştur Kılıçdaroğlu. Bu, çok büyük bir yüktür ve olağanüstü sorumluluktur.

12 Eylül’den sonra Türk siyasetine damgasını vuran Özalizm, yaygın bir yolsuzluk ve soygun düzeninin ülkemizde yerleşmesine yol açtı. Yolsuzluğa batmayan siyasetçi neredeyse mumla aranır duruma geldi. Ne yazık ki siyasetin solu da bu Özalist dalgadan belli ölçülerde etkilendi.

Kemalist olmak, solcu olmak ülkemizde ahlaklı olmanın bir ölçütü kabul edilirdi eskiden. “Solcular rüşvet yemez, haksızlık yapmaz, kamu malına dokunmaz.” anlayışı 12 Eylül’den sonra zarar gördü. Sol ahlakın nasıl olduğunu anlamak için yıllar önce okuduğum Cumhuriyet Gazetesi yazarlarından merhum Mustafa Ekmekçi’nin bir yazısından aklımda kalanları sizlerle paylaşayım: 12 Eylül öncesinde iletişim, bankacılık ve ulaşımda teknolojinin çok gelişmediği dönemde geçiyor olay. Yer, Ankara Şehirlerarası Otobüs Terminali. Bir yurttaşımız, Bursa’ya hareket etmekte olan bir otobüste tanımadığı bir yolcuya, üzerinde adres yazılı ve içinde para olan bir zarf verir. Bu zarfı, adresi yazılı ve Bursa’da üniversite öğrencisi olan oğluna iletmesini rica eder yurttaşımız. Yolcu, tanışmadıklarını bu nedenle de kendisine niçin güvendiğini sorar yurttaşımıza. Öğrencinin babası: “Otobüsteki yolcuları inceledim ve sizin Cumhuriyet Gazetesi okuduğunuzu gördüm. Bundan da anlaşılıyor ki siz Atatürkçü, cumhuriyetçi birisiniz; siz bir öğrenciye gidecek olan harçlığı cebinize atmazsınız. Parayı oğluma, sevinçle ulaştıracağınızdan eminim.” der. Tabi yolcu parayı alıp öğrenciye ulaştırır. Ardından da olayı merhum Ekmekçi’ye bildirir. İşte, halkın sola, solculara bakışını özetleyen çarpıcı bir anı.

İSKİ yolsuzluğu patladığında Turgut Özal’ın gülerek “Solcular bile rüşvet yiyor.” demesi, aslında sol ahlak konusunda önemli bir itiraftı. Özal’ı bu kadar sevindiren şey, solcuların da yeni liberallerden etkilendiği düşüncesiydi. 12 Eylül darbesi toplumsal dokumuza çok zarar vermiştir. Bunlardan belki de en önemlisi, ahlak ölçülerindeki değişimdi. Yıllardır süren yolsuzluk düzeninde, ne yazık ki yolsuzluk yapıp da mahkûm olan kişi sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Ülke kaynakları soyulurken her şey kitabını uyduruldu. Ancak yolsuzluk yapanlar, halkın gönlündeki vicdan mahkemesinde hep mahkûm oldular.

Kılıçdaroğlu ve yeni ekibi, toplumun yolsuzluklardan arındıracak bir sürecin başlatılması için önemli sorumluluklar üstlenmelidir. Halkın, bu konuda kendilerine güveni tamdır. Yeni CHP yönetimini bekleyen bir görev de atalet içindeki parti örgütleriyle bazı yerel yönetimlerin, bu durağanlıktan kurtulmaları için çalışmalar yapmasıdır. Ne yazık ki CHP’li bazı belediye yöneticileri partinin tarihi misyonuna uygun bir çalışma içinde değiller. Yıllardır yönettikleri kentte başarılı hiçbir hizmet üretemeyenler, sosyal demokrat olabilirler mi? Yaptığı kaldırımlar (Kırk yılda bir bu işlere zaman ayırırlar.) bir yıl geçmeden sökülen yerel yönetici Atatürkçü olabilir mi? Üstelik kaldırımların paraları da halktan alınır. Halkla iletişimi olmayana, halkın eleştirilerine saygı göstermeyene halkçı denilebilir mi? Özelikle Büyükşehir meclislerinde AKP’nin kenti talan kararlarına karşı çıkmayan, hatta bu kararlara katılan bazı CHP’li meclis üyeleri dikkat çekicidir. Birçok CHP’li belediyenin hizmet üretememesinin nedeni, CHP örgütünden, dolayısıyla halktan kopuk olmalarıdır. CHP’li belediyelerin olduğu yerlerde birçok parti örgütü, belediye başkanlarının isteği doğrultusunda oluşturulmuştur. Bu durum, parti örgütlerinin belediye yönetimlerine halkın istek ve görüşlerini taşımalarını engellemektedir. “Uyumlu çalışmak” anlayışıyla parti örgütleri fiilen yok ediliyor, birer formalite kurumlarına dönüştürülüyor. “Uyumlu çalışmak” körü körüne itaat etmek değildir. Aksine dostça eleştirilerin, uyarıların ve fikir tartışmalarının yapılmasıdır. Yani ortak aklın kullanılmasıdır. Ortak aklın olmadığı yerlerde doğru işler yapılamaz. Hem belediyeleri hem de parti örgütlerini yönetme düşüncesi, derebeylik anlayışı değil midir? Belediyeler, parti örgütlerinin düşünsel pınarından beslenirse doğru hizmetler üretebilirler.

Bir başka önemli sorun da işi gücü olmayan “profesyonel” parti yöneticileridir. Ne iş yaptığı belli olmayan ve kazancının kaynağını açıklayamayan birilerinin emeğe saygı gösteren bir partide yönetici olması yanlıştır.

AKP yöneticileri her fırsatta dürüstlüğün simgesi olan Kılıçdaroğlu’nu yıpratmaya çalışacaklar. CHP’nin yumuşak karnı bazı yerel yöneticilerdir. Sosyal demokrasi, yerel yöneticilikte ülkemizde çığır açıp simgeleşen birçok isimi yetiştirmiştir. Vedat Dalokay, Ahmet İsvan, Aytekin Kotil, Murat Karayalçın, Ahmet Piriştina, Yılmaz Büyükerşen ve daha niceleri… Kılıçdaroğlu’nun hocası olduğunu bildiğimiz “Eskişehir’in Yılmaz Hocası”ndan belediyecilik adına öğrenilecek çok şeyin olduğunu biliyoruz.

