29 Haziran 2010 Salı

CUMHURİYET IŞIĞI

Toplumumuzda ayrılıkçılığın, bölünme eğilimlerinin, siyasal kutuplaşmaların yoğun yaşandığı bir dönemden geçmekteyiz. Böylesi koşullarda insanlar genellikle umutsuz olur, gelecekle ilgili hayaller kurmazlar. Umudun tükenmekte olduğu bu anlarda ufukta bir ışık belirir, içiniz ısınmaya başlar; o ışık gittikçe çoğalır, birden karanlıkların aydınlanmakta olduğunu görürsünüz. Yok olan hayaller birden canlanır; bedeninizde, ruhunuzda bir canlılık duyumsarsınız.

Haziran’ın ikinci haftasında orta yaşı geçmesine karşın gençlik ateşini yitirmemiş, Cumhuriyet’imizin aydınlığının sonsuza dek Türkiye topraklarını aydınlatması için yorulmadan savaşım veren bir arkadaşım, elinde bir dosya ile mutlu ve coşku dolu bir yüzle, gururla yanıma geldi. Karşılıklı birer bardak çay içecek fırsat bulamadan kendimi onunla birlikte dosyadaki kâğıtların içinde buluverdim. Heyecanlandım, gururlandım, ülkemle ilgili hiçbir zaman tükenmeyen umudum daha da çoğaldı. TGB üyesi gençler Diyarbakır’ın Bismil İlçesi’nin Aslanoğlu Köyü’nün harabe olmuş ilköğretim okulunu onarmak için bir çalışma başlatmışlar. Dosyada her şey ayrıntılı olarak belirtilmiş. Mali bilânço çıkarılmış, en küçük ayrıntılar bile atlanmadan. Aslanoğlu köylülerini, toprak ağalığına karşı verdikleri mücadeleden daha önce tanıyordum. Güneydoğu’nun vahşi feodalizmine karşı nasıl amansız bir savaşın içinde olduklarını biliyordum. Bu nedenle de hep saygı duydum bu mücadeleye. Çünkü ağalık düzeni yıkılmadan ortaçağ karanlığının yok olması olanaksızdı. Aydınlık bir Türkiye’nin kurulması da ancak ortaçağ kurumlarının ortadan kaldırılmasıyla olur.

Gelelim, TGB’nin okul yapım işine. İşçilik gençlerimizden. Araç, gereç, inşaat malzemeleri ve kütüphanenin kurulması için ne kadar harcama yapılacağı hesaplanmış; bu konuda gönlü Cumhuriyet ışığıyla aydınlanmış yardımseverlerin bağışları bekleniyor. Yapım işinde öncelikle kütüphanenin düşünülmesi, işin en güzel yanı. Kitabın girdiği, okunduğu, başköşede olduğu yerde kötülükler yok olur. Gençlerin kütüphane konusundaki duyarlılıkları göğsümü kabarttı.

İşçiliği gençler dönüşümlü olarak imece usulü yapacaklar. Yaz dinlencelerini bu işe adamışlar. Onlar için önemli eğitici bir okul, bu çalışma. Okul yapım işiyle hem ülkemizin diğer gençlerine örnek olurlarken hem de önemli bir yaşam deneyimi kazanacaklar. Anadolu’nun sorunlarla dolu bir bölgesinin dertle yüklü bir köyünde “yaşam okulu”nun eğitiminden geçecekler.

Gençler işe: “Türkiye’nin birliğine harç koyuyor, Bismil Aslanoğlu Köyü’nde okul yapıyoruz.” sloganıyla başlamışlar. Türkiye’nin birliğinin, emek ve aydınlanma mücadelesinden geçtiğini defalarca yazdık, söyledik. Ağalığa karşı mücadelelerinde, ellerinde Türk bayraklarıyla “Yıkılsın ağalık, yaşasın Cumhuriyet!” şiarını haykıran Aslanoğlu köylülerinin bu erdemli mücadelesi, ne yazık ki basınımızda fazla yer bulamadı.

TGB’li gençlerin konuyla ilgili bildirilerinden bir bölüm aktaralım: “Diyarbakır’ın Bismil İlçesi’ne bağlı Aslanoğlu Köyü 2005 yılından beri toprak ağalığına karşı mücadele ediyor. Bölgenin toprak ağası, haksız bir şekilde Aslanoğlu Köyü’nün çevresinde bulunan ve köylülere ait olan toprakları zor kullanarak aldı. Köylüler, toprak ağasını dava etmelerine ve yasal süreci başlatmalarına rağmen henüz bir sonuç elde edemediler. Ağa ise köylülerin bu haklı mücadelesini zorla bastırmaya çalışmaktadır. Yasa tanımayan ağa, köye defalarca baskın düzenlemiş ve bu baskınlar sırasında dört köylü öldürülmüştür. Çünkü bilmektedir ki Aslanoğlu köylüleri başarılı olursa hem kurulu çıkar düzenleri bozulacak hem de terörün sosyal-ekonomik zemini ağır yara alacaktır. Biz de üniversite öğrencileri olarak Aslanoğlu Köyü’nü yalnız bırakmıyoruz. Köyün ilköğretim okulunu eğitime elverişli hale getireceğiz ve bu cesur köyün zeki çocuklarına, sizin de desteğinizle, eğitim olanağı sağlayacağız.” Bu sözlerle yürekleri aydınlık gençlerimiz, Anadolu’nun orta yerine bir çoban ateşi yakmışlardır. Gelin, hep birlikte bu çoban ateşini daha da büyütelim ki ateşin aydınlığı yurdumuzun her yanını kaplasın.

Türkiye’nin ilk büyük imecesi, Kurtuluş Savaşı’yla başladı. Eli silah tutan cephede savaşırken kadınlarımız, yaşlılarımız ise cephedekilerin gereksinimlerini sağlamak için var güçleriyle çalışıyorlardı. Kısacası zafer, büyük bir ulusal imecenin emeğiyle kazanılmıştı. Cumhuriyet’le birlikte başlatılan kalkınma ve aydınlanma savaşı da ulusal bir imece ile yürütüldü. Burada köy enstitülerinin kuruluş çalışmaları örnek bir dayanışma ve yaratıcılık örneğidir. Köy enstitülerinin binaları, öğretmenler ve öğrencilerin yaz dinlencelerindeki olağanüstü çalışmalarıyla inşa edildi.

