31 Aralık 2010 Cuma

YA, TERSİ OLSAYDI?

11 Aralık gecesi İstanbul Fatih’te yeni evli çift kurşunlanarak öldürüldü. Çiçeği burnunda âşıklardan Zekeriya Müslüman’dı, Sonay ise Hıristiyan. Evliliği kızın ailesi onaylamamıştı. Kızın ağabeyinin kilisede nikâh kıyılması isteği gelin ve damat tarafından reddedilmişti. İşte, bu nedenle canlarına kıyılmıştı yüreği sevgi dolu gencecik iki insanın. İki kurşun, mutluluk hayalleriyle çarpan iki yüreği sonsuza dek durdurmuştu.

Aşk odunun yakıp tutuşturarak bileştirdiği iki yürek, dinsel tutuculuğun inadına yenik düştü. İki damla kan olup toprağın bağrında çiçek oldu sonsuza dek.

İkinci olay Mersin’de, bir barda türkü söyleyen Sarp Öztürk’ten. Müşterilerden biri Kürtçe şarkı söylemesini ister. Sahnedeki türkücü, Kürtçe bilmediği için bu isteği yerine getiremez. Bu yanıt, Sarp’ı alıp götürür aramızdan. Elinde bağlaması, dilinde türkülerinden başka gücü olmayan Sarp bir daha sahnelerde olmamak üzere uçar gider sonsuzluğa.

Sarp’ın kanı, ekmeğini kazandığı sahneye akarken ezgileri ise dinleyenlerin kulaklarında bir anı olarak kaldı. Toplumu dil, kültür, etnik köken tartışmalarıyla sürekli geren, ayrıştıran, çatıştıran siyasilerimize Sarp’ın çocuğunun, eşinin ve yakınlarının gözyaşını dindirmek için “Ne yaptınız?” diye sormak hakkımız değil mi?

21 Aralık gecesi Pınar Karşıyaka basketbol takımı, Kıbrıs Rum kesiminde Apoel takımıyla yaptığı maç sonrası ortalık cehenneme döndü. Oyuncularımız ve teknik heyet, canlarını zor kurtardı. Bu, spor sahalarında gördüğümüz holiganizme benzemiyordu. Irkçılık, intikam kokan bir şiddet vardı orada. Türkiye’ye, Atatürk’e yönelik hakaret cümleleriyle saldırıyordu yüzleri maskeli sözde sporseverler. Güvenlik güçleri ortalıkta görünmüyordu. Oyuncularımızdan Burak bir Rum polisinin sözlerini şöyle aktarıyor: “Bugün sizi burada koruyorum yarın ailemin, kapımın önüne gelecekler ve neden sizi koruduğumu bana soracaklar, bunun hesabını vermek zorundayım." Bu ilk değil, daha önce de bu tarz olaylar çok oldu komşuda.

Bir diğer olay da İstanbul’un Başakşehir İlçesi’nin Şahintepe Mahallesi’nden. 26 Aralık gecesi yüzleri kar maskeli yaklaşık yüz kişi cem evine taşlarla saldırdı. Üç yurttaşımız yaralandı. Cem evindeki Türk bayrağının indirilmesini istemiş bölücü örgüt yandaşları. Ülkemizde birden çok bayrak isteyen bölücüler, ay yıldızımıza tahammül edemiyor. Provokasyon kokan bu tür eylemlere dikkat!

Ya, yukarıda anlattığım olayların tersi olsaydı, ne olurdu? Anlı şanlı basınımızın çokbilmiş kalemleri, gazetelerinde neler yazar; sözde aydınlarımız nasıl yorumlar yaparlardı ekranlarda? Bütün bu olayları Cumhuriyet’imizin kuruluş felsefesine bağlar, oradan da yeni Ergenekoncular yaratırlardı. Demek ki Allah korumuş bizi!

Son yıllarda küresel desteklerle toplumumuz, keskin bir eleştiri bombardımanına tutulmakta... Her kötülüğe, olumsuzluğa değerlerimiz ve devlet biçimimiz neden olarak gösterilerek haksız eleştiriler yapılmakta. Tarih boyunca meydana gelen tüm anlaşmazlıkların, olayların suçlusu hep biz gösterildik. Topraklarımız üzerinde boy atan bin bir renkteki kültürel çeşitliliği yok etmek, parçalamak için birileri elinden geleni ardına koymuyor, her fırsat değerlendiriliyor. Çoğu zaman pireler, ustalıkla deve yapılıyor.

Bu olayların mağdurları, bir masumiyet edebiyatı yaratarak siyasal çıkar peşinde değiller. Kimsenin aklına sinekten yağ çıkarmak gelmiyor.

Adil Hacıömeroğlu
27 Aralık 2010

Not: 31 Aralık 2010 tarihli Kent Yaşam Gazetesi’nde yayımlamıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

AKP DEMOKRASİSİ

“Üniversiteler topluma yön veren kuruluşlar olmalıdır. Statüko ve durağanlığı temsil etmemeli, değişim ve yenilikten yana öncü rol oynamalıdır. Bu kurumlarda çalışan akademisyenler tam anlamıyla kendilerini özgür hissedebilmeli, düşünce ve fikirlerini hiçbir endişeye kapılmadan rahatça ifade edebilmelidirler. Akademisyenlere, beğenmedikleri icraatlar için üniversite idaresini ve rektörü de rahatlıkla tenkit edebilme serbestliği sağlanmalıdır. Muhalif sesleri susturmak için disiplin ceza yönetmeliği kullanılmamalı, açıklama ve ikna yöntemi tercih edilmelidir. Disiplin soruşturması ancak başka türlü çözüm yolu kalmamış, sabit ve art niyetli suçlar için açılmalı, rektörlüğün kendi makam ve icraatlarını savunmak, muhalifleri susturmak için bir silah olarak kullanılmamalıdır. Suçu sabit olan ve kötü niyetli kastın olduğu eylemlerde ise suçlu korunmamalı, gereken işlemler derhal yapılmalıdır.

Bu özgürlük ortamından öğrencilerimiz de yararlanabilmeli, suça karışmamak şartı ile fikirlerini özgürce beyan edebilmeli, bu amaçla toplanıp konuşmalar yapabilmelidir. Öğrenci temsilci kurulları birimler tarafından periyodik olarak toplantılara çağrılmalı, öğrencilerin iyileştirme adına önerileri dikkatle ele alınmalıdır.” Bu sözlere katılmamak olanaksız. Yukarıdaki sözler, çağdaş bir üniversitede olması gerekenlerin anlatımı, tarifi. Söyleyenin kimliğini ve uygulamalarını bilmesek bu kişinin demokrasi özlemiyle yanıp tutuşan birisi olduğuna yürekten inanacağız.

Böylesine demokrasi, özgürlük aşkıyla donanmış kişi kim acaba? Manisa Celal Bayar Üniversitesi Rektörü Prof. Mehmet Pakdemirli. Bülent Arınç, rektöre “Hayırlı olsun!” ziyaretine gelir. Öğrenciler de protesto etmek isterler siyasetin renkli, ağlak simasını. Rektör Bey’in öğrencilere tavrına ve sözlerine bakalım şimdi de.

Öğrencilerin amacı Arınç nezdinde AKP hükümetini protesto etmektir. “Demokrat özgürlükçü” rektör müdahale eder öğrencilere. Protestocu TGB’li öğrencilerle rektör arasında sözlü tartışma başlar. TGB İl Başkanı Erdem Özdemir, “Siz Atatürk’ün Nutku’nun son kısmını okuyun. ‘Cumhuriyeti ilelebet muhafaza ve müdafaa edecek güç gençliktir.’ der. Türk gençliği, cumhuriyetin bekçisidir. Size yetkiyi aldığımız yeri açıklıyoruz. Bu görevi sizden değil, Atatürk’ten aldık.” diyerek eylemlerinin gerekçesini açıklar.

“Demokrasi aşığı” rektörün, TGB Başkanına yanıtı çok ilginç. “Sizler Atatürk’ten görev alamazsınız. Cumhuriyeti savunacaksam ben savunurum. Ben, burada rektörüm. Size kalmaz bunu savunmak. Ben size cumhuriyeti savunmak için görev vermedim. Siyasi slogan atarsanız, kimliklerinizi toplatırım. Üniversiteden atarım hepinizi.” İşte, size dört dörtlük bir demokrasi dersi. Kimden mi? Üniversite hocasından.

Öncelikle birileri bu kişiye yetki ve sorumluluklarını anımsatsın. Ne zamandan beri rektörler, cumhuriyetin korunması için öğrencilere görev veriyorlar? Rektör Bey, öğrencilerle emir erini karıştırıyor. Bir eylemin kararının, ancak o eylemi yapacak olanların özgür iradeleriyle gerçekleşeceğini bilmiyor mu? Aslında bilir de işine gelmez. Çünkü seçimler yaklaşıyor. İktidar partisinin gözüne girmesi gerek. Yani kraldan çok kralcı olmanın tam zamanı.

