25 Temmuz 2010 Pazar

ŞEHİTLERE SAYGI

Çocukluğumun anımsayabildiğim ilk anılarından biriyle sözlerime başlamak istiyorum. Çocukluğum, geniş ve kalabalık bir ailede geçti. Amcam, eve ilk kez radyo almıştı. Büyükler haberlerin, gençler ve çocuklar ise müzik programlarının müptelasıydı. Tabi bu dönemin belleklerde kalan en önemli radyo yayını ise hemen hemen her gün yayımlanan “arkası yarın”lardı.

Bir gün yakın komşularımızdan biri trafik kazasında yaşamını yitirdi. Ailesinin feryatları hala kulaklarımdadır. Büyüklerimiz evimizdeki tüm çocuk ve gençleri ısrarlı, şefkat dolu, biraz da tehditkâr bir tavırla radyonun uzun süre açılmaması gerektiği konusunda uyardılar. Evde, sokakta ıslık çalınmaması, kahkaha atılmaması konusunda da tembihlerde bulundular. Yaşamımıza yeni giren teknolojik bir harika olan radyo, bu uyarılardan sonra açılmadı. Evde hiç kimse de bu konudan şikâyetçi olmadı. Komşumuzun yasını biz de paylaştık. Acıyı, köyümüzün tümü yüreğinde hissetti. Yıllar geçtikçe ölümler konusundaki tutum değişmedi. Dost düşman bu toplumsal kurala saygıyla uydu.

Havaların ısınmasıyla birlikte bölücü terör örgütünün saldırıları yoğunlaştı. Bu saldırılarda birçok Mehmetçiğimiz şehit oluyor. Ülkemizin her köşesine ateşler düşüyor. Çoğu zaman da bu saldırılarda birden çok askerimizi yitiriyoruz. Ateş, şehitlerimizin ailelerinin yüreklerini paramparça ederken acaba toplumumuz, bu acıya yeterince ortak oluyor mu? Şehitlerimiz için toplumsal, ulusal bir yas tutabiliyor muyuz?

Yaz sıcağının insanları kavurduğu bir gecede televizyonlardan şehit haberlerini izlerken yüreğim bin parça oluyor. Serinlemek için pencerelerim açık. Patır patır havai fişekler patlıyor. Sahildeki barlarda müzik gümbür gümbür. Vur patlasın, çal oynasın. Gazetelerdeki duyurularda gözüm belediyelerin festival ilanlarına ilişiyor. Birçok şarkıcının bu etkinliklere katılacaklarını okuyorum. Gözümün önünde feryat figan ağlayan şehit anneleri…

Tüm yerel yöneticilere bir çağrım var. Büyük bir toplumsal dayanışma örneği göstererek bu festivalleri iptal ediniz. Bu etkinliklere harcayacağınız paraları da şehit ailelerine ve gazilerimize bağışlayınız. Böylesi bir tavır, bölücülüğe karşı en büyük ulusal tepki olur. Toplumsal duyarlılığımız açısından buna o kadar gereksinmemiz var ki…

Bir gazetemizin haberine takılıyorum. “Van'da önceki gün şehit düşen Serdar Yeşilyurt'un Kozan'daki evine başsağlığına gidenler yoksulluğun acı yüzüyle karşılaştı. Aileyi belediye tepeden tırnağa giydirdi.” Yoksullukla savaşarak yaşama tutunmaya çalışan aileler, bir de terörün can pazarında vatanı savunurken evlatlarını şehit veriyorlar. Bir yanda eğlence yerlerinin loş ışıklarında harcanan deste deste paralar, bir yanda sırtında gömleği olmayan şehit babası.

Terörü ancak ulusal ortak bir tavırla dize getirebiliriz. Ulusal bütünlük tüm ulusun özverisiyle sağlanır. Ulusal kahramanlarına gerekli saygıyı göstermeyen, onlara hak ettikleri değeri vermeyen toplumlar ayakta duramaz.

Profesyonel ordu söylemi altında, paralı askerlik için adeta bir kampanya başlatıldı. Amaç, askerliği ulusal bir ödev olmaktan çıkarmak. Toplumsal dokumuza zarar verecek böylesi bir durumu anlamak olanaksız. Elbette ki ordumuz modernleşmeli, hareket kabiliyeti artırılmalı. Ama bu, “milletin ordusu”nu yok etmeye dönüştürülmemeli. Ulustan kopan ordu önemini yitirir.

