30 Kasım 2010 Salı

SAMAN ALEVİNİN DUMANI, İSİ

BDP eş başkanının CHP’ye seçim ittifakı önermesi, siyasal gündemi değiştirip allak bullak etti. Önerinin ortaya atılmasıyla birlikte yandaş basının, konuyu desteklemesi ilginçtir. Yandaş kalemlerin ve sözcülerin sanki CHP tarafı da bu ittifaka onay vermiş gibi bir algı yaratması, belli ölçülerde amacına ulaşmıştır. Bu süreçte CHP’nin yeni yönetiminde yer alan bazı kişilerin yaptığı bilinçsizce, sorumsuzca açıklamalar yandaş basının bu provokasyonuna güç katmıştır. Bu da ibret verici bir durumdur.

CHP-BDP ittifakı fikri neye hizmet ediyor? Bu hangi sonuçlara ulaşma amacına yöneliktir? Öncelikle bu soruları yanıtlarsak konu anlaşılmış olur. AKP’yi bu işin dışında tutmak yanlış olur. Çünkü uzun zamandır yandaş bazı kalemler bu konuyu işleyerek kamuoyunu hazırlamaya başladılar. Bu konuda kendilerince haklı gerekçeler ileri sürdüler. Amaç, CHP’nin yükselen oylarını aşağıya çekmek. Böylesi bir ittifakın iktidar getireceğini söylemek siyaseti bilmemektir. 1991’de yapılan SHP-HEP ittifakı solun güç kaybında önemeli bir dönemeçtir. Kocaeli’den Artvin’e kadar uzanan kıyı şeridinden SHP’nin bir milletvekili bile çıkaramaması bu ittifakın olumsuz sonucudur. Yine birçok ilimizdeki önemli oy kayıpları görmezden gelinmemeli.

CHP, dil ile din arasında seçim yapmaya zorlanan Kürtlere üçüncü bir yolu göstermek zorundadır. Bu da emekçi bir programın yaşama geçirilmesiyle olur.

Bazı CHP’li yöneticilerin, parti merkez organlarının kararı aksine asılsız bir ittifak söylentisini gerçekmiş gibi savunmaları acıklı bir durumdur. Burada amaç; ülkenin, partinin, toplumun çıkarı değil; bu kişilerin ekranlarda boy göstererek kendilerini milletvekili seçtirme kurnazlığıdır. Televizyonlarda bazı CHP yöneticilerinin düzeysiz tartışmaları ibret vericidir. Toplumsal çıkar bir kenara bırakılıp kişisel kurtuluşlar ön plana alınınca tartışmalarda düzey de kalmıyor. Tartışmalarda kavga eden kişilerin; kültürel, siyasal, sanatsal birikimlerinin olmadığı apaçık ortaya çıktı. Ayrıca CHP’nin, dolayısıyla ülkemizin tarihini de bilmemeleri ayrı bir konu. Yine tartışmaların saygı, sevgi, incelikten yoksun olması ise çok üzücü.

Tam da bu tartışmalar sürerken bir üst düzey parti yöneticisinin yoğun işleri nedeniyle kitap okuyamadığını söylemesi dikkat çekicidir. “Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli kültürdür.” sözünün CHP’nin ilk genel başkanı Atatürk tarafından söylendiğini anımsatmak isterim. Kitap okumamanın hiçbir gerekçesi olamaz. Çağdaş, aydın, özgür, üretken, demokrat bir birey olmak için kitaplar vazgeçilmezimizdir. CHP’nin ve cumhuriyetimizin kurucusu Atatürk’ün okuduğu kitap sayısı; 3397’dir. Bunlar belgelenenler. Top gülleleri altında bile kitap okumaya ara vermeyen bir önderin kurduğu partide yöneticilerin, kitap okumaması haklı görülemez. Siyasetteki sağ popülizmin gücü, ancak kitaplarla kırılır.

Saman kolay yanar, birden çok alev çıkarır, ısıtmaz. Sonrasında ise bol duman ve is. Kömür ise ağırdan yanar, iyi ısıtır, kolay sönmez, isi de dumanı da az olur. Televizyon tartışmalarında siyasetin saman alevlerinin nasıl ortalığı dumana boğduğunu gördük. Oysa CHP’nin kömür ateşine o kadar çok gereksinimi var ki…

Adil Hacıömeroğlu
26 Kasım 2010

Not: 28 Kasım 2010 tarihli Kent Yaşam Gazetesi’nde yayımlanıştır.
1 Aralık 2010 tarihli Haber Doğu Gazetesi'nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

29 Kasım 2010 Pazartesi

HAYDARPAŞA YANARKEN

Cumartesi gecesi Kadıköy’den Karaköy’e 21.00 vapuruyla dönmüştüm. Her zaman olduğu gibi güvertedeydim, sert lodosa rağmen. Yine elimde vapur yolculuklarımın olmazsa olmazı çay. Bir yandan çayımı yudumlarken bir yandan da Haydarpaşa’yı hayranlıkla izliyorum. Bir başka güzeldi o gece. Selimiye Kışlası'nın vakarıyla birleşen bir tılsım vardı üstünde. Kız kulesi, sanki onların deniz bekçisi, ışıl ışıl. Denizde parıldayan, yansıyan ışıklar… Vapur, düdük sesiyle selam duruyor bu tarih anıtlarına. Sarayburnu’na yaklaşırken içimdeki bir ses, Haydarpaşa’ya, Selimiye’ye onlara yukarıdan gözcülük yapan Haydarpaşa Lisesi’ne de denizde parıldayan Kız Kulesi’ne de “Elveda!” diyor. Kendimi Sultanahmet’in, Ayasofya’nın, Topkapı Sarayı’nın, Galata Köprüsü’nün ve Kulesi’nin büyüsüne kaptırarak yolculuğumu sürdürüyorum. İstanbul ışıl ışıl, Marmara ve Boğaz ikinci bir kent gibi. Birden iskele sesleriyle lokanta önlerinde müşteri kapmaya çalışan garsonların sesleri birbirine karışıyor. Ben dalmışım. Düşümden uyanıp vapurdan iniyorum.

28 Kasım, ılık bir pazar günü. Sabah yürüyüşünü yaptıktan sonra kitap okumak için evde kalmaya karar verdim. Bir ara kitap okumaya bırakıp televizyonu açtım. Birden alt yazılara gözüm takıldı. Ardından canlı bağlantılarla görüntüler… Haydarpaşa’nın çatısından alevler gökyüzüne yükseliyor. Koyu bir duman her yanı kaplamış. Benim içimden de dumanlar çıkıyor, terlemeye başlıyorum. İçim yanıyor. Bir ara izlemek istemedim, ancak yangının söndüğü haberini işitmek için dikkat kesiliyorum. Haber bir buçuk saat sonra veriliyor. Sonrasında resmi ağızlardan bildik açıklamalar: “Soruşturma başlatıldı, ihmal varsa…, sorumlular…, itfaiyemizin zamanında müdahalesi…” Bu açıklamaları son yıllarda o kadar çok duyduk ki bu sözleri, yinelenmesi bir anlam ifade etmiyor.

Eğer bir yangın varsa bir nedeni de olmalı. Yetkililerin ilk açıklamalarından çatıda yalıtım çalışmaları yapıldığı söylendi. Böylesi bir tarihsel yapının onarımı büyük dikkat ve ustalık gerektirir. Onarım, bu işin ehli olanlarca mı, yoksa eş dost tarafından mı yapılıyordu? Onarım sırasında yangına karşı gerekli önlemlerin alınmadığı da ortada. Burada çalışan işçiler, bu iş konusunda eğitimli miydiler? Yoksa “Ne iş olsa yaparım.” diyen, asgari ücretle çalışmaya razı olan “garibanlar” mıydı? Bu işi yapan firma; bu tür önemli yapıtların onarımını yapacak bilgi, deneyim, donanım ve teknolojiye sahip midir? Yine birinci derecede tarihsel yapı olan ve bu nedenle de korunması gereken Haydarpaşa’da yangın önleyici bir sistemin olmaması ihmal değil midir? Böylesi bir yapının tehlikelerden korunması için hangi önlemler alınmıştır? Çatı onarımı için ilgili kurumlardan gerekli izinleri alınmış mıdır? Bu soruların yanıtlarını halkımız merakla beklemektedir.

Binadaki yangın önlemleri kâğıt üzerinde yasak savmak için midir? Birçok kurumda çalışmayan yangın tüplerine, alarm sistemlerine rastlamak mümkün. Burada da böylesi bir sistem mi var yoksa?

Dünyanın en büyük kentlerinden biri ve tarihsel bir hazine olan İstanbul’da yangınlara havadan müdahale edilememesi üzüntü vericidir. Büyükşehir Belediyesi’nin laf üretme yerine, hizmet üretme zamanı gelmiştir. Çağdaş bir kenti yönetenler, çağın gereklerine uygun olarak önlemler almalı. Başarısızlığa neden üretmek kolaydır, ancak iş üretmek zordur.

Yapılacak soruşturmalar sonucunda yangına karşı tüm önlemlerin alındığı ve kimsenin ihmali olmadığı açıklanırsa şaşmam. Suçlu olarak yangın, rüzgar, malzeme, bilemediniz bir gariban bir çalışan ilan edilirse yanılmam.