68 kuşağı gençleri, yıllar önce (1969’da) Güneydoğu’nun en deli akan ve geçit vermeyen akarsuyu olan Zap Suyu’na yine bir imeceyle asma köprü yapmışlardı. Yöre halkı, bu köprüye “Devrimci Gençlik Köprüsü” adını koymuştu. Bu köprü, ne yazık ki 1999’da bölücü örgüt tarafından havaya uçuruldu.

Yıllar sonra gönülleri yurt ve ulus sevgisiyle dolu gençlerimiz de “Cumhuriyet’in okulunu” kurmak için kolları sıvadılar. Yaşıtlarının bir bölümü loş ışıklı barlarda kafa çekerken bu gençlerimizin böylesine güzel imecelerine; katılmaktan, saygı duymaktan, destek vermekten başka elimizden ne gelir ki?

Not: TGB’nin bu kampanyasına katılarak destek vermek isteyenler, 0535 390 96 54 numaralı telefonu arayabilirler.

Adil Hacıömeroğlu
24 Haziran 2010
28 Haziran 2010 tarihli Ulus ve Kent Yaşam gazetelerinde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com ‘dan okuyabilirsiniz.

23 Haziran 2010 Çarşamba

AMASYA GENELGESİ

Bugün Amasya Genelgesi’nin 91.yıldönümü. Yani ulusal bağımsızlık mücadelesinin yapılacağının tüm yurda duyurulduğu gün. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda ilk yapıtaşı olan Amasya Genelgesi’nin önemini anımsamaya ve anlamaya bugünlerde daha çok gereksinmemiz var. Sabahleyin gazetelerin çoğuna baktım, böylesine önemli bir günle ilgili köşe yazısı ve haber aradım, nafile! Gün boyu televizyonlarda Amasya Genelgesi ile ilgili bir programa rastlarım diye umutlandım, ne yazık ki yok.

Mondros Ateşkes Antlaşması ile emperyalist işgale uğrayan, bölünüp parçalanan yurdumuzun bu durumuna karşı kayıtsız kalan Padişah ve İstanbul hükümetinin yaydığı umutsuzluğa karşı ulusal bir haykırış olan Amasya Genelgesi, genel hatlarıyla şöyleydi:

“1- Yurdun bütünlüğü, ulusun bağımsızlığı tehlikededir.
2- İstanbul'daki hükümet, üzerine aldığı sorumluluğun gereklerini yerine getirememektedir. Bu durum ulusumuzu yok olmuş gibi gösteriyor.
3- Ulusun bağımsızlığını yine ulusun azim ve kararı kurtaracaktır.
4- Ulusun durumunu ve davranışını göz önünde tutmak ve haklarını dile getirip bütün dünyaya duyurmak için her türlü etkiden ve denetimden kurtulmuş ulusal bir kurulun varlığı çok gereklidir.
5- Anadolu'nun her yönden en güvenli yeri olan Sivas'ta ulusal bir kongrenin tez elden toplanması kararlaştırılmıştır.
6- Bunun için bütün illerin her sancağından, halkın güvenini kazanmış üç delegenin olabildiğince çabuk yetişmek üzere hemen yola çıkarılması gerekmektedir.
7- Herhangi bir kötü durumla karşılaşılabileceği düşünülerek bu iş, ulusal bir sır gibi tutulmalı ve delegeler gereken yerlere kimliklerini gizleyerek gelmelidirler.
8- Doğu illeri adına 10 Temmuz'da bir kurultay toplanacaktır. O güne kadar öteki il delegeleri de Sivas'a ulaşabilirlerse Erzurum Kongresi'nin üyeleri de Sivas'ta yapılacak genel toplantıya katılmak üzere yola çıkarlar.”
Genelgeyi imzalayanlar: Mustafa Kemal, Hüsrev (Gerede), Kazım (Dirik), Ali Fuat (Cebesoy), Hüseyin Rauf (Orbay)’tur. Genelge, imzalandıktan sonra Konya'da bulunan Ordu Müfettişi Cemal Paşa ile Erzurum'da Kazım Karabekir Paşa'nın da onayları alınarak 22 Haziran 1919 tarihinde ilgililere duyuruldu.
Genelge, yayımlanmadan dört gün önce Mustafa Kemal tarafından yazılıp Trakya’ya bildirilmiştir. Zaman zaman yazılı ve sözlü basında Atatürk’ün yol arkadaşlarıyla aralarının açılmasının nedeni, birtakım uydurma olaylarla açıklanmaya çalışılır. Burada amaç, Atatürk’ü üstü kapalı suçlamaktır. Amasya Genelgesi gibi önemli bir ulusal irade beyanının imzalanması sırasında neler olmuştur? Bu sorunun yanıtını Mustafa Kemal, Söylev’de veriyor:
“Ben yazının yeni gelen arkadaşlarca da imzalanmasını istedim. O sırada Rauf Ve Refet Beyler benim odamda, Fuat Paşa başka odada bulunuyorlardı.
Rauf Bey, konuk olduklarından bu yazıya imza koymak için kendinde bir ilgi ve yetki görmediğini, incelikle söyledi. Bunun tarihsel anı değerinde olduğunu ileri sürerek imza etmesini söyledim. Bunun üzerine imza etti.
Refet Bey imzadan çekindi ve böyle bir kongre toplamaktaki amaç ve yararı anlayamadığını söyledi.
İstanbul’dan beri yanımda getirdiğim bu arkadaşın –tuttuğumuz yola göre- anlaşılması pek kolay olan bir konuda açığa vurduğu düşünüş ve duyuş biçimi bana çok acı geldi. Fuat Paşa’yı çağırttım. Paşa, düşüncemi anlayınca hemen imza etti. Fuat Paşa’ya Refet Bey’in çekinme nedenini anlayamadığımı söyledim. Fuat Paşa, Refet Bey’i oldukça sıkı bir sorguya çekince Refet Bey yazıyı eline alarak kendine özgü bir im koydu. Öyle bir im ki bunu bu yazıda bulmak biraz zordur.
Buyurun, isteyen inceleyebilir.
Baylar, gereksiz gibi görülebilen bu açıklama, sonraki yıllar ve olaylarla ilgili birtakım karanlık noktaları aydınlatmaya yarar düşüncesiyle yapılmıştır. (Söylev, TDK Yayınları, 1978, s.25)” Atatürk’ün Genelge’nin imzalanma aşaması ile ilgili açıklamaları sanırım yorum gerektirmez.
Mustafa Kemal Atatürk, olanaksızlıklar içinde büyük güçlüklere göğüs gererek kurtuluş mücadelesini ilmek ilmek örerken İstanbul Hükümeti de boş durmuyordu. Kurtuluş Savaşı’na muhalefetiyle tanınan İçişleri Bakanı Ali Kemal’in 23 Haziran 1919’da valiliklere gizli olarak gönderdiği yazı aşağıdadır.
“Mustafa Kemal Paşa büyük bir asker olmakla birlikte, bugünün siyasasını o ölçüde bilmediği için, olağanüstü yurtseverlik ve çaba göstermesine karşın, yeni görevinde hiç başarılı olamadı. İngiliz olağanüstü temsilcisinin isteği ve üstelemesi üzerine görevinden alındı ve alındıktan sonra yaptıkları ve yazdıkları ile de bu kusurlarını daha çok açığa vurdu. Reddi İlhak dernekleri gibi, Karesi (Balıkesir) ve Aydın dolaylarında Müslüman halkı haksız yere kırdırmaktan ve böyle bir durumdan yararlanarak halkı haraca kesmekten başka iş göremeyen buyruk dinlemez, saygısız ve yasadışı kurulan birtakım kurullar için öteden beri çektiği tellere de siyasadaki yanılgılarını yönetimde de artırdı. Adı geçenin İstanbul’a getirilmesi Harbiye Nazırlığını ilgilendiren bir görevdir. Ama Dahiliye Nazırlığının size kesin buyruğu, artık o kişinin görevinden çıkarılmış olduğunu bilmek, kendisiyle hiçbir resmi işleme girişmemek, hükümet işleriyle ilgili hiçbir isteğini yerine getirmemektir. Bu yönergeye uygun iş görmekle ne gibi sorumlulukların ortadan kalkacağını anlayacağınızı biliyorum. Bu önemli ve korkulu dakikalarda görevli olsun, halktan olsun, her Osmanlıya (tüm Osmanlı yurttaşlarına) düşen en büyük ödev, barış konferansınca alınyazımız üzerine karar verilirken ve beş yıldır yaptığımız deliliklerin hesapları görülürken artık aklımızı başımıza devşirdiğimizi göstermek; akıllıca ve öngörüşlü davranışlara uymak; parti, mezhep, ırk anlaşmazlıklarını gözetmeksizin herkesin yaşamını, malını, ırzını korumakla uygarlık dünyası karşısında bu yurdu bir daha lekelememek değil midir? (Söylev, TDK Yayınları, 1978, ss. 26-27)”
Yukarıda Kurtuluş Savaşı sırasında üç farklı tavır görülmektedir. Birincisi Atatürk’ün, bağımsızlık için kararlı ve ulusuna güvenen inançlı tavrıdır. İkincisi, Rauf ve Refet Paşaların kararsızlığıdır. Üçüncü ise, Ali Kemal’in İngilizlerin istekleri doğrultusunda davranmasıdır. Yurdumuzun içte ve dışta siyasal açıdan zor durumda olduğu günümüzde siyaset sahnesinde olan kişileri ve anlayışları, doksan bir yıl öncesinin siyasal yaşamına uyarlayın bakalım, ortaya ne çıkar?
Adil Hacıömeroğlu
22 Haziran 2010
Not: Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com adresinden okuyabilirsiniz.

