31 Ağustos 2010 Salı

DOĞAL AFET KADER MİDİR?

26 Ağustos günü Rize’deki aşırı yağışlar, Gündoğdu beldesinde can ve mal kayıplarına neden oldu. Şu an itibarı ile on bir ölü, altı yaralı, iki de kayıp yurttaşımız var. Ölenlere tanrıdan rahmet, yaralılara şifa diliyoruz.

Son yıllarda meydana gelen çeşitli doğal afetlerdeki can ve mal kayıplarında belirgin bir artış var. Doğal afetlerin, büyük felaketlere dönüşmesi de dikkat çekicidir. Karadeniz Bölgesi’nde son yıllarda sel baskınlarının artması ve bu sellerin ve sonucunda oluşan heyelanların yıkıcı etkileri giderek artmaktadır. Can ve mal kayıplarının artmasında etkenler nelerdir? Öncelikle doğanın bozulması başlıca etkendir.

Doğu Karadeniz’de dağlar kuzey batıya dönük olduklarından bol yağış alır. Karayel, bölgeye bereket ve güzellik getirir. Küresel ısınmayla birlikte bölgedeki yağışlarda yüzde onluk bir artışın olacağını söylüyor bilim adamları. Bilimsel gerçeklere sırt çevirmek, felaketlerin çoğalmasına neden oluyor.

Doğu Karadeniz, ülkemizin en çok yağış alan bölgesidir. Yağışlar dört mevsim yağar. Bu nedenle de doğa, yeşilin bin bir tonunu insanlara olağanüstü güzellikte bir tablo olarak sunar. Tablo kusursuzdur. Her renk, her fırça darbesi ustaca kullanılmıştır. Ancak son yılarda bu harika doğal tabloda dışarıdan hoyratça müdahaleler vardır. Renklerde oynamalar, fırça darbelerinde acemilikler göze çarpmakta.

Çocukluğum ve gençliğim bu olağanüstü doğa tablosunun içinde geçti. Her sabah sayısız kuş seslerinden oluşan muhteşem orkestranın ezgileriyle uyandım. Hele sabah serinliğinde camı açıp da dağları, toprağı kaplayan bitki denizinde hayallere dalmak ne güzeldi. Yıllar yılları kovaladı. Bu bitki denizi değişmeye başladı. Çay bitkisinin yaygınlaşmasıyla ormanlar hızla yok edildi. Aşırı ve bilinçsiz kimyasal gübre kullanımıyla önce böcekler, sonra da bu böceklerden beslenen kuşlar zehirlendi. Muhteşem orkestra dağıldı.

Doğal orman örtüsü, kökleriyle toprağı kavrayarak heyelanlara meydan okurdu. Ağaç, toprağına sahip çıkardı, onu korurdu. Çay bitkisi bu görevi yapamadı. Çünkü çayın kökleri, ağaçlar gibi derinlere gidip toprağı her yönden kavrayamıyor.

Karadeniz Bölgesi, heyelanların yıllardır sıkça yaşandığı bir yer. Ancak bu gerçeği yetkililer görmezden geliyor. Doğal dengeler alt üst edilirken yetkililer yetkisiz bir durumda uyuyor.

Televizyonlardan sel baskını sonrası canlı yayınları izliyorum. Bir görüntü beni ekrana kilitliyor. Belki yüzyıllık Karadeniz’e özgü yapım tekniğiyle yapılan doğaya uyumlu bir ev tepeden bir kartal duruşuyla olanları izliyor. Aşağıda ise dere yatağında, yeni yapıldığı belli olan beton, biçimsiz bir bina. Maalesef bu beton bina selin etkisiyle yıkılmış. Yüzlerce yılın deneyimiyle oluşturulan mimari teknikle yapılan çevreye uyumlu yapı ayakta. Doğaya, bilime ve deneyime aykırı yapı ise sel sularının getirdiği çamur deryası içinde.