Bu yangında asıl araştırılması gereken ise sabotaj olasılığıdır. Burası kentin en değerli ve güzel yeridir. Bu nedenle de öteden beri buralara göz diken bazı açgözlüler, imar değişikleriyle tarihsel görünümü yok etme amacındadırlar. Öncelikle bu kenti yönetenler ve hükümet yetkilileri tarihsel dokuyu değiştirmeye, yok etmeye dayalı bir yapılaşmanın olmayacağı konusunda kamuoyuna güvence vermelidirler.

Haydarpaşa hem İstanbulluların hem de İstanbul hayaliyle yaşayanların düşüdür. Üzerinde bu kadar çok şiir, öykü yazılan, şarkı söylenen, filmler çekilen bir yapı dünyada var mıdır? İstanbul rüyasının başladığı ve bittiği yerdir burası. Ayrılıkların ve kavuşmaların hüzünlü, umutsuz, mutlu, sevinçli, acı dolu mekânıdır Haydarpaşa. Ayrıca İstanbul’u Anadolu’ya bağlayan soluk borusu. Uygarlığı tren raylarıyla Anadolu’ya ulaştıran simgedir bu tarihsel yapı.

Tarihe sahip çıkmak, hamasi söylemlerle olmaz; onun bize emanet ettiği yapıları, değerleri, ayak izlerini, kültürü, sanatı korumakla olur. Haydarpaşalar toplumumuzun ruhu, belleği, yüreğidir. Yanarsa, yok edilirseler ruhsuz, belleksiz, yüreksiz nasıl yaşarız?


Adil Hacıömeroğlu
29 Kasım 2010

27 Kasım 2010 Cumartesi

FÜZE KALKANI

Kamuoyunda uzun süredir düşük tonda tartışılan ve sonucu merak edilen füze kalkanı konusundaki hükümetin tavrı, nihayet belli oldu. Kamuoyunun gündemine o kadar gereksiz, ilgisiz konular gelip yerleşiyor ki ülkemizin geleceğini doğrudan ilgilendiren bir uluslararası ve bölgesel sorun gözden kaçıyor, kaçırılıyor. Böylesine önemli bir konunun adeta halktan saklanarak halledilmesindeki amaç nedir? Demokratik(!) ülkelerde ulusun, ülkenin kaderinde etkili olabilecek kararlar tartışılarak verilmez mi?

Bu karar özellikle, bilinçli olarak tartışılmadı. Üstelik “füze kalkanı” işi kotarılırken yapay gündemler yaratılarak konu, ikinci plana itilmiştir. Bu konuda hükümetin tavrı çelişkiler ve tutarsızlıklarla dolu olduğu içindir ki kamuoyunun konuyu öğrenmesi engellenmiştir.

Öncelikle “Füze kalkanı nedir?” sorusunun yanıtlanması gerek. Füze kalkanı, NATO üyesi ülkelere yapılabilecek bir balistik ya da nükleer füze saldırılarına karşı bir savunma önlemidir. Yani bizim yer aldığımız bölgede bir NATO ülkesine saldırı olur kaygısı var. Peki, kim saldırabilir? Şu anda oklar İran’ı gösteriyor. İran’a en yakın NATO üyesi biziz. Bize böyle bir silahlı tehdit söz konusu mudur? Hayır! İran’la sorun yaşayan ülkeler var mıdır? Vardır: İsrail ve ABD. İsrail bir bölge ülkesidir ve İran’ın silahlı tehdidinden zarar görebilir. ABD, Irak’ta işgalci bir güç olarak sorunun içindedir. Bölgede birçok üssü ve uçak gemisi var. Ayrıca bölgedeki enerji kaynakları ABD’nin küresel egemenliği için önemli. O zaman bize sormazlar mı: “ABD ve İsrail’e yapılabilecek bir füze saldırısı seni ne ilgilendiriyor?” diye. Evet, bizi niye ilgilendiriyor bu konu?

İran’la 1639’da imzalanan Kasrı Şirin Antlaşması’ndan sonra bugüne kadar askeri bir sorun, çatışma yaşamamışız. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana komşularımız arasında sorunumuz olmayan tek ülke. Gerçi İran’daki rejim değişikliğiyle az da olsa sıkıntılı süreç yaşanmıştır. Ancak bu durum hiçbir zaman çatışma boyutuna ulaşmamıştır. Mollaların, rejim ihracı konusundaki tutumlarının haklı bir yanı yoktur. Güneyimizde bir Şii bloğu oluşturma gayretleri göz ardı edilemez. Yine nükleer silah edinmedeki ısrarı, başta Türkiye olmak üzere tüm bölge ülkelerini de rahatsız eder. Nükleer silahlanmanın ve bunların kullanılmasının Ortadoğu’da yaratacağı felaketin boyutları korkunç olur. Bölgenin en güçlü ülkesi olan Türkiye’nin (siyasal, askeri, ekonomik alanda) böylesi bir duruma izin vermesi olanaksızdır. Ancak bu konu bölge dışı müdahalelerle değil, komşu ülkelerin diplomatik girişimleriyle halledilmeli. Ortadoğu’ya yapılan bölge dışı müdahaleler, buradaki sorunları kördüğüm haline getirmiş, üstelik yeni sorunların da ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu nedenle buradaki sorunlar, burada yaşayanlarca çözüme kavuşturulmalıdır.

AKP Hükümeti, önce füze kalkanına karşı çıktı. Sonra bizzat RTE kumandanın ülkemizde olacağını söyledi. Portekiz’de yapılan NATO zirvesinde ise olayın gerçek yönü ortaya çıktı. Ancak buna rağmen ülkemizdeki yandaş basınla yandaş olmak için can atan birtakım köşe yazarları, Portekiz’de verilen kararın bir utku olduğunu halka anlatmaya kalktılar. Neymiş efendim, alınan kararda İran adı geçmiyormuş. O zaman bu telaş niye? Kime karşı savunma yapma gereği duyuyor NATO? Belli değilse yel değirmenleriyle mi savaşacak bunca ülke? Hükümet sözcüleriyle yandaş basın en çok Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy’e kızıyorlar. Niye mi? Doğruyu söylemiş de ondan. “Biz kediye kedi deriz.” Diyerek bu işin saklanacak yanının olmadığını açıklıyor. Bizimkilerse kediye tavşan diyorlar ve bunu da yutturduklarını sanıyorlar halka.

RTE, füze kalkanının kumandasının NATO’da olacağını en sonunda açıkladı. Peki, NATO’nun komutanı kim? Amerikalı bir general. NATO’nun siyasal önderi kim? Amerika. Bu füze savunma sistemi her hangi bir saldırının işaretini aldığında otomatikman devreye giriyor. Bize bir şey sormaları olanaklı mı? Değil tabi ki. Her şey ABD kontrolünde. O zaman İran, AKP hükümetinin “Tavşana kaç, tazıya tut.” politikasını anlamadı mı acaba? İşte, bu olanaksız.

AKP’nin İran sevdası da bir karasevda. Bu sevda, İran’a değil, iktidardaki mollalara. Bu yüzden İsrail düşmanlığı özellikle körükleniyor. RTE, Lübnan ziyaretinde sert konuşmalar yapıyor. İsrail’e “katil” diyerek Türkiye – İsrail gerginliğini tırmandırıyor. Bir yandan da buradaki söylemleriyle kendisini radikal İslamcı bir çizgiye oturtuyor. Bu da hem kendisini hem de ülkemizi dünyadan, tüm insanlığın ortak değerlerinden soyutluyor.

Polonya ve Çek Cumhuriyeti füze kalkanının kendi ülkelerinde kurulmasına karşı çıktılar. Gerekçeleri ise kullanılmaları durumunda yayılacak nükleer serpintilerin yurttaşlarına zarar vereceği düşüncesiydi. Bizim insanımız nükleer serpintilerden etkilenmez mi? Yoksa bir Türk’ün, Çek ve Leh kadar yöneticileri nezdinde değeri yok mudur?

AKP’nin “komşularla sıfır sorun” politikası Ortadoğu bataklığına saplanarak iflas ediyor. Sorunlar büyüyor, çözümsüzleşiyor. Hem ABD’yi hem İran’ı idare etme, radikal İslamcılara şirin görünme anlayışı duvarlara tosluyor. Diplomaside şark kurnazlığı sökmüyor. Yoksul, umarsız, seçeneksiz halkını kolayca kandıran iktidar, herkesi kandırabileceğini sanıyor. Uluslararası ilişkiler duygularla değil, akılla yürütülür. Bu akılcılık da ülke çıkarlarını işin merkezine oturtur. Halkını belalardan uzak tutar.

Türkiye’nin ulusal çıkarları ve diplomatik geleneği, RTE’nin iç politika hesaplarına kurban ediliyor. Muhalefet mi? Onlar da oturmuşlar “meleklerin cinsiyetlerini” tartışarak AKP’nin gündem saptırmasına teslim oluyorlar.