21 Haziran 2010 Pazartesi

SICAK BİR YAZ

19 Haziran gece yarısı, Hakkâri’nin Şemdinli ilçesine on beş kilometre uzaklıktaki Günyazı Köyü'nün Tanyolu Mezrası Mezargediği Bölgesi'nde bulunan Tekeli Jandarma Sınır Taburuna bağlı sınır bölüğünün üs bölgesi, PKK'lı teröristlerin saldırısına uğradı. Ne yazık ki askerlerimizden sekizi şehit oldu, on dördü de yaralandı. Ayrıca kaçan teröristlerin peşine düşen askerlerimizden iki şehit, iki de yaralımız var. Şehitlerimize Tanrı’dan rahmet, yaralılarımıza acil şifa diliyorum.

“Açılım” denilen ne olduğunu kimsenin bilmediği, yalnızca terör örgütünün iyi anladığı bir AKP mucizesinden sonra terör olayları tırmanmaya başladı. Hükümet, Türkiye’nin yaşamsal bir konusunu TBMM’de görüşmek yerine popçu ve topçularla konuştu. Muhalefet partileri ve kamuoyu günlerce bekledi, “Kürt Açılımı” paketinden ne çıkacak diye. Çıka çıka Habur rezaleti çıktı. Habur’da kahramanlar gibi karşılanan PKK’lı teröristler, günlerce otobüslerle gezdirilip mitinglerde endam ettirildiler. Böylesi bir tutumla birçok Kürt gencinin terör örgütüne sempati ile yaklaşmasına zemin hazırlandı. Çünkü Habur’dan gelen teröristlere muzaffer bir kimlik kazandıran, bizzat hükümet yetkilileriydi. Ayrıca PKK’nın meclisteki sözcülerinin her fırsatta devleti tehdit etmesine, demokrasi adı altında yaklaşan açılımcılar değil miydi? Dünyanın neresinde hapiste bulunan bir terör örgütü lideri, avukatları aracılığıyla örgütünü yönetir. Bölücübaşı, tarih vererek eylemlerin, saldırıların artacağını söylüyor ve dedikleri de oluyor. Böyle bir durumda Adalet Bakanı’mız ne yapıyor acaba?

Başbakanın “açılım” tartışmaları sürecinde, eleştirenleri sürekli suçlayıcı bir tavır içinde olması ise anlaşılır gibi değildi. Lisede okurken münazara birinciliği alan RTE, o dönemden kalan alışkanlığından olacak siyasal muarızlarıyla tartışmasından galip gelme duygusuyla her türlü yolu deniyor. Bunun başında da duygu sömürüsü geliyor. “Analar ağlamasın.” Sözünü diline doladı açılım sürecinde. Kim ister ki anaların ağlamasını? Ancak aylardır verdiğimiz şehitlerimizin anaları ağlıyor. Bu analarımızın feryatlarını, ağıtlarını işitmeye, üzüntülerinin derinliğini görmeye cesaretleri var mı AKP’li yöneticilerin. Bir annenin, yirmi yaşını henüz devirmiş aslan gibi gencecik bir evladını toprağa vermesinin ne demek olduğunu bilir mi bu beyler?

Son saldırılardan anlaşılacağı üzere terör örgütü, eylemlerini ülkemizin her yerine yaymak istiyor. Amacı halkı canından bezdirerek korku ve yılgınlık psikolojisi yaratmak. Bu yaz bölücü terörün eylemleriyle geçecek gibi. Ulus olarak sıcak bir yaza hazır olmalıyız.