Askerlik ödevini yerine getirirken toplumsal eşitlik ilkesinden uzaklaşılmamalı. Her yurttaş eşit koşullarda bu ödevini yerine getirmeli. Yoksa Osmanlı’nın çöküş dönemini anlatan Ali Asker’in aşağıdaki türküsünü sıkça söylemek zorunda kalabiliriz.

“Kara çadır is mi tutar/ Martin tüfek pas mı tutar/ Ağlayalım anam bacım/ Elin kızı yas mı tutar.
Gitme Yemen'e Yemen'e/ Yemen sıcak dayanaman/ Tan borusu er vurulur/ Sen küçüksün uyanaman.
Yemen yolu çukurdandır/ Karavana bakırdandır/ Zenginimiz bedel verir/ Askerimiz fakirdendir.
Gitme Yemen'e Yemen'e/ Karışı'n toza dumana/ Mektubunu sal kardaşım/ Bacını koyma gümana.
Tarlalarda biter kamış/ Uzar gider vermez yemiş / Şol Yemen'de can verenler/ Biri Memet biri Memiş.”

Adil Hacıömeroğlu
22 Temmuz 2010
Not: 26 Temmuz 2010 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com adresinden okuyabilirsiniz.

12 Temmuz 2010 Pazartesi

YAŞAM DÖNGÜSÜ

Yaşam Döngüsü Sergisi’nin İstanbul’a geldiğini duyunca gezmek için heyecanlanmaya başladık. Bu sergiyi bir an önce görmeliydik. Okuduklarımız ve televizyonlarda izlediklerimiz, heyecanımızın nedenini oluşturuyordu.

Serginin mucidi ve yaratıcısı Alman tıp adamı, Dr. Gunther von Hagens. Ölü bir insan bedeninin sonsuza kadar çürümeden kalmasını sağlayan plastinasyon yöntemini de bulan ve uygulayan bilim adamı. Serginin özgün adı, Body Worlds. Dr. Angelina Whalley, Body Worlds sergilerinin kavramsal planlayıcısı ve tasarımcısı.

Sıcak bir İstanbul gününde, serginin yapıldığı Modern Sanat Müzesi’nin yanındaki Antrepo-3’ün yolunu tuttuk. Ölü bir insan bedeni; insana bir burukluk, hüzünle karışık bir soğukluk verir. Çocukluğumuzdan beri ölülere karşı birtakım koşullanmalarımız vardır. Bu duygularla ve nasıl olsa kısa sürede gezeriz, düşüncesiyle içeri girdik.

Sergiyi gezmeye başladığımızda farklı bir dünyada olduğumuzu anladık. İnsan bedeninin, usta ellerde yaratıcı bir zekâyla üstün bir sanat yapıtına dönüşmesini hayranlıkla izledik.

Sergide, insanın ana rahminde oluştuğu ilk gününden itibaren serüveni izlenebilir. Cenin halindeki insan yavrusunun, anne karnındaki duruşu ve gelişimi ayrıntılarıyla incelenebilir.

İnsanın tüm organlarını sergide görmek olanaklı. Sigara içen bir kişinin akciğeriyle içmeyeninkinin karşılaştırılması ise mükemmel. Özellikle sigara içenlerin görmesinde yarar var. Yine aşırı alkol tüketen birinin karaciğerinin ne hale geldiği de görülebilir.

İnsan vücudunu, her türlü etkinlik içinde bu sergide görmek mümkün. Spor yapan birisiyle yapmayan birisinin kaslarının gelişimi burada açıkça gözlemlenebiliyor. Dövüş sporları yapanların vücutlarındaki hasarları da görme olanağı var.

Derinin, vücudumuzu saran mükemmel bir koruyucu olduğunu, önemini ve bedenimizin en ağır organı olduğunu bu sergide öğrenebiliriz. Beyin, kulak, göz, mide, cinsel organlar, kalp, akciğer, karaciğer, dalak, pankreas, diyafram, böbrek, kas, kemik, lif, sinir, damar, bağırsaklar, gırtlak, guatr, eklemler, kıkırdaklar… insana ait tüm organlar ve ayrıntıları, işlevleri görülebilir. İnsan anatomisinin gizemli ve olağanüstü özellikleri bir bir anlatılıyor.