Adil Hacıömeroğlu
25 Kasım 2010

Not: 29 Kasım 2010 tarihli Ulus Gazetesinde yayımlanmıştır.
Yazılarımın tümünü http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

24 Kasım 2010 Çarşamba

24 KASIM RUHU

Atatürk’ün 24 Kasım 1928’de Millet Mektepleri Başöğretmenliğini kabul etmesi, Öğretmenler Günü olarak kutlanmakta. Tüm öğretmenlerimizin bu güzel ve anlamlı günü kutlu olsun. 24 Kasım çağcıllaşma, aydınlanma, ortaçağın durağan anlayışından kurtulma mücadelesidir. Millet Mekteplerinin kuruluşu Türk eğitim devriminin önemli bir aşamasıdır.

Eğitim devrimi neden gerekliydi? Bu devrimin kapsamı neydi? Bu soruları yanıtlarsak 24 Kasım ruhunun toplumsal etkilerini de görebilir, anlayabiliriz. Osmanlı döneminde dini, özel, yabancı okullarla devlet ve azınlık okulları olmak üzere beş ayrı türde okullar bulunmaktaydı. Bu okulların hepsinin eğitim anlayışları, dünyaya bakış açıları, siyasal ve toplumsal amaçları farklıydı. Bu durum toplumsal bir bölünmeyi de yaratıyordu. Kısacası eğitim cemaatleşmişti. Böyle bir eğitim anlayışıyla toplumun birliğini sağlamak da olanaksızdı. Her okul kendine göre bir eğitim anlayışını benimsemişti.

Gazeteci Ahmet Şerif bir Anadolu gezisinde Osmanlı ve azınlık okulları arasındaki farkı şöyle anlatmıştı: “İslamlar ve Türkler cahillikte ne kadar ısrarlı iseler, Hıristiyan vatandaşlar çalışmakta, gelecek için çocuklarını hazırlamakta o kadar inatçı. (75. Yılında Cumhuriyet ve Eğitim Sempozyumu, TED yayınları, 1998)” Bu sözler, Osmanlı dönemi eğitiminin içler acısı durumunu ne güzel anlatmakta.

1907’de Osmanlı topraklarında 83 İngiliz, 72 Fransız, 44 Rus, 28 İtalyan, 27 Amerikan, 7 tane Alman, Avusturya ve farklı niteliklerde olmak üzere toplam 465 misyoner okulu vardı. Bu okulların hemen hemen hepsinde rahip ya da rahibeler ders vermekte. Özellikle gayrimüslimler bu okullara rağbet etmekte. Yine Müslüman çocuklarına yönelik eğitim etkinlikleri de söz konusuydu. Balkanlarda Osmanlı Devletine karşı gelişen milliyetçi hareketleriyle Ermeni Hınçak ve Taşnak partilerinin liderlerinin bu okullardan yetişmesi rastlantı olmasa gerek.

Osmanlının son dönemiyle Cumhuriyetin ilk dönemindeki ilerici, modern düşünceli aydınların, o dönemde çağdaş eğitim veren harp ve tıp okullarından çıkması bu eğitim farklılığının en önemli göstergesi sayılabilir.

3 Mart 1924’te Tevhid-i Tedrisat Kanununun kabul edilmesiyle bu eğitim karmaşası son buldu. Öğretimin birleştirilmesiyle ulusun çağdaş bir anlayışla eğitilmesi süreci de başlamış oldu. Bu, eğitimi her türlü dinsel etkiden kurtararak bilimsel bir anlayışı egemen kılıyordu. Yabancı okulların önemli bir bölümü kapatılmış, kapatılmayanlarsa bu yeni yasaya uygun eğitim vermek zorunda kalmıştı. Yine bu kanunla yabancı okullarla azınlık okullarının dini propaganda yapması da yasaklanmıştır. Bugün “inanç özgürlüğü” adı altında misyonerlerin ülkemizde cirit atmasını anlamak olanaksız.


Osmanlı Devletinde 1729’dan 1830’a kadar yüzyıllık sürede basılan toplam kitap sayısı sadece 180’dir. Aynı dönemde Avrupa’da ise doksan bin kitap yayımlanmıştır. Yani Avrupa hızla aydınlanıp gelişirken Osmanlı yerinde sayıyordu.

Millet Mektepleri, Köy Enstitülerine giden kutlu yolun önemli bir dönemecidir. Bu dönemde batı ve Doğu klasiklerinin hızla yayımlanması ise halkımıza önemli bir kültür hizmetidir. Tercüme kitapların yayımlanması, ülkemiz topraklarındaki karanlık örtünün kaldırılmasını sağladı.

Cumhuriyet dönem ile birlikte başlayan eğitim seferberliğinde, sosyal devlet olmanın önemli katkısı vardır. Yoksul köy çocuklarının yatılı okullarda okutulması Türk Devriminin önemli bir atılımıydı. Yoksul çocuklar devlet okullarında okur, sonra da devletine ve topluma hizmette bulunurdu. Günümüzde sosyal devlet ilkesinden uzaklaştık. Yoksul çocukların çok zeki olanları cemaat okullarında ve yurtlarında. Devletin değil, cemaatin emrinde. Bir bölümü bölücü örgüte teslim edilmiş durumda. Bir kısmı ise organize suç örgütlerinde tetikçi. Çok az kısmı ise çağdaş eğitim olanaklarına sahip.

Bugün eğitimimizde öğretim birliğinden söz etmek olanaklı mıdır acaba? Ülkemizde çağdaşlık adına, halkın lehine ne varsa bir bir ortadan kaldırılmakta. Ne yazık ki eğitimde, Başöğretmen’imize yaraşır bir durumda değiliz. Ama yine de umutsuzluğa yer yok. En koyu karanlıklardan sonra en parlak güneş doğar. Bu doğal süreci kim engelleyebilir ki?

Adil Hacıömeroğlu
24 Kasım 2010
Not. 26 Kasım 2010 tarihli ŞİŞLİ Gazetesinde yayımlanmıştır.

20 Kasım 2010 Cumartesi

PARTİ İÇİ DEMOKRASİ NASIL OLMALIDIR?

12 Eylül’ün demokrasiye ve örgütlenme özgürlüğüne karşı yürüttüğü baskıcı politikalar ülkemizin demokratik geleneklerini alt üst etti. Partilerin, sendikaların, demokratik kitle örgütlerinin, meslek odalarının demokratik işlerlikleri neredeyse ortadan kalktı. Üyelerin örgütsel etkinliklere katılımları, yönetimleri belirlemede katkıları en alt düzeye indi. Demokrasi konusundaki bu zemin kayması, toplumsal dinamikleri engelledi. Dinamizmi yok edilen toplum, üretim sürecinden hızlı bir tüketin aşamasına sürüklendi.

12 Eylül anayasasının toplumsal örgütlenmeyi yasaklayan tutumu, bir kısım siyasetçinin ve kitle örgütü yöneticisinin de işine geldi. Bu kişilerin içlerinde sakladıkları kral/padişah olma isteği ortaya çıktı. Kraldan daha çok kralcı kesilerek 12 Eylülcüleri bile (!) aratacak antidemokratik bir ortamın oluşmasına neden oldular. Otuz yıl geçmesine karşın 12 Eylül yasalarını değiştirmekteki duyarsızlık anlaşılır gibi değil. Tersine bu süreçte seçim ve siyasal partiler yasası daha da antidemokratikleştirildi. Bunu halkın oyuyla meclise seçilenlerin yapması ise işin ilginç yanı. Halkın oyuyla merkezi ve yerel yönetimlere seçileceksiniz; seçildikten sonra da buraları halka kapatacaksınız. Böylesi bir demokrasi (?) anlaşılamaz, anlatılamaz.

Bu tür bir parti ve örgütlenme anlayışının demokratik sistemi araç olarak gören, otoriter, benmerkezci bir düşünceye sahip siyasal kuruluşlara uygun olduğu muhakkaktır. Ancak demokrasiyi kuran, geçmişinde güçlü bir demokratik gelenek bulunan CHP’nin böylesine demokrasi dışı bir iç işlerliğe sahip olması yakışıksızdır. CHP’nin kurucuları, işgal yıllarının en bunalımlı günlerinde dahi demokratik işlerliğin göstergesi olan Meclis’i açık tuttular. Ülkemizde demokrasinin, düşünme ve örgütlenme özgürlüğünün yerleşip kökleşmesi için olağanüstü çabalar gösterdiler. En büyük demokratik atılımların CHP iktidarları döneminde olması dikkat çekicidir. Bunlar arasında çok partili siyasal yaşama geçilmesi; işçilere sendikalaşma, grev ve toplu sözleşme haklarının tanınması sayılabilir.

