25 Eylül 2010 Cumartesi

SORU HIRSIZLIĞI VE ÖSYM

ÖSYM yılda yaklaşık kırk civarında sınav yapan güvenilir bir kamu kuruluşuydu. Yıllardır siyasal müdahalelerden, kişisel çıkarlardan uzak bir biçimde görevini başarıyla sürdürdü. Kamuoyunun en çok güvendiği devlet kurumlarının başında geldi hep. Son günlerde art arda gelen soru hırsızlığı konusundaki açıklamalar, itiraflar bu güzide kurumu temelden sarstı.

ÖSYM’nin görevi çok ağırdı. Genç nüfusun çok ve işsizliğin diz boyu olduğu bir ülkede adaletli sınavlar yapmak her yiğidin harcı olamaz. ÖSYM ilk başta üniversite sınavlarının adil bir biçimde merkezi sistemle yapılması amacıyla kuruldu. Zamanla birçok sınav bu kurumun görev alanına girdi. Böylece de iş yükü ve sorumluluğu arttı. Sınavların çoğalması ve bu sınavlara giren öğrencilerin sayısının fazlalığı, ülkemizde bir sınav ekonomisinin doğmasına da neden olmuştur. Bunun ekonomik boyutu günümüzde milyar dolar düzeyine ulaştığı, bizzat yetkililerce söylenmekte. Böylesine büyüyen bir ekonomik sektörde, doğaldır ki rekabet de ilgi de çoğalacaktı. Bu işin ekonomisinin döndüğü asıl merkezi sektör de dershanelerdir.

Dershaneler ilk başta, daha çok laik cumhuriyet anlayışını benimsemiş, sistemle çatışmayan kişilerin oluşturdukları kurumlardı. Sektörün kârlılığı ve öğrenciler üzerindeki etkileri anlaşılınca özellikle bazı cemaatlerin iştahı kabardı. Tarikat ve cemaatlerin kontrolündeki dershanelerin, önceleri adları duyulmazken birden piyasanın yükselen yıldızları oldular. Büyümelerindeki en etkili yöntem ise öğrencilerinin birçok sınavda kazandıkları birinciliklerdi. Bir dershanede birincilerin çıkması en büyük reklam. Çünkü bu durum, “başarının(!)” bir göstergesiydi. Sınavlara endeksli başarı anlayışı eğitimin içini boşaltıp amacını da saptırıyordu. Böylece de piyasa koşullarının gerektirdiği rekabet acımasızlaşıyordu.

Zamanla aynı sokakta oturan, hatta aynı okulda okuyan birkaç öğrencinin birden sınavlarda ilk dereceleri almaları dikkatleri çektiyse de kimse sesini çıkarmadı. Dershaneler arasında faksla gönderilen sorular bazı ciddi gazetelerde yayımlanınca da üzerine gidilmedi. Herkes, tatlı bir kârların peşinde koşarak ve geleceğin yüksek kazançlarını hayal ederek sustu.


KPSS’de soruların çalınması kamuoyuna bomba gibi düştü. Tabi bu ilk değildi. Daha önce de bu tür olaylar yaşandı ve sınavlar iptal edildi. Burada önemli olan ve ortaya çıkarılması gereken sorular ÖSYM’den görevlilerce mi sızdırıldı; yoksa sorular farklı yöntemlerle dışarıdan mı çalındı? Bunu iyi anlamak için konuyla ilgili basında çıkan haberlere göz atmakta yarar var.

“Tüm sınavlarda sorular test geliştirme ve araştırma merkezinde hata olup olmadığını kontrol etmek için yüksek sesle okunarak test ediliyor. KPSS’de eğitim bilimleri testinin 117 sorusu da yüksek sesle okunarak test edildi. Testin 19, 21 ve 41’inci soruları şekilli sorular olduğu için okunmadı. Sözle ifade edilemediği için bu sorular kitapçık üzerinden doğrulandı. Bunun üzerine neden 117 soru sızdı da 3 soru sızmadı şüphesi doğdu.” diyor ÖSYM Başkanı Ünal Yarımağan, 11 Eylül 2010 tarihli Hürriyet Gazetesi’ne yaptığı açıklamada. Gazetedeki haberin devamı şöyle: “Yarımağan polis ve savcılığa verdiği ifadesinde dinleme iddiasını dile getirdi. Yarımağan, bu odanın binanın üçüncü katında yola bakan tarafta olduğunu, teknik cihazlar veya odaya yerleştirilen basit bir dinleme cihazıyla kolaylıkla kayda alınmasının mümkün olduğunu söyledi.” Bu açıklamadan da anlaşılacağı üzere çalınan soruların niteliği iddiayı doğrular cinsten. Bu, bir kişinin tek başına yapabileceği bir şey mi acaba?