Tam da Manisa’nın “özgürlükçü” rektörünü yazarken bir haber gündeme düştü ki inanmak olanaksız. Türkiye’nin en büyük üniversitesinde, savcılıkça polise verilen bir yıllık arama izni. Buna göre polis, bir yıl boyunca kişilerin çanta, paket, poşet, araç ve özel kâğıtlarını arayabilecek. Kişiler denildiğine göre bu arama kararının kapsamına hem öğrenciler hem de öğretim görevlileri giriyor demektir.

İstanbul Üniversitesi’ndeki bu son karar ve Manisa’da olanlar, üniversite yönetimleriyle yargının nasıl siyasallaştığını ve kayıtsız, koşulsuz iktidarın emrine girdiğini apaçık göstermektedir. Hala AKP’den medet uman kimi safdiller, nasıl bir diktatörlüğe gittiğimizin farkına varmalılar.

Atalarımız: “Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz.” demişler yıllar önce. İktidar sözcülerinin demokrasi, özgürlük nutuklarına bakıp aldanmamalı. Onların özgürlükten anladığı türbandır. Bir de özgürce, devlet olanaklarını kendi çıkarlarına kullanmak. Amaç ise otokratik bir yönetimi oluşturmaktır.

Adil Hacıömeroğlu
29 Aralık 2010

Not: 3 Ocak 2011 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

UMUT BAHARI

Bir yılı daha türlü tartışmalar, kargaşalar, kavgalar, kaygılar, kayıplar, ayrılıklar, umutsuzluklarla bitirdik. İyi şeyler yok muydu 2010’da? Tabi ki vardı, hem de çok. En iyi ve mutluluk verici olanı tüm olumsuzluklara, olan bitenlere karşın umudumuzun hep canlı kalmasıdır.

İnsanoğlu, unutmasa ve umut etmezse yaşayamaz. Yaşadığımız acıları, kötülükleri, mutsuzlukları unutacağız ki yaşama tutunalım. Mutlulukların, sevinçlerin, başarıların tadını çıkaralım. Hep olumsuzlukları düşünerek yaşamak ruhu yorar. Bir zaman gelir ki yorulan ruh çok ağırlaşır, beden bu ağırlığı çekemez, dayanamaz, eriyip tükeniverir.

Mutsuzlukların ağırlaştırdığı ruh, en çok da çevreye zarar verir. Öncelikle aile bireylerine bulaşır bu hastalık. Sonra da çevremizdeki diğer bireylere. Derken bu durum, yavaş yavaş toplumun çoğunluğuna bulaşan, ruh öldürücü bir hastalığa dönüşür. Bireyleri, umutsuzluğun cenderesine sıkıştırıverir ruhsal çöküntü. Yaşam gittikçe anlamsızlaşır, kişisel, grupsal amaçlar yok olur. Kişi, sabahleyin uyandığında ne yapacağını, nereye gideceğini bilemez. Gün boyu bir kısır döngü içinde debelenen ruh, hem kendini hem de bedeni yorar. Güzel bir anı yaşayamamak, amaca yönelik işler yapamamak, gülümsemeyi gerektirecek bir söyleşinin içinde olamamak kişiyi bezgin bir yaşamın girdabına sokar. Yaşam tekdüzeliğin pençesinde kıvranır. Kişi, ömrünün büyük bir bölümünü aynı insanlarla aynı yerlerde, aynı şeyleri yaparak geçirmek zorunda kalır. Bu da insanoğlunu geliştirmez, üretkenliğini yok eder. Ruh yenilenmediğinden, umuda ve farklılıklara açılamadığından paslanır, işlemez duruma gelir. Bu durum, toplumu kemiren umutsuzluk hastalığına neden olur.

Kişi, en zor koşullarda bile umudunu koruyabiliyorsa çözemeyeceği sorun yoktur. Umudu hep taze tutmak, onu bir an olsun bile yitirmemek, yaşamın farklı seçeneklerinin de olduğunu bilmek kişinin dinamizmini artırır. Onun zorluklarla savaşma azmini çoğaltır.

Kişi, umudunu yitirmeye başladığında doğaya bakmalı, diğer canlıları gözlemlemeli. Çoğu zaman gördükleri onu hayrete düşürecektir. Mevsimsel değişiklikler, aynı mevsimin her günü içindeki farklı doğa görünümleri ve olayları gerçek bir tansığın belirtileridir. Her bitişten sonra olağanüstü bir başlangıca tanıklık etmez miyiz doğada? Kent yaşamının tekdüzeliğinden kurtulmanın en iyi yolu, fırsat buldukça doğayla baş başa kalmak değil midir?

Fırtınada kırılan bir ağacın, yaşama tutunmak için verdiği mücadele olağanüstüdür. Baharla birlikte ağacın kırılan her yerinde birçok tomurcuk görülür. Bu tomurcuklar, birkaç gün içinde iç ferahlatıcı filizlere dönüşür. Umudun bittiği yerde, yeni ve güçlü bir umut, yaşama gücü galip gelmiştir. Onlarca filiz yaşamak, gökyüzünün sonsuzluğunda yerini almak için yarışa girer. Ağacı yeşerten, yitmeyen yaşama umududur.

Yeni yılda çamlar süslenir evlerde. Çok eski bir geleneğimiz. Orta Asya’nın bozkırlarından, dağlarından kopup gelen bir kültür, bütün dünyaya yayılmış. Kar ve kış altında, zorlukla geçen bir dönemin ortasında umudu taze tutmanın güzel bir yolu bu gelenek. Gündüzün geceye üstünlüğünü, galibiyetini simgeleyen bir ağaç ve bunu kutlayan insanlar. Bu ağacın adına da “yaşam ağacı” demiş atalarımız. Neden mi? Yaşamımız da tüm olumsuzluklara karşı çorak bir bozkırdaki ya da ulu bir dağ başındaki ağaç gibi boy atıp sürsün diye. Tüm olumsuzluklara karşın dal budak salalım; baharda en güzel, rengârenk çiçeklerimizi açalım diye. O rengârenk çiçeklerin zamanı gelince nasıl da güzel meyvelere dönüştüğünü anımsayalım. İşte, insanoğlunun meyveleri de yaratılarıdır. Kültür, sanat, bilim, teknik, sosyal yaşamda üreteceğimiz her şey meyvelerimizin en görkemlileri değil midir? Yine iyi dostluk, mutlu söyleşi, yardımlaşma, dayanışma, paylaşma, özveriler, doğaya ve insana yapacağımız yararlılıklar “insan ağacı”nın mutlu meyveleri arasındadır. Hele yetiştirdiğimiz, yetiştirmekte oluğumuz ya da yetiştireceğimiz çocuklar yaşamın en harika meyveleri sayılmaz mı?

Ulusumuz ve yurttaşlarımız büyük zorluklar yaşadılar 2010’da. Umut hiç yitmedi. Tıpkı yılbaşındaki çam ağaçları gibi. Yine bu akşam dileklerimizi çam ağacının dallarına bağlayacağız. Umutlarımızı “yaşam ağacı” gibi hep canlı tutacağız. Bir umut baharının ılıklığıyla yeni düş denizinin sularında kulaç atacağız. “Yaşam ağacı”mızın bir tek yaprağının solmadığı güzel bir yıl diliyorum yakınlarıma, arkadaşlarıma, dostlarıma, ulusuma ve tüm insanlığa.

Adil Hacıömeroğlu
31 Aralık 2010
Not: Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