PKK’lı teröristlere “kahramanlık” payesi verenler, gerçek kahramanlara karşı nasıl davranıyorlar? Deniz kuvvetlerinin kuzey ve güney deniz saha komutanları, darbeci diye mahkemelerde süründürülürken terör, İskenderun’da yedi denizcimizi bizden alıp götürüyor. Terörle mücadele eden 3.Ordu komutanına akıl almaz suçlamalarda bulunarak hapse atmak istiyorlar. Emekli ordu komutanları, değişik görevlerde bulunmuş ordu mensupları, özellikle de teröre karşı mücadelede kahramanlaşmış subaylar darbeci diye hapislere atılıyor. Adeta bölücü teröre karşı mücadele edenler cezalandırılırken, terör örgütü mensupları ödüllendiriliyor. Gün geçmiyor ki TSK mensuplarıyla ilgili bir eleştiri, tutuklama, saldırı olmasın. Maalesef ülkemizdeki birtakım siyasal odaklar TSK’yı düşman olarak görüyorlar. 1923’ün rövanşını alma istekleri, onları kendi ulusuna zarar verme noktasına getiriyor. Çünkü ideolojik saplantıları kulaklarını sağır, gözlerini kör, beyinlerini düşünmez yapmış; yüreklerini ise taşlaştırmıştır.

Hükümet kanadının ilk açıklaması TBMM başkanı M. Ali Şahin’den geldi. “Bugün verdiğimiz sekiz şehidimizle ilgili Genelkurmay’dan tatmin edici bir açıklama bekliyorum.” diyor. Açıklama ilginçtir ve suçluları koruma izlenimi vardır. Kendi hükümet sorumluluklarını unutarak TSK’yı işaret etmek anlaşılır gibi değil. Sanki Türkiye’yi başkaları yönetiyor.

TSK’ya yönelik psikolojik savaş sona erdirilmelidir. Komutanları tutuklanan bir ordu savaşma isteğini yitirir. Geçmişte teröre karşı kahramanca savaşmış komutanların tutuklanması ve görevleri nedeniyle suçlanmaları ise teröristlere cesaret verirken ordu mensuplarının görev şevkini kırar.

Şimdi birçoğumuzun anlamadığı bir şey var. Aktütün, Dağlıca, Tekeli… Bu üç saldırı da çok kalabalık terörist gruplarca yapılıyor. Gece vakti bu kişiler, silah ve teçhizatlarıyla yürüyerek gelip karakolları basıyorlar, sonra da ayrılıp gidiyorlar (Gerçi son saldırıda on iki terörist öldürüldü.) Bu iş, geniş kapsamlı teknik ve lojistik destek olmadan olamaz. Terör örgütünün böyle bir olanağının bulunduğunu da sanmıyorum. Bu baskınlar, uluslararası bir operasyon mudur yoksa? Sakın ola, Irak’ın kuzeyindeki yeni küresel komşumuz ve müttefikimizin bu işlerde bir parmağı olmasın! Bu saldırıların uluslararası boyutları araştırılmalı, gerçekler kamuoyuyla paylaşılmalı ki Türk Ulusu, dostunu düşmanını tanısın.

Bölücü terör konusunda basın yayın organlarımız da duyarlı v sorumlu davranmalıdır. Bazı basın yayın organları ve mensuplarının gerek iktidara yaranma gerekse “demokrasicilik” modasına uyarak ulusumuzun değerlerini yıpratıcı, aşındırıcı, yok edici yayınları ülkemize ve demokrasimize zarar vermektedir. Bazı basın yayın organları ise bu işi planlı ve bilinçli olarak yapmaktadırlar. Bu yayınlar öylesi bir hal aldı ki akılla, mantıkla izahları olanaksızdır. Karakol baskınlarının bizzat TSK tarafından yapıldığını yazıp söyleyen densizlere bile rastladık. Şu iyi bilinmelidir ki Türkiye olmazsa Türk basını da olmaz.

Hükümetin son aylarda izlediği yanlış dış politika da terör saldırılarının bir başka nedenidir. Hamas ve benzeri örgütleri muhatap alarak İran’ın molla rejiminin avukatlığına soyunan RTE, ülkemizi uluslararası arenada yalnızlaştırmıştır. İsrail’le ilişkilerin gerilmesi, İran konusunda ABD ile ters düşülmesi, Türkiye’nin teröre karşı elini zayıflatmıştır. Gazze uğruna Mehmetçiklerimizi feda etmenin anlamı ve mantığı yoktur. RTE ve arkadaşları şunu iyi bilmelilerdir ki, iktidara geldikleri 2002’den bu yana Gazze’de ölen Filistinliden çok, teröre karşı mücadelede şehit olan Mehmetçiğimiz var. Başkalarının yangınını söndürmek için beyhude ve hamasi çabalar göstereceğinize, önce kendi evinizdeki yangını söndürün.

Mavi Marmara gemisi baskını sonrası efelenip kükreyen RTE, yazımızın yazıldığı akşam saatlerine kadar sesini çıkarmadı. Gazze’ye yardım konvoyu baskınında ta Şili’den kalkıp gelen RTE, İstanbul’da FİFA icra komitesi üyesini kabul ediyor. Acaba bu görüşmede terör mü konuşuldu? Her şeyi oya tahvil etmeye ve gündemi değiştirme konusunda maharetli olan iktidar partisi ve RTE, bakalım bu kanlı oyundan ne sonuç çıkaracak?

Yağma, soygun ve ortaçağ düzenini sürdürmek isteyenler; kişisel çıkarları uğruna popülizm yaparak uluslararası bir komplonun yardımcı oyuncusu olarak rollerini çok kötü oynuyorlar. Türk Ulusu böyle yönetilmeyi hiç, ama hiç hak etmiyor.