Basketbol, Amerikan futbolu oynayanlarla karate, jimnastik yapan sporcular, satranç oynayan, dans eden, ata binen, resim yapan insanların vücutlarının nasıl bir hal aldıklarını ve kaslarının durumlarını merakla izliyor insan.

Duvarlardaki ekranlarda çeşitli alanlarda bilgilendirici görseller var. Bunlardan en ilginci ise kolesterolün, damarları tıkayarak kan akışını önlediği görseldi. Yine sergide doğru beslenmenin gerekliliğini ve önemini anlatan “Ne yersen O’sun.” sözü ise belleklere kazınacak cinsten. İnsan dilediğinde sağlıklı ve uzun bir ömür yaşayabilir. Yine dilediğinde yaşına ve yaşadığı koşullara bakılmaksızın olağanüstü yaratıcı yapıtlar verebilir.

“İnsan bedenini anatomik bir hazine, büyük bir harika olarak görüyorum. Bu evrim, mühendislik ve zekâ harikası beni şaşırtmaya devam ediyor ve henüz tüm sırlarını bana açıklamış değil. (Hürriyet, 13.06.2010)” diyor Von Hagens. Serginin bazı çevrelerde, 'sanat eseri' olarak değerlendirilmesine yanıtı ise “Ben insan bedenini güzelleştirerek sergiliyorum. İnsan anatomisi işi, sanat olarak değerlendirilemez. Ancak 'başyapıt' olarak değerlendirebilirsiniz.” oluyor. Evet, insan bir başyapıttır, yeter ki kendisi de bunu fark edebilsin.

“Bedenin gözü görmez oldukça ruhun gözü daha iyi görür. (Eflatun)” Ne kadar güzel bir söz değil mi? İnsan ruhu, kötülüklerden, bedensel açgözlülüklerden, dünyevi basit isteklerden/hırslardan arındığında yaşam daha da güzelleşip anlam kazanıyor. Bu sergiyi gezerken ruhsal ölümsüzlüğün yanı sıra bedensel ölümsüzlüğün de bir sergide bile olsa olabileceği düşüncesine kapılıyorsunuz.

“Kimse sırf belirli yaşa gelmekle yaşlanmaz. Bizler ideallerimizden vazgeçerek yaşlanırız. Yıllar teni buruşturabilir, ama öğrenme isteğimizden vazgeçmek ruhu buruşturur. (Samuel Ullman)” O zaman kahve köşelerinde pinekleyerek yaşama havlu atmış İstanbullular ve yapacak bir şeyim yok diyen kadınlar, erkekler, gençler bu sergiyi gezin ki ruhunuz buruşmasın. Her yaştan insanın çoluk çocuk gezebileceği güzel, eğitici bir sergi, kaçırılmamalı.

Sergide on bir bin beş yüz kadavra kullanıldığını öğrenince şaşırdım. Kadavraların hepsi gönüllü bağışçı, ancak ölüm nedenleri açıklanmıyor. Yani insanların ölüsü bile bilime, sanata hizmet ediyor. Ülkemizde sanata tüküren siyasetçileri, bilimsel gerçekleri dogmatik düşüncelere dayanarak izah etmeye çalışan bir kısım sözde bilim adamını gördükçe bu sergiyi yaratanları kıskanıyorum.

Adil Hacıömeroğlu
9 Haziran 2010
Not: 12 Temmuz 2010 tarihli Kent Yaşam Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com ‘dan okuyabilirsiniz.

11 Temmuz 2010 Pazar

AYRILIKÇI OYUN

Bölücü örgüt, acımasız eylemlerini sürdürürken örgütün siyasal destekçileri de boş durmuyorlar. Geniş bir propagandayla bağımsız Kürdistan için kamuoyunu ve siyasal koşulları uygun duruma getirmeye çalışıyorlar. Bir ulus yaratmanın köşe taşları hızla, planlı ve bilinçli bir biçimde döşeniyor. Tabi, ulus yaratılınca devleti oluşturmak da kolaylaşacak.

Ulus olmak için dil, kültür, tarih ve ülkü birliği gerekli. Devlet kurmak için de bir ulus ve o ulusa ait olan bir toprak.