Zaman zaman doğduğum, büyüdüğüm yerlere giderim. Her gidişimde içim daha da buruklaşır. Ormanların hunharca yok edilmesiyle gösteriş olsun (hızlı zengin olmanın getirdiği önemli bir savurganlık) diye yapılan apartmanları gördükçe ciğerim parçalanır. Genellikle bu apartmanlar meskûn değildir. Yılın belli aylarında kalınmak için yapılmıştır bu savurganlık. Ama asıl zarar doğaya veriliyor. Ahşap yapı hafif olduğundan toprağa fazla baskı yapmaz, bu ucube apartmanlar ise tonlarca betonlarıyla toprağa baskı yapar, selle birlikte de kayıp gider.

Son yıllarda gerek deprem gerekse sel bölgelerinde dere yataklarında yapılaşma moda oldu. Tüm uyarılara karşın bu, önlenemiyor. Bilinçsiz yurttaş ölüme meydan okurken merkezi ve yerel yöneticiler ise kış uykusunda. Bununla da ülkemizde kış uykusuna yatıp hiç uyamayan ne kadar çok canlının olduğunu da öğrenmiş oluyoruz.

Karadeniz’de önemli bir doğal sorun da yol yapımıdır. Dağınık yerleşim nedeniyle her yere, her kapıya yol götürme kaygısı toprağın dengesini bozmakta. İş makineleriyle yarılan yırtılan toprak, parçalanan kayalar direncini de yitiriyor.

Bölgedeki yerel yöneticiler işbirliği yaparak ve Ankara’nın desteğini de alarak yapılaşmaya, orman kıyımına, HES’lere karşı akılcı önlemler planlanarak uygulanmalı. Demokrasi isteyenin istediğini hoyratça yapması demek değildir. Bir cennetin bilinçsizce yok edilmesine izin verilmemelidir.

Sel felaketinden sonraki açıklamalar ise tam bir rezalet. Tüm sorumluluk doğaya yüklenerek sorumlular, sorumsuz duruma geliyor. Rize il merkezinden yürüme mesafesindeki bir belde yerle bir oluyor, hükümet yetkilileri hala yaraların sarılacağından söz ediyor. Önemli olan yaralattırmamak yurttaşı.

İlkel insan, doğa olayları karşısında çaresizdi. Çağdaşlık, bu çaresizliği önledi. Merkezi ve yerel yöneticilerimizin doğal afetler karşısındaki çaresizliğini görünce sormadan edemiyorum. Biz çağdaşlaştık mı?

Adil Hacıömeroğlu
27 Ağustos 2010
Not: 31 Ağustos 2010 tarihli Kent Yaşam Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://ailadalet.blogspot.com ‘dan okuyabilirsiniz.

28 Ağustos 2010 Cumartesi

GİZLİ HESAPLAR

Anayasa değişikliyle ilgili halk oylaması yaklaştıkça ülkemizdeki siyasal tansiyon da yükseliyor. 12 Eylül, otuz yıl önce ülkemizin siyasal yaşamı için önemli bir dönüm noktası olmuştur. Bu 12 Eylül de ulusumuzun siyasal geleceği açısından çok önemlidir. Halk oylamasının sonucunun “evet” çıkması ülkemizin bir siyasal meçhule yolculuğunun da dönüm noktası olacaktır.

Türkiye’nin siyasal rotası, 12 Eylül darbesiyle küresel güçlerin güdümüne girmiş, siyaset üzerinde iç dinamiklerinin rolü azalmıştır. Ayrıca hemen hemen tüm demokratik kurumlar çökertilmiştir. Siyasal yaşama yeni bir yön, yeni bir anlayış getirilmiştir. 1980 askeri darbesi, ülkemizin siyaset ve toplum yaşamına iki önemli armağan bırakmıştır: Bölücülük, irtica. Bu iki gücü, darbe sonrası siyasal yaşamın başlıca belirleyicileri olarak da saymak gerekir.

Bu iki siyasal gücün ortak özellikleri, Atlantik ötesindeki küresel aktörün kontrolünde bulunmaları ve Cumhuriyet’in kuruluş anlayışına karşı olmalarıdır. Bu nedenledir ki Cumhuriyet’e karşı bir tavır söz konusu olduğunda bunları ittifak durumunda görmek şaşırtıcı değil.