Adil Hacıömeroğlu
19 Haziran 2010

14 Haziran 2010 Pazartesi

ŞEHİTLERİMİZE DE AĞLANMALI

“Fevzi Altürk, Mehmet Kaya Çelik, Nuri Aydın, Fatih Aydoğdu, Süleyman Gür, Hüseyin Koç, Malik Soykal, Levent Çetinkaya, Ahmet İnce, Ömer Akcan, Ahmet Eryılmaz, Selman Özay, Erkan Ayaz, Hasan Özüberk, Halil İbrahim Ertaş, Kemal Koçyiğit, Ahmet Eyce, Ahmet Altunoğlu, Abidin Tanrıkolu, Metin Can, Emin Şener, Emrah Aktaş, Birol Mutlu, Erman Aydın, Adem Erboyacı, Bahtiyar Yalınca, Doğan Balduk, Muhammet Özbek, Abdullah Bilir, Abdülrezzak Kaçan, Abdülmecit Özkan, Mustafa Dolumay, Erhan Terletme, Kerem Oğuz Erbay, Serhat Aslan, İsmail Kartal, Erol Tavukçu, Ümit Akbulut, Fatih Gökkaya, Emrah Karaman, Levent Tabak, Murat Saraç, Kamil Tuna, Pınar Akdağ, Cihangir Bekiş” Bu adları anımsayanınız var mı? Kimi subay, astsubay, uzman çavuş; kimi polis, geçici köy korucusu; kimi ise vatani görevini yapmakta olan gencecik fidanlar, evlatlarımız, askerlerimiz, yiğit Mehmetçiklerimiz. Hele biri var ki bir subay eşi, bir kadın; kırk gün önce evlenmiş, hayallerini süsleyen beyaz gelinliği giymiş bir anne adayı. Kırk yedi gün önce beyaz gelinlikle mutluluğa uçan bir beyaz güvercin, kırkı dolduğunda al kanlar içinde hayallerine veda ederek beyaz kefeniyle şahadet şerbetini içerek kuş olup cennete kanatlanan bir melek. PKK’lı militanlar, haince bir planla nişan alıp masum bir kadını evinin balkonunda vurarak şehit ettiler.

Şırnak, Hakkâri, Batman, Samsun, Mardin, Giresun, Tunceli, Diyarbakır, Dağlıca, Siirt, Hatay, İskenderun, Tokat, Osmaniye’de görevi başında şehit olan bu vatan evlatları için havaalanlarında nöbet tutan bakan gördünüz mü? Eline bayrak alıp Taksim Meydanı’na koşanlara rastladınız mı? Belediye araçlarının meydanlarda, sokaklarda bu şehitlerimiz için anonslar yaptığını işittiniz mi? Türkiye’yi yöneten başbakanın, terör örgütüne öfkelenerek nutuk attığını, bağırıp çağırdığını, esip gürlediğini duyanınız var mı?

Şehitlerimizi yitirdiğimiz çatışmalarda yaralanan, gazi olan vatan evlatlarını hastane kapısında bekleyen bir bakana, milletvekiline rastladıysanız; herkese söyleyin, bilmeyenimiz kalmasın. Şehitlerimizin ailelerine, eşlerine, çocuklarına bir ihtiyaçları olup olmadıklarını soran özverili bir sivil toplum kuruluşu varsa, söyleyin de şapka çıkaralım onlara.

İstanbul’la Kudüs’ün kaderinin bir olduğunu söyleyenlere şunu anımsatmalıyız ki, Türkiye’nin seksen bir ilinin kaderi ortaktır. İşgal altındaki İstanbul’un kaderi; Kudüs, Beyrut, Ramallah, Kahire, Riyat, Şam’la değil; Samsun, Amasya, Erzurum, Sivas, İnebolu, Ankara ve tüm yurt topraklarıyla birdi. Onun içindir ki İstanbul kurtuldu. İstanbul’un kaderi İnönü’de, Sakarya’da, Dumlupınar’da, İzmir’de, Mudanya’da ve Lozan’da çizildi.

Gazze “Seferi”ni hüzünlü bir kahramanlık destanına dönüştürerek kutsallık atfeden, hükümetin her konuda konuşan ağlak bakanının, PKK’nın hain tuzaklarında can veren şehitlerimizle ilgili böylesi bir yürek yakıcı konuşmasını dinledik mi acaba?

“Ben, İskenderun'da gerçekleşen eylemden şunu okudum. Artık bu savaş sadece Kürdistan'da olmayacak. Ben, bunu okudum. Kimse kızmasın bana, bunu söylediğim için. Gerçekler acıdır, acıtır. Gerçekleri konuşmak zorundayız, konuşursak çözebiliriz. Birbirimizi kandırarak değil. Kafamızı kuma gömerek değil. Ben İskenderun eyleminden bunu okudum. Bu mudur hükümetin, Başbakan'ın istediği, bu savaşın bütün Türkiye'ye yayılması mıdır? Zevk mi alıyor insanların ölmesinden, haklarının ihlal edilmesinden? Nedir derdi? Yeter artık. Bir çağrı yapıyorum herkese. Kürt’üne, Türk’üne, herkese çağrı yapıyorum. Öyle görünüyor ki, bundan sonra bir savaş gelişirse geçirdiğimiz otuz yıl gibi olmayacak. Herkese çağrım: değil bir gün, bir saniye bile durmayalım. Barış için, özgürlük, eşitlik, adalet için hep birlikte bütün gücümüzle çalışıp çabalayalım.” Bu sözler, bölücü örgütün İskenderun saldırısından sonra BDP Mardin milletvekili Emine Ayna’ya ait. Resmen Türk devleti tehdit ediliyor, devlete meydan okunuyor. Eylemlerin büyük kentlerimize yayılacağını haber veriyor. PKK eylemlerinin yeni canlar alacağını haykırıyor. RTE’nin bu bayana “one minute” demesini bekledik. Nafile. Can veren Mehmetçik olunca diller susuyor, ağızlar kilitleniyor. Ama söz konusu Gazze ise coşuyor hükümet yetkililerimiz. Öfkeleri, hitabet sanatına dönüşüyor. On bir haftada kırk dört şehit vermişiz, gencecik canlarımızın al kanları, kara toprağı sulamış, umurunda mı beylerin?

Tunceli’de terhis olan askerlerimize mayınlı tuzak kuruldu ve on üç askerimiz yaralandı. Evlerine dönme mutluluğu yaşayan gencecik yüreklerin yaşamı bir anda kâbusa döndü. Eli silah tutmayan bu insanlara yapılan saldırı savaşta bile olmaz. Yani İsrail’in Gazze’de yaptığından farksız mı bu? Dünyanın her yerinde “insan hakları” geçerli de Türkiye topraklarında hain tuzaklarda can veren, sakat kalan ulusumuzun bireyleri için niçin geçerli değil? Bölücü başının konforu için kıyamet koparanlar, İmralı’ya giderek açılım ittifakları kuranlar, terörist başının ağzından çıkacak sözleri ağzı açık dinleyenler bu toprağın sesine neden kulak vermezler?