Sayın Kılıçdaroğlu, buralara büyük bir emekle geldi ve kimseye de diyet borcu yoktur. Bu nedenle parti örgütlerindeki ve yerel yönetimlerdeki aksaklıkları düzelteceği konusunda kamuoyunun güveni de kendisine tamdır. Atatürk’ün kurduğu bir partide, Atatürk’e yakışan yöneticilere o kadar gereksinmemiz var ki…

Adil Hacıömeroğlu
23 Mayıs 2010
Not: 31 Mayıs 2010 tarihli Kent Yaşam Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com adresinden okuyabilirsiniz.

30 Mayıs 2010 Pazar

İNSANCA YAŞAMAK

17 Mayıs 2010 Pazartesi günü saat 13.28’de Zonguldak'ta Türkiye Taşkömürü Kurumu (TTK) Karadon Müessese Müdürlüğü’ne bağlı kömür ocağında göçük meydana geldi. Otuz maden işçisi göçük altında kaldı. Yetkililerin bildik, hamasi konuşmaları (her zaman olduğu gibi) işçilerin göçük altından kurtulmaları için yeterli olmadı. Ne yazık ki üç gün sonra işçilerin cansız bedenlerine ulaşılabildi.

İşçiler, göçük altında kurtarılmayı beklerken yakınları da yukarıda tedirgin bekleyişlerini sürdürdüler. İşçilerin annelerinin, eşlerinin ve diğer yakınlarının feryatları kulaklarımdan hiç gitmiyor. Ağıtlar yakılırken şu çarpıcı söz dillerinden bir isyanın haykırışı olarak yürekleri burkuyor: “Yoksul olmasaydık madende çalışır mıydı?” Bir dilim ekmek uğruna yerin metrelerce altında, asgari ücretle çalışmak… Göçüğe ulaşmak geciktikçe ağlayanların sesleri kısılıyor, hıçkırıklıklar boğuklaşıyor, öfke çoğalıyor, umut tükeniyor. Fırsat buldukça televizyonlarda haberleri izleyerek bir olumlu haber, bir muştu almak istiyorum, nafile. Yetkililer, göçüğe nasıl inilebileceğini tartışıp duruyorlar. Yerin altında tartışacak zaman yok, can pazarı var. Annelerin, eşlerin feryatlarına dayanamayıp kapatıyorum televizyonu. Yetkisiz yetkililer tartışıyor, nutuk atıyor, dualarını eksik etmediklerini söylüyorlar. Yüreğim bin parçaya bölünüyor. Nedense ülkemizdeki iş kazalarında acı son hep aynı. Zonguldak’a bakanlar gelip gidiyor. Nihayet başbakan da kaza yerinde.

Başbakanın 19 Mayıs’ta Zonguldak’a gidişine yurttaşlar isyan ediyor. Yurttaşlardan: “Buraya şimdi mi geldiniz?" sesleri yükseliyor. Koruma ordusu seslerdeki isyanı susturuyor, ancak yüreklerdeki öfkeyi ve isyanı susturmak olanaksız.

“Bu tür olaylarda dedikodu çok olur. Burada gerek bakan arkadaşlarımın gerek genel müdürümün yani bu işi yönetenlerin bilgileri geçerli bilgi olmalıdır. Bilgi kirliliği ile olayları değerlendirmeye kalkarsak yanlış yönlendirme olur bu da üzüntümüzü arttırır. Üzüntümüz milletçe büyük. Ama bu yörenin insanları aslında bu tür olaylara alışık. Zonguldak bölgesinde bu tür olayları yıllardır yaşadık. Ben de daha önce bu ocaklara indim. 2000 metrede çalışan kardeşlerimin nasıl çalıştığını gördüm. Bu mesleğin kaderinde maalesef bu var. Bu mesleğe giren kardeşlerim bunu bilerek giriyorlar. Kemalpaşa'da, Dursunbey'de bu tür olayları yakın zamanda gördük. Devlet olarak tüm gayretle çalışmamızı yürütüyoruz. Kim derse bu iş bir günde bitecek buna inanmayın. İlk hedefimiz içerideki 30 kardeşimize ulaşabilmek. Ondan sonraki hedefimiz de bu kanın nedenini araştırıp onu bulmaktır. Lütfen tahriklere gelmeyin. Bakın az önce biri kalktı hakaretler yaptı. Edepsizce küfürler etti. Araştırdık ki buradan biri değil. Bu tür olaylara halkımızın gelmeyeceğine inanıyorum.” Bu sözler, RTE’ye ait. Ona göre madende ölmek kader. Yani karşı konulamaz, önlenemez bir son. Madenci kentlerinin bu tür kazalar/ölümlere alışık olduğu sözü ise anlaşılır gibi değil. Çağdaş bir ülkenin başbakanı, bilim ve teknolojiyi bu kadar dışlayan, görmezden gelen bir mantığa sahip olabilir mi? İnsanları kazalara/ölümlere değil, sağlık içinde insancayaşamaya alıştırmak gerekmez mi? Önceki kazalardan gerekli dersler çıkarılarak buna göre de önlemler alınsaydı bu kazalara/ölümlere alışmak zorunda kalır mıydı madenci kentleri? Devleti yönetenlerin görevi kötü yazgıya boyun eğmek değil, onu değiştirmektir.

Başbakanın sözlerinden sonra bir de bakanının açıklamasına bakalım: “Daha önce ulaşılamaz olan patlamanın etkisi ile dağılan asansör platformu tamir edildi ve bir kısım riskler alınarak oraya ulaşıldı. Havuzlar mevkiinde ilk olarak on dokuz işçi arkadaşın cesedine ulaştılar. İkinci ayak kısmında ise diğer dokuz işçinin cesetlerine ulaşıldı. Cesetler tahminen iki saat sonra hastaneye ulaştırılmış olacak.” Bu sözler de Enerji Bakanı’na ait. Asansörün onarılması neden ivedi olarak yapılıp risk daha önceden alınmadı? Risk önceden alınsaydı, göçük bölgesinden uzaklaşarak havuzlar bölgesine kaçan on dokuz işçinin kurtarılması mümkün olurdu. Cesetlerin iki saat sonra hastaneye ulaşacağı söylüyor Sayın Yıldız. Keşke göçükten sağ olarak kurtarılan işçilerin hastaneye götürüleceği muştusunu alabilseydik Sayın Bakan’dan.