12 Eylül’de yapılacak anayasa değişikliği öncesi, irticacılarla bölücülerin gizli/açık işbirliği yapmaları karşısında şaşırmamak gerekir. Amaçları, Cumhuriyet’in temel dayanaklarını sarsmak, 1920 öncesi koşullara dönmektir.

İktidar partisi her ne pahasına olursa olsun anayasa değişikliklerini, halk oylamasından geçirmek zorundadır. Çünkü yıllardır arzuladıkları Cumhuriyet’ten “rövanşı alma” fırsatıdır bu. Bu nedenle de “Evet!” oylarının çok çıkması için siyasal açıdan mubah olan/olmayan tüm yöntemlerini kullanmaktan da geri durmuyorlar. ABD’de bulunan cemaat lideri, “Referandumda ölü ya da diri herkes ‘evet’ oyu vermelidir.” diyerek anayasa oylamasının kendileri bakımından ne denli önemli olduğunu duyuruyor. Ayrıca mubah olmayan yollar da burada öneriliyor.

Yaz mevsimiyle birlikte artan terör olayları birden kesiliyor. Bölücü örgüt ramazan ayı boyunca eylemsizlik kararı aldığını açıklıyor. Terörle birlikte azalan “evet”ler, terörün bitmesiyle yükselişe geçiyor. Çünkü terör, siyasal gündemden düşüyor. Gündem hızla değişiyor. Terörün yerini kısır çekişmeler alıyor. Ülkemizin her mahalle ve köyündeki kahvelerde konuşulabilecek siyasal derinlikten yoksun daha çok da kişisel konular, siyasetin ana malzemesi oluyor. Terör dışındaki ülke sorunları da siyasal gündeme ustaca taşınamıyor. Miting meydanlarındaki tartışmaların özeti: “Saksağanın kuyruğu suya değdi mi, değmedi mi?”

Bölücü örgütün eylemsizlik kararı almasından sonra gündeme, hükümetin bölücü başıyla görüştüğü iddiası düşüyor. İktidar kanadı, önce inkâr ediyor görüşmeyi. Sonra üstü kapalı kabul ediyor. Cumhurbaşkanı ve başbakan konuyla ilgili açıklamalarında bölücü başıyla bazı devlet kurumlarının görüşebileceğini söylüyorlar. Yine iktidar partisinden birtakım sözcüler, kendilerinin görüşmediklerini, ancak ilgili devlet kurumlarının görüşmesinin de normal olduğunu açıklıyorlar.

Bölücü başıyla görüşen bu devlet kurumları kime bağlıdır? Bu kurumlar, kimlerden emir alarak görevlerini yaparlar? Eğer, bu kurum yetkilileri hükümetin iradesi dışında bir şey yapıyorlarsa suç işliyorlar? O zaman hükümet, gerekeni yapmalı. Sizin haberiniz olmadan böyle bir görüşmenin olması olanaklı mı? Olanaklıysa o zaman siz ne iş yaparsınız orada?

“Ben görüşmedim, bir devlet kurumu görüşmüştür.” sözü beni yıllar öncesine götürdü. 12 Eylül öncesinde para ve enerji dar boğazında sıkışan Türkiye, Bulgaristan’dan elektrik almak zorunda kalınca o zamanki iktidar, muhalefetin sert eleştirileriyle karşılaşmıştır. Zamanın başbakanı Demirel: “Bulgaristan’dan yazın biz elektrik alıyoruz, kışın da onlar bize veriyorlar.” diyerek tarihi (!) bir söze imza atmıştı.

Peki, görüşmede amaç nedir, tam da ülke yaşamsal bir anayasa değişikliğine giderken? Terörü bitirmek midir istenen? O zaman neden şimdi? Halk oylamasını boykot edeceğini söyleyen BDP’yi “evet” oyu vermeye ikna etmek midir asıl hedef? Bizce “evet”leri artırma manevrasıdır amaçlanan.

Durum böyleyse PKK’nın “evet” demesi karşılığında bölücü başına ne vaat edilmiştir? Özerklik mi? Af mı? Yoksa ikisi birden mi? Siyasal çıkarlar için bu tarz yollara başvurmak ne kadar ahlakidir? İlerde devleti zora sokacak, siyasal ve toplumsal yaşamı son derece olumsuz etkileyecek böylesi bir tavrın sonuçlarına iktidar partisi katlanmalıdır.