Bölücü örgütle amansız mücadelede kahramanlaşan ordumuz subaylarını asılsız suçlamalarla Silivri Cezaevi’ne dolduranlar, açıkça PKK’nın sözcülüğünü yapanlar karşısında dut yemiş bülbüle dönüyorlar. Hamas’a uygulanan ambargoyu kaldırmak için uğraşanlar, aynı gayreti şehit ve gazilerimiz için de göstermelidirler.

Gazze için yanıp tutuşanlar, çırpınanlar, yalancı pehlivanlar gibi naralar atanlar; önce kendi Gazze’nizdeki ateşi söndürün.

Adil Hacıömeroğlu
11 Haziran 2010
Not: 14 Haziran 2010 tarihli Kent Yaşam Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com adresinden okuyabilirsiniz.

12 Haziran 2010 Cumartesi

EKSEN KAYDI

İsrail’in, Gazze’ye uyguladığı ablukayı kırmak için Mavi Marmara gemisi öncülüğünde düzenlenen yardım seferinin kanlı sonu, ülkemizin geleceği ile ilgili hızlı bir sürecin de başlamasına neden oldu. Davos’ta “one minute” ile başlayan İsrail’le ilişkilerin sertleşmesi, hızlı bir tırmanışla bugüne geldi.

İsrail’le ilişkilerdeki sertleşmeye paralel olarak İran, Suriye, Hamas’la hızlı bir yakınlaşma süreci başladı. RTE’nin, Mavi Marmara baskınından sonraki açıklamaları ise sorumlu bir devlet yöneticisinin özeninden yoksundu. Kimi zaman konuşmalar, öfke seline dönüşünce ağzına geleni söylemesi ise ilginçtir. Devleti yönetenler, konuşacakları her sözcüğü aklın, düşüncenin imbiğinden geçirmek zorundadırlar. “Hayatta üç şey geri gelmez: Geçen zaman, kaçırılan fırsat ve ağızdan çıkan söz. (Hz. Ali)” Zamanı kötü kullanarak fırsatları tepmek ne kadar kötüyse düşüncesizce ağızdan çıkan söz de o denli kötüdür ve zarar verir insanoğluna. Hele bir toplum adına konuşuyorsanız, daha da dikkatli olmalısınız. Bağırıp çağırmak, esip gürlemek kimi zaman öfkenizi yatıştırır görünse de taraftarlarınızı galeyana getirse de sonucu hiç de sizin düşündüğünüz gibi olmayabilir. “Bir söz, ağzınızdan çıkana kadar esirinizdir; çıktıktan sonra siz onun esiri olursunuz (Hz. Ali)” sözünü unutmamak gerekir.

RTE, “Kudüs’ün kaderi, İstanbul’la birdir.” sözüyle ülkemiz dış politikasına yeni bir boyut getirmiştir. Bu sözle dinsel bir saflaşma düşüncesinin belirtileri de ortaya çıkmıştır. İstanbul’un özellikle belirtilmesi de anlamlıdır. Bununla yeni Osmanlıcılığa bir vurgu olduğu da düşünülebilir. RTE’nin şu sözleri de ilgi çekicidir. “Bizde de onların ortakları var ha söyleyeyim. Ne yazık ki PKK ile Hamas arasında benzerlik kuranlar var. PKK ile Hamas arasında bir bağlantı yoktur. Hamas bugün seçim kazanarak yönetime gelmiş bir siyasi partidir. Ama onlara iktidarda kalma şansı dahi vermediler. Hani demokrasiler? Niye bunlara müsaade vermediniz? Hamas'a oy verdiği için Filistin halkını cezalandırdılar. Tutup Hamas ve PKK'yı bir araya getirip köşenizde yazamazsınız ey Türk gazetecileri." Kimse Hamas’la PKK arasındaki bir bağlantıdan (Bağlantı, ilişki anlamını da içerir.) söz etmedi. Sözü edilen her iki örgütün de dünyanın birçok ülkesi tarafından terörist olarak görülmesidir. Eğer demokrasi söz konusuysa Gazze’deki El Fetih taraftarlarına niçin uygulanmamaktadır. Şu da iyi bilinmelidir ki Gazze’de İsrail’in öldürdüğü kadar Hamas da Filistinli öldürmüştür. Hamas’ın sertlik yanlısı politikaları İsrail’in işine gelmektedir. İsrail gibi şiddete dayalı bir politika belirleyen yönetimlerin, sürekli savaşacakları şiddet yanlısı örgütlere gereksinimi vardır.

AKP İslami bir dayanışma anlayışıyla dış ilişkilerimize yön verirken genel dünya politikalarını ve güç dengelerini görmezden geliyor. İran’ın yapmakta olduğu, İslami birlik ve dayanışmadan daha çok Şii inancını bölge ülkelerine yaymaktır. AKP’liler Türkiye’nin çevresini sarmakta olan Şii kuşatmasını fark etmiyorlar. Doğuda İran, güneyde Şii grupların yönetimde gittikçe etkinleştiği Irak ve İran’ın vazgeçilmez müttefiki Suriye, Lübnan’da Hizbullah. Bu nedenledir ki bu durumu fark eden Arap ülkeleri, Gazze sorununda Türkiye’ye gerekli desteği vermemişlerdir.

İstanbul’da toplanan Asya ülkeleri zirvesi AKP’lilerce çok önemsendi. Mavi Marmara olayı soğumadan, sıcağı sıcağına İsrail aleyhine bir karar çıkarmak için büyük uğraş verildi; ancak bu çabalar boş çıktı. Asya ülkeleri zirvesi sonucunda bir ortak bildiriyle İsrail kınanmadı. Türkiye’nin en haklı olabileceği bir konu (ki İsrail’in Gazze’de yaptıkları insanlık dışıdır.), yanlış politikalar yüzünden ilgi görmedi.

Uranyum takası anlaşması konusunda İran’ın zaman kazanmaya çalıştığı açıktır. RTE’nin büyük bir diplomatik zafer kazanmışçasına ortalıkta endam etmesi kısa sürdü. ABD’nin karşı çıkmasıyla işin fiyakası bozuldu. İran’ın ve bölgemizdeki diğer ülkelerin nükleer silaha sahip olmaları dehşet vericidir. Hele de böylesine öldürücü silahların ideolojik, dinsel fanatizme saplanmış ülke yöneticilerinin (Bugünkü İsrail ve İran yöneticileri buna örnektir.) elinde olması ise tam bir felakettir. Bu tür yöneticiler, bu silahları bırakın komşu ülkeleri, muhalif olan kendi yurttaşlarına dahi çekinmeden kullanabilirler. İran’ın geliştirdiği füze sistemlerinin menzili düşünüldüğünde bu silahların bölgemizde kullanılabileceği de anlaşılmaktadır. Türkiye nükleer silahların sınırlandırılması anlaşmasını imzalayan bir ülkedir. Bu nedenle de bazı yükümlülükleri vardır. İsrail’in nükleer silahı var diye İran’ın da olsun anlayışı, doğru değildir. İran’ın nükleer silahlanmasına karşı çıkmalıyız ve İsrail’den de nükleer silahlarını yok etmesini istemeliyiz. Konuyu uluslararası her platformda tartışmak da bizim hakkımız olmalıdır. Böyle bir hakkı elde etmek için de herkesin terörist saydığı örgütlerden uzak durmalı, meşru hükümetler nezdinde saygın bir dış politika izlenmelidir.