28 Aralık 2010 Salı

ATATÜRK’ÜN ANKARA’YA GELİŞİ

“Atatürk'ün Ankara'ya gelişinin 91'inci Yıldönümü kutlamaları çerçevesinde, her yıl geleneksel olarak icra edilen ‘Garnizon Koşusu’, kullanılacak güzergâhın tahsis edilmemesi nedeniyle yapılamamıştır.
Kamuoyuna saygı ile duyurulur.”
Genelkurmay Başkanlığı’nın internet sitesinde 27 Aralık günü yayımlanan bu bilgi notunu görünce şaşkınlığımı gizleyemedim. Doksan kez koşulmuş bir koşu, sudan bir gerekçeyle yapılamıyor. İnanılır gibi değil.
Bu koşuda amaç nedir? Atatürk, 27 Aralık 1919’da Ankara’ya gelir. O gün, O’nu Ankaralıların ilk karşıladığı yer de Dikmen Keklikpınarı’dır. Şimdi o günlere giderek sözü Şevket Süreyya Aydemir’e verelim.
“Mevsim kış başlangıcıydı. Hatta dağlara, Dikmen tepelerine kar yağmıştı. Fakat 27 Aralık günü hava günlük güneşlik oldu. Ali Fuat Paşa, Yahya Galip Bey gibi önde gelenler Sivas kafilesini daha Gölbaşı’nda karşıladılar. Dikmen sırtlarından Ankara’nın ilk ve en güzel göründüğü yerde yolcular otomobillerinden inerek bir müddet Ankara’yı seyrettiler. (…)
Dikmen’den Kızılyokuş eteklerine doğru harekete geçildi. İlk karşılayıcı safları, şimdiki Harp Okulu’nun bulunduğu yerlerden, Kızılyokuş eteklerinden başlıyordu. Oradan şehirdeki Hükümet Konağı’na kadar dalgalı, zikzaklı bir gösteri başladı. Dağlar gene ezanlar, salât ve selam sesleri ile inliyordu. Seğmenlerin davul, zurna ekiplerinde çalanlar, bu işlerin ustası olan Kızılırmak vadisi Kızılbaşlarından seçilmişlerdi. Bu gibi günlerin törelerini, adetlerini, jestlerini ancak onlar bilirlermiş. Yalın palalı, pehlivan yapılı seymen saflarının önünde yalın kılıçları, meşin önlükleri, omuzlarında baltalarıyla iki seymen baltacısı yer almıştı. En öndeki bayraktarın bir elinde sancak, bir elinde kılıç vardı. Ve boynuna Kur’an-ı Kerim asmıştı. Dev gibi bir adamdı. Sancak egemenliği, kılıç savaşı, Kur’an nizam ve kanunu temsil etse gerekti. Baltacıların meşin önlükleri İş’in, Emek’in gururu ve işaretiydi. Baltalar disiplinin simgesi olmalıydı. Fakat en dokunaklısı küçük ve çocuk seymenlerin, bütün seymen ve halk saflarının önünde oluşuydu. Hem egemenliği, hem savaşı, hem nizamı yarın onlar sürdüreceklerdi. Ağabeyler, babalar, dedeler gerçi onlardan önce gelmişlerdi; ama yarın bu çocukların peşinden gideceklerdi.
Mustafa Kemal her kafilenin önünde durdu. Hepsine söyleyecek sözler buldu. Bir elinde bastonu, başında boz bir kalpak ve sırtında boz renkli kemerli bir spor pardösüyle hem sadeliği ve alçakgönüllülüğü, hem üstünlüğü kendinde toplamıştı. (Tek Adam)”
İşte, her yıl 27 Aralık’ta yapılan geleneksel “Garnizon Koşusu” bu tarihsel anı, coşkuyu tekrar Ankaralılarla yaşamak içindir. Ülkemizin kurtuluşu için önemli bir olayı anmak, onu genç kuşaklara anlatmak bu koşunun amacıdır.
Bu koşu, Harp Okulu’ndan başlar, Anıtkabir’de son bulur. Harp Okulu öğrencileri için önemli, heyecanlı bir andır. Ankaralılarsa tıpkı o günlerin coşkusuyla güzergâh boyunca ellerinde bayraklarla kaldırımlardan, balkonlardan alkışlarla bu geleneksel koşuya anlam katar.
Ankara Valiliği, böylesi önemli bir organizasyon için güzergâh göstermiyor. Amaç nedir? Askere karşı kamuoyunda oluşturulan önyargılar, tarihsel anılarımızın da belleklerden silinmesine neden oluyor. Yoksa asıl amaç bu mudur? Türkiye’nin kuruluş öyküsünden genç kuşakları uzak tutmak mıdır?
Atatürk, 27 Aralık’ta Anakara’ya, yurdu düşman işgalinden kurtarmak için geldi. Ankaralılar da çoluk çocuk, yayan yapıldak yollara düştüler O’nu karşılamak için. Kurtuluş Savaşımızı asker, sivil ayrımı yapmadan büyük bir ulusal seferberlik ve özveriyle kazandık. Yoksa birileri, bu birlikteliği unutturmak mı istiyor? Emperyalizme karşı verilmiş bir mücadelenin anılarını, coşkusunu yaşamak, yaşatmak kimleri, neden rahatsız eder ki?
Adil Hacıömeroğlu
27 Aralık 2010

25 Aralık 2010 Cumartesi

CHP DEĞİŞİYOR MU?

Kılıçdaroğlu’nun CHP Genel Başkanı seçilmesinden sonra en çok konuşulan şey, partide değişim rüzgârlarının esmesidir. CHP’yi desteklemeyen, hatta hep karşısında olan kimi liberaller parti yönetimine kendilerince bir değişim dayatıyorlar. 18 Aralık Kurultayı’ndan sonra liberallerce yapılan değişim baskıları daha da artmaya başladı. CHP’nin çizgisini, tarihini, ülkemizin varlığıyla ilgili görev ve amaçlarını bilmeyen kimi yöneticiler bu eğilimlerle uyum göstermekteler.

Son günlerde parti yöneticilerince CHP’nin temel felsefesine muhalif söylemler seslendirilmekte, bu da Atatürkçü, laik kesimde hayal kırıklıklarına neden olmaktadır. Ne yazık ki bu söylemler, iktidar yanlısı basın tarafından da desteklenmekte.

Kurultayın hemen ertesinde parti meclisine yeni seçilen bir kişinin, bir günlük gazeteye yaptığı açıklamalar tartışmalara neden oldu. Önce bu kişinin söylediklerine bir bakalım. “Fethullah Gülen'i ve cemaatini bu kadar güçlü yapan nedir? Fethullah Hoca Türkiye'de bir fenomendir, kimsenin görmezden gelemeyeceği bilge bir adam. Fakir halkın çocuklarının okuması için sonsuz gayret gösteren biri. İyi şeyler yapıyor. İnsanlar mesailerini, paralarını bireysel dünyanın görkemlerine harcarken, Fethullah Hoca Türkiye'nin ve dünyanın her yerinde okullar açıyor. Önce eğitime hizmet veren herkesi sonsuz saygıyla selamlıyorum. Fethullah Hoca, Türk toplumunun temel değer sistemine ve milletin, devletin daha da güçlenmesine katkı yapan bir kişidir. Saygıyla izliyoruz.” Bu sözleri, Atatürk’ün CHP’sinden bir yöneticinin söyleyebileceğine inanmak mümkün müdür? Bir cemaat liderine övgülerde bulunmak hangi modernleşme projesinin bir parçası olabilir ki?

Gazeteci soruyor bu sayın yöneticiye: “Cemaatin güçlenmesinin ardında ABD var, yorumuna katılıyor musunuz?” Yanıt çok ilginç: “Bunlar klasik eski Marksist jargona dair, geri kalmış kafaların ürünü olan söylemler. Komik şeyler.” Bu açıklamalar düpedüz ABD’de oturan cemaat liderine karşı, CHP tabanında bir sempati yaratma çalışması.

“Efendiler ve ey millet, biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler ve meczuplar memleketi olamaz. En doğru en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır. (M. Kemal Atatürk)” Şimdi biz, Atatürk’ün bu sözünü mü doğru kabul edip şiar edineceğiz; yoksa cemaat liderine saygı duyan CHP’nin yeni yöneticisinin söylediklerini mi? Biz uygarlığın mı, yoksa sırtını küresel güçlere dayamış cemaatin yolunda mı yürüyeceğiz? İşte, bütün mesele bu!

Peki, CHP irticacı siyasetçinin eline düşerek oy deposuna dönüşmüş yurttaşlarımızı yalnız mı bırakacak? Kesinlikle hayır! CHP’nin asli görevi, bu yurttaşlarımızı karanlık odaklardan kurtararak çağdaş değerler içine çekmesidir. Onları “medeniyet tarikatının” onurlu, özgür bireyi yapmaktır. Demokrasinin, uygarlığın gelişmesi böyle sağlanabilir ancak. Öyleyse böyle bir olanak var mıdır? Bence vardır. Neden mi?

Günümüz koşullarını iyi değerlendirerek bu sorunun yanıtı verilebilir. 22 Temmuz seçimleriyle ülkemizde irticaya dayalı tutuculuk zirve yapmıştır. AKP’nin sekiz yılı tamamlayan uygulamaları sağ tabanda ciddi sorgulamaları da beraberinde getirmiştir. İlk başlarda görmezden gelinen yolsuzluk ve hızlı zenginleşen hükümet yanlıları, muhafazakâr çevrelerce hoş görülürken bugün yüksek sesle eleştirilmekte. Özellikle bu çevrelerin, türbanla özdeşleşen özgürlük(!) anlayışları kendilerince sorgulanmakta. Yine aynı çevrelerden iktidar yanlılarının lüks, savurgan, gösterişli, biraz da görgüsüz yaşamlarına büyük eleştiriler yapılmakta. Müslümanlığın giyim kuşamla olamayacağı konusu, derinden derine tartışılıyor. Dini kullanarak iktidar olanlara, dini çevrelerce eleştiriler yükselirken CHP’nin böylesi bir tavrı anlaşılamaz.