Ülkemizde demokrasinin yerleşmesi için elinden gelen çabayı gösteren CHP’nin, en antidemokratik tüzüğe sahip olması ise trajiktir. Parti içi iktidarı bir kişinin (Bu kişi zamana ve döneme göre değişebilir.) geleceğini kurtarmak, garanti altına almak için düzenlemek hiçbir gerekçeyle haklılık kazanamaz. Yasalar, tüzükler kişilerin değil; toplumun çıkarını korumak için düzenlenir. Parti içindeki demokratik yarışın ortadan kaldırılması sağlıksız örgütlenmenin yerleşmesine neden oldu. Yetenekli, bilgili, düşünen ve düşündüğünü söyleyen, üretken, özgüvenli, yaşamın sosyoekonomik risklerini göğüsleyen yurttaşların partiden uzaklaşmalarına neden oldu. Partide “bir yerlere gelmenin” kıstası yetenek değil, lider ve çevresindekilerle “iyi” ilişkiler kurmak oldu. Bu iyi ilişkilerin eşit düzeyde gelişmediği de açıktır. Çünkü burada bir kısım yeteneksizler, partinin özgür üyesi olmak yerine, liderin kapıkulu olmayı yeğlediler. Kapıkullarından eleştiri, özeleştiri, düşünce üretme gibi tavırlar beklemek olanaksızdır. Bunları, efendinin kimin olacağı ilgilendirir. Demokratik bir partinin lideri olur, efendisi olmaz. Dün baş tacı edilen, övgülerle göklere çıkarılan eski lider, bugün yine bu kapıkulları tarafından en ağır saldırılara uğruyor. Çünkü yeni liderden, yeni bir efendi çıkarmanın yolu bu.

Tüzük ivedilikle demokratik hale getirilmeli. Buna paralel olarak üyelik ve delege yapısı değiştirilmeli. Bu üye sistemiyle yapılacak önseçimler, Parti’yi tarihsel bir kırılmanın eşiğine getirebilir. Çünkü üyeliklerin birçoğu şişirmedir. Parti örgütlerinde etkin olmak isteyen birtakım yerel siyasetçiler, kişilerin siyasal görüşlerine bakmadan kendilerini destekleyeceklerin üyeliğinin önünü açmışlardır. Bu tür kişilerin partinin örgütüyle de düşüncesiyle de ilgisi yoktur. Sadece yerel efendilerin parti içi gücünün desteğidirler. Birçok parti örgütünde bunların oluşturduğu delegeler var. Yeni CHP yönetimi, tepeden başlayarak yerel siyaset efendilerinin beslendiği “delege ağalığı”nı yok edecek demokratik ortamı oluşturmalıdır. Özgür bireylerin olmadığı bir yerde demokrasiden söz edilemez.

Demokratik süzgeçlerden geçmeyen seçilmişleri denetlemek, bu kişilerin işlerindeki keyfiyetleri önlemek olanaksızdır. Bu işlerlik, halkla seçilmiş arasındaki bağları koparıyor. Seçilmişlerin, halk denizinden beslenmeleri engelleniyor. Denizin dışındaki balık gibi soluklanamıyor, düşünsel gelişimleri yavaşlıyor. Halktan kopan siyasetçinin, halk için politikalar üretmesi de zorlaşıyor. Bugün CHP yönetiminin politik bir doğrultu tutturamaması bundandır. Son birkaç ay içinde politik zikzakların olması hiç de şaşırtıcı değil. Yeni bir politik arayış var. Ancak bu arayış, yerini bulmuyor. Çünkü iyi niyetli liderin çevresi halkın, seçmenin gündemini yakalayabilecek kişilerden yoksun. Bunun için hem siyasal bakımdan donanımlı hem de halkla iyi ilişkiler kurabilecek insanlara ihtiyaç var. Bu dönemde en zarar vericiler ise politikayı popülizm olarak algılayanlardır. Çünkü sayasal, kültürel, sanatsal ve düşünsel birikimi olmayan siyasetçinin en kestirme yoldan başvuracağı yöntem popülizmdir.

“İş insanın aynasıdır.” sözü unutulmamalıdır. Kendi partisinde demokratik bir tüzükle çalışamayan bir parti, iktidar olduğunda ülkenin demokrasisini geliştirebilir mi? Çağdaşlaşmanın da gelişmenin de yolu demokrasidir. Demokrasiyi içselleştiremeyenlerin, büyük işlere imza atmaları olanaksızdır. Dünyanın hiçbir yerinde ortak aklın kullanılmadığı bir işin başarıya ulaşması olanaksızdır. Cumhuriyeti korumak, yükseltmek için de yoksulluk, yolsuzluk, terör mikrobundan kurtulmak için de demokrasiye büyük gereksinmemiz var.

Eğer CHP iktidar olmak, ülkemizin geleceğine yön vermek istiyorsa bu demokrasi ayıbından kurtulmalıdır. Böylesine demokrasi dışı bir tüzük, CHP’ye yakışmıyor, yakıştırılamaz. Halkın denetiminin olmadığı bir yerde demokrasiden söz edilemez. Yöneticilerin hesap vermediği bir yerde demokrasi var denilebilir mi? Lider despotizmine dayalı bir yönetim anlayışı, parti örgütlerinde cüce kralların egemenliğine yol açıyor. Bu da halkı partiden uzak tutmakta.

Türkiye’nin çağdaşlaşma sürecinin mimarı ve öncüsü olan CHP’nin yapacağı çok daha önemli işler bulunmakta. Bu parti, halkın partisidir. Cumhuriyetle halkın CHP’de buluşmasının önünde hiçbir engel olmamalı. Cumhuriyet mitinglerinde meydanlara sığmayan, anayasa değişikliği ile ilgili halkoylamasında kendiliğinden örgütlenen sorumlu yurttaşların CHP’ye sahip çıkması zorunluluktur. CHP’ye üye olmayan işinde, gücünde yurttaşlarımızın siyaset yaşamına etkin olarak katılmaları gerekir.

Adil Hacıömeroğlu
17 Kasım 2010

Not: 22 Kasım 2010 tarihli Ulus Gazetesinde yayımlanmıştır.
23 Kasım 2010 tarihli Haber Doğu Gazetesi'nde yayımlanmıştır.
Yazılarımın tümünü http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

15 Kasım 2010 Pazartesi

KPSS BİRİNCİLERİNE NE OLDU?

Sorularının çalınması nedeniyle KPSS’de iptal edilerek yeniden yapılan Eğitim Bilimleri Testinin sınav sonuçları 12 Kasım’da açıklandı. Soruların tamamını yapan kimse yok. Oysa iptal edilen sınavda üç yüz elli kişi tam puan almıştı. Bu sınavda en yüksek puan alan adayın yüz yirmi soru üzerinden yüz on bir net yaptığı açıklandı. İptal edilen sınav sonuçlarına bakıldığında önemli bir fark var arada.

İlk sınavın yapıldığı 10 Temmuz’dan, ikinci sınavın yapıldığı 31 Ekim’e kadar yaklaşık üç buçuk ay geçti. Bu kadar kısa sürede, sınava katılanların öğrendiklerini unutması olanaksız. Bu veriler, sınavda kopya çekildiğini kanıtlar nitelikte.

Bir de soru hırsızlığının yapıldığı sınavda tam puan alan adaylardan kaçı bu sınava tekrar girdi? Sınava girenlerden kaç tanesi, eski başarısına yakın bir derece almıştır? Bunlar, kamuoyuna açıklanmalıdır.

KPSS’de soruların nasıl yürütüldüğü basın yayın organlarında ayrıntılarıyla anlatıldı. Aşağı yukarı işin niteliği belli. Yargı, bu işi sürüncemeye bırakmadan hızlı kara vermeli. Yine bu konuda ihmali görülen her kim varsa, ÖSYM içinden ya da dışından gözünün yaşına bakılmamalı.

Binlerce kişi bu sınavlara varıyla yoğuyla alın terini son damlasına kadar akıtarak hazırlanıyor. Yoksulluğun, işsizliğin diz boyu olduğu ülkemizde sınavlara hazırlanmak ailelere büyük bir külfet. İnsanlar maddi, manevi güçlerinin sınırlarını zorlayarak çocuklarının sınavlara hazırlanmalarını sağlıyorlar. Bu büyük emek hırsızlığına “Dur!” demeliyiz.

Ülkemizde hemen hemen her alanda sınavlar yapılamakta. Bu durum büyük bir ekonomik sektörün de doğmasına neden oluyor. Yurttaşlarımız küçük yaşlardan itibaren bir sınav maratonun zorlu parkurlarında tüm enerjilerini tüketiyorlar.

Sınavların çokluğu ve yaygınlığı büyük bir rekabeti de beraberinde getiriyor. Bu rekabet tabi ki sınav sektöründe ekonomik alandadır. Sektördeki karlılığın yüksekliği, rekabetin de acımasızlığını birlikte getiriyor. Böylece de bu alanı hem ekonomik hem de ideolojik bir kazanç kapısı görenlerin, tüm kuralları alt üst etmesi olağan karşılanır oldu.

Kamu personeli olmak için daha işin başında, sınavda yolsuzluk yapanların memuriyette neler yapabileceğini düşünmek bile istemiyorum.

KPSS’den başlanarak ülkemizde son yıllarda yapılan tüm sınavlar incelenmeli, kamuoyunun şüpheleri giderilmelidir. Kim bilir bakarsınız, bu işlerin altından da bir “Çapanoğlu” çıkar. Buna da bir “masumiyet” kılıfı uydurularak sumen altı edilir.