Kazaların çoğalmasında özelleştirme ve taşeron kullanmanın etkili olduğu bilinmektedir. Daha ucuz işçi çalıştırmak amacıyla çevre köylerde toplanılan ve madencilik eğitimi olmayan kişilerin ocaklara sokulması kazalara davetiye çıkarıyor. Bu patlamada yitirdiğimiz işçilerin gaz maskelerinin olmaması ise işin en vahim boyutudur. Sendikasız çalıştırılan işçinin hakkını arayıp soran yok. Ülkemizde denetimlerin göstermelik, yasak savma amacıyla yapıldığı bir gerçektir. Denetimsiz işyerleri ölüm yuvalarına dönüşüyor giderek. Devlet kurumlarındaki kadrolaşma ve kuşatma sonucunda işin ehline verilmemesi topluma kan kaybettiriyor. Devletteki cemaat yapılanması, kurumsal geleneği ve işlerliği yok ediyor. Meslek odalarının önerileri işitilmiyor. Böylece üretim aşamasında ve çalışma yaşamında bilgi, birikim, deneyim göz ardı ediliyor. Bilgiyi reddeden anlayış kara yazgıya teslim oluyor.

İş kazalarında Avrupa’da birinci, dünyada üçüncüyüz. Madencilik sektöründeki kazalar ise ilk sırada. Bunun yazgı olduğunu söylemek büyük bir bilinç körlüğüdür. Bize yazgı olan maden kazaları, dünyanın birçok ülkesinin insanına neden yazgı değil?

En sonunda asıl bombayı Çalışma Bakanı patlatıyor. Bakanlığın madencilikle ilgili çıkardığı yönetmenliği iptal eden Danıştay’ı, bu işin suçlusu ilan ediyor. Şaka gibi değil mi? İktidar partisi yöneticilerinin bir tek amacı var: devleti dönüştürmek. Anayasa değişikliğinin oylanmasından önce böylesi acıklı, yürek yakan bir olaydan bile siyasal kazanç sağlama mantığı ne kadar sağlıklı olabilir? Asansörün dibine kadar gelen işçileri kurtaramayan hükümet, suçluluktan kurtulmak için yine yargıya saldırıyor.

Özelleştirmenin, kadrolaşmanın ülkemizi getirdiği nokta ne yazık ki içler acısı. İnsanın en temel hakkı olan yaşam hakkı güvencede değil. Yoksulluk ve yolsuzluk bataklığı insanımızı vahşice yutuyor. Bu bataklık kurutulmadan insanca yaşamak mümkün mü?

Adil Hacıömeroğlu
21 Mayıs 2010

18 Mayıs 2010 Salı

ADA VAPURU


İstanbul’da vazgeçilmezlerim arasında Adalar’a yaptığım geziler önemli bir yer tutar. Adalar, kent kalabalığından kaçışın kuytu limanlarıdır adeta. Huzurun, mutluluğun, coşkunun, enerjinin, aşkın ve sağlığın pınarıdır mavi içindeki bu yeşil cennet. Boşuna prens adaları denmemiş buralara. Tabi, prenses yoksa prenslik bir işe yaramaz. Bu nedenle de Ada gezileri tek başına yapılacak geziler olmamalı.

Adalar’a gidişin en güzel yanı “Ada vapuru”dur. Gerçi Boğaziçi’nde işleyen şehir hatları vapurlarının hepsinde ayrı bir keyif vardır, ancak bunlar başka bir yazı konusu. Ada vapuruna binmek düşüncesi, öteden beri heyecanlandırır beni. Sabahın köründe kalkar, sırt çantamı özenle hazırlarım. Vapurda eski kaşar, sokaktaki simitçiden aldığımız simitler ve ince belli bardaklarla içeceğimiz çaydan oluşan kahvaltı muhteşem ötesi bir şeydir. Çay, başka türlü ısıtır insanın içini. Simit, eski kaşarla birleştiğinde bulunmaz bir lezzetin adresi olur damaklarda. Kahvaltıda sohbet genellikle deniz ve İstanbul’la ilgilidir. Ada vapuru, kıyıya el sallayıp uzaklaşmaya başladığında Galata Kulesi göz kırpar bizlere. Kız Kulesi, tüm yalnızlığıyla birazcık hüzün katar yüreğimize. Ayasofya, Sultanahmet camileriyle Topkapı Sarayı’nın muhteşem görüntüsünün heyecanlandıramayacağı bir yürek var mıdır yeryüzünde?

Ada yolcuları nedense hep neşe doludur, cıvıl cıvıldır herkes. Son yıllarda yolcuların önemli bir bölümünü de turistler oluşturuyor. Onların da bu yolculuktan keyif aldıkları her hallerinden belli. Yavaş yavaş bize benziyor turistler de.

Baharın gelmesiyle son üç haftadır, hafta sonu bir günümüzü Adalar’a gitmeye ayırıyoruz. Yetişebildiğimiz en erken vapura atıyoruz kendimizi. Vapurlar tıklım tıklım. Değil oturacak, ayakta duracak yer bile yok. Yolcular balık istifi. İnsanlar yine de neşelenmeye çalışıp günlerini zehir etmek istemiyorlar. Kahvaltıdan sonra çantadaki ekmeklerimizi çıkarıp martılara atarak onları da yolculuğumuza ortak ediyoruz. Martıların ekmekleri havada kapması olağanüstü bir gösteri. Hatta bazı martılar elimizde tuttuğumuz ekmekleri kapıp kaçıyorlar. Etçil olan, balıklarla beslenmesi gereken Marmara martılarını; otçul hayvanlara dönüştürmek de bir Türk mucizesi(!) olsa gerek. Onlarca balık türünün yaşadığı Marmara’yı çöp denizi durumuna getirmenin sonucu bu.

Son zamanlarda “Ada vapuru”nda ince belli çay bardakları da yok artık. Onların yerini karton bardaklar aldı. Kahvaltı keyfimizin saç ayağının biri koptu. Dönüşlerde vapurlar daha da yoğun. Bunca insanın bindiği ve yabancı turistlerin de yoğun ilgi gösterdiği hafta sonlarındaki Ada gezilerinde vapur seferleri çoğaltılamaz mı? İnsanlara bu işkence niye?