9 Haziran’da BM Güvenlik Konseyi’nde yapılan İran’a yaptırım uygulanması konusundaki oylamada “hayır” oyu vererek yönümüzü doğuya döndük. Bu, yıllardır izlediğimiz diplomatik geleneklerimizi de alt üst etti. Bundan sonra Türkiye, adımlarını daha düşünerek atmalı. Ortadoğu’daki siyasal dengeler cambazlık ister. Dost ve düşman algısı çok kolay değişir bu coğrafyada. Bu yönelimde Türkiye; ekonomik, siyasal, kültürel, yönetimsel, tarihsel niteliklerini iyi anlamalı ve uzun vadeli çıkarlarını doğru hesaplamalıdır. Türkiye, jeopolitiği gereğince ne Batı’ya ne de Doğu’ya sırtını dönemez. Bu gerçek, ülke yöneticilerimizin iyi bir satranç oyuncusu olmalarını gerektirmektedir. Hamleler zamanında ve önceden belirlenmeli. Burada rastlantılara ve duygusallığa yer yoktur. Aklın, bilimin ve ülke çıkarları doğrultusunda davranılmalı; tavla oyuncusu olunmamalıdır.

Satranç da tavla da Doğu’da icat edilen oyunlardır. Biri akılcılığı, diğeri ise kaderciliği temsil eder. Doğu’da (Asya coğrafyasında) yeteri kadar tavlacı var; marifet, iyi bir satranç oyuncusu, hem de ustası olmaktadır.

Bölgemizde nükleer silahlanmaya karşı olduğumuz gibi, bölge ülkelerine küresel güçlerin askeri müdahalelerine de karşı durmalıyız. Yeni Irakların olmaması asıl amacımız olmalı. İran’a yapılacak bir askeri müdahale Ortadoğu’daki bölünmeleri, düşmanlıkları daha da artırır. İran ateşi, yalnızca Ortadoğu’yu değil; Güney Asya’yı da yakacak bir ateş topudur. Bu ateş topunun en çok zarar vereceği ülke de Pakistan’dır. Ülkemizin böylesi bir küresel müdahaleden karlı çıkması düşünülemez. O zaman bölgesel ve bölge dışı işbirliğiyle İran sorunu barışçı yollarla çözülmelidir.

Bölgemizde ve başka yerlerde dinsel kamplaşmalar, insanlığı Ortaçağ’a götürür. Bu nedenle İslami bakış açılarına odaklanarak uygulanacak politikalar, İslam dünyasını kargaşaya götürür. Bir İslam bloğu oluşturma çabaları amacına ulaşmaz. Bu konudaki çabalar boşunadır. Çünkü cemaatlere dayalı toplumların, kendi içlerinde bile birlik kurmaları çok zordur.

Türkiye laikliğiyle, demokrasisiyle, çağdaş kurumları ve yaşam tarzıyla, modernleşme deneyimiyle, tarihsel misyonuyla bölge ülkelerine örnek oluşturmalıdır. Bunun dışındaki arayış ve yönelişler, bu coğrafyadaki herkese zarar verir.

Anayasa değişlikleriyle iç ekseni kayan ülkemizin, son birkaç ayda yaşadığımız olaylarla dış ekseni de Ortadoğu’ya doğru kaymıştır. Yüz yılların siyasal birikimi, oy kazanma ve ideolojik saplantılar uğruna harcanmıştır. ABD desteğiyle iktidar koltuğuna oturanların, küresel politikalara karşı mücadele etmeleri mümkün mü?

Adil Hacıömeroğlu
10 Haziran 2010
Not: 14 Haziran 2010 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com adresinden okuyabilirsiniz.

7 Haziran 2010 Pazartesi

ATEŞLE DANS

2010 Mayıs’ı ülkemiz açısından önemli olayların yaşandığı bir ay oldu. Ülkemizin dış politika ve güvenlik siyasetinde önemli değişimlerin yaşandığı bir döneme girdik. Birçok rastlantıların(!) üst üste geldiği bu dönemde Türkiye, çözülmesi zor sorunların da içinde buluverdi kendisini.

RTE’nin Davos’tan sonra bölgesel liderliğe soyunması, Türkiye’yi ilginç olayların içine sürüklüyor. Türkiye ve Brezilya’nın, İran’ın nükleer programı ile ilgili arabuluculuk yapması, dünya kamuoyunda dikkat çekti. Uranyum takası konusunda anlaşma sağlandı, derken ABD’nin bu girişime karşı çıkmasıyla her şey ters yüz oldu. Bu girişimler sürerken bölücü terör örgütünün eylemlerinin hızla tırmanması ise önemli bir rastlantıdır.

Davos’tan sonra bir süre sessiz kalan İsrail, büyükelçimizin alçak sandalyeye oturtulması ile krizi tırmandırdı. Yine İskenderun’da altı askerimizin şehit edilmesiyle gemi baskınının art arda olması manidardır. Terörün boyut değiştirmesi ve eşzamanlı gelişen siyasal olaylar, yalnızca “rastlantı” denilerek geçiştirilemez. Türkiye ile ilgili büyük bir oyun sahneleniyor. Bu oyunda kimin aktör, kimin figüran olduğunu ise zaman gösterecek.

Mavi Marmara ve diğer gemiler, Gazze ablukasını kırmak için yola çıktığında birçok kişi, bu sonucu üç aşağı beş yukarı tahmin etmekteydi. Gazze seferine, her ne kadar uluslararası bir girişim görünümü kazandırılmaya çalışılsa bile kurgusu ve uygulanması bakımından Türkiye’ye ait bir eylem planıydı. Hükümet, bu girişimi başından beri desteklemiştir. Hem de sonucun böyle olacağını bile bile. Böylesine anlamlı ve yaratacağı siyasal sonuçlar bakımından önemli bir girişim için güvenlikle ilgili diplomatik önlemleri almayan AKP hükümeti, bu sonuçtan sorumludur. Göz göre göre gemilerdeki kişiler ölümün kucağına itilmişlerdir.