Adil Hacıömeroğlu
12 Kasım 2010

Not: 15 Kasım 2010 tarihli Kent Yaşam Gazetesinde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

13 Kasım 2010 Cumartesi

“BEYAZ TÜRK” SÖYLEMİ

Son günlerde “Beyaz Türk” kavramı, topluma bilinçli bir biçimde enjekte ediliyor. Hem gazetelerde köşe yazarlarının bazıları hem de televizyonlardaki bazı tartışmacılar, bu kavrama sosyolojik ve siyasal bir dayanak bulmaya çalışıyorlar. Halkımızı “beyazlar” ve “siyahlar” olarak bölmenin, ayrıştırmanın zemini böylece oluşturuluyor.

“Beyaz” ve “siyah” ayrımının kaynağı, Amerikan ırkçılığıdır. Bu, köleci bir anlayışın, düzenin yarattığı bir insanlık ayıbıdır. Bu kavramlar, Türkiye gibi renk, dil, etnik köken, inanç ayrımının dünya ölçeklerine göre yaşanmadığı bir yerde söz konusu edilemez. Toplumda yapay ayrımlar yaratmak, kimseye yarar getirmez.

Büyük bir gazetemizin eski yayın müdürü, son bir buçuk ayda bu kavramlarla ilgili dört yazı yazdı. Bu yazılarının birinde Urla’yı “Beyaz Türkler”in yeni başkenti ilan ediyor yazarımız. Bu yazılarda Cumhuriyet düşüncesine sahip, Atatürk’e bağlı, okumuş yazmış, yüzünü batıya dönmüş kişileri “beyaz” yapmış. Sanki bu zümre diğer kişilerden farklıymış gibi bir algı. Zaten öteden beri televizyonlarda kimi konuşmacılar, Kürtlerin ve irticacıların Türkiye’nin zencileri olduklarını söyleyip duruyorlar. Bunu da Cumhuriyet’in yarattığını vurguluyorlar. Böylece de Türkiye’nin kuruluş ilkeleri tartışmaya açılıyor. Yine mağdur ve masum yaratma çabası.

Türkiye bir etnik kökenin, inancın devleti olarak kurulmadı. Farklı etnik unsurların ortaklıkları üzerinde kurulup yükseldi.

“Beyaz” olarak nitelenen kişilerin ezici çoğunluğu bu ülkenin köylerinden, kırlarından, bayırlarından kopup gelmiş dar gelirli ailelerin çocukları. Kısıtlı olanaklarla okullarda okumuş, öğrenim görmüş kişiler. Eğitimleri sonucunda da meslek edinip geçimlerini sağlamaktalar. Hemen hemen hepsi işçi, memur, çiftçi çocukları. Cumhuriyet olanaklarıyla bugünlere gelmişler. Bu kişilerin kendilerine bu olanağı, nimeti sağlamış olan Atatürk’e, Cumhuriyet’e bağlılık göstermesi kadar doğal bir şey olamaz. Laikliği savunanları seçkinler olarak nitelemek de son derece yanlış ve yapaydır. RTE, halkoylaması boyunca bunu özellikle vurguladı. “Üstünlerin hukuku mu, hukukun üstünlüğü mü?” söylemi, anayasa değişikliğiyle ilgili yürütülen kampayanın şiarı oldu. “Üstünler” dediğiniz kişiler, devlet burslarıyla, ailelerinin kıt olanaklarıyla okumuş insanlar. Bugünkü yaşamlarına da bakıldığında “bir elleri yağda, diğer elleri de balda” değil. Cumhuriyet ahlakıyla yetişmiş bu kişiler, rüşvetin, suiistimalin, takiyenin, adam kayırmanın ne demek olduğunu bilmediklerinden “ek gelirler(!)” de edinemezler. Bu kişileri seçkin bir sınıfmış gibi göstermek yanlıştır. Beyazın olduğu yerde, siyah da vardır düşüncesi belleklere yerleştiriliyor.

Peki, son yılların bu modasının nedeni nedir?

“Cumhuriyet'in kuruluşundan beri, şehirli seçkinler zümresi ülkeye öncülük etti. Güç merkezleri bürokrasi, ordu, yargı ve bazı aydınlar oldu; siyasi kanadı ise CHP. Sosyolog Nilüfer Göle bu zümreyi "Beyaz Türkler" olarak isimlendiriyor. Beyaz Türkler, toplumu aydınlanmış bir despotizmle dönüştürmek istedi. 'Altı Ok" denen Kemalist ilkeler oyunun kurallarım belirledi. Cumhuriyet'in tarihiyse bu ilkelere karşı itirazların bir tarihi. Köyden kente göç 70'li yıllarda zirveye ulaştı. Taşralı Müslümanlardan kurulu yeni bir orta sınıf ortaya çıktı. Göle bu grubu "Siyah Türkler" olarak adlandırıyor. Siyah Türklerin bazıları siyasette değişim arayışında; partileri Recep Tayyip Erdoğan'ın AK Partisi. Siyah Türkler grubunun diğer üyeleriyse siyaset dışında, toplumsal içerikli bir eylem arayışına girdi. İşte Gülen bu ikinci grubun vaizi.” Bu değerlendirme Newsweek yazarı Dr. Rainer Hermann'ın. Ne kadar ilginç değil mi? Siyah, beyaz Türkler ayrımcılığını nasıl da kafamıza çivi gibi çakıyor. Etnik ayrımcılıktan sonra şimdi de siyah, beyaz Türk ayrımı.

Dr. Hermann’ın yazısından başka bir bölüm de ilgi çekici. “Yönetici Kemalist seçkinlerse ilke olarak, kişisel alan dışına çıkan her dinin siyasileştiğine ve devletle toplumu dinsel bir düzene doğru sürüklediğine inandılar. Bu nedenle Türkiye Cumhuriyeti'nin başlıca prensibi olan lâiklik, tıpkı Fransız geleneğindeki gibi, toplumsal alanda dini yasaklıyor. Bu sekülerleşme değil. Gülen ise dini toplumsal bir güç olarak kamusal alana yeniden taşıdı. Ayrıca, demokrasi ve çoğulculukla uyumlu bir Müslüman kimliği yaratmayı başardı.” Kemalistler seçkinmiş öyle mi? Toplumda önce bir yara aç, sonra da kaşı kaşıyabildiğin kadar.

Okyanus ötesinden bize bir toplumsal, siyasal düzen biçiliyor. Ilımlı İslam önümüze konuyor. Kemalizm, okyanus ötesinden seçkinci bulunuyor. Dinsel bir toplumun oluşturulması için uzaklarda bizim yol haritamız çizilmekte.

İşin doğrusu, ABD’nin Türkiye sevgisine(?) hayranlık duymamak elde değil. Hele Amerika’yı tanımasak, İslam’a duydukları sevgi karşısında gözlerimiz yaşaracak. Yeni Dünya’nın da Müslüman olduğuna neredeyse inanacağız.

Kimsenin aklına şu soru gelmiyor. ABD, bizi dinsel bir siyasete neden teşvik ediyor? Birinci Dünya Savaşı öncesi Alman İmparatoru’nun Müslüman olduğu yalanı ortaya atılmadı mı? Bu ve benzeri yalanlarla on binlerce vatan evladının kanları değişik coğrafyaların topraklarını sulamadı mı? Sonunda da altı yüz yıllık koca bir imparatorluk ortadan silinmedi mi?

Ülkemiz insanları siyah, beyaz kamplara ayrılıp Cumhuriyet’imiz hedef alınırken böylesi bir ortamda Kemalistlerin sorumlulukları daha da çoğalıyor. Biz bu Cumhuriyeti dişimizle tırnağımızla kurduk. Hem de emperyalist ve feodal seçkinleri alaşağı ederek.

Adil Hacıömeroğlu
15 Ekim 2010
Not: 15 Kasım 2010 tarihli Ulus Gazetesinde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

11 Kasım 2010 Perşembe

CHP’DE NELER OLUYOR?

Çocukluğumdan beri siyasetin içinde oldum hep. Ancak ilk heyecanlı ve bizzat etkin olarak kampanyasına katıldığım seçim, 1973’tür. O yıllarda lise birdeydim. Karaoğlan efsanesinin, ülkenin dört bir tarafını sardığı yıllardı o zamanlar. İlk kez CHP’nin birinci parti olma fırsatını yakaladığı bu seçimlerde yediden yetmişe herkes elinden geldiğince çalışıp çabalıyordu. Seçimler, geniş bir halk imecesiyle yürütülüyor ve Ecevit hareketine, halk katılarak sahip çıkıyordu.

1973’te CHP’nin milletvekili adayları arasında genç politikacılar çoğunluktaydı. Bunlardan bugün de milletvekili olan Deniz Baykal, Önder Sav, Ali Topuz ve Kemal Anadol’u sayabilirim. Aradan yıllar geçti ve ömrümüzün yarı asrını devirdik. Siyasal yaşamımızda ise neredeyse bir değişiklik yok. Aynı yüzler, aynı isimler… Yıllardır politikacılıktan başka bir iş yapmayan, hep siyasetten geçinen (kısa süreli istisnai durum hariç) profesyonel politikacıların yaratıcı, üretken olması olanaklı mıdır? Ülkemizdeki siyasetçilerin birçoğu ne acıdır ki giderek halktan kopmaktalar. Yıllardır yaşamın ekonomik, sosyal sorunlarıyla uğraşmayan, riskini almayan kişilerin, bu sorunlara çözüm üretmeleri mümkün müdür? Siyasal yaşamını sürdürmek için parti içinde bir grup insanın desteğini alarak ve sadece onlarla ilişkili bir sosyal yaşam sürdürmek, politikacıyı geliştirir mi?

