5 Nisan 2011 Salı

İSTANBUL’DA BAHAR

Bu yıl İstanbul, doğru düzgün bir kar yağışı görmedi. Bu nedenle çocuklar, kardan adam yapıp kartopu oynayamadı. Kışı kış yapan karı, buzu, soğuğudur. Bunlar da olmayınca işin tadı çıkmaz.

Çocukluğumdan beri alışkanlığımdır, kış sabahları erkenden uyanıp kar yağıyor mu diye camdan dışarı bakmak. Eğer beyaz örtüyle karşılaşmışsam gün, benim için daha anlamlı olur. Bembeyaz olan kentte kuşların yiyecek araması, telaşı, uçuşu bir başka güzel ve anlamlıdır. Böylesi bir doğa cömertliği karşısında kahvaltımı çabucak yapıp kendimi dışarı atmak isterim. Soğuğu içime çekip karlarda yuvarlanmak olağanüstü bir zevktir benim için. Yaşıma başıma bakmadan çılgınca davranmam kimilerince yadırgansa dahi buna aldırmam.

Kışı yaşamayan İstanbul’a bahar erken geldi bu yıl. Önce erikler duvaklandı, gelinlik giydi. Erik ağaçlarına kışların cıvıltılı aşkları eşlik etti. Bir telaş, bir telaş… Kentte nadir bulunan ağaçlara yuva yapmak için ivedi bir çalışma. Bu yıl, İstanbul’daki ağaçlar budanmadı, adeta kesildi. Bu kadar berbat ve bilinçsiz budamaya “duyarsızlık” demek yeterli bir tanım olsa gerek. Kuşlara yuva yapacak ne bir ağaç ne de bir dal kaldı. Hele kentin simgesi durumuna gelmiş görkemli çınar ağaçlarının budanması… Güzelim ağaçlar kuşa çevrilmiş. Artık çınarlar, gökyüzünün sonsuzluğunda güvercinlerle yarışamayacak. Ulu gölgelerinde âşıklar yürüyüş yapamayacak. Dallarında serçeler yuvalanamayacak. Sincapları saklayacak yeşil örtü yok artık. Ağaç budama konusunda büyük şehir belediyesiyle ilçe belediyeleri adeta yarış içindeler. Keşke bu yarış; iyi, doğru, güzel işler yapmakta olsaydı.

Büyük Şehir’in bir de çalı takıntısı var. On iki ay yeşil kalan, dayanıklı, İstanbul iklimine uygun, fazla bakım istemeyen ağaççıkları kesip yerlerine kısa sürede solan çiçekler dikmenin mantığını anlamak olanaksız. Bu ağaççıkların kente oksijen sağlamadaki katkıları da yok ediliyor böylece. Olanı yok etmeden boş alanlara çiçek dikmek daha doğru olmaz mı? Bin bir emekle yetiştirilen ağaççıkların sökülmesi yeni harcamalara yol açmakta. Yani sökenlere de para kazandırma yöntemi. Kent kaynaklarının çarçur edilmesi demek bu. Bir de genç âşıkların gölgelendikleri kuytuluklar ortadan kaldırılıyor. Çalıların yok edilmesiyle aşkın da yok edileceği mi düşünülüyor yoksa?

Bu yıl Büyük Şehir’in lale sevdasında büyük bir azalma dikkati çekmekte. Bu da kaynak sıkıntısından olsa gerek. Bir şeyi ya hiç yapmıyoruz ya da abartarak yapıyoruz. Geleceğe dönük kentsel bir tasarım yok. İstanbul’un tarihine, doğasına ve iklim koşullarına uygun yeşillendirme politikası oluşturulmalı. İklime uygun olmayan bitkiler boşuna masraf. Birilerine para kazandırmaktan başka bir işe yaramıyor bu. Kentle özdeşleşen çınar, erguvan, manolya, mimoza, akasya, iğde, ıhlamur, meşe, atkestanesi, akçaağaç, dişbudak, karaağaç… gibi ağaçlara daha çok önem verilmeli. Yeşillendirmede ağaçların toz yutma ve oksijen üretme özellikleri de düşünülmeli. İthal çiçeklerden çok, yerli çiçekli bitkilere yönelmeli. Doğada ağaç, çiçek, hayvan ve insan bir bütün olarak algılanmalı. Doğal dengenin armonisi oluşturulmalı. Gelişi güzel, göstermelik bir yeşillendirmenin yararı yok denecek kadar azdır.

İstanbul’un orman ve parklarındaki ağaçlar, çiçekler, hayvanlar bizleri bekliyor. En güzel yeşili görmek, en keyifli müziği dinlemek, en heyecanlı değişikliklere tanık olmak, temiz havayı solumak, baharın ılıklığında yürek çırpıntılarını çoğaltmak için zaman ayırmalı. Bu tadı el ele, göz göze, gönül gönüle yaşamak için doğaya çıkmalı.

Aşk ve bahar ikizdir. Bahar aşkı alevlendiren bir iksir, yaşamı güzelleştiren bir mucizedir. O zaman hala ne duruyoruz?

Adil Hacıömeroğlu
2 Nisan 2011
Not: 5 Nisan 2011 tarihli Kent Yaşam Gazetesi’nde yayımlanmıştır.

1 yorum:

  1. Dediğiniz gibi bu yıl İstanbul'da doğru dürüst bir kış yaşayamadık. Ama kar olsaydı da ağzımızın tadı olmadıktan sonra neyleyim kış'ı

    Aslına bakarsanız ben pek sevmem kış aylarını... Sanırım küçükken okuduğum "Kibritçi kız" hikayesinin etkisinde çok kalmışım... Benim karnım tok, sırtım pek... Olmayanı düşünürüm... Vicdanım sızlar...

    Ağzımda da, kalbimde de tad tuz kalmaz. Zaten "haberler" ağzımıza her gün biber sürerken, tad tuz aramak da abes kaçtı ya. Neyse...

    Bu yeşil düşmanlığı ise sadece İstanbul'da değil, AKP hükümetinin olduğu bütün illerde böyle... Sanırım düşünce şu; "Bu topraklar nasıl olsa Amerika'nın olacak. Bari kuraklaştıralım da onlara bir faydamız olmasın."

    Ne güzel vatanımızı düşünüyorlar. Biz de kalkmış yeşil diyoruz, bitki diyoruz, çiçek, böcek diyoruz. Ne kadar da nankörüz değil mi?

    YanıtlaSil