Soruların çalınmasıyla ilgili yapılan soruşturmada gözlerin çevrildiği “Reis” lakaplı bir öğretim üyesinin açıklaması da dikkat çekici: “Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi (ÖSYM) tarafından yapılan dört sınavda sınav sorularını sızdırarak para karşılığı satmakla suçlanan ‘kopya şebekesi zanlılarının savcılık ifadeleri çarpıcı detaylarla dolu. Çete lideri olmakla suçlanan Gazi Üniversitesi Beden Eğitimi ve Spor Okulu'nda öğretim görevlisi olan O.A.U., ifadesinde, geçtiğimiz yıl yapılan Polis Meslek Yüksek Okulu sınavlarını da kendisinin iptal ettirdiğini itiraf etti. ‘Reis’ lakaplı zanlı, sınav sorularının cemaate yakın kişilerden sızdırıldığını öne sürdü. O.A.U., ifadesinde ‘Polis Meslek Yüksek Okulları öğrenci adaylığının iptalini sağladığım yönündeki suçlama kısmen doğrudur. Ancak soruları çalan ben değilim. Cemaatten aldım. Kadirlili olan bir hemşerim cemaate mensup bazı kişilerin sınav sorularını tanıdıkları kişilere dağıttıklarını söyledi. Ben de cemaatle içli dışlı olan akrabam Ö.L.E'ye söyledim. Soruları aldı ve bana faksladı’ diye konuştu. (Vatan Gazetesi)” Bu açıklamalar her şeyi anlatmıyor mu?

Hem Yarımağan’ın hem de “Reis’in” açıklamaları aynı adresi göstermiyor mu? Bir öğretim üyesinin böylesi bir olaya karışması da ibret vericidir. Bu, YÖK anlayışının üniversitelerimizi getirdiği durumu da göz önüne sermektedir. İntihal yaptıkları sabit görülen bazı öğretim üyelerinin, cezalandırılmak şöyle dursun, yüksek orunlara getirilerek ödüllendirilmeleri böylesi durumlara ortam hazırlıyor.

Devletin güvenilir bir kurumunu çökertmenin yolu ne de güzel bulunmuş. Soruları çalanlar ortalarda gezinirken kurum başkanı ve kurum çalışanlarının neredeyse tamamına yakını ya istifa ettirilerek ya da görevden alınarak işten uzaklaştırılıyor. Cumhuriyet düşmanlarının yıllardır uyguladıkları taktik devreye giriyor. Çökertilmek ya da ele geçirilmek istenen bir kurum önce iş yapamaz bir durumu getiriliyor, sonra da halkın desteği alınarak ele geçiriliyor. Yani, çayın taşıyla çayın kuşu vuruluyor. Burada suçu işleyenler ortadayken ÖSYM’deki görevlilerin hedef gösterilmesi ilginçtir.

Hırsızlık her dinde günah, tarih boyunca her türlü devlet sisteminde de suç sayılmıştır. Dünyada başkasının hakkını gasp etmek kadar kötü bir şet var mıdır acaba? Hırsızlık, hem yasalarımıza hem de geleneklerimize göre yüz kızartıcı bir suçtur.

Yoksa, birileri amaca ulaşmak için her yol mubah mıdır, diyor.

Adil Hacıömeroğlu
24 Eylül 2010
Not: 27 Eylül 2010 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

19 Eylül 2010 Pazar

HALKOYLAMASI

Anayasa değişikliğiyle ilgili halkoylaması yapıldı. Birçok siyasal gözlemcinin beklediği gibi “Evet” oylarının fazla çıkmasıyla değişiklikler kabul edildi. 12 Eylül 1980 siyasal tarihimizde önemli bir kırılma noktasıydı. 12 Eylül 2010 da diğeri gibi siyasal tarihimiz açısından çok önemlidir. 12 Eylüller Türkiye’nin demokratik süreçlerini geri döndürmek açısından yıllarca tartışılacak. Ne yazık ki ülkemiz üzerine kara bulutlar hep 12 Eylüllerde çökmeye başladı.