Unutulmamalıdır ki devlet, toplumsal birliğin ve güvenliğin hukuksal çatısıdır. Bu çatıyı günlük siyasal kazançlar için çatırdatmaya hiçbir kişinin ya da siyasal grubun hakkı yoktur. Devletin kuruluşu, çetelerin yok edilmesi içindir. Çete olunca devlet olmaz.

Adil Hacıömeroğlu
26 Ağustos 2010
Not: 30 Ağustos 2010 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com adresinden okuyabiliriniz.

22 Ağustos 2010 Pazar

YARININ ADAMI OLMAK

Mustafa Kemal, 11 Ocak 1905’te Harp Akademisi’ni kurmay yüzbaşı olarak bitirir. Vatan hizmeti için tayin beklemektedir. Bu sırada arkadaşlarıyla İstanbul’da kiraladıkları bir evde, Abdülhamit yönetimine karşı muhalif toplantılar yaparlar. Bu toplantılar, düşünce alışverişi biçimindedir. Bir gün toplantıya katılanlardan askerlikten kovulmuş biri ihbarda bulunur. Mustafa Kemal ve arkadaşları yakalanıp cezalandırırlar.

Önce Taşkışla’da hücre cezası alırlar. Ardından Mustafa Kemal’le arkadaşı Müfit (Özdeş), Şam’daki beşinci orduya sürgüne gönderilirler. Sürgün ve şüpheli iki genç, idealist kurmay yüzbaşılar süvari alaylarına stajyer durumundadırlar. Bu görev pasiftir, bir nevi görevsizdirler. Görünüşte bölük komutanıdırlar; ancak ordu göreve giderken onlara haber verilmez. Mustafa Kemal ve arkadaşı doğruca alay komutanının yanına koşarlar. Neden kendilerine görev verilmediğini sorarlar. Baştan savma, olumsuz bir yanıtla tatmin olmazlar. Tümen komutanına çıkıyorlar, sonuç daha kötüdür, küstahça kovulmuşlardır.

Tüm bu olanlara karşın Mustafa Kemal ve Müfit, atlarıyla ordunun peşine takılıp görev yerine ulaşırlar. Burada, onlara kalacakları bir çadır bile verilmemiştir. Emir erleri onları çadırlarına çağırıp çay ikram ederler. Geceyi birer saman çuvalının üzerinde uyuyarak aç geçirirler. İki yalnız ve dışlanmış adam, başlarına gelen tüm olumsuzluklara karşın kararlılıklarından asla vazgeçmezler.

Mustafa Kemal yıllar sonra Şam’da yaşadıkları bu olayı arkadaşı Müfit’e şu sözlerle anlatıyor: “Hatırlar mısın Müfit, Şam’dan bu kuvvete katılmaya karar verdiğimiz dakikada bir süvari teğmeni bana demişti ki: Beyim, size büyük hürmetimiz var. Bu sefere gitmemenizi tavsiye ederim. Bilmezsiniz, düşünemezsiniz beyim, hayatınız bile tehlikeye girebilir. Sizi öldürürler. Bugün bütün Suriye ordusuna şamil bir müşterek menfaat vardır. Siz bu menfaate mani olacak gibi görünüyorsunuz. Bunu kimse kabul etmez. Hayatınız mevzubahistir.(Tek Adam, Şevket Süreyya Aydemir)” Tüm uyarılar ve tehlikeler, onları korkutmaz, yıldırmaz, amaçlarından geri bırakmaz.

O zor ve tehlikeli gecenin sabahında neler olduğunu en güzel şu satırlar anlatmaktadır: “Harekât, çok yüz kızartıcı bir kargaşalık içinde gelişir. Mürettep kuvvetin –onun tabirince- ‘hırsız’ları çok dikkatli idiler. Mustafa Kemal’i imha etmeyi düşünmüşlerdi. Hatta bir gece ordugâhta kaldığı çadırı sardılar. Fakat o da tedbirlidir. Talan sonunun paylaşılmasında elinden geldiği kadar engeller çıkarır. Orduda katıldıkları bu ilk seferde Mustafa Kemal, Osmanlı hükümeti namına yapılan haydutluğun ne olduğunu anlamıştır. .