Adalar’da en büyük keyif, yürümek ve bisiklete binmektir. Bir nevi spor alanıdır buralar. Motorlu taşıtların olmadığı böylesine bir ortamda spor daha bir anlamlı ve sağlıklı oluyor. Faytonların nostaljik taşıtlar olduğu muhakkaktır. Çocukken can atardık faytona binmeye. Atların nal sesleri, kişnemeleri bize coşku verir, heyecanımızı doruğa çıkarırdı. En çok ziyaret edilen Büyükada’da, faytonların durmaksızın, atları çatlatırcasına yolcu taşımaları; yürüyenlere de bisiklete binenlere de korku salıyor. Yaşlanan, başıboş bırakılan atların durumu ise içler acısı. Faytonlar denetime tabi tutulmalı ve atların da bir can taşıdığı unutulmamalı. Faytonlara alternatif, doğaya zarar vermeyecek bir taşıma modeli de geliştirilebilir. Örneğin, az sayıda da olsa akülü toplu taşım araçları kullanılabilir. Yaya ve bisikletlilere öncelik veren bir ulaşım modeli Adalar için en doğrusudur. Buralar tarih, doğa, kültür merkezi olduğu kadar; sağlık ve spor merkezi olarak da düşünülmelidir.

Adalar’da ve “Ada vapur”larında tanıtıcı çalışmaların olmaması büyük bir eksiklik. İnsanlar bir şeyi tanıdıklarında, onu severler. Tanımadığımız şeyleri sevip korumamız olanaksızdır. Bu nedenle Kabataş İskelesi’nden başlayarak vapurlarda sesli ve görüntülü tarihsel, doğal ve kültürel tanıtımlar yapılmalı. İnanın bu tanıtımlar, belediye çalışmalarının tekrar tekrar gösterildiği sıkıcı, estetikten yoksun, özensiz kapalı devre yayınlardan daha etkili olacaktır. Bu konuda Büyükşehir ve Adalar belediyelerine çok iş düşüyor.

Adalar’ın her mevsimi başka güzeldir. Kışın ada sakinliğinde dalgalara, ciğere işleyen poyraza ya da karayelin serpiştirdiği yağmura meydan okuyarak güvertede yapılacak bir yolculuğun benzeri yoktur. Poyraz ayazında sevgilinin sarılışı, özel bir sıcaklık anıdır. Dünyanın hiçbir enerji kaynağı, sevgi dolu bir insanı böylesine ısıtamaz. Ada’ya varıp da bir de dalgaların olağanüstü melodisi eşliğinde balık yediğinizde bu yolculuk daha da anlamlanır.

Büyükada’da Aya Yorgi’ye yürüyerek gidip dönmek iyi bir spor. Orada hiç olmazsa bir kadeh kırmızı şarap içerken manzarayı izlemenin doyumsuzluğunu anlatmaya gerek var mı? Yalnız manzarayı seyrederken bakışlarınızı Anadolu yakasından kaçırmanızda yarar var, çünkü İstanbul’daki doğa katliamına ve yapılaşmadaki çarpıklığa yüreğinizin dayanacağını sanmam.

Her bahar Adalar’daki mimozalar farklı açar. Böğürtleni dalından koparıp yiyebilirsiniz mevsiminde. Dolaşırken Sait Faik’i, Reşat Nuri’yi yanı başınızda hissedersiniz. Birçok şarkı dilinizde dolanıp durur. İç sesiniz mırıltıya, mırıltı sese, ses coşkuya dönüştüğünde ayaklarınız yerden kesiliverir. Sevda anlam kazanır, yaşam renklenir, umut tazelenir Adalar’da.

Adil Hacıömeroğlu
12 Mayıs 2010
Not: 17 Mayıs 2010 tarihli Ulus ve Kent Yaşam Gazeteleri’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com adresinden okuyabilirsiniz.

16 Mayıs 2010 Pazar

BAYKAL’IN İSTİFASI



CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’la ilgili internete düşen görüntüler gündemi allak bullak etti. Kasetin yayımlanmasıyla halkımız ve CHP büyük bir şok yaşadı. Üç gün sonra da Deniz Baykal görevinden istifa etti.

“Bölgemizde ABD’nin halletmesi gereken birçok sorun var. Bunlardan birincil olanı İran’dır. İran’a, olası bir Amerika müdahalesi olmadan Türkiye’de seçimlerin olması önemli bir beklentidir. Çünkü yapılacak seçimden birinci çıkacak bir AKP’nin, İran konusunda daha rahat karar vermesi düşünülmelidir. Bu süreçte toplumsal muhalefeti sindirmek, devlet kurumlarını kendi anlayışına göre yapılandırmak da hükümet kanadının en önemli hedefidir. Bu nedenle önümüzdeki günlerde gözaltılar, tutuklamalar boyut değiştirerek daha da hızlanacaktır. Demokratik kitle örgütleri, meslek odaları sindirildi. TSK, yargı ve üniversiteleri baskı altına almak için inanılmaz süreçler yaşadık. Şimdi sıra siyasal muhalefette. Yarın parlamentodaki muhalif sesleri kısmak için bir yargı süreci başlarsa kimse şaşırmasın. Almanya’da Hitler’in sivil darbesinin aşamalarını anımsarsak sıranın kimlere geldiğini de anlarız. (22 Şubat 2010, Ulus Gazetesi)”

Ulus’ta yayımlanan “TUZ KOKTU” başlıklı yazımda muhalefetin baskı altına alınma sürecinin başlayacağını öngörmüştüm. Deniz Baykal’la ilgili kaset olayının ortaya çıkmasıyla bu sürecin başladığı görülmektedir. Bu konuyu yalnızca Baykal’la ilgili görmek ve yeterli olduğunu sanmak yanlış olur. Bunun devamı gelecektir. BOP’a muhalefet eden siyasal odaklara karşı etkisizleştirme operasyonu sürecektir.

Baykal’la ilgili kaset olayı alelade bir olay değildir, aksine sistemli bir saldırının sahneye konmasıdır. Ergenekon tertibinin, önemli bir komployla zirveye taşınmasıdır. Bu komployla siyasal yaşamımız ve CHP buhranlı bir döneme sürüklenmiştir. Peki, böylesi önemli bir dönemeçte CHP’nin kriz yönetimi nasıl olmuştur?