Türbanlı kızların yaşam tarzlarının, diğer kızlarımızdan fazlaca ayrılır yanı yoktur. Bu kızların, günlük yaşamlarını özgürleştirmek için kentlerin daha demokrat, daha laik semtlerini mekân tutmaları anlamlıdır. Demek ki onlar da bu muhafazakâr çemberden kurtulmanın yollarını aramaktalar. O zaman onlara çağdaş, laik, demokrat düşüncelerle yaklaşmak da CHP’nin görevidir. Bu onların mevcut yaşam tarzlarını, düşünce kalıplarını kutsayarak olmaz. Onlara Atatürk aydınlığının, özgürleşmenin ve birey olmanın, modern yaşamın güzellikleri anlatılmalıdır. Muhafazakârlığın kendi içinde tartışma ve sorgulama yapmakta olduğu bir dönemde, CHP tabanında tutuculuğa sempati oluşturacak söylemler yanlıştır. Bu tür bir anlayış CHP’yi sola değil, sağa yaklaştırır.

O zaman CHP ne yapmalıdır? Öncelikle yapılacak iş, Atatürk ve Cumhuriyet akademisinin kurulmasıdır. Burada, başta üst yöneticiler olmak üzere tüm partililer eğitimden geçirilmeli. Muhafazakâr söylemlere karşı sloganlardan, tekerlemelerden uzak, akılcı savunmalar oluşturulmalıdır. Son gelişmeler gösteriyor ki, birçok üst yöneticinin bile CHP, Atatürk ve Cumhuriyet konusunda önemli bilgi eksiklikleri olduğu ortada. Öncelikle bir bilinçlenme seferberliğine büyük gereksinim var.

Birçok kişi, cemaat liderinden övgüyle söz eden kişiye kızmakta. Bence bu doğru değil. Asıl kızılacak olanlar, bu kişiyi bir kurtuluş umudu olarak partinin üst yönetimine getirilmesini sağlayanlardır. Türkiye’nin en köklü partisini böylesi durumlara düşürmek üzücüdür. Bu tür yanlışlar sürerse sonuçlarının ülkemiz ve CHP açısından hiç de iyi olmayacağı kesindir.

Ülkemizde cemaat-tarikat boyunduruğuna girmeyen çok sayıda bilinçli, Atatürk aydınlığına inanmış, Cumhuriyet değerlerine bağlı din adamlarımız var. CHP bu kişilerden yararlanmalı.

Kamuoyunda, CHP dine karşıymış algısı yaratılmakta. Bazı sözde aydınlar CHP’nin İslam’la barışması gibi aslı astarı olmayan öneriler ortaya atıyorlar. Ne yazık ki bazı yöneticilerimiz de bilerek ya da bilmeyerek bu psikolojik savaşın etkisinde kalarak bu çevrelerin haksız suçlamalarına prim vermekteler. Bu ülkede binlerce camide beş vakit ezan okunuyorsa, bunu sağlayan CHP’dir. Müslümanlığı kişi, grup tahakkümünden kurtararak özgürleştiren ve halkın inanç özgürlüğünü sağlayan da odur. CHP’nin ulusumuzun en büyük uygarlık projesi olan Cumhuriyet aydınlanmasının öncüsü ve mimarı olduğunu unuttuk mu yoksa?

CHP’ye yapılan bu sağ kuşatmanın amacı, Kılıçdaroğlu rüzgârını kırmaktır. Yıllar sonra yaklaşan bir iktidar olanağı, liberal esintilerle yok edilmeye çalışıyor.

Küresel güçlerin desteğiyle çağdaş Türkiye’nin temel taşları yerinden oynatılırken Atatürk’ün CHP’sine her zamankinden daha çok gereksinmemiz var. Bu unutulmamalı!

Adil Hacıömeroğlu
23 Aralık 2010

Not: 27 Aralık 2010 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

22 Aralık 2010 Çarşamba

YÜZDE KIRK İKİ NE İSTİYOR?

12 Eylül’de yapılan anayasanın bazı maddelerinin değiştirilmesiyle ilgili halkoylamasında yüzde kırk iki hayır oyu verilmişti. Bu konuda birçok yorum ve değerlendirme yapıldı. Ancak yüzde kırk ikinin ne istediği fazlaca irdelenmedi. Başlıktaki sorunun yanıtını vermek için öncelikle bu yüzde kırk ikinin kimler olduğunu bilmek gerekiyor.

Her gün sabahın erken saatlerinde dışarı çıktığınızda, kent meydanlarında hızlı adımlarla işlerine yetişmeye çalışan insanlarla karşılaşırsınız. Kiminin elinde simit, poğaça ya da evde özenle hazırlanmış kahvaltılık; kiminin elinde evrak çantası kadın, erkek yurttaşlar. Çoğunlukla temiz, sade ve düzgün giyimli, toplumsal kurallara uymada özenlidirler. İşlerine geç kalma kaygısını her hareketlerinde görebilirsiniz. Genellikle hepsi iyi eğitimli ve toplumsal sorunlara duyarlıdır. Rüşvet, suiistimal, adam kayırma gibi kavramlar sözlüklerinde yoktur. İş yaşamlarında toplumsal ve kurumsal çıkarlar önemlidir.

Bu kitle; eğitimlerinin, sahip oldukları çağdaş yaşam düzeylerinin Atatürk sayesinde olduğunu bir an bile unutmazlar. Bu nedenle Cumhuriyet değerlerinin korunup yaşatılması onlar için çok önemlidir.

Yüzde kırk iki, cumhuriyet kurumlarının yaşayıp gelişmesinden yanadır. Ulusun birliği, yurdun bütünlüğü onlar için vazgeçilmezdir. Cumhuriyet’e ve ülke bütünlüğüne karşı söz, davranış ve eylemleri hoş görmezler. Bu nedenle de ülke ve ulus birliğinin çimentosu sayılabilirler.

Yurdumuzdaki üretimin büyük bölümünü sağladıklarından yolsuzluklara karşı duyarlıdırlar. Kokuşmuş bir toplumsal düzen, onlar için kabul edilemez. Beleş geçim kaynaklarını bilmediklerinden, emek harcamadan yiyenleri düşman bellerler.

Alın teriyle geçindiklerinden yağcılık, ikiyüzlülük nedir bilmezler. Bu nedenle de doğruları söylemekten çekinmez, gerektiğinde doğrular için savaşmayı da göze alırlar.

Popülist politikacıyı sevmez, halkı kandıranı da cezalandırmayı iyi bilirler. Onları çantada keklik gören siyasetçilere verdikleri dersler ciltler doldurur, ancak okumasını bilene.

Yüzde kırk iki antiemperyalisttir. Hem iç hem de dış sömürü onlar için kabul edilemez. Emperyalist dayatmaları onur kırıcı bulur, tam bağımsızlığı insan ve ulus olmanın onuru sayar.

Atatürk ve devrimleri onlar için dokunulmaz, yaşamsaldır. Bu konudaki aldatmacaları, ikiyüzlülükleri kolaylıkla fark ederler.

İşte, bu nedenlerledir ki yüzde kırk iki, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesinin sonsuza dek yaşamasını ister; iktidar ve muhalefet partilerine duyurulur.

Adil Hacıömeroğlu
21 Aralık 2010

Not: 22 Aralık 2010 tarihli Kent Yaşam Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı, http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

18 Aralık 2010 Cumartesi

İKİ DİLDEN, İKİ DEVLETE Mİ?

Terör örgütü yanlıları, isteklerini bir bir gerçekleştiriyorlar. Silahla dağlarda yürütülen savaş, siyasal ataklarla düz ovalara taşındı. Dağdaki silahlı güçler, devletin otoritesine kurşun sıkarken kentlerde politika yapan uzantıları ise anayasal düzenin kurallarına karşı yaptırımlar uygulamakta. “Biz istedik, yaptık, siz de bunu kabul etmeye mecbursunuz.” mantığıyla davranıyorlar. Kendi kuralsızlıklarını, topluma ve devlete kural olarak kabul ettirme düşüncesi içindeler.

Bölücülerin, son günlerde inanılmaz gibi görünen iki isteği siyasal gündemi meşgul etti. Ne yazık ki hem iktidar hem de muhalefet, cumhuriyetimizin varlığını ilgilendiren bu iki konuda gerekli sert tepkiyi göstermediler. Günlük politik atışmalar, bu konuların önemini gözlerden kaçırdı.

Demokratik Toplum Kongresi’nin (DTK), bölücü başının önerdiği “demokratik özerklik” kapsamında “öz savunma birliği” kurulması açıklaması, kamuoyunda önemli bir tartışmanın fitilini ateşledi. Bu açıklamada, Doğu ve Güneydoğu’da sosyal, siyasal ve güvenlik alanında örgütlenmeye gidilerek “halkın kendi güvenliğini oluşturması” vurgulandı.