Kaldı ki Suriye’de Havran ve Dürzîler sahası, imparatorlukta, bu türlü tertip, bu türlü yağma hareketlerinin yürütüldüğü sahaların yalnız bir tanesiydi. Her tarafta ya devlet ya eşkıya halkı soyuyordu. Yahut bu güvensizlik içinde halk devlete dayatarak, ona ödemek zorunda olduğu mal ve can vergisini mümkün olduğu kadar devletten kaçırarak, devleti halsiz bırakıyordu. Mustafa Kemal’in daha ilk adımda bu sert gerçeklerle karşılaşması onun için üzücü olduğu kadar da düşündürücü ve uyarıcı oldu. Bir defa daha karar verdi ki, günün değil, yarının adamı olmak lazımdır. Hatta bir vesile ile arkadaşı Müfit’e hatırlattı. Soygun ekipleri, kendi aralarındaki dalavereli hesaplardan bir miktar altını da Müfit’e vermek istemişlerdi. Müfit almadı ve Mustafa Kemal’e haber verdi. Mustafa Kemal şahlandı:

─Müfit, sen bugünün adamı mı olmak istersin, yoksa yarının adamı mı?(Tek Adam, Şevket Süreyya Aydemir)”

Evet, bugün de sorunumuz budur. Bugünün adamı olanlar ve yarının adamı olmak isteyenler…

Bir koltuk, üç beş kuruşluk bir kazanç, küçücük bir unvan, içeride ve dışarıdaki birtakım çıkar çevrelerine hoş görünmek uğruna ilkelerinden, insanlığından vazgeçenler yarının adamı olabilirler mi?

Bir ülkenin güçsüzleşmesi, yıkılması, parçalanması bugünün adamlarının açgözlü ve hoyrat yönetimleriyle olur. Osmanlı’nın son dönemlerinde var olan bir gafletten söz ettik. Halkını soyan ve soyduran bir yönetici güruhundan. Tüm bu pisliklere bulaşmayan, bu “hırsız”lıkları ne pahasına olursa olsun önlemeye çalışan Mustafa Kemal ve Müfit’in onurlu tavrını gördük. İşte saygı duyulacak budur. Ulusun geleceğini halkını soyanlar değil, bu soyguna karşı çıkanlar belirler.

Günümüzde de bir soygun düzeninin içindeyiz. Halk hunharca, hem de “demokrasi ve özgürlük” diye diye soyuluyor. Halkla yöneticiler arasında güvensizlik gittikçe artıyor. Ulus yoksullaştıkça birileri varsıllaşıyor. Bu soygun düzeninin ayakta durması için halkın temiz duyguları, inançları siyaset malzemesi yapılıp sömürülüyor.

Ülkemizi yönetenlerin, Mustafa Kemal’e ve kurduğu Cumhuriyet’e karşıtlıklarının nedenini; özellikle son dönem Osmanlı yöneticilerine ise inanılmaz bir aşk, tükenmez bir hayranlık duymalarının kaynağının ne olduğu sanırım anlaşılmaktadır.

Adil Hacıömeroğlu
19 Ağustos 2010
Not: 23 Ağustos 2010 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

14 Ağustos 2010 Cumartesi

BU VATAN NASIL KURTULDU?

“Bu meclis, İstanbul meclisinin devamıdır. Ben de zaten İstanbul meclisinin reisiyim. Yeni intihaplara (seçimlere), yeni kanunlara ne lüzum var? Ben reislik sandalyesine oturayım, siz de benim işlemiş iki aylık maaşımı vermenin yolunu arayın!” Bu sözler, İstanbul’daki son Osmanlı Meclisi’nin başkanlığını yapan Erzurum milletvekili Celalettin Arif Bey’e ait.