Yaşamının hedefine yalnızca politikayı oturtmuş, onu meslek edinmiş kişilerin ulus adına siyasete katacakları bir şey yoktur. Çünkü onlar, halkın kendilerine geçici bir süreyle verdiği bir görevi değil, “mesleklerini” icra ediyorlar. Kimse işini yitirmek, mesleğinden olmak istemez. Politika, meslek olmaktan çıkmalıdır. Yıllardır siyaset yapanların başarı hanelerinde acaba ne var? Torunlarına anlatacakları, halkın takdirle anacağı, yıllar sonra ders kitaplarında okutulacak hangi başarı öyküsüne sahipler? Yaşadıkları, en güzel olanaklarından yararlandıkları topraklara hangi maddi ve manevi kalıtı bıraktılar? Eğer bıraktılarsa bu kalıt; olumlu, gurur duyulacak bir şey midir, yoksa olumsuzluklarla yüklü beyhude işler midir?

Yıllardır seçim yitire yitire, ülkeyi gittikçe sağa çekilmesine neden olanların inatla koltuklarında oturmalarının nedenini anlamak olanaklı mı? Türkiye’nin iç ve dış itibarı zedelenirken, ulusal çıkarlarımız küresel güçlerin kurdukları masalarda yok edilirken, Atatürk ve arkadaşlarının bin bir emekle kurdukları Cumhuriyet’in kaleleri ele geçirilirken, ulusal sanayimiz çökertilirken, tarım ve hayvancılığımız mahvedilirken, madenlerimiz el âleme peşkeş çekilirken koltuğa yapışmaları hangi siyasal anlayışla açıklanabilir? Siyasetçinin amacı iktidara gelip ülkeyi yönetmektir. Bunu yapamıyorsa başarısızdır. Dünyanın her demokratik ülkesinde bu çark böyle işler. Hiçbir işletmede başarısız olmuş kişiler, işlerini sürdürmezler. Kısacası işten çıkarılırlar. Şimdi yıllardır başarısızlıklarına, başarısızlık ekleyen bu politikacıların çoktan işten çıkarılmaları gerekmiyor mu?

Politika işsize iş kapısı olmuş ülkemizde. Mesleğinde başarısız olanların, işini yürütemeyenlerin sığındıkları ballı(!) bir liman. Bunun son bulması gerek. Yetenekli, mesleğinde başarılı, çevresinde sevilen, saygın kişiler siyasette yerlerini almalı. Amaç siyasetten almak olmamalı, siyasete bir şeyler katmak olmalı. Siyasetten geçinen değil, siyaseti halka hizmet aracı olarak gören kişilere o kadar gereksinmemiz var ki…

CHP’de, 3 Kasım’da başlayan kavganın hep kişiler üzerinden sürdürülmesi içler acısı. Dostluk, söylenen sözlerin, paylaşılan sırların mahremiyeti, aynı çatı altında yol arkadaşlığı sevgisi, kişiye saygının esamisi okunmuyor. En kötü kavgalarda bile söylenmeyecek sözler havalarda uçuşuyor. İnsanın düşmanına bile söyleyemeyeceği sözler, düşüncesizce sarf ediliyor. Yarın yüz yüze bakmaları gerektiği unutularak televizyon kanalları bir bir gezilerek her türlü suçlama fütursuzca yapılıyor. Her iki tarafta da keskin militanlar, sözcüler var. Tartışma yok, kin kusma var. Eğer bir düşünsel ayrışma olsaydı, tartışma olurdu.

Düşünsel temelde bir ayrışma çekişme olmadığından kişisel suçlamalar ön plana çıkıyor. Parti kaybediyor, seçmen üzülüyor, halk umudunu tüketiyor kimin umurunda?

“Zavallı adam kardeşiyle kavga eder.” Sözü unutulmamalı. Eğer sen karşıtınla kavga edemiyorsan, bu konuda cesaretin ve donanımın yoksa yol arkadaşınla kavga edersin.

CHP’de eksik olan bir şey var: Sevgi. Partililer arasında sevgi bağları çok zayıf. İç çekişmeler, sevgiyi yok etmiş. Eleştiri yapanlara karşı düşmanca davranışın temelinde yatan bu sevgisizlik. Hizipçilik, bölgecilik dostluğu yok etmiş; etnik kimliğe, inanca ve kişilere odaklı örgütlenme anlayışı kardeşlik köprülerini yıkmış.

Bu kavga son hız sürerken RTE ve arkadaşları da ellerini ovuşturuyorlardır. Tüm başarısızlıklarına karşın, yollarına sert bir muhalifin çıkmaması nedeniyle tabi ki.

En çok üzüldüğüm de Kılıçdaroğlu. Neden mi? Siyasetin kirinden, pasından, ayak oyunlarından, vefasızlığından korunmak için çırpınıyor. “Yağmurdan kaçarken doluya tutulma” olasılığı yüksek bir yolda halkın “Kemal”i olmaya çalışıyor. Çevresini kuşatan siyaset bezirgânlarından kurtulursa halkla buluşup bütünleşecek. En büyük tehlike ise popülizm bataklığına sokulması. Bu dönemde iyi niyetli yeni siyasetçilere o kadar ihtiyaç var ki…

CHP’de ortalık toz dumanken ve kamuoyu da bununla meşgulken iktidar bundan yararlanmaz mı? Tabi ki böylesi bir fırsat kaçmaz. Taksimdeki bombalı saldırıyı PKK’nın yaptığını söylemeye bir türlü dili varmayan iktidar, konuyu unutturdu. Bölücü terör, gündemden düştü. Yine ABD’nin isteği üzerine Türkiye’de füze kalkanı kurulması sessiz sedasız kabul edildi. Sırada AKP’li bir milletvekilinin yolsuzluk yapanlara verilen cezaların azaltılmasını isteyen kanun teklifi var. O da bu toz dumanda TBMM’den geçer mi dersiniz?

Adil Hacıömeroğlu
6 Kasım 2010

Not: 11 Kasım 2010 tarihli KENT YAŞAM Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
13 Kasım 2010 tarihli Haber Doğu Gazetesi'nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

10 Kasım 2010 Çarşamba

ATATÜRK GERÇEKTEN ÖLDÜ MÜ?

Bugün Ata’mızın aramızdan ayrılışının 72. yıldönümü. Yurttaşlarımızın büyük çoğunluğu gibi benim de içimde gurur, üzüntü ve özlemle karışık bir acı var. Geçtiğimiz yüzyıla damgasını vuran, bin yılın devlet adamı ilan edilen bir büyük adam gerçekten öldü mü?

Beden, biyolojik ömrünü tamamladığında ölür. Ruh ve yapıtlar ise yaşar. Ruhun, aklın insanlık için yarattıkları ölümsüzlüğe ulaşırken yüzyıllar boyunca toplumlara yol gösterir.

Yok oldu denilen bir ulusu; şanlı, büyük bir kurtuluş mücadelesiyle yeniden tarih sahnesine çıkaran O’dur. Emperyalist saldırganlığa dünya üzerinde ilk “Dur!” diyen bir mazlum ulusun lideridir O.

Ülkemizin dört bir yanında sayılamayacak kadar yapıt bırakan bir önderin ölmesi olanaklı mıdır? İş bilmez iktidarların tüm hoyratlık, savurganlık, mirasyedilikle yok etmeye çalışmasına karşın; hala ülkemizin dört bir yanında fabrika bacaları tütüyorsa bu O’nun eseridir. Yoksulluk içindeki bir halkın dişiyle tırnağıyla oluşturduğu ekonomik mucize O’nun önderliğinde gerçekleşti.

Yüzyılların süren ihmalleriyle her alanda geri bıraktırılmış bir ulusu, cehaletten kurtarandır O. Eğer ülkemizin dört bir yanında, en ücra köylerindeki okullarda çocuklarımızın mutluluk şarkılarını duyuyorsak bu O’nun sayesindedir.

Yurdun dört bir yanındaki yurttaş, okuma yazma öğrenmişse, dünya çapında bilim, kültür, sanat adamlarımız varsa bugün, bütün bunlar O’nun eğitim devriminin sonucudur.

İslam ülkeleri arasında her bakımdan en gelişmiş toplumsa Türkiye, bu onun yapıtıdır.

Eğer bugün yurdun dört bir yanında türküler söylenip halaylar çekiliyorsa O’nun sayesindedir. Horonlarda, barlarda, çiftetellilerde, zeybeklerde, bengilerde, baraklarda, bozlaklarda, uzun havalarda, ağıtlarda hep O vardır.