Önce dilden başlanıldı işe. Ortak bir abece (alfabe) ortaya atıldı. Komşu ilçelerin bile birbirini anlamadığı bir “Kürtçenin” ortak bir dil olduğu savunuldu. Aynı coğrafyadaki bu dil farklılığının lehçe farklılıklarından kaynaklandığı ifade edildi. Oysa bir dildeki lehçe farklılıkları ayrı ve uzak coğrafyalarda ortaya çıkar. Bu da geniş coğrafyalarda konuşulan diller için geçerlidir. Örneğin, Anadolu, Azeri, Çağatay… lehçeleri gibi. Bunlar Türkçenin lehçeleridir. Lehçeler farklı da olsa bu durum, anlaşmazlığa neden olmaz. Bir Anadolu Türk’ü, diğer lehçeleri konuşanlara derdini anlatabilir ve onun da derdini dinleyebilir.

Dil ve abece olunca kültürün de var olduğu savunuldu. Ortak tarihsel kültürün temellerinin ta Medlere ve eski Mezopotamya uygarlıklarına dayandığı iddia edildi. Bugün Medlerin de eski Mezopotamya uygarlıkları olan Sümer, Asur, Elam, Akat, Babillilerin kültürü Ortadoğu coğrafyasında yaşayan herkesin ortak değeridir. Ayrıca Medlerin tarihsel mirasçılarının ve ardıllarının İranlılar olduğu da su götürmez bir gerçektir.

Kendilerince yarattıkları dil ve kültürden sonra ortak bir tarihin yaratılması işine geçildi. Med ve Mezopotomya’nın tarihsel dayanakları inandırıcı olmamasına karşın, bunların üzerine yeni kurgular inşa edilmeye başlandı. Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet döneminde isyancı, ayrılıkçı ve işbirlikçi tüm Kürt liderler birer özgürlük kahramanıymış gibi topluma sunulmaya başlandı. Şeyh Sait’in, Diyarbakır’da idam edildiği yerde anılması ilginçtir. Bu anmalar sırasında söylenen sözler dikkat çekicidir. Burada Cumhuriyet’le bir hesaplaşma vardır. Dersim olaylarının aylarca gündemi meşgul etmesi rastlantı mıdır? Mustafa Muğlalı Kışlası’nın adının değiştirilmesi için kampanyalar başlatılması kendiliğinden gelişen bir olay mıdır? Bütün bunlar, bir tarih yaratmanın çabalarıdır. Öyle bir tarih ki mağduriyet ve masumiyete dayalı bir tarih. Şeyh Saitler yüceltilirken Diyap Ağalar unutturulmaya çalışılıyor. Neden? Çünkü o, Kurtuluş Savaşı kahramanı ve ulusal birliğimizin simgelerinden. Yunan ordusu, Sakarya Savaşı öncesinde Polatlı’ya kadar gelince bazı milletvekilleri başkentin, Kayseri’ye taşınmasını istediğinde “Buraya savaşmaya mı, yoksa kaçmaya mı geldik!" diyen Diyap Ağa, bölücülerin işine gelir mi?

Ne yazık ki Cumhuriyet’imizle hesaplaşma çabalarına, çok partili siyasal yaşama geçildikten sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin yönetim makamlarını işgal eden birçok siyasetçimizin de bilerek ya da bilmeyerek yön verdiklerini de söylemek gerekiyor.

Kürtçülerin ülküsü Büyük Kürdistan’dır. Ne kadar “Biz ayrılmayı düşünmüyoruz.” deseler de asıl amaçları ayrılmaktır ve kendi devletlerini kurmaktır. Özerklik tartışmalarının nedeni de budur. Dikkat edilirse tartışmaların kilit noktası özerkliktir. Bilinçli bir biçimde özerklik tartışmaları tırmandırılmaktadır. Bu konuda Yugoslavya ve Çekoslovakya modellerinin gündeme getirilmesi de bundandır. Bu modellerin ikisi de çökmüştür. Bu ülkeler dağılarak tarihin tozlu sayfalarındaki yerlerini almışlardır. Sonu açıkça belli olan modellerin, kurtarıcı formüller olarak ortaya atılması bilinçlidir.