Sayın Baykal, üç günlük suskunluğunun ardından istifasını açıkladığı konuşması ilginç ve önemlidir. “Yıllardır bekletilen bir kaset yoktur. Bir kaset ele geçirilmiş değildir. Bir komplo imal edilmiştir. Taze, iki haftalık bir komplo vardır. Bu komplonun hedefi bir kişi değil, onun çok ötesinde CHP'nin neredeyse tek başına yürüttüğü cumhuriyete, demokrasiye, hukukun üstünlüğüne sahip çıkan, sivil darbe, sivil dikta rejimlerine karşı vermekte olduğu mücadelesidir. Bu komplo, CHP'nin Anayasa ve rejim kavgası vermekte olduğu son iki hafta içinde düzenlenmiş ve piyasaya sürülmüştür. Komplo tezgâhı, malzemeleriyle, çekimleriyle günceldir, tazedir. Meskene tecavüz ve ileri teknoloji yoluyla tezgâhlanan bu komplonun iktidar gücü ve olanakları seferber edilmeden bir muhalefet partisi genel başkanına karşı bu kadar fütursuzca icra edilebilmesi mümkün değildir.” Bu sözleriyle Baykal, komplonun iktidar tarafından tertip edildiğini söylüyor. Bir bakıma doğrudur bu. Ancak bu komplonun amacı sadece Baykal ve CHP midir? Bizce değil. Bu komplo RTE’yi de hedef alan bir yanı vardır. AKP içinde görünmeyen iktidar mücadelesinin de dışa vurumudur bu. Yaklaşan seçimler öncesi hem iktidar hem de ana muhalefet partileri dizayn edilmeye çalışılıyor. Böylece ABD’nin İran operasyonu öncesi küresel emperyalizm, kayıtsız koşulsuz destek alabileceği iktidar ve muhalefeti oluşturmanın peşinde. Bu komplo, AKP içinde İsrail ve ABD politikalarını harfiyen uygulayabilecek bir ekibin işi. Görünürde Sayın Baykal’ı hedefleyen bu ahlaksız komplo, açığa çıkarılmadığında RTE’ye de aynı oranda zarar verecektir. Deniz Baykal’ın açıklaması, bazı bölümlere katılmasak da, önemlidir. Değindiği birçok konu uzun süre tartışılacağa benzer. Açıklama, komplo kasetlerinin içeriğini tartışmayı engelleyerek kamuoyunun ilgisi siyasal alana çekilmiştir. Deniz Bey’in genel anlamda kriz yönetimi şimdilik başarılıdır. Bundan sonra yapacağı hamleler çok önemlidir.

Genel merkez yöneticilerinin zaman zaman birbiriyle çelişen açıklamaları ve kendilerini olayların akışına göre, daha çok da medyanın belirlediği düzlemde hareket etmeleri kamuoyuna güven vermiyor. Komplonun ertesi günü Baykal’a suikast iddiasının ortaya atılması ise tam da şaşkınlığın göstergesiydi. CHP’de şu ana kadar bir lider adayının çıkmaması ise demokratik Cumhuriyet’imiz açısından kaygı vericidir. Her şeyin Baykal’ın tekrar geri dönme olasılığına göre düşünüldüğünden partide örgütsel dinamizm lider konusunda atak davranamamaktadır. Parti örgütünde önemli görevlerde bulunan birçok kişinin siyasal geleceği Deniz Baykal’a bağlıdır. Peki, Deniz Bey geri döner mi?

“Bu kara kampanyaya teslim olmayacağım. Bu hukuksuz ve ahlaksız komplo nedeniyle kimsenin beni sorgulamasına izin vermeyeceğim. Eğer bunun bir bedeli varsa ve bu bedel, CHP Genel Başkanlığı'ndan ayrılmaksa, o bedeli de ödemeye hazırım. Benim CHP Genel Başkanlığı'ndan istifa etmem, hiçbir şekilde bu komploya teslim olmak ya da kaçmak anlamına gelmez. Tam tersine bu bir meydan okumadır. Bu anlayışla bugün CHP Genel Başkanlığı'ndan istifa ediyorum. Bu komplonun hedefi sadece ben değilim. Aynı zamanda CHP'dir. CHP de bu kirli tezgâhlar karşısında yolunu seçmek zorundadır. Benim istifa kararım, hem Türkiye siyasetini ve CHP'yi yeniden tanzim etmek isteyenlere bir imkân tanıyacak, hem de CHP'ye bu komployla hesaplaşma fırsatı verecektir. Yalansız, dürüst, cesur bir duruş sergilemek sadece benim işim olmamalıdır.” Deniz Baykal’ın sözleri çok açıktır ve tartışılacak yanı da yoktur. Komplonun kendi nezdinde CHP’yi hedeflediğini söyleyerek partililere iki seçenek sunmaktadır burada. Birinci seçenek; CHP’yi yeniden tanzim edenlerle, yani liberallerle hareket edilmesidir. Yani CHP’nin Atatürkçü köklerinden kopmasıdır.

İkincisi ise; komployla hesaplaşmak fırsatı. Her halde komployla hesaplaşmak tek başına olmayacak. Tüm parti örgütünün kendisiyle birlikte davranmasını önermekte. Eğer kurultayda genel başkan adayları çıkarsa, bu kişiler birinci seçenek çerçevesinde algılanacaklar. Tahminimize göre aday çıkmayacak ve il başkanlarının ortak önerisiyle Deniz Bey, tekrar genel başkalığa seçilecek. Sayın Baykal, salonda bulunmayacağı için de duygusal yoğunluğu yüksek bir Kurultay bekliyor CHP’yi.

Sayın Baykal’ın açıklamasında ABD’de ikamet eden cemaat liderine özellikle atıfta bulunması ilginçtir. Bu, cemaate meşruiyet kazandırmak anlamındadır. Laikliği getiren CHP, bir cemaat liderini muhatap alamaz.

Asıl önemli olan komployu yapan odaktır. Bunun ortaya çıkarılması Türkiye’nin önünün açılmasında önemli rol oynayacaktır. Bu nedenle komplocuların ortaya çıkarılması (zayıf bir olasılık olsa da) önemlidir.

Bu komplodan Baykal ve CHP ciddi bir yara almıştır. Bu yara sarılmadan laik Cumhuriyet’in savunulması mücadelesi kararlılıkla sürdürülemez. Bu nedenle CHP’liler tarihsel bir sorumlulukla karşı karşıyadır.