Halkoylaması sonuçları beni şaşırtmadı. Aylar önce anayasa değişikliği paketi TBMM’ye getirildiğinde yazdığım “Keskin Dönemeç” başlıklı yazımdan bir bölümü anımsamakta yarar var. “AKP’nin tek isteği anayasa konusunda halk oylamasıdır. TBMM’de anayasa değişikliğinin kabul edilmesi RTE ve arkadaşlarını tatmin etmez. Referandumla halkı biraz daha ayrıştırmak, cepheleştirmek asıl amaçlarıdır. Bizim halkımız seçimi sever. Bugüne kadar halka, “demokrasi, eşittir sandık” fikri aşılandı. Demokrasi, halkı adam yerine koymaktır. Sandığı halkın önüne koyan kazançlı çıkar. Bu, unutulmamalıdır. Referandum AKP’nin oylarındaki düşüşünü ters döndürebilir. Anayasa değişikliği paketi toptan oylanacağından bu, iktidar partisine avantaj sağlar. Bir maddeyi beğenen, diğerlerini incelemeden oyunu verir. Zaten gereğinden çok popülizm yapılarak ve belden aşağı vurularak kamuoyu referanduma hazırlanmıştır.(Ulus Gazetesi, 29 Mart 2010)” Halkoylaması AKP’nin çok istediği ve planladığı önemli bir siyasal manevra idi. Çünkü iktidarı kaybetmelerine yönelik bir süreç başlamıştı ve bunu ters döndürmeleri gerekirdi. Maalesef o dönemde muhalefet liderleri bu durumu doğru algılayamadıklarından RTE’nin bu oyununa karşı gereken önlemleri de alamadılar. Kısacası süreç, RTE’nin ve “Evet” oylarının lehine çalıştı.

Halkoylamasının tarihi bile AKP için büyük bir şanstı. Darbe anayasasını değiştirmek üzerine kurulan referandum propagandası 12 Eylül tarihiyle de güçlendi. Seçim öncesi birçok TV kanalında 12 Eylül’ün yıldönümü nedeniyle yayımlanan ve 1980 öncesi olaylarını anlatan belgeseller, o günleri yaşayanların hafızalarını tazelerken genç kuşağı etkilemiştir. Bu durum, “Evet” oyu verecek yurttaşlarımızın kararlılığını pekiştirmiştir.

Anayasa değişikliklerine “Hayır” diyen muhalefet partileri, baştan beri 12 Eylül’ü hükümete karşı bir güvenoyuna dönüştürmek için çaba harcadılar. Ancak propaganda çalışmalarında seçilen yöntem ve konuşmalar bu amaca hizmet etmedi. Kampanyadan akılda kalan “Recep Bey, kalpazan, havuzlu villa… gibi daha çok kişisellik içeren konulardır. “Hayır” cephesinin dinamosu CHP olmuştur. MHP’nin sesi çok az duyulmuş, kampanyayı “bölücülük” teması üzerinden yürütmeyi yeğlemiştir. Eğer halkoylamasını AKP’ye karşı bir güvenoyuna dönüştürmüşseniz ve o zaman hükümetin sekiz yıllık icraatını yerden yere vurmalısınız. Ülkenin dağ gibi sorunlarını, ki bunların çoğu AKP döneminde ortaya çıkmış ya da büyümüştür, gündeme getirmeden ve bunları halka anlatmadan referandumu güvenoyuna dönüştürmek söz konusu olamaz. Kampanya sırasında işsizlik, tarım, sanayi, turizm, hayvancılık, terörün ulusal ve uluslar arası kaynakları, ihracat ve ithalat gibi ülke gündeminin ana konuları tartışmaların ana odağına yerleştirilemedi. 12 Eylül darbesine giden siyasal süreçle darbe sonrasındaki siyasal oluşumların bağlantıları doğru bir biçimde, ikna edici olarak halka anlatılamadı. Bu konuda İP, TKP ve bazı eski solcu gençlik liderlerinin doğru anlatımları da teknik, ekonomik yetersizlikler nedeniyle yaygınlaştırılamadı, cılız kaldı.

Halk oylamasıyla ülkemizdeki kutuplaşma, ayrışma daha da arttı. Cumhuriyet’i koruma kaygısı taşıyan yurttaşların tedirginliği çoğaldı. Buna karşın “Hayır”ı savunan birçok kişinin dinlencesinden dönmeyerek oy kullanmaması ise dikkat çekicidir. Hem AKP’den ve onun uygulamalarından rahatsız olacaksın hem de oy kullanmayacaksın, böylesi tutarsız bir tavrı anlamak olanaksız. Sonuçlar iyi incelendiğinde görülecektir ki oy kullanma oranının yükseldiği yerlerde “Hayır” oyları da yükselmiştir. Birkaç istisna, geneli değiştirmez. Birkaç günlük tatil keyfinden vazgeçemeyen sözde laikler, Cumhuriyet kazanımlarından vazgeçmeyi göze almışlardır. Türkiye genelindeki sonuçlara ilçeler düzeyinde incelediğimde ilginç bir durumla karşılaştım. İç Ege’ de Denizli’ye bağlı üç ilçenin halkoylaması sonuçlarına bakmak dikkate değer bir durum. Bekilli (Katılım Oranı:% 99.6, Evet: 36.2, Hayır: 63.8), Çal (Katılım Oranı: % 99.5, Evet: 43.9, Hayır: 56.1), Baklan (Katılım Oranı: % 98.3, Evet: 46.9, Hayır: 53.1). Üç ilçede de halkoylamasına katılım oranları neredeyse yüzde yüz. Yurttaşlık bilinci budur. Oyunun rengi ne olursa olsun sandığa gitmek, sonrasında da oyuna sahip çıkmak. Bekilli ve Baklan’ın eskiden Çal’a bağlı olduğunu da söyleyelim. Sandığa gitmeyenlerin, olumsuzluklar karşısında ahkâm kesmesi boş gevezelikten ibarettir.