Ülkemizde hem iç hem de dış güvenlik kuruluşları varken bu “öz güvenlik birliği” kurma fikri nereden çıktı diyebiliriz. Bu sorunun yanıtını, yine DTK sözcüleri veriyor. “Halkımızın kültürel ve fiziki soykırıma maruz bırakılma süreci devam ettiği sürece, devlet eliyle yürütülen fuhuş, uyuşturucu ve diğer toplumsal istismarlara karşı Kürt halkının kendi güvenliğini ve örgütlülüğünü oluşturması gerekliliği ifade edilmiştir.” Bu sözler yenilir yutulur cinsten değil. Yumurta atan öğrenciye, sosyal kazanımlarını savunan işçiye, yok olan tarımımızın sorunlarını haykıran çiftçiye karşı aslan kesilenlerin bu ağır sözlere de aynı yiğitlikle kükremeleri beklenirdi. Suçlamalar gizli kapaklı değil, apaçık. Sözün söylendiği hedeflenen muhatap da belli. Bu ağır sözler devlete yönelik, suçlamalar ise yüz kızartıcı suçların hemen hemen hepsi. “Öz savunma birliği”nin kime karşı kurulacağı çok açık. Devletin güvenlik güçlerine karşı kendilerince yasal “savunma” güçleri. Bunun Türkçesi şu: Dağdakileri resmi, yasal kuvvetler durumuna getirmek. Devletin güvenlik güçlerini kabul etmemek.

“Oluşturulacak ‘güvenlik gücü’nün, semt ve mahalle komiteleri şeklinde örgütleneceği, halkın sorunlarında hakem rolü üstleneceği, gelen şikâyetleri değerlendirip sonuçlandıracağı öğrenildi. Komitenin ayrıca fuhuş, uyuşturucu gibi suçlarla da mücadele edeceği ve bu kapsamda oluşturulan ‘sivil güvenlik birimleri’ aracılığıyla caydırıcı rol üstleneceği kaydedildi.” Toplumda bir suç varsa, şikâyet nereye yapılır? Savcılığa. Suçu kim yargılar? Bağımsız mahkemeler. Peki, burada ne isteniyor? Savcının, yargıcın görevinin bu sözde “sivil güvenlik birimleri” ne devri. Kısacası deniliyor ki: Bu bölgede güvenlik ve yargı hizmetini de ben yerine getiririm. Buralarda devletin işi yok. Bunun karşısında sus pus olan iktidar ve muhalefet!

Bölücü örgüt yandaşları, yukarıdaki önerilerinde gerekli sert tepkileri almayınca bu sefer başka bir isteği hemen gündeme getirdiler. Toplumsal yaşamımızda iki dillilik. “İki dilli tabelalarımız olacak. Köy ve mezraların isimleri de iade edilsin diye arkadaşlarımız hazırlıklarını sürdürüyor. Yaşamın tüm alanlarında özellikle bu bölgede, iki dilli hayat olacaktır. (…) Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi, şu ana kadar 97 köyün eski adını iade etmiş durumda. Bölgenin tamamı iki dilli olacak.” Bu sözler, anayasaya bağlılık yemini etmiş bir milletvekiline, bölücü örgütün siyasal uzantısı bir partinin genel başkanına ait. Bir istekte bulunmuyor, bir yaptırımı kamuoyuna açıklıyor. “Bölgenin tamamı iki dilli olmalı.” demiyor, “olacak” diyor. Bu sözleriyle meydan okuyor tüm anayasa kurallarına, devlet düzenine.

Dünyanın birkaç ülkesi hariç iki dilli olan hiçbir devlet yok. İsviçre örneği çok konuşuluyor. Sanki İsviçre kuruluşunda tek dilli olarak kurulmuş da sonradan üç dilli olmuş, öyle mi? Zaten kuruluşu birden çok kantonun bir araya gelmesiyle olmuş. Bunların da her birinin kendi dilleri ve kuralları vardı. Birlik bu kurallar korunarak sağlandı. Dünyanın en büyük küresel gücü olan ABD’de İngilizce dışında bir dilde eğitim kabul görmedi. Neden mi? Çok açık, çünkü böylesi bir durumun ülkeyi bölünmeye götüreceğinden.

Yukarıda sözünü ettiğimiz her iki konuda da görülüyor ki, ülkemizin bir bölgesinde yeni bir devletin temelleri atılmakta. Devlet olmak için ne gerekli? Güvenlik gücü, adliye, dil, kurumsal yapılar, toprak… İşte hepsi sırayla yerine getiriliyor. Yıllardır bölgede, bir ulusun oluşturulması için yoğun çaba harcandı. Neredeyse bu gerçekleşti. Şimdi de bu ulusa bir devlet gerekli değil mi? İşte, onun için bütün çabalar.

Bölücü örgütün her isteğine masumiyet kazandırmaya çalışan saf siyasetçiler, gazete yazarları, televizyon yorumcuları, sözde bilim adamlarının ne yazık ki kış uykularından uyanacakları yok. Hala kimileri bölücü örgüte ve destekçisi küresel güçlere şirin görünme çabası içindeler.

Siyasal partilerimiz, birbirleriyle zaman zaman da kendi içlerinde kısır çekişmeleri sürdürürken altlarındaki toprağın kayıp gittiğini fark etmiyorlar bile. Ulusal birliğimiz çatırdarken birileri bireysel kurtuluşlarının peşinde.

Adil Hacıömeroğlu
17 Aralık 2010

Not: 19 Aralık 2010 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımın tümünü http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz

14 Aralık 2010 Salı

HİTLER’DEN ESİNTİLER

8 Aralık Çarşamba günü, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne konuşmacı olarak çağrılan Süheyl Batum ve Burhan Kuzu öğrencilerce protesto edildi. Öğrencilerin amacı, Dolmabahçe’de dövülen arkadaşlarına uygulanan polis şiddetini kınamaktı. Süheyl Batum, yalnızca slogan ve ıslıklarla konuşturulmazken Burhan Kuzu, yumurta yağmuruna tutuldu.

Mülkiye eyleminde asıl dikkat çeken şey, siyasetçilerimizin konuya yaklaşımlarıdır. Batum’un ilk açıklamalarında biraz kızgınlık olsa da sonrasındaki konuşmalarında hoşgörü egemendi.

İktidar kanadı, tıpkı Dolmabahçe olaylarında olduğu gibi hoşgörüsüz, baskıcı bir anlayışa sahip olduklarını burada da gösterdiler. “Otuz yıldır hocalık yapıyorum. Bu kadar beyinsiz öğrenci grubunu bir arada görüyoruz. O yumurtaları atacaklarına yeseler, beyinlerine daha iyi gelir. Atılan bu kadar yumurtaya yazık.” Bu sözler olay sonrası Kuzu’nun açıklamaları. İbret verici ve sorumsuzca. Niteliği ne olursa olsun bir eylem karşısında böylesi sözler söylemek, karşısındakileri “beyinsizlik”le suçlamak bir siyasetçiye, hele de üniversite kürsüsünde ders vermiş bir hukuk hocasına yakışmaz.

“Tekrarlıyorum: Bu bir patoloji. Böylesine patolojik bir durum karşısında taraf olmaya kalkarsanız kendinize de hastaya da haksızlık ve kötülük edersiniz. Ölçüyü doğru koymamız lazım. O zaman ölçüyü birlikte bulalım.” Bu sözler de geçmişin hızlı ülkücüsü, şimdinin en hızlı AKP sözcüsü bir köşe yazarı. Aynı zamanda bir öğretim üyesi bu kişi. Yani zamana iyi uyanlardan. Burada da görüldüğü gibi bu kişi de ruh doktorluğuna soyunuyor, Kuzu gibi. Beyin ve ruh hastalıkları konusundaki bu uzmanlıkları(!) nereden geliyor acaba?

Hitler, Mussolini, Franco ve Salazar muhaliflerini ruh hastası olarak niteleyerek ya fırınlara atar ya da değişik yöntemlerle etkisiz duruma getirirlerdi. Düşündüğünü söylemek, farklılıkları dile getirmek, hele de yönetimleri eleştirmek ruh hastalığının varlığının ispatıydı o devirlerde. Günümüzde büyük demokrasi iddialarıyla ortalıkta dolaşan iktidar sözcülerinin, muhalif seslere benzer yaftalar yapıştırmaları rastlantı mıdır sizce?

Kimse hak aramasa, yapılanları eleştirmese, herkes iktidarın her yaptığına boyun eğse sorun kalmayacak. Herkesten “Padişahım çok yaşa!” bağırışlarını duymak istiyor yöneticilerimiz. Oysa burası demokratik bir cumhuriyet. Hem de Atatürk önderliğinde, ortaçağın paslı zincirleri kırılarak, emperyalizme karşı savaşılarak kurulan demokratik bir cumhuriyet. Anadolu coğrafyası diktatör barındırmaz, bu topraklar uzlaşmanın, uygarlığın beşiğidir.