Şimdi kalkıyor birileri “Atatürk öldü.” diyor. Atatürk hiç ölür mü? Çanakkale’nin top sesleri susar mı? Anafarlar’daki, Conkbayırı’ndaki hücum naraları silinir mi gökyüzünün sonsuzluğundan? Sakarya’nın, Dumlupınar’ın çorak toprağından kim silebilir O’nun kahramanlıklarını?

Kulun, birey olması O’nun düşüncesidir. İlk kez halkla devletin arasındaki engel O’nunla kalktı. Yüzyıllardır ilk kez bir devlet yöneticisi, ülkemizin kentlerini, kasabalarını, köylerini ziyaret ediyordu. İşte O, Mustafa Kemal Atatürk’tü. Siz, otuz altı Osmanlı padişahından birisinin yurt gezisi yaparak yurttaşlarla sohbet edip dertlerini dinlediğini duydunuz mu? Siz kralların, padişahların, yüksek duvarlı saraylarda ne yiyip ne içtiğini bilen bir halka rastladınız mı? Ama Atatürk’ün sofraları da gönlü de hep halka açık olmuştur.

Eğer O’nun hazırlattığı, mimarı olduğu 1924 Anayasası’nın hemen hemen tüm maddeleri, Venezüella’nın yeni anayasası olarak kabul edilmişse bundan ancak gurur duymak gerekir. Hugo Chavez, değişik etnik kökenlerden gelen halkının ulusal bütünlüğünü korumak ve onları çağdaş bir toplum haline getirmek için Atatürk’ün düşünce ve uygulamalarından yararlanıyor. Bizim ülke yöneticilerimiz de küresel reçetelerden ve cemaat liderlerinden. Küba’da, Şili’de Mustafa Kemal’in büstleri varsa nedendir acaba? Bugün Yeni Dünya’nın güneyinde antiemperyalist sol hareketler, uyguladıkları sisteme “Latin Amerika Kemalizmi” adını veriyorlarsa Atatürk ölür mü?

O’nun ölümünden yıllar sonra Cezayirli bağımsızlık savaşçıları, Atatürk’ün fotoğraflarını göğüslere takarak Fransızlara karşı utku kazanmışlarsa O ölür mü?

Atatürkçülük, yeryüzünün en kalabalık ülkesi Çin’de zorunlu ders olarak okutuluyorsa böylesi bir dünya lideri ölür mü hiç?

Yıllardır ülkemizde O’nu öldürmek istediler. Yapıtlarını ortadan kaldırarak ya da onları içini boşaltıp anlamsızlaştırarak unutturmaya çalıştılar her şeyi. Kişisel çıkarlar, ulus çıkarlarının önüne geçirildi, gaflet çoğaldı. Ama tüm bunlara karşın O, hala yurdun dört bir yanında olduğu gibi dünyada da yaşamayı sürdürüyor.

Yeryüzünün her kıtasında yaşamayı sürdüren bir lider ölebilir mi? O’nu öldürmeye Ortaçağ artığı bir güruhun gücü yeter mi?

Her sabah uyandığınızda çevrenize dikkatlice bakın, ne göreceksiniz? O’nun, her baktığınız noktada var olduğunu, her cisimde yaşadığını ve ulusunu yaşattığını.

Evet, sizce Atatürk gerçekten öldü mü?

Adil Hacıömeroğlu
10 Kasım 2010

Not: 11 Kasım 2010 tarihli Haber Doğu Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

6 Kasım 2010 Cumartesi

CHP’NİN TARİHSEL SORUMLULUKLARI

CHP işgal yıllarının umutsuzluğu ve yüzyıllardır süren Ortaçağ karanlığının külleri arasından doğan bir siyasal oluşumdur. Yoksulluğun, cehaletin, umutsuzluğun diz boyu olduğu bir dönemin olumsuz koşullarını değiştiren, Türkiye’yi çağdaş ülkeler arasına sokan büyük bir siyasal dönüşümün, devrimin, halk hareketinin önderidir.

CHP, ülkemizin emperyalist bir işgalden kurtarılması sürecinde yurdun her yerinde ortaya çıkan direniş örgütlerinin Kurtuluş’tan sonraki siyasal birliğini temsil eder. Esaretten, ulusal bağımsızlığa giden süreçte yeşeren ulu bir çınar. Partinin, ulusal bağımsızlığımızın önderi Mustafa Kemal Atatürk tarafından kurulması, işin siyasal sorumluluğunu anlamlı kılar. Ulusu, emperyalist boyunduruktan kurtararak devleti kurmak, siyasal sorumluluğun tarihsel yükümlülüğünü artırmaktadır. Kurtuluş Savaşı sonunda kazandığımız tam bağımsızlık, ulus egemenliğinin göstergesidir. CHP’nin ulusal egemenliği savunup koruması başlıca ödevidir. Çünkü kurucu bir partinin tarihsel sorumluluğu bunu gerektirir. Ulus devlet modeli de CHP’nin ve kurucusu Atatürk’ün düşüncesidir. Ulus devlet anlayışından vazgeçmek, geriye dönüşü olanaksız facialara yol açar. Ulusal devletin ortadan kaldırılması, şimdiden tahmin edemeyeceğimiz birçok bölünmenin fitilini ateşler. Bölünmeler ve bölünmelere yapılacak dış müdahaleler, onulmaz düşmanlıkları ortaya çıkarır. Bu durum yalnızca kendi insanımızı değil, içinde yaşadığımız tüm coğrafyayı rahatsız eder, bunalıma sürükler. Bu nedenle CHP, ulusal egemenliğimizi ve bütünlüğümüzü savunup korurken sadece bizim değil, komşularımızın da güvenliğini, barış içinde yaşamasını güvence altına almakta.

Küresel sermayenin ulus devletleri ortadan kaldırmak için gösterdiği olağanüstü çabaya karşı ülkemizde ve bölgemizde direnecek siyasal güç CHP olmalıdır. Bunun tersi, Türkiye’nin küresel güçlere teslimiyeti anlamındadır ki, bu felakettir.

CHP, sadece emperyalist işgale karşı bir direnişin mi simgesidir? Tabi ki hayır! O, aynı zamanda Ortaçağ taassubuna karşı bir halk hareketinin örgütleyicisidir. Bu yönü ona devrimci bir kimlik kazandırmakta. Bu devrimci anlayışın en büyük eseri de laik cumhuriyettir. Kuruluş dönemini izleyen yıllar, baş döndürücü bir devrim sürecini kapsar. Bu devrimler, ulusun modernleşmesinin itici gücüdür. Feodal gelenekler ve düzene karşı modern, çağdaş bir toplum görüşünü yaşama geçiren CHP’nin bu devrimci geleneğinden çark etmesi yenileşme değil; Ortaçağ anlayışına teslimiyet olur. Bu devrimci kimlik, neoliberal ve ılımlı İslamcı anlayışların yerleşmesi, uygulanması önündeki en büyük engeldir.

CHP’nin amblemi altı okta ifadesini bulan Atatürkçülükten vazgeçmek, CHP’yi liberal bir parti yapar ki buna ülkemizin gereksinimi yoktur. Çünkü mevcut iktidar partisi bu çizgidedir. Aslı dururken suretin bir değeri olmaz.

Eleştiriler, altı oka yöneltilirken en çok hedefe oturtulan ise devletçilik ve laikliktir. Bu iki ilkenin demode olduğu, çağın gerisinde kaldığı savı her geçen gün daha da yükselen seslerle ifade edilmekte. Gerçek böyle midir? Önce devletçiliği ele alalım. 24 Ocak kararları ve onun siyasal simgesi 12 Eylül darbesiyle yerleşen liberal anlayış; sınırsız, kuralsız bir özelleştirmeyle toplumdaki sosyal adaleti ortadan kaldırdığı gibi hızlı bir yoksullaşmanın da nedeni oldu. “Devlet şunu satar mı, bunu üretir mi?” gibi sorularla halkın büyük emek ve alın teriyle kurup büyüttüğü şirketler özelleştirme adına ortadan kaldırıldı. Üreticiyi destekleyen kuruluşların yok edilmesiyle de ülkemiz üreten değil, tüketen bir toplum durumuna getirildi. Liberalleşme, ülke ekonomimize öyle bir darbe vurdu ki bugün tarımsal ürünlerimizin bile birçoğunu ithal etmek zorunda kalıyoruz. Özellikle bölücü terörün destek bulduğu illerimizde özelleştirmenin oluşturduğu işsizlik ve yoksulluk dikkat çekicidir. Ülkemizdeki yoksulluğun, sosyal adaletsizliğin, üretim yoksunluğunun önlenebilmesi için devletçilikten vazgeçmek değil; aksine üretimin yaygınlaştırılması, artırılması, geliştirilmesi ve planlanması için devlet desteğine gereksinim vardır. Bu nedenle CHP, Batı’dan esen sert liberal rüzgârlara karşı sağlam durmalıdır.