CHP tarihsel misyonunun kendisine yüklediği sorumluluk bilinciyle davranırsa bu bunalımlı ortamdan kurtulacaktır. CHP bu krizi fırsata dönüştürmek zorundadır. Ülkemizin zor dönemeçlerden geçtiği, Cumhuriyet’imizin çökertilmek istendiği, ulusumuzun parçalanma tehlikesiyle karşı karşıya olduğu bu zor koşullarda halkımızın Sivas Kongresi’nden çıkan CHP’ye o kadar çok gereksinimimiz var ki….

Adil Hacıömeroğlu
13 Mayıs 2010
Not: 117 Mayıs 2010 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com adresinden okuyabilirsiniz.

9 Mayıs 2010 Pazar

YAĞMALANAN KENT

İstanbul, yıllardır “taşı, toprağı altın” denilerek yağmalandı. Değerli olan ne varsa pazarlanmaya çalışıldı. Bunun için de türlü nedenler, kılıflar, bahaneler üretildi. Her yağmada yağmalayan, kendince “haklı bir talebin” arkasına sığındı. Ancak olan İstanbul’a oldu. İstanbullu kaybetti. İstanbul’un olağanüstü tarihi, doğası, kültürü kaybetti, kaybetmeyi de sürdürüyor.

16 Nisan’da Ali Sami Yen Stadyumu arsasının ihalesi yapılarak satıldı. İşin mali boyutu ayrı bir konu; ancak bizi ilgilendiren kentte bakış açısındaki çarpıklık. Neymiş efendim TOKİ, bu ihaleden bir milyar lirayı aşkın kâr elde edecekmiş. Bu önemli bir paraymış. O zaman Taksim ve Sultanahmet meydanlarını, sarayları satın, daha çok para eder buralar. Kentli olmanın ruhunu kavrayamamış, her şeyi para ve kazanç olarak gören anlayışın kente bakışı bu. Boş arsa gördüğünde oraya nasıl eder de bir bina kondururumun hesabını yapar kent yağmacısı.

İstanbul meydansız bir kent. Çağdaş anlamda meydan diyebileceğimiz yerlerin sayısı üçü geçmez. Ne yazık ki bu alanlar da düzensizliğe, karmaşaya teslim olmuş. Meydanlarımızda suyu, heykeli, ağacı, çiçeği, tiyatroyu, sinemayı, sergi salonlarını, dinlenme ve sanatsal etkinlik için yerleri bir arada görmek olası değil. On iki milyonu aşkın insanın yaşadığı ve her gün on binlerce kişinin yurtiçi ve yurtdışından gelip gittiği bir kentin çağdaş meydanlara sahip olması gerekir. İnsanlara soluklanabileceği yerler bırakmazsak, onları mutsuz ederiz.

Kent meydanları, yurttaşa özgürlük sunar. Bir nevi demokratikleşmenin sesidir meydanlar. Kentin her kesiminden gelen kişiler; buralarda uzlaşmanın, birlikte bir şeyleri paylaşmanın keyfini yaşar. Sanatsal, kültürel yaratıcılığın sergilendiği yerlerdir meydanlar.

Bağırmanın ve susmanın anlamlandığı, sevilerin taçlandığı, anıların tazelendiği, sevda esintilerinin kasırgalara dönüştüğü yerlerdir kent meydanları. Buralarda güvercinler farklı kanat çırpar, her kuşun kanadından ayrı bir haber gelir bekleyenlere. Seyre dalıp da yudumlayacağınız çay ve kahve ayrı bir tattadır; içimi ayrı bir keyiftir. Meydanda yediğiniz yemeğin, pastanın, simidin lezzeti damakta kalıcıdır. Hele kendinizi kalabalığın büyüsüne kaptırıp da atacağınız bir iki tekin zevkine doyum olmaz.

Yaşamımızda çok önemli olan meydanların kentlerde yeterince bulunmaması acı bir durum. Ekonomik, sosyal alanlarda onulmaz sıkıntılar yaşayan insanımızın, hiç olmazsa kent yaşamındaki yalnızlığını gidermeye katkı yapmalı yönetenlerimiz. Onu daracık, iki yanı beton kalelerle çevrilmiş izbe sokaklara mahkûm etmemeli. Getto yaşamından kurtulmanın, farklı kültürden, yörelerden kişilerle kaynaşmanın yeridir meydanlar.

Gelelim konumuza, Ali Sami Yen arsasının satılmasına. Burayı Tekel’in Likör Fabrikası arsasıyla birlikte düşünüp hesapladığımızda altmış bin metrekare bir yer. Tabi ki parasal değeri çok yüksek. Sultanahmet Meydanı’nın iki, Taksim Meydanı’nın üç katı olan bu yerin kentsel açıdan değerini ise ölçmek, hesaplamak olanaksız. Kentin ortasında böylesi güzel ve geniş alanı imar için satmak, İstanbullulara yapılmış en büyük kötülüktür. Ayrıca bu satışın ülkemiz ekonomisine katkı yaptığını söyleyerek savunmak hatadır. Yıllarca kentleri binalarla doldurmanın kalkınma olduğu yutturmacasıyla halkımız uyutuldu. Ormanlarımız, tarihi eserlerimiz bu anlayışla yağmalandı. Ormanlarımızı gece baltayla biçen, tarihi evleri bir kibritle kül eden anlayış, hep bu gerekçeye sığındı. “Kalkınıyoruz, inşaat sektörü gelişiyor.”

Kent için böylesine önemli bir yerin satışı iptal edilmeli ve burası kente, kentlilere, İstanbul’a kazandırılmalıdır. Burayı, 2010 Avrupa Kültür Başkenti İstanbul’a; kimliğine ve tarihsel özelliklerine uygun bir meydan yapalım. Kültürel zenginliğimize, önemli bir katkı sunalım.

Yaşamda her şeyin para olmadığını, paradan da değerli varlıklarımızın olduğunu, yıllar sonra da olsa, anımsayarak çocuklarımıza önemli bir miras bırakabiliriz.

Devlet eliyle zengin yaratma anlayışını terk ettiğimizde göreceğiz ki ülkemiz daha yaşanabilir olacak. Binlerce yılın ve çok farklı uygarlıkların izini taşıyan İstanbul’dan, Türkiye’den daha değerli ne var ki? TOKİ’nin ve müteahhidin kasasına girecek milyonlarca lira, İstanbulluların mutluluğundan daha mı önemli?

Adil Hacıömeroğlu
23 Nisan 2010
Not: 10 Mayıs 2010 tarihli Kent Yaşam Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com adresinden okuyabilirsiniz.