İstanbul, 16 Mart 1920’de itilaf devletlerince resmen işgal edildi. İşgalle birlikte meclisi basan İngiliz askerleri, Temsil Heyeti’nin iki önemli kişisini de gözaltına aldılar. Bu hareketin etkisiyle padişah Osmanlı Meclisi’ni dağıttı. Bazı yurtsever milletvekilleri de İngilizler tarafından Malta’ya sürüldüler. İşte, bu dağıtılan meclisin başkanı Celalettin Arif Bey de zorlu bir yolculuktan sonra Ankara’ya gelir. Yokluklar içinde, iç isyanların tehdidi altındaki Ankara’ya. Haklarında padişah tarafından idam fermanları çıkarılan Mustafa Kemal ve arkadaşlarına katılır. 23 Nisan’da açılan TBMM’de milletvekili olarak yerini alır. Baştan itibaren Atatürk’e karşı muhalefetin de öncülerindendir. Yatacak yer, yiyecek ekmek, giyecek elbise, düşmana atacak mermi bulamayan Ankara yönetiminden bu zatın isteği, İstanbul meclisi başkanlığının aylığını almak. Bu nedenle de Mustafa Kemal’in meclis başkanlığına karşı çıkarak asıl meclis başkanının kendisi olduğunu savunuyor.

Peki, dünyaya meydan okuyan, bağımsızlık aşkıyla her şeyi göze alan Kuva-yı Milliyeci nasıl birisidir? İşte yanıtı: “Kuva-yı Milliyeci, yalnız milli vicdanından emir alan, mücadelesinde yılmadan hayatını istihkar eden, ferdi menfaatlerden tamamıyla uzak, milli bir aşkla içi yanan, emperyalistlere ateş püsküren, cesur, yiğit, milliyetçi ve halkçı bir kuvveti temsil ediyordu. Kuva-yı Milliyeciler, hürriyet ve istiklal için Milli Mücadele’ye giriştiler. (Enver Behnan Şapolyo, Kuva-yı Milliye)” Bu tanımda her şey çok açık değil mi?

Şimdi de o bunalımlı, zor dönemin bir başka kişisini, kahramanını tanıyalım. Uşak’ın Bozkuş köyünden Hoca İbrahim Efendi (Tahtakılıç), sarıklı ve ulusal sorunlara duyarlıydı. Alaşehir Kuva-yı Milliye Kongresi’nin toplanmasına öncülük etmiş, Milli Mücadele sırasında da Uşak’ta işgale karşı direnişe öncülük yapan bir yurtsever.

“Bir gün, bir Dumlupınar ziyareti dönüşü, rahmetli Alaettin Tiritoğlu ile İbrahim Efendi’nin Bozkuş köyüne gittik. Hoca’yı ilk defa orada tanıdım. Ne yiğitçe konuşuyordu! Kuva-yı Milliye devrinde köylerden aldığı her torba samanın, her ölçek bulgurun, buğdayın hesaplarını, santimine kadar birtakım sarı bakkal defterlerine yazmıştı. Bize bu defterleri sandığından, kutsal emanetler gibi çıkarıp gösterdi:

─ Vasiyet ettim. Beni bunlarla beraber gömecekler. Eğer milletten aldığımın bir habbesi yerine harcanmamış ve benim kursağımdan geçmişse Allah bana hesabını sorsun diye…

Bunları söylerken kırış kırış gözleri, içten gelen damlalarla ışıl ışıldı. Sonra, çocukları adına da bir andı vardı:

─ Savaşlar bitince beni mebus seçtiler. Ankara’ya yolladılar.

Fakat çocuklarım adına bir ahdım var: Büyüsünler, adam olsunlar, son santimine kadar hesabımı çıkarıp şu fakir milletten mebus maaşı diye aldığımız paraları devlet hazinesine geri versinler. Böylece bizim de bir hizmetimiz geçmişse, bari hak yoluna hizmet sayılsın… (Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam)”

İşte, vatanın kurtuluşunda da Cumhuriyet’in kuruluşunda da var olan düşünce, özveri, yurtseverlik; Hoca İbrahim Efendi’nin söz ve davranışlarına yansıyan bu yüce gönüllülüktedir.

Acaba günümüzde TBMM’de Celalettin Arif Beyler mi, yoksa Hoca İbrahim Efendiler mi çoğunluktadır? Yoksul halkın parasından yüksek aylıklarla sefa sürenler, bir kez olsun, bu paraları hak etmediklerini hiç düşündüler mi?