Ülke genelinde sonuçlar irdelendiğinde, seçmenin üç farklı davranışı göze çarpmaktadır. “Hayır” oyları, batı ve güney bölgelerimizde yoğunlaşmakta. Yani kentliliği, modern yaşamı benimsemiş, yaşam standardı yüksek halk kitleleri “Hayır” oyu vermiştir. Bunlar, ellerindeki nimetlerin Cumhuriyet’le birlikte kazanıldığının farkındalar. Ankara ve İstanbul’un sonuçları ilçeler düzeyinde ele alındığında “hayır”lar açısından kötü değildir. Daha önceki seçimlerde AKP’nin ezici farkla kazandığı birçok ilçede yarış başa baş geçmiştir. Buralarda ilginç olan kente yeni gelen ve kentlileşemeyen yurttaşlarımızın yaşadığı semtlerde ‘evet” oylarının çokluğudur.

İç ve doğu Anadolu’yla Karadeniz’de “evet” açık ara kazanmıştır. Bunun birçok nedeni vardır. Ancak önemli nedenlerden biri iktidar partisi tarafından yapılan kara propagandadır. AKP yetkililerince, etnik ve mezhepsel propagandanın zaman zaman vurgulanması, buralardaki seçmeni etkilemiştir. CHP liderinin etnik ve mezhep kimliği üzerinden rezil bir çalışma yürütülmüştür. Yine yüksek yargı organlarında yer alan üyeler için “TSE standartlılar” diyen bazı yandaş gazeteler, bu işi çağdışı bir anlayış düzeysizliğine taşımışlardır. Yine halk arasında fısıltı gazeteleri yoluyla bu söylentiler ahlak ölçülerini aşmıştır.

Bölücü örgütün boykot çağrısı kısmen etkili olmuştur. Abartılacak, başarı olarak gösterilecek bir durum da yoktur Güneydoğu’da. Bölgede yer alan birçok ilimiz, tehditlere aldırmayarak sandık başına gitmiştir. Burada ilginç olan şudur. Boykotun etkili olduğu illerde sokağa, maalesef PKK egemendir.

Demokrasi, yurttaşın özgür iradesinin seçime yansımasıdır. Özgür iradenin olması için de bireyin ekonomik ve sosyal bağımsızlığının olması şarttır. Ekonomik özgürlüğü olmayan, sosyal yaşamda aşiret, tarikat, hemşeri dernekleri gibi gruplara bağlı kişilerden özgür irade beklemek olanaksızdır. Demokrasinin kentlerde yeşerdiğini düşünürsek alacağımız çok mesafe var.

Seçim sonuçları çok da olumsuz değildir. Muhalefete, özellikle de CHP’ye yeni bir fırsat doğmuştur. Bu durum bundan sonra iyi değerlendirilmelidir. “Hayır” oyları içinde aslan payı CHP’nindir. Yıllardır ilk defa CHP oyları yüzde otuzların üzerine çıkmıştır. Bu, gelecek açısından umut vericidir.

AKP, halkoylamasıyla düşüşünü durdurmuş görünüyor. Eğer muhalefet partileri iyi bir özeleştiri sonucu yenileşme sürecine girerlerse ulusumuz AKP’den de RTE’den de kurtulur. Böylece ülkemiz yeni maceralara sürüklenmez.

Adil Hacıömeroğlu
16 Eylül 2010
Not: 20 Eylül 2010 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

12 Eylül 2010 Pazar

SOY, BOY

Hükümetin ağlak bakanı, Kılıçdaroğlu için: “Ya, şu kadar boyuyla bir şeyler söylüyor.” diyerek ilginç bir polemik yarattı. Söyleyecek sözü olmayanlar, böylesine akıldışı, saçma konular ortaya atarak kamuoyunun kafasını karıştırmakta üstün maharet göstermekteler. Böylesi konular, halktan gerçekleri saklamanın kurnazca bir yolu olsa gerek.