Adil Hacıömeroğlu
11 Aralık 2010

Not: 13 Aralık 2010 tarihli Kent Yaşam Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarıma http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

13 Aralık 2010 Pazartesi

SOĞUK BİR PAZAR

Soğuk, ama güneşli bir pazar günü. Önceden biletlerimizi almışız. Dostlarla Bakırköy’de, Dalyan Balık’ta buluştuk. Sabahın keskin ayazı, Vedat Bey’in ısmarladığı sıcak çaylarla dağılıyor. Ortalıkta buram buram çay kokusu. Masa, günün gazeteleriyle dolu. Neşeli bir söyleşi. Ülke sorunları, bölgesel geleneklerimiz, daha çok da Trabzon’la ilgili konular konuşulmakta. Bir yandan günlük gazetelere göz atılıyor.

Bir yere yetişeceksem hep heyecanlanır, geç kalma kaygısı içimde yer eder. Bu tatlı söyleşi, benim uyarımla kesiliyor. “Geç kalacağız arkadaşlar!” diyorum. Arabaya doluşuyoruz. Sürücümüz Özgür, radyodan Karadeniz müzikleri bulmaya çalışıyor. Hareketli bir müzik. Coşkumuzu artırıyor. Hedef, Olimpiyat Stadyumu. Yol boyunca bordo mavi bayraklı araçlar çoğalıyor. Araçlar tıklım tıklım. Ömrünü gurbette geçirenler, sıla özlemini bir nebze azaltmak için soğuğa aldırış etmeden vurmuşlar kendilerini yollara. Tıpkı nesiller önce yayla yollarında yayan yapıldak ilerleyen kafileler gibi.

Olimpiyat Stadyumu da Temel fıkrası gibi. On binlerin sığacağı bu spor alanının doğru düzgün yolu yok. Trafik sıkışık. Yaylacı Karadeniz uşakları, trafik sıkışıklığına anında çözüm bulmuşlar. Yol kenarlarına arabalarını park edenler; formalar, bayraklar, türküler, sloganlarla yürüyorlar. Nihayet kaplumbağa hızıyla da olsa stadyuma ulaşıp arabamızı park ediyoruz. Hemen Trabzonspor ürünlerinin satıldığı tıra giderek şapka ve atkı alıyorum. Böylece de önemli bir eksiğim tamamlanmış oluyor. Ortalık mahşer yeri. Bir panayır havası var çevrede. Bu tür yerlerde içerideki yiyecek, içecek çok pahalı olduğu için izleyiciler, dışarıdaki seyyar satıcıların ucuz, sağlıksız ürünlerine mahkûm ediliyor. Yanık köfte kokularından kurtulmanın en iyi yolu, bir an önce içeri girmek. Tribünlerde karmaşa egemen. Herkesin biletinde numara var, ancak bir işe yaramıyor. Erken gelen yer kapıyor. Eşleriyle çocuklarıyla gelenler, mağdur oluyor. Merdivenlerde ayak atacak yer yok. Zar zor bir yer buluyoruz. Oturarak maç seyretme ne yazık ki yok. Çünkü bu memlekette insanların keyiflenmesi, bir şeyin zevkini çıkarması yasak. Ayakta durmaktaki amaç, maç izlemek değil; bağırmak, zıplamak. Bu nedenle de izleyicilerin çoğu, sahada olan biteni göremiyor.

Tezahüratlarda tek düzelik egemen, yaratıcılık yok. Ülkemizdeki tüm takımlar, aynı şarkıları kendi takımlarına uyarlamışlar. Kulüpler ve taraftarlar, özgün marşlar, şarkılar, sloganlar bulmalı. Benim en çok takıldığım ise “Oley!” nidası. Ne yazık ki sevincimizi, keyiflenmemizi anadilimizde haykıramıyoruz spor karşılaşmalarında. İspanyolca bir sözcükten medet umuyoruz. “Ya, ya, ya; şa, şa, şa! Bizim takım çok yaşa!” gibi Türkçe sevinç, haykırış tekerlemeleri unutuldu. Yabancı özentisi, küresel liberal rüzgârlar yerli olanı yok etti. Yerlerine yeni yaratıları da koyamadık.

Maç iyi başladı. Erken gol herkesi sevince boğdu. Maç sırasında izleyicilerin küfürlü bağırışı neredeyse yok gibi. Hakeme küçük kızgınlıklar oluyor. Hanım izleyicilerin olması küfrü biraz frenliyor gibi. Bir ara Akif’in (birlikte maça gittiğimiz arkadaşlardan) frenleri boşalıyordu ki son anda direksiyonu topladı. Yanındaki hanım izleyiciyi fark ederek: “Bu hanımefendiden Allah razı olsun! Yoksa, bir sürü küfür edip dünya kadar günaha girecektim.” sözleri ortalığı çınlattı. Gülmekten öleceğim. Maçı mı izleyeyim, yoksa Akif’in bu sözüne mi güleyim. İşte, Karadeniz’den bir Temel daha. Zeka, mizah.

Bir ara küçük arkadaşımız Batuhan’ın burnunun, yanaklarının kıpkırmızı olduğunu görüyorum. Küçücük gövdesini ısıtmak için zıplıyor. Zaten ayakta göremediği için koltuğun arkalığına çıkmış. İp cambazı ustalığında maç izliyor. Bir kolu omuzumda. Düşmemesi için ortak çaba içindeyiz.

Nihayet maç bitiyor. Trabzonspor farklı kanıyor. Ayazın, poyrazın şiddetini unutturan güzel bir sonuç. Coşku zirvede. Trabzonsporlu futbolcuların maç sonunda yaptıkları kısa, özgün, müziksiz kolbastı gösterisi muhteşemdi. Tekrarı olsa da izlesem diye içimden geçirmedim değil.

Stadyumdan çıkıp otoparka doğru gidiyoruz. İzleyicilerin çıkacağı geçitlerin önü minibüslerle kesilmiş durumda. Her yer itiş kakış. Canı yanan yurttaş, hıncını çıkaracak yer arıyor. Düzensiz, karmaşık, ilkel bir durum. Güvenlik demek, yalnızca stadyum içi güvenlik mi? Böylesi bir duruma nasıl izin verilir, anlamak olanaksız.

Otopark ışıksız, numaralanmış levhalar yok. İnsanlar, arabalarını ve birbirlerini bulmakta zorluk çekiyor.

Güç bela aracımıza ulaşıyoruz. Yolu olmayan(?) olimpiyat köyünden çıkıyoruz. Trafik işkence ötesi bir şey. İlerlemek neredeyse olanaksız. Balata, lastik, egzoz kokularından boğulmak üzereyiz. Coşku, işkenceye dönüşüyor. Sanırım bu da ülkemiz insanının makûs talihi. Bir şölenin nasıl bir çileye dönüşeceğinin resmi bu. Kemal Bey: “Bir daha buraya gelmem.” diye isyan ediyor.

“Bize her yer Trabzon!" yazıyor atkımda. Karşı tribündeki çok az sayıdaki İBB taraftarının pankartlarını düşünüyorum. “Bize her yer deplasman!” Ne kadar ilginç değil mi?

Adil Hacıömeroğlu
12 Aralık 2010

Not: 14 Aralık 2010 tarihli Haber Doğu Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımın tümünü, http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

11 Aralık 2010 Cumartesi

ÜSTÜNLERİN HUKUKU

4 Aralık Cumartesi günü, başbakanın Dolmabahçe Sarayı’nda rektörlerle yaptığı toplantıyı protesto etmek isteyen öğrencilere karşı polisin uyguladığı şiddet, iktidarın gerçek yüzünü tüm açıklığıyla ortaya çıkarmıştır. İleri demokrasiye geçtiklerini söyleyen AKP’nin, demokrasinin d’sinden haberi olmadığı da apaçık ortada.

“Ben demokratım, demokrasiyi geliştiriyorum.” diyerek demokrat olunmaz, demokrasi de gelişmez. Demokrasi, demokratik kurumların yaşatılması ve kuvvetler ayrımı ilkesinin devlet yönetiminde uygulanmasıyla olur. Yine demokrasinin, farklılıklara tahammül etmek olduğunu da unutmamak gerek.

Öğrenciler neyi, neden protesto etmek istediler? Öğrenciler, YÖK’e ve uygulamalarına karşı çıkıyorlar. Üniversitelerin iktidarın güdümünde bir devlet dairesi olmasını istemiyorlar. Tüm gelişmiş, demokratik ülkelerde olduğu gibi üniversitelerin, bizde de düşünce özgürlüğünün sonuna kadar kullanıldığı alanlar olmalarının kime, ne zararı olabilir? Protestocu öğrencilerin ellerinde, dileklerini başbakana ve oradaki rektörlere sunmak için dosyaları var. İçinde birtakım görüş ve önerilerin olduğu dosyaya karşı cop, biber gazı, tekme, tazyikli su. Yerlerde sürüklenen, ağzı burnu kanayan, tekmelenen, gözü patlayan öğrenciler… Bu görünüm, AKP’nin ileri demokrasisi. Özellikle yerdeki kızların kasıklarına tekme atmak, üstünde durulması gereken önemli bir konu. Demek ki bizimkilerde düşman belledikleri İsrail’den bir şeyler öğrenmişler. Çok yazık!