Şu da bilinmelidir ki İbrahim Efendi gibi mebusların aldıkları maaşlar analarının ak sütü gibi helaldir. Çünkü onlar bize bir vatan, özgürlük ve tam bağımsız bir Türkiye kazandırdılar. Şimdiki milletvekillerimiz acaba bize ne kazandırıyorlar? Dilim varmıyor, ama yoksa bir şeyleri mi kaybettiriyorlar?

Adil Hacıömeroğlu
12 Ağustos 2010
Not: 16 Ağustos tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlamıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com ‘dan okuyabilirsiniz.

1 Ağustos 2010 Pazar

PROVOKATÖRLER NEREDE?

İnegöl ve Dörtyol’da çıkan olaylar ülkemizin geleceği açısından çok önemlidir. Ulusal bütünlüğümüzü tehlikeye düşürecek bu tür olaylar karşısında halkımızın sağduyulu davranması en büyük dileğimiz. Ancak yıllardır, özellikle de son aylarda, bölücü tahrik o kadar sınır tanımaz bir boyuta geldi ki bunu anlamının olanağı yoktur.

Bölücü teröre karşı mücadelede binlerce gencimiz şehit oldu. Artık ülkemizin her yerleşim yerindeki mezarlıklara gidildiğinde birçok şehit mezarının üstünde al yıldızlı bayrağımızın dalgalandığı görülmekte. Yine binlerce insanımız, çatışmalarda ya da mayın tuzaklarında sakat kaldı. Bütün bunlara karşın ulusumuz, metanetini koruyarak Kürtçü teröristle Kürt’ü birbirinden özellikle ayırdı. Etnik bir çatışmanın çıkmaması için olağanüstü bir sabır ve sağduyu gösterdi.

Terör örgütü ve onun iç, dış destekçileri etnik bir çatışmanın olması için ellerinden gelen tüm kışkırtmaları yaptılar. Etnik bir çatışmanın tüm ulusumuza çok zarar vereceğini, bundan da en çok Kürtlerin etkileneceğini defalarca yazdık ve söyledik. Böylesi bir çatışmanın, bölgemiz üzerinde petrol hesapları yapan küresel güçlere yarayacağı da açıktır.

Şimdi herkes, İnegöl ve Dörtyol olaylarından sonra bu olayları provokatörlerin (kışkırtıcıların) çıkardıklarını söylüyor. Doğrudur, bu olayların sorumluları kışkırtıcılardır. Ayrılıkçı örgüt ve onun siyasal uzantısı parti, bölünme senaryosunu yaşama geçirmek için sürekli kışkırtma ve saldırganlık içinde oldu. Ulusumuzun tüm değerlerine karşı ağza alınmayacak hakarette bulundu bölücü parti sözcüleri. Bu kışkırtmada bölücülere en büyük desteği de sözde “demokrat”, özde emperyalist uşaklığı yapan liberaller verdiler. Ortaçağ özlemi içinde yanan din sömürücüsü siyaset bezirgânları da bu ittifakın üçüncü ayağını oluşturdu.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucuları, kuruluş felsefesi, toprak bütünlüğü, laik kurumları, hukuk düzeni, ulusal değerleri, fütursuzca eleştirildi. Hemen hemen her gün, neredeyse tüm televizyon kanallarında bölücü örgüte övgüler dizilirken Cumhuriyet değerleri ve kurumları yerden yere vuruldu. Ülkenin gerçek kahramanları hapislere gönderilirken dağdaki eşkıyadan sahte kahramanlar yaratılmaya çalışıldı. Ulusal değerlerimize küfretmek, maharetmiş gibi desteklendi. Ulusun değerlerini savunanlar ilkel, çağdışı gösterilmeye çalışıldı. “Türk” sözcüğünü kullanmak, Türk tarihinden söz etmek, Kurtuluş Savaşı’nı ve Lozan’ı konuşmak; Cumhuriyet, laiklik, ordu, yargı, aydınlanma devrimi sözcüklerini ağza almak, hele “Türk’üm, Atatürkçüyüm!” demek neredeyse vahim hatalarmış gibi bastırılmaya çalışıldı.