İnsanları boyuna, kilosuna, kaşına, gözüne, rengine, cinsiyetine… göre değerlendirmek son derece ayıp ve insanlık dışıdır. Bu tür değerlendirmeler ilkel kafaların çağdışı anlayışına da güzel bir örnektir. Allah’ın yarattığını, kulun küçük görmesi, ancak bilgisiz ve düşüncesiz kişilerin yapacağı iştir. Akıl, zekâ, bilgi, görgü, saygı, dürüstlük, adamlık, insanlık, merhamet kişinin boyunda değil; kafasında ve yüreğindedir. Eğer bu dediklerimiz anlaşılmadıysa konuyla ilgili birçok atasözümüz var, anımsamak yararlı olur.

Tam “boy” konusu kapandı derken bu kez başbakan tartışmayı farklı bir alana taşıdı. RTE halk oylaması için yaptığı bir konuşmada: “Ben buradan muhaliflere sesleniyorum; önemli olan boy değil, önemli olan soy, soy.” diyerek işi, soy sop konusuna getirdi. Bu anlayış da ağlak bakanın anlayışından farksızdır. Burada soy kast edilerek inançsal bir ayrımcılık yapılmıştır. Kısacası mezhep ayrımı yapılmaktadır. Demokrasi, özgürlük naraları atan sahte demokratların gerçek yüzü de ortaya çıkmış oluyor böylece. İnançlara saygı diye bağıranlar, kendi inançları dışındakileri hakir görme gafletindeler. Bu söylemle içlerindeki fanatizmi, diktatörlük özlemini, toplumu tek tipleştirme isteğini nasıl da açığa vurmuş oldular.

Soy demişken halkımızın soyluluk anlayışına da değinmeden geçemeyeceğim. “Soylu” sözcüğünün TDK sözlüğündeki karşılıklarını anımsamakta yarar var. “1. Doğuştan veya hükümdar buyruğuyla, bazı ayrıcalıklara sahip olan ve özel unvanlar taşıyan (kimse), asaletli, asil, kerim. 2. İyi tanınmış, köklü bir aileden gelen (kimse), necip, kişizade, asil. 3. Saygı uyandıran, yücelik taşıyan. 4. Soyu iyi nitelikli olan, iyi cins soydan gelen.”

Sözcüğün birinci anlamı, ülkemizde yaşayan cumhuriyet yurttaşları için geçerli değildir. Çünkü anayasamıza göre ülkemizde kimse doğuştan ayrıcalık taşımaz. Üstelik İslam dinine göre de kimse doğuştan farklılık taşımaz. Ayrıca hükümdarlıkla yönetilmediğimizi, unvanların ve lakapların kaldırıldığını da bilmem söylememe gerek var mı?

“Soylu” sözcüğünün ikinci anlamı biraz, üçüncü anlam ise konumuzla ilgili düşünülebilir. Haram yemeyen; kimsenin malında, namusunda gözü olmayan; haktan, doğrudan ayrılmayan; yasadışı yollara sapmayan; zayıfı, güçsüzü, kimsesizi, yoksulu koruyan; çevresindeki olaylara adaletli yaklaşım gösteren; yalan söylemeyip iftira atmayan; kendi çıkarlarını toplumun çıkarlarından üstün görmeyen; sosyal ilişkilerinde saygı, görgü kurallarına uyan kişi için halkımız “soylu kişi” der.

Soyluluğun içinde görgüsüzlüğün, açgözlülüğün yeri olamaz. Soylu kişi ulusal çıkarları, her şeyin üstünde tutar. İçinde yaşadığı toplumu, başkasına ezdirmez, sömürülmesine neden olmaz.

Soylu kişi; ırk, din, mezhep, renk, cinsiyet, sınıf, meslek ayrımı gözetmez. İnsana, insan olduğu için değer verir.

Soylu kişinin ağzından kötü söz, küfür çıkmaz. Kimseye hakaret etmez. Durup dururken insanların kalbini kırmaz. Kişilerin özel yaşamına saygı duyar. Özel yaşamın mahremiyetine karışmaz. İnsanları yasadışı olarak gizlice dinletmez.

“Soy” çağrıştırmasıyla aile geçmişi anlatılmak istenmişse bu da son derece ayıptır. Çağdaş bir toplumda böylesi yaklaşımları düşünmek bile abestir.

İnsanın güzel bir ayna olduğu düşünüldüğünde, kişi baktığında kendi görüntüsüyle karşılaşır. Ne kadar yazık değil mi?

Yüzyıllar önce bir bilgemizin söylediği, “Yaratılanı severim Yaradan’dan ötürü.” sözü her şeyi ne kadar da güzel anlatıyor.

Adil Hacıömeroğlu
9 Eylül 2010
Not: 13 Eylül 2010 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com dan okyabilirsiniz.

7 Eylül 2010 Salı

BOYKOTÇU “AYDIN(!)”LAR

Son günlerde televizyonlarda referandum tartışmaları hızlandı. TV’ler genellikle anayasa değişikliği referandumuna “Evet!” diyecek gazeteci ve öğretim üyelerinin yer aldığı tartışma programlarına ağırlık veriyorlar.