En çok eleştirilen ise laiklik anlayışıdır. İrticacı kesim laikliğe ve dolayısıyla da cumhuriyete, Atatürk’e karşı olan kinlerini “laiklik” yerine “laikçilik” diyerek ifade etmekteler. Son zamanlarda bu söyleme liberaller de katıldılar. Ulus devletin de modernleşmenin de asıl dayanağı laikliktir. Bunun ortadan kaldırılması, küresel güçlerin hedefine ulaşmalarını kolaylaştıracaktır. Ayrıca tüm Müslüman ülkeler için önemli bir model olan Türkiye’nin bu özelliğinin yok edilmesi de küresel egemenler için önemli bir amaç. Bugün kamplaşarak bölünmekte olan toplumumuzu bir arada tutan en önemli cumhuriyet ilkesi, bu saldırılardan kurtarılmalı. Bu nedenledir ki laiklik, CHP’nin vazgeçilmezi olmalı.

Atatürk dönemindeki siyasal durumu, bugünün değerleriyle karşılaştırarak “dâhice(!)” çıkarımlarda bulunan liberal ve irticacı seslerin gürültüsüyle görüş, çizgi değiştirmek CHP’ye yakışmaz. Öncelikle cumhuriyetin kuruluş yılları ve devrimlerin gerçekleştirildiği koşullar iyi bilinmeli. Var olmayan bir şey için birilerini ve kurumları suçlamak art niyetli bir kurnazlıktır. Atatürk dönemi, o zamanki Avrupa ile karşılaştırılmalı, bugünkü ile değil. O zamanki koşullar göz önüne alındığında Türkiye’nin çok kısa bir sürede nereden nereye geldiği anlaşılır. Demokratik uygulamalar konusunda neredeyse Avrupa ülkelerinin tamamından ileride olduğu görülür. İnsanları, kurumları, sistemleri, düşünceleri ve uygulamaları değerlendirirken vicdanlı, tarafsız, akılcı yöntemlere gereksinim vardır. Küçük siyasal çıkarlar için onurlu bir geçmişi, tarihi reddetmek yanlıştır. Bu nedenle bize dayatılmakta olan ılımlı İslamcı “laiklik(?)" anlayışı tuzağına düşmemek gerek.

Bir şeyi yapmanın zor, yıkmanın ise kolay olduğunu hatırdan çıkarmamalı.

CHP’de yenilik gerekli midir? Tabi ki evet! Ama bu temel ilkelerin değiştirilmesiyle tarihsel misyonu inkâr ederek olmamalı. Değişim ve yenileşme yine altı okun içindedir. Çünkü bu oklardan birisi de devrimciliktir. Devrimcilik sürekli devinimdir. CHP’de değişmesi gereken halktan kopuk, kişisel çıkarları, ulusun çıkarlarından üstün tutan anlayıştır. Zaten böyle bir anlayış, CHP ve altı okla bağdaşmaz. Küresel güçler, CHP’ye değişerek liberal olmayı dayatıyor. Bu olumlu yönde bir değişim değil, tersine geriye gidiş olur.

CHP’yi CHP yapan altı okudur, kurucusu Atatürk’tür, “az zamanda” gerçekleştirdiği büyük cumhuriyet devrimleridir. Bunlar, CHP’nin vazgeçemeyeceği tarihsel sorumluluklarıdır. Rengini, kimliği yitirmiş bir CHP, Atatürk’ün CHP’si olmaz.

Adil Hacıömeroğlu
4 Kasım 2010

1 Kasım 2010 Pazartesi

REFAH OLMADAN DEMOKRASİ OLUR MU?

Merkezi Londra’da bulunan uluslararası düşünce kuruluşu Legatum Institute tarafından yapılan yüz on ülkenin yer aldığı refah listesinde Türkiye ortalamada sekseninci sırada yer aldı. Her gün televizyonlarda pembe tablolar çizen hükümet yetkililerimiz, bu araştırma karşısında sessiz. Legatum Institute, listeyi ekonomi, fırsat eşitliği ve girişimcilik, yönetim, eğitim, sağlık, kişisel ve ulusal güvenlik, kişisel özgürlük, sosyal sermaye kriterlerini dikkate alarak hazırladı. Legatum, ülkeleri bu sekiz kategorinin her biri için ayrı ayrı değerlendirip sıraladı. Kategoriler sıralamasındaki yerimizse daha da ilginç.
Devlet kurumlarında güvende elli birinci sıradayız. AKP hükümetinin yerden yere vurduğu devlet kurumlarından yargıya güvende yirmi üçüncü, orduya güvende ise yirmi dokuzuncu sıradayız. İktidar partisinin tüm eleştiri ve karalama kampanyalarına karşın yine de bu iki kuruma güven çok fazla sarsılmamış.
Fırsat eşitliği ve girişimcilikte elli üçüncü sıradayız. Bu ülkemizde fırsat eşitliğinin olmadığının bir kanıtı. Zenginleşmenin, iş kurmanın iktidar yanlısı olmakla eşdeğer olduğu bir ülkede bundan iyisi de beklenmez zaten. Çok partili yaşama geçtiğimizden bu yana yerden pıtrak gibi biten “yetenekli(!)” zenginlerimizin neredeyse tamamına yakını iktidar gücünü arkasına alanlardan çıkıyor. Son yıllarda ise bu durum daha da belirgin hale geldi. İşte, biz de demokrasinin(?) en çok bu yönünü seviyoruz. Nasıl olsa bir gün ben de iktidar yanlısı olurum, benim partim kazanır düşüncesiyle sıramızı bekleyip fırsat kollamaktayız.
Sağlıkta elli yedinciyiz. Bu hiç de şaşırtıcı değil. Gelir dağılımının son derece adaletsiz, sosyal güvencenin yetersiz olduğu ülkemizde sağlık alanındaki hızlı özelleşme dikkat çekici. Özel sektöre terk edilen sağlık sistemi, cebinde parası olanların hizmetine amade.

Eğitim alanında ise ortalamanın gerisinde, seksen ikinciyiz. Yani dünya ülkeleri arasında alt sıralarda. Eğitimi, kendi ideolojik, siyasal hedefleri için düşünüp planlayan; ülke çıkarlarını, çağdaş gelişmeleri ıskalayan, böylesine yaşamsal bir alanı cemaatlere terk eden bir ülkenin bu durumu şaşırtıcı olmasa gerek. Eğitim, ülkelerin kalkınmasında, modernleşmesinde, çağdaş ölçüleri yakalamasında, kulun birey haline gelmesinde en önemli güçtür. Biz, bu gücü cemaatlerin ve ideolojik siyasetin emrine sokarsak dünyada lider ülke olmamız da olanaksız hale gelir.

Kişisel ve ulusal güvenlikte seksen üçüncüyüz. Yani ülkemizde yaşayan kişiler kendilerini güvende hissetmiyor, kişisel ve ulusal güvenliklerini tehlikede görüyorlar. Bu içler acısıdır. Kendi güvenliğini tehlikede gören kişi, umutsuzluğa kapılır. Umutsuz ve güvensiz kişi, kendi güvenliğini kendisi sağlamaya kalkışır ki bu son derece olumsuz sonuçlara yol açar.

Kişisel özgürlükte doksan beş, sosyal sermayede ise yüz sekizinciyiz. Her geçen gün kişisel özgürlüklerin kısıtlandığı, muhalif söylemlerin baskı altına alındığı, basının tek sesli duruma getirildiği, eleştiri ve ifade hakkının gasp edildiği bir ülke durumuna gelmekteyiz. İktidarı eleştirenlerin, haksız uygulamalarına karşı çıkanların hapishanelere doldurulduğu bir ülkenin sıralamadaki bu derecesi şaşırtıcı değil. Hükümet yetkililerinin hakkını arayan, derdini dile getiren yurttaşlara karşı davranışları ise kabul edilemez düzeydedir. Yurttaşı azarlamayı, kovmayı, ona hakaret etmeyi marifet sayanlarca yönetilmekteyiz.

Sosyal sermayedeki rekorumuzsa ülkemiz gerçeklerinin aynası. Sosyal devletin ortadan kalktığının bir göstergesi. Kimsesizlerin kimsesi olan Cumhuriyet’imizin ne hale getirildiğini bize en iyi anlatan veri bu işte. Sosyal devletin, sadakacıların insafına terk edilmesi bu acıklı durumu yaratmış. Sosyal devlet, ihtiyaç sahiplerine belli kriterlere, yasalara göre yardım edip sahip çıkar. Sadaka ise tamamen kişilerin vicdanına, keyfine bağlı bir yardım mekanizması. Hele bu sadaka dağıtımını, cemaatlerin inisiyatifine bırakmak son derece yanlış. Bu durum, toplumun ayrışmasına, bireyin kişi ve cemaatler karşısında boynu bükük kalmasına neden olur.

Refah listesinde Cezayir, Ürdün, Endonezya Türkiye’nin üstünde. Alttakiler mi? Bilmem söylememe gerek var mı? Onları da siz tahmin edin.

Fırsat eşitliğinin, kişisel özgürlüğün, sosyal devletin olmadığı; eğitim, sağlık, güvenlik hizmetlerinin yetersiz olduğu bir yerde demokrasinin tüm kurum ve kurallarıyla düzgün bir biçimde işlediği söylenebilir mi?


Adil Hacıömeroğlu
30 Ekim 2010

Not: 1 Kasım 2010 tarihli Kent Yaşam Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımın tümüne http://adiladalet.com dan ulaşabilirisiniz.