Koca bir ulus, yenilgi psikolojisi içine sokulmaya, toplumun bilinçaltı türlü olumsuz propagandalarla kirletilmeye, toplumsal özgüven yok edilmeye çalışıldı.

Şehit cenazeleri, tüm ulusun yüreğini yakarken bazı siyasal gruplar neredeyse bayram yaptılar. Ulusu için şehit olanla dağda devletine, ulusuna silah çekip sonrasında da öldürülen terörist bir tutulmak istendi.

Hükümet yetkilileri, bölücü parti sözcüleri tarafından sokakta bile yapılmayacak küfürlerle tehdit edildiklerinde sustular. Laik cumhuriyeti savunan devlet görevlilerine karşı aslan kesilenler, bölücüler karşısında korkak bir tavşana döndüler. Cumhuriyet’e karşı kazandıkları sözde utkulara karşı sevinç gözyaşları dökenler, şehit cenazelerinde gözyaşlarının sahtesini bile dökemediler.

“Operasyonda, BDP Seyhan İlçe Başkanı Hüseyin Beyaz, Agit B. ve Murat C. gözaltına alındı. Beyaz'ın organize ettiği gösteride PKK lehine slogan atıp polise taş ve molotofkokteyli ile saldıran grubu yönlendirirken polis kameraları tarafından görüntülendiği öğrenildi. Görüntülerde Beyaz'ın polise taş atan gençlerin yüzlerine taktıkları poşuları düzelttiği ve afişlerin nasıl taşınacağına ilişkin yönlendirmeler yaptığının görüldüğü kaydedildi. Beyaz çıkarıldığı mahkemece tutuklandı.” Aylardır, polise taş atan çocukların affıyla ilgili tartışıldı durdu. Tabi ki suç işleyen çocukların topluma kazandırılması başlıca ödevimizdir. Ancak yukarıdaki alıntıda da görüleceği üzere taş atan çocuklar bizzat BDP yöneticilerince eğitiliyor. Taş atan çocukların sesini duyuyorsunuz da şehit çocuklarının yürek yakan feryatlarını niçin duymuyorsunuz. Gencecik gelinlerin ömür boyu dinmeyecek gözyaşlarının acısını nasıl görmezsiniz?

İnegöl ve Dörtyol olaylarıyla ilgili BDP’li bir milletvekilinin şu sözleri ibret vericidir. “Bu şekilde saldırılarla bir arada yaşamanın koşullarını nasıl güçlendireceksiniz? Bu nasıl kardeşlik olacak? Demek ki siz bir arada yaşamak istemiyorsunuz. Bir arada yaşamak istemiyorsanız biz de artık çok fazla ısrarcı olmayacağız.” Vekil Bey, dilinin altındaki baklayı çıkarıveriyor. Ayrılma isteklerini açıkça dile getiriyor. Kim bu kişi? Ülkenin ve ulusun bölünmez bütünlüğüne yemin etmiş birisi. Çok yazık değil mi?

Şimdi provokatörleri mi görmek istiyorsunuz? Açın bir televizyon kanalı, reyting artırmak için ekrana çıkarılan ve ulusal değerlerimize küfredenlere bakın, görürsünüz kışkırtıcıları. Yine bu kışkırtıcılara kol kanat geren anlı şanlı basın patronlarıyla görevini yapmayan ülke yöneticilerimiz de kışkırtmanın diğer tarafında.

Türk Ulusu, tarihi boyunca nice badirelerden geçti, nice ihanetler gördü. Her zorluğu ulusal bütünlüğümüzle aştık. Yurt dışı fonlardan beslenen küresel güçlerin piyonları, tarihe baktıklarında işbirlikçilerin hazin sonlarını göreceklerdir. Maşalık görevi sırasında el üstünde tutulanların, işleri bittiğinde çöpe nasıl atıldıkları tarih sayfalarında vardır.

Halkımızın ulusal sağduyusu, ulusumuzun sabrı bu emperyalist oyunu er geç bozacaktır.

Adil Hacıömeroğlu
29 Temmuz 2010
Not: 2 Ağustos 2010 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com’dan okuyabilirsiniz.