İsrail’in açık denizde yaptığı bu korsanlığın, yasadışılığın insanca bir izahı yoktur ve olamaz da. İsrail devleti, yıllardır sivillere karşı acımasız bir katliam uyguluyor. İnsan hakları hak getire. İsrail’in en önemli politikası, bölgede yeni düşmanlar yaratarak şiddete dayalı askeri anlayışını sürekli diri tutmak. Bölgede kalıcı bir barışın uygulanması, hem İsrail’in hem de anti demokratik yönetimlere sahip Arap devletlerinin işine gelmez. Filistin’de Yaser Arafat’ın ve El Fetih’in bertaraf edilmesinin nedeni de budur. Çünkü hem bağımsızlıkçı hem de modernleşmeden yana bir Filistinli yönetim sadece İsrail’e değil, çağdışı Arap rejimlerine de zarar verirdi. İşte, Hamas böyle bir sürecin sonucudur.

AKP’nin ve yandaş kuruluşlarının Hamas sevdasının (Filistin sevdası değil bu.) nedeni nedir öyleyse? Türkiye’deki devrimciler/solcular yıllardır Filistin davası için çırpınırken sizler neredeydiniz? Bazı medya mensupları ve öğretim üyeleri önemli tespitler yapıyormuşçasına tarihsel bilgi körlüklerini de sergiliyorlar. Sanki Filistin davasına Türk kamuoyunun ilgisi yeniymiş gibi. “İlk defa sivil Türk vatandaşları sınırlarımız dışında İsrail kurşunlarına hedef oldular.” Bunu bir milatmış gibi gösterme gayreti ise büyük bir bilgisizlik. “Bora Gözen, Kerim Öztürk, Cafer Topçu, Ali Kiraz, Gürol İlban, Şükrü Öktü, Ahmet Özdemir ve Yücel Özbek” bu adları anımsayanınız var mı? 25 Şubat 1973’te Trablus yakınlarındaki Nahr el Bared (Soğuk Nehir)’de Filistin davası uğruna İsrail’in kurşunlarıyla can veren ilk Türk vatandaşlarıdır bu kişiler. Yirmili yaşlarında şehit olan bu cesur yüreklerin adları niçin sokaklara, caddelere verilip yaşatılmaz? Eğer hükümet yetkilileri Filistin konusunda samimiyseler bu şehitlere sahip çıkarlar. Ancak dünyadaki ve ülkemizdeki siyasal olaylara Soğuk Savaş döneminin bilinçaltıyla bakan, BOP eş başkanlığıyla yön vermeye çalışan bir anlayışın Filistin olayını anlaması olanaksızdır.

Irak’ta yüz binlerce kişinin öldürülmesine sessiz kalanların Gazze sevdası ilginçtir. Amaç Filistin değil, İslamcı örgütlerdir. Mavi Marmara gemisine yapılan İsrail baskını insanlık dışıdır. Sivil vatandaşlara yönelik silahlı saldırı zalimcedir. Gazze’de tecrit edilen Filistinlilere yardım etmek büyük bir insanlık görevidir. Ancak Filistinlilere yardıma gidenleri, ölümün kucağına atmak da doğru değildir, kabul edilemez. Hele bu konuyu iç politika malzemesi olarak kullanmak da ayıptır. Gecenin yarısında Ankara ve İstanbul’un havaalanlarında nöbetçi bakanlar bulundurarak siyasal şov yapmak art niyetliliktir. İsrail’e siyasal ve ekonomik yaptırıma yanaşmayacaksın, sonra da kalkıp kürsülerden atıp tutacaksın. Tehditler savuracaksın. Halka şirin görünmek için büyük büyük laflar edeceksin. AKP hükümeti, öncelikle bu insanları savunmasızca göz göre göre ölümün kucağına nasıl gönderdiğinin hesabını vermelidir. Eğer RTE, İsrail’in bu zalimliğini gerçekten dünyaya anlatmak istiyorsa Amerikalı Yahudilerin göğsüne taktığı “Üstün Cesaret Ödülü”nü çıkarmalıdır. Ofer’e ihaleler vererek, mayınlı arazileri İsrail’e kiralayarak, İsrail’le Davos sonrası birçok askeri tatbikat ve askeri ihalelere imza koyarak İsrail karşıtlığı olmaz.

Kamuoyu yoklamalarında hızla oy yitiren AKP, böyle bir fırsata dört elle sarılmıştır. Yine gündem değişti. Ekonomik sıkıntılar unutuldu. Kılıçdaroğlu rüzgârının önü kesilmeye çalışılıyor. Terör saldırılarında şehit olan askerlerimiz unutturuluyor. Şehit cenazelerine tepkisiz kalan kesimler, Gazze için yırtınıyorlar. İskenderun’da hain saldırı sonucu yitirdiğimiz Mehmetçiklerimiz için de havaalanlarında nöbetçi bakanları görmek isterdik. Ayrıca İskenderun saldırısının yurtdışı boyutu da araştırılmalıdır. Bu konuda herkesten duyarlılık beklemek Türk Ulusu’nun hakkıdır. Bu toz duman içinde Ergenekon kapsamında yeni gözaltıların olması da dikkat çekicidir.

İsrail, Türkiye’ye karşı çirkin bir davranışta bulunmuştur ve bu, karşılıksız kalmamalıdır. Türkiye, bu gibi fiili saldırılara ses çıkarmazsa, karşılık vermezse bu coğrafyada yaşayamaz. Büyük devletler, oldubittilere izin vermezler. Eğer İsrail’in yapığı bu davranış yanına kar kalırsa devamı da gelir. Önümüzdeki günlerde İsrail’le bölücü örgütün ilişkileri iyi gözlenmelidir. Bölücü terörde biçim ve hedef değişiklikleri beklenmelidir.

Türkiye; aklıselimi, büyük devlet refleksiyle bu sorunun üstesinden gelirse Ortadoğu’da yeni bir dönemin başlayacağı muhakkaktır. İsrail’in haydutluğunu durduran Türkiye, bölgenin lideri ve dünyanın da önemli bir gücü olur.

Adil Hacıömeroğlu
3 Haziran 2010
Not: 7 Haziran 2010 tarihli Ulus ve Kent Yaşam gazetelerinde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com adresinden okuyabilirsiniz.