4 Mayıs 2010 Salı

MÜTHİŞ OYUN


Anayasa değişikliği paketi, TBMM gündemine alındığı günden itibaren siyasal gelişmeler AKP’nin istediği biçimde sürüyor. Değişiklikler, mecliste görüşülmeye başlamadan AKP’nin amacını, “KESKİN DÖNEMEÇ” başlıklı yazımda şöyle açıklamıştım: “AKP’nin tek isteği anayasa konusunda halk oylamasıdır. TBMM’de anayasa değişikliğinin kabul edilmesi RTE ve arkadaşlarını tatmin etmez. Referandumla halkı biraz daha ayrıştırmak, cepheleştirmek asıl amaçlarıdır. Bizim halkımız seçimi sever. Bugüne kadar halka, “demokrasi, eşittir sandık” fikri aşılandı. Demokrasi, halkı adam yerine koymaktır. Sandığı halkın önüne koyan kazançlı çıkar. Bu, unutulmamalıdır. Referandum AKP’nin oylarındaki düşüşünü ters döndürebilir. Anayasa değişikliği paketi toptan oylanacağından bu, iktidar partisine avantaj sağlar. Bir maddeyi beğenen, diğerlerini incelemeden oyunu verir. Zaten gereğinden çok popülizm yapılarak ve belden aşağı vurularak kamuoyu referanduma hazırlanmıştır.”

3 Mayıs’ta TBMM genel kurulunda görüşülen anayasa değişiklik paketinin “parti kapatmayla” ilgili 8.maddesi gerekli oyu alamayarak reddedildi. Muhalif basın yayın organları, bunu bir bayram havasıyla ele alarak aynı şeyin diğer maddelerde de tekrarlanabileceğini yazdılar. Bundan sonra paketteki geri kalan maddelerden her hangi birinin reddedilebileceğini sanmıyorum. Çünkü 8.maddenin reddini, AKP içindeki muhaliflerin bir direnişi/tavrı olarak görmüyorum. Aksine bunun bir AKP organizasyonu olduğunu düşünmekteyim. Reddedilen madde, referandumda AKP’yi en çok zorlayacak konuydu. Parti kapatmalarıyla ilgili, referandum öncesi yapılacak tartışmalar daha çok bölücü partilere odaklanabileceğinden anayasa değişikliklerinin halk oylamasında kabulü zora girebilecekti. İşte, bu nedenle iktidar partisi bir yükten kurtulmuştur.

Basın organlarının büyük çoğunluğunda ret oyu veren milletvekillerinin kimler olduğu konusunda çeşitli tahminlerde bulunuldu. Bu tahminlerde genellikle de liberal milletvekillerinden bazıları öne çıkarıldı. Hatta RTE’nin gözüne girmek isteyen bir AKP’li vekil, ret oyu verebileceklerinden şüphelendiği arkadaşlarının listesini ile tuttu. Ret oyu veren vekillerin kimler olduğunun AKP yönetimince bilindiği düşüncesindeyim. Çünkü bu madde, siyasal bir ayak bağıydı, bundan da kurtulmak gerekliydi.

Yine RTE, bir taşla birkaç kuş vurma fırsatı yakaladı. 4 Mayıs Salı günkü parti grup toplantısında “mağdur, masum, şefkatli, demokrat” bir lider rolünü iyi oynadı. “Bize halkımızdan başka talimat verebilecek bir güç yeryüzünde yok.
Farkımız bu... Onun için 'millete gidelim' diyoruz. Anayasa değişikliğiyle
amacımız Türkiye'yi her açıdan büyütmektir. Biz Türkiye'nin ayağındaki prangaları çözmek için yola çıktık.” Bu sözlerle popülizmi doruğa çıkararak kendisine acındırdı.

“Ben, bugün özellikle sizlere beylik sözlerin ötesinde, kalıplaşmış
ifadelerin, etkisini yitirmiş vecizelerin, siyasete malzeme olarak kirlenmiş
kelimelerin ötesinde, sizlere gönlümle, kalbimle konuşmak istiyorum. Gönlümden kopan sözcüklerle, samimi hissiyatımla hitap ediyorum.” sözleriyle de güya ret oyu vermiş vekillere şefkat gösterisi yapıyor. İnsanların düşüncelerine değil de duygularına seslenmesi de çok ilginçtir.

“Parti kapatmayla” ilgili maddenin reddi, BDP’ye de önemli bir AKP golüdür. Çünkü BDP’liler de meclisteki oylamaya katılmadılar. Bir noktada AKP, bu partiye de sınamış oldu. Bundan sonra bölücü çizgideki partilerin, parti kapatmayla ilgili yakınmalarının da yolu kapanmıştır. BDP, bu konuyu seçmenlerine zor anlatır.

“Anayasa” tartışmaları, birden yerini “faşizm” ve “İnönü” tartışmalarına bırakmıştır. Bu da önemli bir gündem değişikliğidir. “Müflis bezirgân yine eski defterlerini karıştırıyor.”

Şimdi önümüzde tek seçenek kalmıştır. O da “anayasa değişikliği paketi”nin Anayasa Mahkemesi tarafından reddedilmesidir. Böyle bir durum, Türk yargısını kurtarır. Yargının kurtulması da Cumhuriyet rejimine yapılan saldırıların önünü kesebilir. Mevcut durum (olağanüstü bir değişiklik olmadığı sürece), “anayasa değişikliği paketi”nin halk oylamasında rahatça göstermektedir.

AKP yeni bir oyunla kamuoyunun belleğini yine alt üst etti. Gündem toz duman. Aktörler, rollerini çok iyi oynuyor. Müthiş bir oyun sahneleniyor. Oyuncular kazanıyor, Cumhuriyet ve Türkiye kaybediyor.

Adil Hacıömeroğlu
4 Mayıs 2010
Not: 10 Mayıs 2010 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com adresinden okuyabilirsiniz.

2 Mayıs 2010 Pazar

BİZE NE OLDU?


Son günlerde peş peşe ortaya çıkan çocuklarla ilgili tecavüz olayları gündeme bomba gibi düştü. Geleneklerimiz, ahlaki değerlerimiz, çağdaş hukuk kuralları, insanlık ölçüleri hiçe sayılarak gerçekleşen tecavüz olayları toplumumuzdaki çürümenin ne düzeyde olduğunun da bir göstergesi.