Tartışmalara çıkarılan konuklar, farklı kesimleri temsil ediyorlarmış gibi bir hava yaratılsa da çoğunluğu AKP’yi destekliyor. Bu kişilerden bazıları topluma tanıtılırken de 12 Eylül darbesinin mağdurları oldukları da vurgulanıyor. Peki 12 Eylül’ün gerçek mağdurları kimlerdir?

12 Eylül’ün başlıca mağdurları sendikalar, demokratik kitle örgütleri, siyasal partiler, gençlik örgütleri, üniversiteler… kısacası halkın tümüdür. Askeri darbe öncesi sendika yöneticiliği yapanların ve sıkıyönetim mahkemelerinde yargılananların hemen hemen hepsi halk oyuna sunulacak anayasa değişiklikleriyle 12 Eylülcülerinden hesap sorulamayacağını düşünerek “Hayır!”oyu kullanacaklarını söylüyorlar.

1970’li yılların neredeyse tüm gençlik önderleri, ki çoğunluğu sıkıyönetim mahkemelerinde yıllarca yargılanıp 12 Eylül’ün işkence hanelerinden geçmiş kişilerdir, anayasa değişikliğinin bir aldatmaca olduğunu kamuoyuyla paylaşarak bu kandırmacaya “Hayır” diyeceklerini haykırıyorlar.

Evren Paşa’nın üniversitelerden 1402 ile uzaklaştırdığı öğretim üyelerinin neredeyse tamamı, anayasa değişikliğinin sivil bir diktaya yol açacağını kısıtlı olanaklarıyla halka anlatmaya çalışıyorlar.

12 Eylül’ün diğer bir mağdur kesimi olan ülkücü kesimin büyük bir bölümü, RTE aldatmacasının bir diktatörlüğe gideceğini, bu nedenle de halk oylamasında “Hayır!” diyeceklerini halkımıza duyuruyorlar.

RTE ve yandaşlarının neden evetçi olduklarını anlıyoruz. Çünkü onlar siyaseten 12 Eylül’ün ürünüdürler. Darbenin yarattığı apolitik ortamda gelişip palazlandılar. Her halde kendilerini var eden darbecilere karşı çıkacak halleri yok. Ayrıca, asıl amaçları Cumhuriyet’ten kurtulmak. Bu, onların yüzyıllık rüyası.

Bölücüler boykot ediyor halk oylamasını. Amaçları, AKP ile daha çok pazarlık ederek taviz koparmak. Daha sonra yapılacak asıl anayasa değişikliğinde bölücü taleplerinin yer almasını sağlamak. Boykot, AKP’ye örtülü bir destek.

Liberallerin bir kesimi evetçi. Bu, çok doğal. Çünkü liberallerin oldum olası sorunu, ulus devletle Cumhuriyet’ledir. Böylece irticacı, bölücü ve liberallerden oluşan Cumhuriyet’e karşı ittifaktaki yerlerini alıyorlar. 1919’ daki emperyalist işbirlikçilik, hiçbir kırılma göstermeden sürüyor.

Bu referandumda en acınacak durumda olanlarsa liberallerin bir bölümüyle dönek solcular. Bunlar da boykotçu. Hatta bir bayan yazar, demokrasinin, Güneydoğu’dan gelecek boş sandıklarla hayat bulacağını söyleyecek kadar gerçeklerden uzak. Kurt, kuzuyu herkesin gözü önünde yemeye çalışırken tarafsız davranmak kurda mı, kuzuya mı yarar? Elbete kurda… Boykotçuların bu tavrı sivil dikta kurma yolunda olan AKP zihniyetine destektir. Bu kesimin tüm gerçekleri bilmesine karşın, iktidara hoş görünme adına anayasa değişikliklerine “Hayır!” diyememeleri sözde aydın kaypaklığının tipik bir örneğidir. Bu davranış son derece tehlikelidir. Yani gerçeği, doğruyu bilip yanında tavır koyamamak. Korkak, çıkarcı, ilkesiz, özgürce düşüncesini açıklayamayan kişiden kendisine, içinde yaşadığı topluma ve insanlığa ne yarar gelir ki?

12 eylül darbesinin her türlü eziyetinden geçmiş, mağdur olmuş, ancak mağrurluğundan hiçbir şey yitirmemiş; mağduriyetin altında bir masumiyet yaratarak ağlayıp sızlamamış ve bunu da bir siyaset amacı, ayrıcalığı olarak kullanmamış olanlar anayasa değişikliğine “Hayır!” diyorlar. 1980 darbesinin ürünü olan irticacı, bölücü, işbirlikçi liberaller “Darbecilerden hesap soracağız.” diyerek “Evet”çi oluyorlar. Ne yaman çelişki değil mi?