“Demokratik özerklik formülasyonunu devlet kabul etmezse o zaman topyekûn bir direniş dönemine geçeriz.” Bu sözler, bölücü örgütün Kandil’deki lideri Karayılan’a ait. Özerklikten sonraki adımın bağımsızlık olduğunu herkes biliyor. İşte, bunun içindir ki bölücü örgüt bu konuya ağırlık verip tehditler savunuyor.

7 Temmuz günü BDP’nin TBMM’ye getirdiği öneri ilginçtir ve kurnazlıkla doludur. “Türkiye Büyük Millet Meclisi Gündeminin, Genel Görüşme ve Meclis Araştırması Yapılmasına Dair Ön Görüşmeler Kısmının 644 üncü sırasında yer alan 10/758 Etnik Nüfus yapısının araştırılması amacıyla bir Meclis Araştırması açılmasına ilişkin önergelerin görüşülmesini, Genel Kurulun 07.07.2010 Çarşamba günlü birleşiminde yapılması önerilmiştir.” Durup dururken Türkiye’de il il, bölge bölge etnik kimliklerin kökenlerini belirlemek fikri nerden çıktı diye düşünebiliriz. Önerinin lehinde konuşan BDP sözcüsünün konuyu savunma gerekçesine bakalım. “Bildiğiniz gibi Türkiye demokratikleşme konusunda çok ciddi bir süreçten geçmektedir, her geçen gün demokratikleşme konusunda tartışmalar yürütmektedir. Dolayısıyla bu demokratikleşmenin temelinde aslında Türkiye’de farklı kimlik ve kültürlerin yok sayılmasıyla ve bunların tek kimlik, tek kültür üzerinde ifade edilmesiyle ne yazık ki bu sorunlar yaşanmaktadır. Türkiye’de gerçek anlamda bir demokrasi olacaksa, gerçek anlamda özgürlükler olacaksa öncelikle Türkiye'nin kendi coğrafyası içerisinde bulunan farklı kimlikleri, kültürleri, inançları ve bu inançlara mensup insanların ne kadar olduğunu, bunların sorunlarının ne olduğunu tespit etmesinin önemli olduğunu ve demokratikleşme açısından önemli olduğunu da düşünüyoruz.” Etnik kimliklerimiz belirlenmediğinden mi işsizlik artıyor? Yolsuzluk, bu araştırma yapılmadığı için mi önlenemiyor? Bu önerinin asıl amacı nedir?

Asıl amaç, sözde Kürdistan’ın coğrafi sınırlarını belirlemektir. Bölücüler Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinden söz ederken sürekli olarak “Kürdistan” sözünü kullanıyorlar. Irak’ın kuzeyine de “Güney Kürdistan”. Amaçları denize ulaşmaktır. PKK’nın eylemlerine baktığımızda bunu açıkça görmekteyiz. Karadeniz ve Hatay bölgelerinde yapılan eylemlerdeki amaç budur. Yoğun göç alan illerimizde bu etnik köken araştırması yapıldığında ve buralarda yaşayanları da Türk, Kürt, Çerkez, Laz, Gürcü, Boşnak, Alevi (Ne yazık ki bazı bilgisizler, Alevilik’in farklı bir etnik köken olduğunu düşünüyor.), Arap, Rum, Ermeni… birinde ve birkaçında Kürt nüfusun çok olduğu görülürse buranın da “Kürdistan” olduğu savıyla ayağa kalkacaklar. Amaçları milleti bölebildikleri kadar bölüp Türk nüfusu azınlık durumuna düşürmek. Bu yaklaşımlar, Türkiye’yi Balkanlaştırır, bitmez tükenmez acıların girdabına sokar.