Bir ilimizde ilköğretim çağındaki dört kıza, yaşları on dörtle yetmiş arasında değişen yüzü aşkın erkeğin tecavüzü ilginçtir. Ayrıca bir ilçemizdeki iki ve üç yaşlarındaki çocuklara ilköğretim çağındaki çocuklarca tecavüz edilerek birinin öldürülmesi ise ayrı bir vahşettir. Yine son günlerde yurdumuzun diğer illerinde de tecavüz suçlarının işlenmesi üzücü, üzücü olduğu kadar da düşündürücüdür.

Peki, tecavüz olaylarının bu denli çoğalmasındaki neden ne? Bu olayların feodal düzenin etkili olduğu yörelerde daha çok olması, toplum olarak birtakım sorgulamaları yapmamızı gerektiriyor. Feodal ilişkiler, bu tür olayları tetikliyor. Gerçi modern toplumlarda da tecavüz olaylarına rastlanmaktadır. Ancak son günlerdeki olaylarda toplumun olayı saklama isteği, suçu gizli de olsa onaylama anlamı içermektedir. Oysa modern toplumlarda bu tür suçları işleyenler dışlanır, suçlu olarak görülür. Toplumun suçu gizleyip saklaması söz konusu bile olmaz.

Feodal yapı içinde ağır baskılar altında ezilerek yetişen ve özgür birey olmanın güzelliklerini yaşayamayan kişilerin, suça eğilimleri çoğalır. Yaşamı boyunca doğru dürüst saygı görmeyen birinin, başkalarının yaşamına ve tercihlerine saygı göstermesi beklenemez. Ayrıca küçük yerlerdeki feodal derebeylerin, bulundukları yerde her şeye muktedir olma istekleri ve yasa, kural tanımazlıkları suçun bir başka nedenini oluşturmaktadır. Siyaset yaşamımızdaki popülizm de bu feodal ağalara cesaret vermekte. İdari personelin siyasal tercihlere göre atanması da bu işteki bir başka yanlış. Ne yazık ki yörede çağdaş ölçülerde aile planlaması yok. Yoksulluk içinde boğuşan ailelerin çok çocuk yapması ayrı bir felaket. Böyle bir durumda çocuklar ne eğitilebiliyor ne de aileler tarafından denetlenebiliyor. En önemlisi ise çocuklara en büyük gereksinimleri olan sevgi verilemiyor. Sevgi görmeden büyüyen birisi başkasını sevebilir mi? Saygıyı çocukken öğrenemeyen bir birey, başkalarının bedenine ve ruhuna saygı göstermenin erdemini bilebilir mi? Feodal toplumlarda saygı deyince güçlünün karşısında el pençe divan durmak anlaşılır. Yani güçlünün yanında sus pus, güçsüzün karşısında ise zalim bir despot.

Feodal toplumda her birey ezilir. Özellikle kadının adı yoktur toplumsal yaşamda. Kadını sadece çocuk doğuran bir aygıt olarak görmek, toplumsal yaşamı felç eder. Sevgi ve saygı meleğinin bir ayağı topal kalır.

Kadın eziliyor da erkek ezilmiyor mu feodal toplumda? Hem de nasıl… En az kadınlar kadar eziliyor. Her gün ağaya, feodal erk sahibine boyun eğmek, hizmet etmek, onun yanında kendini ikinci sınıf görmek; tam bir felakettir bir erkek için. Felaketin gayya kuyusudur. Hele bir de buna yoksulluk, başkalarına ekonomik anlamda muhtaç olmak eklenmişse…

Gittikçe muhafazakârlaşan toplumumuzda suç oranındaki artış ve bazı olayların vahşet boyutuna ulaşması ise dikkat çekicidir. Bu konuda da kendimizi sorgulamanın zamanı geldi sanırım. Dindar olmayı yalnızca örtünmeye indirgeyen bir sığ anlayışla karşı karşıyayız. Yıllardır türban kavgası yapılan ülkemizde, dininin ahlaki öğütleri nerdeyse unutuldu/unutturuldu. Örneğin, hırsızlığın ne denli bir ahlaksızlık ve günah olduğu bilinse, ülkemizde bu kadar yolsuzluk yapılabilir miydi? Yolsuzluk yapanların toplumda kabul görmesi (tepki gösterilmediğine göre) nasıl izah edilebilir?

İlköğretim okulu öğrencilerinin bu olaylarda mağdur olması ve mağduriyetlerin saklanması ise işin bir başka düşündürücü yanı. Son yıllarda eğitimle o kadar uğraşıldı ki anlatmaya sayfalar yetmez. Okullardaki tarikat-cemaat etkisi inkâr edilemez. Ne yazık ki öğretmenlerimizin bir bölümü toplumumuza çağdaş değerlerin benimsetilmesi konusunda yol gösterici, eğitici ve örnek olacakları yerde; popüler kültürün hizmetine giriyorlar. Şirin görünmek adına ortaçağ değerleriyle uzlaşıyorlar.

Son yıllarda toplumsal değerlerimize ve kurumlarımıza çok acımasızca ve planlı olarak saldırıldı. Bizi bir arada tutan ne varsa “demokratikleşiyoruz, özgürleşiyoruz” adı altında kurda kuşa yem edildi. Yargı kurumları politik çıkarlar uğruna hedef alındı; toplumda hukuka duyulan güven sarsıldı. Eğitim, cemaatlerin ideolojik karargâhları olarak düşünülüp çağdaş birikimler bir çırpıda harcandı. Ordu düşmanca saldırılarla zayıflatılmaya çalışılıyor. Çalışkanlık, dürüstlük, yardımlaşma, üretken ve yaratıcı olma küçümsendi. Köşe dönücülük, halkı soyma, bağırıp çağırma, hakaret etme, küfretme, özel yaşama müdahale, paraya tapınma, yalan söyleme, iftira atma, hile yapma güzel şeylermiş gibi topluma sunuldu. Son günlerde meclisteki tartışmalar ve sarf edilen küfürler, tavırlar nerelere gittiğimizin göstergesi değil mi?

İşin en acı yanı ise bizzat yöneticilerimizin, feodal güç sahiplerine oy uğruna prim vermesidir. Aşiret sistemine meşruiyet kazandırmak hiçbir çağdaş yöneticiye yakışmaz. Saygı gösterip koruyacağımız tek şey var: O da Cumhuriyet ve onun bize kazandırdığı toplumsal-kişisel erdemlerdir.

Adil Hacıömeoğlu
29 Nisan 2010
Not: 3 Mayıs 2010 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com adresinden okuyabilirsiniz.