Türkiye, bu anayasa değişikliğine “Hayır!” diyerek göz göre göre gelen sivil bir darbenin önünü kesmelidir. Çünkü RTE’nin sivil darbesinin geriye dönüşü yoktur. Böylesi bir darbe, hem ülkemize hem de bölgemize tarif edilemez zararlar verecektir. Buna karşı çıkmak da her yurttaşın, özellikle de aydının başlıca görevidir.

Adil Hacıömeroğlu
5 Eylül 2010

Not: 7 Eylül 2010 tarihli Kent Yaşam Gazetesi’nde yayımlanmıştır.

4 Eylül 2010 Cumartesi

NEDEN “HAYIR!”?

Türkiye, 12 Eylül referandumunda geleceği ile ilgili önemli bir karara imza atacak. Bu nedenle de bu anayasa değişikliğiyle ilgili verilecek her oy büyük önem taşımakta. AKP anayasasına ben “Hayır!” oyu vereceğim. Peki, oyum neden kahverengi olacak?

12 Eylül 1980 askeri darbesiyle Türkiye’nin siyasal yapısı dönüştürüldü. Özgür iradesiyle toplumsal sorunlara yaklaşan siyasal gruplar tasfiye edildi. Yerine güdümlü bir siyasal anlayış yerleştirildi. Bu güdümlü, apolitik, kendi çıkarından başkasını düşünmeyen siyasal anlayışlar otuz yıldır hep küresel güçlerden beslendi. Kültürden, sanattan, bilimden, toplumsal ve çağdaş değerlerden yoksun yeni siyasal anlayışlar; toplumsal dinamizmi ortadan kaldırdı. Popüler kültür, yeni siyasal biçimlenmenin itici gücü oldu. İletişim organlarının yaygınlaşması ve bunların tek elde toplanarak güdümlü yayın yapması toplumu tek tipleştirdi. Giyimde, zevkte, konuşmada, beslenmede, günlük ve uzun vadeli sorunları çözmede tek tip, kolaycı anlayışlarda aynılık toplumsal dokumuza enjekte edildi.

1980 darbesiyle toplumsal dayanışmanın yerini, bireysel köşe dönücülük aldı. Ulusun yaşamsal sorunlarıyla ilgilenmenin suç sayıldığı bir süreç yaşadık ve yaşamaktayız. Çevre, eğitim, sağlık, adalet, güvenlik, imar sorunlarına çözüm önermek; ekonomik sıkıntıları dile getirmek suçmuş gibi bir algı yaratılmakta. Bu nedenle de toplumun önemli bir çoğunluğu sorunları yok saymaktadır. Hak aramanın yerini şükretmenin aldığı bir anlayış, nerdeyse toplumun tüm katmanlarına egemen olmakta. Çalışmanın yerine, siyasetçiden iane bekleme anlayışı kişisel kurtuluşun yolu olarak yurttaşa gösterilmektedir.

12 Eylül darbesinin asıl hedef aldığı ise toplumsal, demokratik kurumlarla Cumhuriyet kazanımlarıydı. Siyasal partiler, sendikalar, demokratik kitle örgütleri kapatılarak yöneticileri hapse gönderildi. Toplum sorunlarını tartışarak çözüme bağlama düşüncesinin yerine, yukarıdan verilecek buyruklarla işi halletme anlayışı getirildi. Halk örgütsüz yaşamaya mahkûm edildi. Çünkü örgütsüz kitleleri tek tek avlamak daha kolaydı. Örgütsüzleştirilen ulus, hakkını arayamaz duruma getirilince de bize ait ne varsa birileri tarafından gasp edildi.

AKP yöneticileri, sürekli olarak darbe anayasasına değiştireceklerini söylüyorlar. Değişen darbe anayasası mıdır? Eğer böyle bir düşüncede samimi iseler, onlara bir önerim var. Darbeden önce Türkiye, belki de dünyanın en özgürlükçü, demokratik anayasası olan 1961 anayasasıyla yönetiliyordu. Bu anayasa birkaç maddesi hariç (141, 142, 163) bir özgürlük ve demokrasi beyannamesi sayılabilir. Üstelik bu anayasa dışarıdan dayatmalarla da oluşturulmuş değil. Gelin bu anayasayı (61 anayasasını) kabul ederek 12 Eylülcülere de gereken demokratik dersi verelim. Ancak, bunu AKP kabul etmez. Niçin? Çünkü 61 anayasasında örgütlenme özgürlüğü var. Siyasal temsilde hakkaniyet var. Demek ki amaç demokratik, özgür bir toplum yaratmak değil.