Bölücülere en güzel yanıtı yıllar önce Dersim mebusu Diyap Ağa bakın ne güzel vermiş: “Efendiler, kusura bakmayınız, ben ihtiyarım. Hepimiz biliyor ve söylüyoruz ki; dinimiz ve diyanetimiz, aslımız, neslimiz hep birdir. Bizim içimizde ayrılık, gayrılık yoktur. İsmimiz de, dinimiz de Allah’ımız da birdir. Başka ne diyeyim. Hepinize söz yetiştirmeye ben takat getiremem. Hepimizin halimize göre söyleyeceğimiz sözlerimiz vardır. Hele bu haller bir düzelsin de ondan sonra daha çok konuşuruz. Bendeniz ihtiyarım, kusura bakmayınız. Murahhaslarımız haklarımızı kurtarmaya Avrupa'ya gidiyorlar Allah yardımcıları olsun. Hamdolsun gidenler dinini diyanetini bilen adamlardır. Zaten hepimiz biriz ve kardeşiz. Ama düşmanlar bizi birbirimize saldırtmak için tuzaklar yapıyorlar. Sen şöyle, ben böyleyim diye. Ne yaparlarsa nafile, biz hep kardeşiz. Birisinin beş, bir diğerinin on oğlu olur. Biri Hasan, biri Mehmet, biri Ahmet, bir Abdullah’tır. Fakat hepsi insandırlar. (3 Kasım 1922, TBMM)” İşte, işin gerçeği bu, hepimiz insanız ve bu yurdun çocuklarıyız. Bu yurdun bölünmesi, burada yaşayanlara acı çektirir. Bizi parçalamak isteyen emperyalist güçler ise güç kazandırır.

Adil Hacıömeroğlu
8 Temmuz 2010
Not: 12 Temmuz 2010 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com ‘dan okuyabilirsiniz.

4 Temmuz 2010 Pazar

DENİZCİLİK VE KABOTAJ BAYRAMI

Bir ülkenin iskele ya da limanları arasında gemi işletme işine kabotaj denir. Bu tanımı Türkiye özeline indirgersek; Türkiye’nin karasularında, akarsu ve göllerinde gemi bulundurma, bunlarla gidişgeliş ve taşıma yapma hakkının kazanılmasıdır kabotaj. 1 Temmuz 1926’da Kabotaj Kanunu yürürlüğe girdi. Böylece Lozan’la kazanılan topraklarımızı özgürce yönetme hakkımız, Kabotaj Kanunu’nun kabulüyle gerçekleşmiş, sularımız üzerindeki egemenliğimiz de pekişmiştir.

Peki, daha önce kendi karasularımızdaki ticari egemenlik hakkı nasıl kullanılıyordu? On altıncı yüzyıla kadar Osmanlılar, denizcilikte hızla ilerlediler. Öyle ki Akdeniz ve Karadeniz’deki egemenlik tamamıyla Osmanlıların elindeydi. Bu yüzyılın ortalarına doğru kapitülasyonların kabulüyle birlikte denizciliğimiz de gerilemeye başladı. Özellikle deniz ticareti, yabancı devletlerin ve şirketlerin denetimine girdi. Kendi karasularımızda, kendi gemilerimizle ticaret yapmak hayal gibiydi. Deniz ticareti yapamayan bir ülkenin zenginleşip kalkınması olanaksızdır. Yabancılara verilen bu ayrıcalıklar, denizlerimize yabancılaşmamıza neden oldu. Ticari alandaki bu ayrıcalıklar, devletin egemenliğinin zayıflamasına, halkın da yoksullaşmasına yol açtı. Bu durum, askeri alanda da kendini gösterdi ve Osmanlı donanması nerdeyse yok denilecek bir duruma geldi.

Yabancılara ayrıcalıkların verilmesi; tersanelerimizin gelişmesini, çağa uygun yeni deniz araçlarının yapılmasını, yeni limanların inşa edilmesini engellemiştir. Üç tarafı denizlerle çevrili bir ülke neredeyse bir kara devleti olarak varlığını sürdürmek zorunda bırakılmıştır. Yani Çaka Beylerin, Barbarosların, Piri Reislerin torunları denize hasret bir yaşama mahkûm edilmişlerdi. İşte, Kabotaj Kanunu ile bu mahkûmiyet sona ermiştir.

Denizler, hem güvenlik hem de ticaret açısından çok önemlidir. Tarih boyunca denizler, uluslararası ilişkilerde ve ülkelerin kalkınıp gelişmesinde önemli bir yer tutmuştur. Denizlere hâkim olan büyük güçlerin (devletlerin), ömürleri uzun olmuştur. Yalnızca karalar üzerinde egemen olan güçler, dünyaya uzun süre hükmedememiş, tarih sahnesinden silinmişlerdir. Bu güçlerin yıkılıp yok olmaları, gelişip egemen olmaları gibi hızlı olmuştur. Türk-Moğol devletleri arasında Osmanlı Devleti’nin en uzun ömürlü olmasında, kara egemenliği kadar denizlerdeki egemenliği de etkilidir. Bugün Batılı devletlerin küresel güç olmalarındaki ana etken, denizlerde kurulan egemenliktir.