Öğrenciler eylemden sonra yerdeki çöpleri topluyorlar. Çevreyi kirletmemek için özel gayretleri takdire değer. İstanbul dışından gelen arkadaşları için yol parası topluyorlar. Yoksulluk içinde okuyan bir öğrencinin cebindeki son kuruşu arkadaşına vermesi ne demektir bilen var mı? Bunu toplumsal sorumluluktan uzak, idealizmin ne olduğunu bilmeyen, insanlık erdemlerinden nasibini almayanların anlaması olanaksız. Hele ki bu durumu, yaşam amaçlarının orta yerine parayı koyanların anlaması ise düşünülemez bile. Bu gençler, ülkemizin aydınlık yüzleri, gelecekleri. Polisin olası şiddetini bile bile oraya gitmeleri ise tatlı su aydınlarının, liberal döneklerin, nabza göre şerbet vermeyi yaşam tarzı olarak benimseyen kimi kişilerin anlayamayacağı bir idealizm, sosyal sorumluluk.

Bu olayda polisin çifte standardı ibret vericidir. Holiganlar, bölücüler, irticacılar karşısında “demokrat(!)” olan polisimiz; işçiler, öğrenciler, memurlar, çevrecilere ise aslan kesiliyor. Kısacası yakıp yıkmak serbest, hak aramak yasak! Yine iktidar sözcülerinin olayla ilgili açıklamaları ise demokrasiden ne anladıklarını göstermesi açısından ibret vericidir.

Peki, iktidarın ve polisin sol görünümlü, hak aramaya yönelik toplumsal gösterilere karşı bu denli hoşgörüsüz olmalarının nedeni nedir? Bunun nedeni “Soğuk Savaş” döneminin düşünsel koşullanmalarıdır. Ülkemizdeki sağcı beyinler, öylesine antikomünizm propagandalarıyla dolduruldu ki bunu söküp atmaları olanaksız görünüyor. Şu anda iktidarda bulunanlar, gençliklerinde antikomünizm şarkılarıyla büyüdüler. Hele ki ABD’nin “Yeşil Kuşak Projesi”yle yetişen ve küresel güçlerin beyin yıkamasından geçirilenlerin sol düşmanlığından kurtulmaları olanaksız.

12 Eylülcüleri yargılayacaklarını söyleyenlerin, toplumsal olaylarda 12 Eylülcülerle tavır ve düşünce birlikteliğini göstermeleri ilginç. Çünkü her iki cenah da ABD koşullandırmalı bir propaganda ortamında boy atıp geliştiler. Bu nedenle de farklı olmaları beklenemez.

Anayasa değişikliğiyle ilgili halkoylamasında RTE ve arkadaşları sürekli olarak “Hukukun üstünlüğü mü, yoksa üstünlerin hukuku mu?” diye bağırıyordu. Sonunda da gerçek niyetleri ortaya çıktı. Anayasa değişikliğiyle hukukun üstünlüğü yerine, üstünlerin hukuku geldi.

Biat kültürüyle yetişen iktidar sahipleri, herkesin kendilerine itaat etmesini bekliyor. Bu da olmayınca bunu zorla sağlamaya çalışıyorlar.

RTE ve diğer AKP sözcüleri, öğrencilerin davet edilmedikleri bir yere, niye geldiklerini soruyorlar. Dünyanın hiçbir yerinde protestocular, protesto yerine davet edilmezler. Mevcut duruma karşı çıktıkları için eylem yaparlar. İşte, bizim hükümetimizin ileri demokrasicilik oyunu böyle. Demokrasi sözlüğüne, “davetli eylemci” kavramını da sokmayı başardılar.

Burada halk arasında sıkça anlatılan bir olayı paylaşmak istiyorum. Bir Türk yurttaşı, Suudi Arabistan’a çalışmaya gider. Bir gün arabasını, yol kenarına park ederek biraz çevrede dolaşmak ister.. Bir süre sonra bir Arap, bizimkinin arabasına arkadan çarpar ve mahkemelik olurlar. İşçi yurttaşımız haklılığından emin olarak mahkemenin yolunu tutar. Yargıcın kararı herkesi şaşkına çevirir, yargıç yurttaşımıza der ki: “Eğer sen bu ülkeye gelmeseydin ve arabanı buraya park etmeseydin, bu Arap senin arabana çarpmazdı. Bu nedenle suçlu sensin.” Evet, bu yargıcın düşünme biçimi acaba kimleri anımsatıyor?

Adil Hacıömeroğlu
9 Aralık 2010

Not: 13 Aralık 2010 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

7 Aralık 2010 Salı

CHP KURULTAYI

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, kamuoyunca beklenmekte olan kurultay tarihini nihayet açıkladı. Kurultay gerekli miydi? Evet, hem de çok. Çünkü parti meclisindeki parçalanma, söylem farklılıkları CHP açısından her geçen gün olumsuz bir sürecin işlemesine neden olmakta.

Kılıçdaroğlu, parti içi gruplardan çok, halkın istediği bir liderdir. Son yıllarda hiçbir siyasetçiye nasip olmayacak büyük bir halk desteğini arkasına aldı. CHP’ye oy veren, vermeyen herkesin sempatiyle baktığı, ülkemizin geleceği açısından umut beslediği birisidir Kemal Bey. Halkın bizden biri dediği alçakgönüllü bir siyasetçi.

Peki, Kılıçdaroğlu’nun halkın gönlünde böylesine yer etmesinin nedeni nedir? Şaban Dişli, Dengir Mir Mehmet Fırat ve Melih Gökçek tartışmalarında gösterdiği kararlılık ve sabır onun iddialarındaki haklılığını gösterdi. Halk, kendi hakkını arayan ve bu konuda kararlılık gösteren bir siyasetçiye sahip olmanın gururunu yaşadı. Güvenilmeyen siyasette, güven duyulan birinin çıkması halkın umudunu arttırdı. Yolsuzlukların üzerine giden cesur, kararlı bir siyasetçi. Son yıllarda yurttaşların aradığı bir kahraman. Yine bu tartışmalar öncesinde bir televizyon kanalındaki yolsuzlukların anlatıldığı programdaki (her hafta yayımlanmaktaydı) kararlı tutumu Kılıçdaroğlu’nun halkın gönlünde yer almasını sağladı.

Kısacası, Kemal Kılıçdaroğlu, Türk halkının yolsuzluklara karşı savaşacağına inandığı bir siyasetçidir. İşte, onu, CHP Genel Başkanlığına getiren de budur. Halkın gücü ve güvenidir. Bu nedenle de hiçbir hizbe, gruba, kişiye karşı siyaseten bir borcu yoktur.

Kılıçdaroğlu, yeni parti meclisi listesini oluştururken bu durumu unutmamalı, önceki kurultay sonuçlarından dersler alarak yeni vesayetler altına girmemelidir. Siyasetin kirli dehlizlerinde yol alan kişilerden uzak durmalı, böylelerinin parti yönetiminde yer almalarını da önlemelidir.

Siyasal ve kişisel yaşamında hiçbir üretkenliği olmayan, politik yaşamını bir hizbin sadık üyesi olarak parlatanlardan da partiyi sakınmalıdır. Bir gruba biat ederek cumhuriyetin özgür yurttaşı olunamaz.

Kılıçdaroğlu’na şunu anımsatmak isterim. “Büyük adamlar, büyük adamlarla çalışır.” Bu sözün içeriğini iyi anlamak için Atatürk’ün çevresindeki kişilere bakmak yeterlidir. Devrimleri yapan bu kadroda bir tane çapsız adam görmek mümkün müdür? Gerektiği zaman Atatürk’ü bile eleştiren bir idealist kadrosu vardı büyük önderin. Yağcıların, günü kurtarmak isteyenlerin, kişisel çıkar peşinde koşanlarla Atatürk’ün işi olmamıştır.

Şimdi tüm hizipler, mezhep ve etnik köken siyasetçileri, hemşeri lobicikleri, türlü grupçuklar, geçmişin başarısız, sözde ağır topları kabul edilen politika cambazları parti yönetiminde yer almak için bin takla atmaktalar. Yıllardır, CHP iktidar olamıyorsa bu işin başlıca sorumlusu bu siyaset oligarşisidir. Bu kişileri Kılıçdaroğlu’nun cilasıyla parlatmaya gerek var mıdır? “Bir baş soğan, bir kazanı kokutur.” atasözü anımsanmalı ve bu kişilerden CHP yönetimi uzak tutulmalıdır.

Kılıçdaroğlu’nun ve CHP’nin iktidara yürümek, aydınlık bir Türkiye’nin yolunu açmak için toplumsal çıkarı her şeyin üstünde tutan, bilinçli, üretken, özgür bireylere, partililere gereksinimi vardır. Gerektiğinde genel başkana “Yanlış yapıyorsunuz.” diyebilecek, eleştiriyle çamur atma arasındaki farkı ayrımsamış CHP’lilerle yürümeli Kılıçdaroğlu.