12 Eylül darbecileri, özgürlük ve demokrasiden yana tüm kurumları tasfiye ederken bazı köklü kurumları ortadan kaldıramadı. Bunların başında da yargı gelmekte. İşte, bu anayasa değişikliğiyle yargı tasfiye edilerek yürütmenin emrine sokulacak. Yani, 12 Eylül darbesinin yargı alanındaki darbeci anlayışındaki eksikliği giderilecek. AKP anayasası ile bir nevi 12 Eylül darbesi, yine bir 12 Eylül günü tamamlanacak. Böylece demokrasinin olmazsa olmazı kuvvetler ayrılığı ilkesi yok edilecek. Devletin tüm yönetim erkleri bir elde, bir kişide toplanacak. Bunun adı da demokratikleşmek olacak, öyle mi?

Şu da iyi bilinmelidir ki AKP, asıl anayasa değişikliğini önümüzdeki genel seçimlerden sonra yapacaktır. Bu değişiklik, daha kapsamlı olacak ve Cumhuriyet’in kuruluş ilkelerini tamamen tasfiyeye yönelik olacaktır. Seçimlerden sonraki anayasa değişikliğinin özünü başkanlık sistemine geçiş oluşturacak. Başkanlık sistemine geçişle tüm yönetim gücü bir elde toplanacak. RTE, 12 Eylül değişiklikleriyle kendi başkanlığına gidecek yolun taşlarını döşemektedir.

Başkanlık sitemine geçişin en önemli dayanağı eyalet sistemidir. Çünkü dünyaya baktığımızda başkanlıkla yönetilen tüm ülkelerde eyalet sistemiyle ya da benzer siyasal oluşumlarla karşılaşmaktayız. Bazıları öteden beri eyalet, federasyon, demokratik özerklik gibi benzer modelleri dile getirmekte. Bunun ülkemizdeki bölücü akımları durduracağı da iddia edilmekte. Bunun gerçeklik payı nedir? Dünyada eyaletlerle yönetilen ülkeler kuruluşlarından sonra eyaletlere ayrılmadı. Bu ülkeler zaten ayrı olan eyaletlerin birleşmesiyle kuruldular. Yani, bir ulus devlet modeli bu ülkelerde baştan beri söz konusu değildir. Kısacası, ayrı olan parçalar bir araya gelerek bir bütünü, bir ülkeyi oluşturmuştur buralarda. Bizim gibi ülkelerde bunu uygulamak parçalanmanın ilk işareti sayılmalıdır. Yüzyıllardır birlikte yaşayan toplumu eyaletlerle ayrıştırdığınızda toplumsal ve yönetsel yapı bozulur. İşte, ülkemizin bölünmesine neden olacak böylesi bir anayasal sürece “Hayır!” oyu vererek karşı durmalıyız. Bu süreç, BOP kapsamında küresel güçlerin planladığı önemli bir kavşak noktasıdır.

Peki, halk oylamasına ne gerek vardı? AKP için bu çok önemlidir. Çünkü toplumdaki siyasal ayrışmanın kemikleşmesi, kalın çizgilerle belirgin olması RTE’nin asıl amacıdır. Toplumun yarısına yakın bir kitlenin AKP saflarında politize olması, RTE’nin Cumhurbaşkanlığı/başkanlığı için yaşamsaldır. Toplumdaki siyasal kutuplaşmalar ve ülkemizin sağa dayalı siyasal tablosu, RTE’ye Çankaya’nın yolunu açacak. Ordusu çökertilmiş, yargısı yürütmenin emrine sokulmuş; sendikaların, demokratik kitle örgütlerinin, meslek odalarının etkisi yok edilmiş bir ülkenin rejimi diktatörlükten başka bir şey olamaz.

1980 darbesinin halk eliyle tamamlanmasına gönlüm, aklım, düşünce sistemim ve vicdanım razı olmadığı için bu referandumda “Hayır!” oyu vereceğim. Ülkemin başkanlık sistemiyle gelecek eyalet ve benzer sistemlerle parçalanmaması için, bu oyuna gelmeyerek “Hayır!” diyeceğim. Cumhuriyet’le kazandığım özgür ve eşit yurttaş hakkımı savunmak için, bu topraklarda binlerce yıldır yaşadığımız kardeşliğin bozulmaması için kahverengi oy vereceğim. Ben, 12 Eylül’de ülkem ve yaşadığım coğrafya üzerindeki emperyalist oyunları bozmak ve kendi yazgımı kendi irademle belirlemek, 12 Eylül darbecilerinin küresel güçlerle kurguladığı toplumsal, siyasal oluşuma “Dur!” demek için “Hayır!” demek zorundayım. Bu benim hem insanlık hem de yurttaşlık ödevimdir.

Adil Hacıömeroğlu
2 Eylül 2010
Not: 6 Eylül 2010 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.