Kabotaj Kanunu’nun yürürlüğe girmesinden sonra Türk denizciliği hızlı bir gelişme göstermiştir. Türk ticaret filosunun dünyada söz sahibi olması Kabotaj’la olmuştur. Günümüzde Türk Deniz Kuvvetleri’nin dünyanın sayılı güçlerinden biri durumuna gelmesi de yine Kabotaj Kanunu’nun bir sonucudur.

Her önemli günde olduğu gibi 1 Temmuz’da birçok gazete alıp okudum. Denizcilik ve Kabotaj Bayramı ile ilgili yazılar, manşetler görme umuduyla. Birkaç gazete hariç ( Onlarda da küçücük bölümlerde kısa yazılar halinde vardı.) ne yazık ki bu güzel günle ilgili bir habere ve köşe yazısına rastlamadım.

İşin en üzücü ve acı veren yanı ise Türkiye Cumhuriyeti’nin yönetim organlarını işgal edenlerin bu konuda sessiz kalmalarıydı. Ne Cumhurbaşkanı, ne TBMM başkanı ne de başbakan bir açıklama yaptı. Egemenliğimizi önemli derecede ilgilendiren bir bayramla ilgili bir açıklamada bulunmamak rastlantı mıdır? Köfte dükkânlarının açılışında boy gösterip söylev üstüne söylev verenlerin, böylesi bir günü unutmaları ilginçtir. Her konuya maydanoz bazı bakanların susmaları da anlamlıdır.

Egemenliğimiz, bize kimsenin lütfu değildir. O, uzun süren bir bağımsızlık mücadelesiyle ulusumuz tarafından kazanılmıştır. Bunun değerini de ulusça bilmek başlıca görevimizdir. Türkiye’yi yönetenlerin egemenliğimizle, bağımsızlığımızla ilgili konularda ilgisiz davranmaları ulusu üzer, yaralar.

Denizcilik ve Kabotaj Bayramı, yalnızca denizcilikle ilgili askeri kurumların, meslek odalarının ve törenlere yasal zorunlulukla katılan mülki erkânın kutlayacağı bir bayram değildir. Bu tüm ulusun bayramıdır. Böylesi önemli günleri unutmamalıyız ki yeni emperyalist tuzaklara karşı hazırlıklı olalım. Bu tuzaklara düşmeyelim.

Denizlerimizden, akarsularımızdan ve göllerimizden en iyi biçimde yararlanmak ülkemizin gelişmesine büyük bir katkıdır. Tüm dünya denizlerine dağılmış bir deniz ticaret filomuzun olması özlemimizdir. Özellikle ülkemiz sınırları içinde denizlerde yapılan yük ve yolcu taşımacılığında çok geri olduğumuz görülmektedir. Bu konuda ivedi çalışmalar yapılmalıdır. Ülkemizde kişi başına düşen su ürünü tüketiminin artırılmasıyla sağlıklı kuşakların yetiştirilmesi temel politikamız olmalıdır. Denizcilik faaliyetlerinin geliştirilmesi, işsizlik sorununun çözümüne de önemli bir katkı sağlayacaktır.

Lozan Antlaşması ve Kabotaj Kanunu ile egemen olduğumuz denizlerimiz, limanlarımız küresel güçlerin dayatmalarıyla uygulanmakta olan özelleştirme politikaları sonucunda yabancılara peşkeş çekilmekte. Acaba özelleştirmediğimiz kaç limanımız kaldı elimizde Kabotaj Kanunu’nun kabul edilmesinin seksen dördüncü yıldönümünde?

Her yıl olduğu gibi önümüzdeki 1 Temmuz’da da Boğaz kıyısında yerimi alıp Denizcilik ve Kabotaj Bayramı’nı kutlayan denizcilerimizi hayranlıkla izleyeceğim. Ulusumun Denizcilik ve Kabotaj Bayramı kutlu olsun.

Adil Hacıömeroğlu
1 Temmuz 2010
Not: 5 Temmuz 2010 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com ‘dan okuyabilirsiniz.