18 Aralık Kurultayı, CHP’nin önemli bir dönüm noktası olacak. CHP ya geçmişin yüce çınarı, devrimci partisi olarak yoluna devam edecek ya da liberal bir dönüşümle bu kokuşmuş düzene payanda olacak. İşte, büyük yol ayrımı!

Türkiye’nin devrimci, Atatürk’ün yolunda doludizgin koşacak bir CHP’ye o kadar çok gereksinimi var ki…

Adil HACIÖMEROĞLU
4 Kasım 2010


Not: 6 Aralık 2010 tarihli KENT YAŞAM Gazetesinde yayımlanmıştır.
Yazılarımın tümünü http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

5 Aralık 2010 Pazar

PARTİ İÇİ EĞİTİM VE SÖYLEM

CHP’de en önemli sorunlardan bir tanesi de parti içi eğitimdir. Parti içi eğitimin eksikliği, örgütün her kademesinde ortaya çıkmakta. Bu durum, zaman zaman partinin üst düzey yöneticilerinde bile söylem kargaşasına neden olmaktadır. Bu söylem kargaşası, partinin politikalarını, görüşlerini, amaçlarını halka anlatmakta önemli engel oluşturuyor. Söylem farklılıkları da halkta parti hakkında tutarsızlık algısı yaratmakta.

Öncelikle partinin her kademesinde görev yapmakta olan ve görev alacak olan kadrolar eğitimden geçirilmeli; CHP’nin tarihsel misyonu, bugünkü sorumluluğu ve gelecekteki amaçları konusunda bilgilenmeleri sağlanmalıdır. Halkın karşısına farklı söylem ve düşüncelerle çıkan partililerin inandırıcılıkları olmuyor. Bu eğitimin kapsamı, yalnızca düşünsel alanda değil; davranış ve halkla iletişim konularında da olmalıdır. Yıllardır partide görev yapan ve dar bir toplumsal ilişki içinde kalan kadroların kendilerini yenileme olanakları yok. İnsanı düşünsel ve davranışsal açıdan geliştiren; kitap okuma, yenilikleri izleme ve benimseme, farklı sosyal kesimlerle sağlıklı ilişki kurabilmektir.

Partiyi her kademede temsil eden kişilerin kurumsal bir sorumluluk duygusunun olması gerek. Bu konuda özenli bir eğitim verilmeli. Kırk yıldır kırk sayfa kitap okumadan solculuk yapan kişilerle geleceğin Türkiye’sine damga vurmak, çağdaş değerlere katkı yaparak onları korumak olanaksızdır.

Bugün CHP’de en çok eksikliği görülen kadın ve gençlik örgütlenmesinin zayıflığıdır. Bu eksikliğe, çok çeşitli nedenler gösterilmekte. Bizce bu işin esası, parti yöneticilerinin düşünsel gelişme ve yenişleşmedeki tutuculuğudur. Çok iyi eğitim görmüş, laik cumhuriyete sonuna kadar bağlı, dünyadaki siyasal, toplumsal, bilimsel, sanatsal, kültürel gelişmeleri yakından izleyen gençlerin, kadınların CHP’ye zorunlu olarak oy vermelerine karşın, parti örgütlerinde görev almamaları ilginçtir. Bu konu, titizlikle araştırılıp var olan nedenlerin ortadan kaldırılması için ivedi çalışmalar yapılmalı. Şu da iyi bilinmelidir ki ülkemizdeki her eğitimli birey, CHP’nin eğitim devrimi sonucunda çağdaş nimetlerden yaralanma olanağını yakalamıştır.

CHP örgütlerindeki söylem ve anlayış farklılıklarını anlamak için parti örgütlerinin (daha çok da gençlik kollarının) internet ortamındaki paylaşım sayfalarına bakmak yeterlidir. Bunlara bakıldığında solun tüm renklerinden moda liberal çizgilere ulaşan bir söylem ve düşünce karmaşası ortaya çıkmakta. Bir partide farklı düşüncelerin, eğilimlerin olması doğaldır. Ancak bu eğilimler, partinin genel anlayışını tümden reddetmez. Bu karmaşanın acıklı yanı ise bir slogan particiliğinin kafalara egemen olması. Sloganlar, bir düşünceyi kısaca ifade eden ve kitlesel heyecan oluşturmak için gereklidir. Yine toplumda yaratacağı algı, siyasal çalışmalar açısından önemlidir. Ancak toplumsal algıyı ters yönde etkileyecek, düşünsel bağlamı zayıf sloganların yararı olmadığı gibi zararı da çoktur. Propagandada asıl hedef; toplumla düşünce, duygu, amaç bağı oluşturmak; zamanla da bu bağı güçlendirerek kitlesel bir bütünsellik yaratmaktır.


Söylem ve sloganda yaratıcı ve yenilikçi olmak da gerekli. Birtakım marjinal sol grupların ya da bazı sağ partilerin sloganlarını ve söylemlerini CHP’ye uyarlamak doğru değil. Sadece kendimize hoş gelen söylem ve sloganlardan kaçınmak partisel çıkarların gereğidir. 1970’li yıllarda CHP, solun her renginin kalın çizgilerle yer aldığı siyasal bir ortamda özgün slogan ve söylemleriyle fark yaratmış, toplumsal belleklerde doğru algıların oluşmasını sağlamıştır. Bu da iktidara giden yolun taşlarını döşemiştir.

Uzun süredir duyduğumuz bir slogan var: “İnadına sol, inadına CHP!” diye. Bazen bu slogan eski ve yeni genel başkanlara da uyarlanıyor. Çok itici ve toplumda olumsuz algı yaratan bir söylem. Neden mi? İnsanlar yaradılışları gereği, olumlu söylemlere sempatiyle yaklaşırlar. “İnat” sözcüğü; toplumsal kavrayış, algılayış açısından bakıldığında bir tersliği, ayak diremeyi ifade ettiğinden olumsuzluğu ön plandadır. Bu açıdan, bu slogan ters, olumsuz bir toplumsal algının oluşmasına neden oluyor. Slogan ve söylemlerde olumlu, hoşluk veren, bütünleştirici, umut vaat eden sözcükler kullanmak, halkta doğru algıların oluşmasında önemlidir.

Peki, CHP eğitiminde neleri esas almalıdır? Öncelikle Atatürk dönemi CHP’si partililere iyi öğretilmeli. Bunu iyi öğrenen partililer de yıllardır sağın toplumun belleğine ördüğü kara propaganda ağını söküp atmalı. Cumhuriyet kazanımlarının toplumsal yaşamımız için nasıl gerekli, vazgeçilmez olduğu kavranmalı, kavratılmalı. Yine bu yapılırken devrimleri gerçekleştiren ikinci meclisin özelliği, partinin başta en üst yöneticileri olmak üzere herkes tarafından iyi bilinmesi gerek. İkinci meclis benzeri devrimci bir meclise ülkemizin o kadar çok gereksinmesi var ki…

Parti içi eğitimde anayasa, yurttaşlık bilgisi, ekonomi, davranış bilimleri, estetik, sosyoloji, toplum psikolojisi, siyasal tarih, Türk tarihi, genel tarih, dil konuları öncelikle yer almalıdır. Dil devrimini yapan bir partinin sözcüleri en doğru Türkçeyi konuşmak zorunda. Yerel ağızlarla konuşan parti sözcüleri, partiyi yerelleştirir. Anlatım bozukluklarıyla dolu bir konuşmanın, kitlelere doğru iletiler vermesi olanaksız. Kulaktan dolma bilgilerle bir görüşün savunulması da mümkün değil.

Siyasal partilerin toplumsal öncülük rolü unutulmamalı. Toplumu değiştirmek için önce parti kadrolarının olumlu yönde değişmesi gerek. Kişisel tartışmaları önlemenin yolu sağlam bir eğitimdir. Bilgi dağarcığı boş adamlar, hep kişilerle uğraşarak dedikodu üretir. Bir kurumda dedikodu, bilgiyi çoğaltarak ve iş üreterek önlenir.

Bölgecilik, mezhepçilik, etnik ayrımcılık, hizipçilik, dar grupçuluk siyasetin müzmin hastalıkları. Bunların tedavisi ise bilgiyle eğitimle olur. Düşünceye ve ideale dayanan parti anlayışı feodal geriliğe dayalı müzmin hastalıkları yok eder. Ayrıca parti içi eğitimle düşünsel gelişim ve dinamizm oluşurken yaratıcı, üretken bir siyasal anlayışın egemenliğine giden yol da açılır.

Adil Hacıömeroğlu
2 Aralık 2010

Not: 5 Aralık 2010 tarihli Ulus Gazetesinde yayımlanmıştır.
Yazılarımın tümünü http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.