31 Ocak 2011 Pazartesi

AYNA GİBİSİ YOK!


“Şu anda öyle bir ana muhalefetle karşı karşıyayız ki, düşünebiliyor musunuz bir kanun maddesinde kırk sekiz tane önerge verebilecek kadar siyasi ahlaktan, etikten uzak. Böyle bir muhalefeti iyi niyetle izah etmek mümkün mü? Yani şu beyazı görüyorsunuz, güya muhalefet edeceğim diye bu beyazın siyah olduğunu ispat etmeye ne gerek var? (Bu beyaz) diyemiyor. Bu bir cibilliyet meselesi aynı zamanda. (1 Nisan 2007, Eskişehir)” Bu sözler söylendiğinde CHP’nin genel Başkanı Deniz Baykal.

“Ama bu bir cibilliyet meselesi cibilliyet. (5 Eylül 2010, Kazlıçeşme)” Kime mi bu sözler? CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’na.

“Bu iddia sahibi iddiasını ispatla mükelleftir. Ak Parti’yi Hizbullah ile herhangi bir terör örgütüyle ilişkilendirme gayreti içine girmek densizliktir, namertliktir, terbiyesizliktir. (24 Ocak 2011, Ankara)” Bu sözler de Kılıçdaroğlu’na.

“Herkes istediği gibi içiyor. Aksırıncaya tıksırıncaya kadar içiyorlar.” Bu da içki yasağına karşı gelenlere.

“Meclis'teki Demokratik Açılım Paketi görüşmelerinin yapıldığı güne dair kamera kayıtlarını incelerken ilginç bir duruma tanık olduk. Kamera kayıtlarında Bahçeli konuşurken bir ara Başbakan Erdoğan ekranda beliriyor ve sinirli bir şekilde dudaklarını kıpırdattığı görünüyor. Biz bu görüntüyü dudak okuma uzmanlarına okuttuk ve Erdoğan'ın Bahçeli'ye çok ağır bir küfür ettiğini ortaya çıkardık. (Cihan Paçacı’nın bir televizyo kanalındaki açıklaması)”

“Ananı da al git. (11 Şubat 2006, Mersin)” Derdini anlatan çiftçi RTE’nin hedefinde.

Başbakan böyle konuşur da yol arkadaşları ondan aşağı kalır mı?

“Hayat alkol ve seksten ibaret değildir. (Bülent Arınç)” Bu sözün altındaki gerçek deşelenmeye başlayınca, “'Seksi bir kenara bırakalım. Çünkü her şey alkol üzerinden konuşuluyor.” diyerek tartışmaya yeni bir boyut kazandırdı.

“Galatasaraylılığımdan utanıyorum. Başbakanı, TT Arena’da yuhalayanların babaları belli değildir, buna eminim. Şerefsizler, yuhalayan kahpe GS taraftarı.”

“Böyle bir şerefsizlik yok. Nankörsünüz... Kimin sayesinde o statta maç izliyorsunuz. Kim yaptı lan o stadı size. Geri zekâlı, kuş beyinliler.”

Son iki sözü söyleyen kişilerin adını yazmadım. Kraldan çok kralcı davranmanın insanı nerelere vardırdığını görmek açısından ilginç.

AKP’nin sözcü ve yandaşlarının benzer sözlerinin hepsini yazmaya kalksak sanırım sayfalar yetmez. Bu sözleri yorumsuz yazdım; ancak gençliğimde dinlediğim ve davranışlarımda, sözlerimde rehber edindiğim bir öykü de paylaşmak istedim.

“Peygamber’imiz bir mecliste otururken oraya, Ebu Cehil gelir. Hiçbir şey konuşmadan Peygamber’imizin yüzüne bakarak: ‘Ya Muhammed! Sen ne kadar çirkin suratlı, acayip görünüşlü bir insansın.’ der. Peygamber’imiz hiç öfkelenmeden: ‘Doğru söylüyorsun.’ diyerek Ebu Cehil’i yanıtlar.

Biraz sonra, aynı yere Hazreti Ebu Bekir gelir. Peygamber’imizi görünce sevinerek: ‘Ya Resulallah! Sen ne kadar güzel yüzlü, güzel görünüşlü, tatlı sözlüsün. Ben, senden daha güzel bir insan görmedim.’ sözleriyle sevgisini ifade eder. Hazreti Peygamber, ona da: ‘Doğru söylüyorsun.’ diye karşılık verir. Biri hakaret, diğeri de sevgi içeren bu iki söze verilen aynı yanıt, oradakileri şaşırtır ve şu soruyu sorarlar: ‘Ya Resulallah! Çirkinsin diyeni de güzelsin diyeni de onayladınız, bu nasıl oluyor?’ Hazreti Peygamber: ‘Ben aynayım. Kim bana bakarsa kendi suretini görür. Ebu Cehil, kendi çirkinliğini, Ebu Bekir de güzelliğini gördü.’ diyerek yanıtlar.”

Yetmiş milyon ayna dururken yoruma gerek var mı?

26 Ocak 2010

Not: 31 Ocak 2011 tarihli KENT YAŞAM Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımın tümünü http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

29 Ocak 2011 Cumartesi

BİR, HÜR VE TOK TÜRKİYE


CHP Genel Başkan Yardımcısı Süheyl Batum’un, Mustafa Balbay ve Tuncay Özkan'ın milletvekili adaylığı için Parti Meclisi'ne öneri sunacağını açıklaması kamuoyunda yeni bir tartışmayı da alevlendirdi. Kılıçdaroğlu’nun, gazetecilerin sorusu üzerine: “Böyle bir şey yok.” demesi, konunun kapatıldığı izlenimi verse de hukuksuzluğa uğrayan Silivri’deki simge isimlerin seçimlerde aday gösterilmesi Haziran’a kadar tartışılacağa benziyor. Zaten Batum’un açıklamasından önce de konu, CHP tabanında tartışılıyordu. İnternetteki paylaşım sitelerinde Silivri mağdurlarının milletvekili adayı gösterilmeleri için uzun süredir kampanyalar yürütülüyordu.

Batum’un açıklamasına bir genel başkan yardımcısının “Gündemde şu an işsizlik, yoksulluk, yolsuzluk gibi konular bulunuyor. CHP’nin bugün gündeminde adaylık konusu mu var?” bu sözlerle yanıt vermesi ise ilginçtir. Silivri mağdurlarının adaylıkları, seçim takviminin başlamasıyla yapılacak adaylık başvurularından ayrı düşünülmeli. Balbay, Özkan ve diğer hukuksuzluk kurbanları, ülkemizin demokrasi ve özgürlük tarihinin önemli bir kırılma noktasının simgeleridir. Burada kişilere odaklı bir değerlendirmeden çok, özgürlük-tutsaklık konusu öne çıkarılmalıdır. Adlar düşünülürken yalnızca bu iki adın (gazeteci oldukları için basının da desteğiyle) değil, değişik kesimlerden birçok kişinin adaylıkları dile getirilerek değerlendirilmeli. Unutmamak gerekir ki üniversite, basın, ordu, siyaset, yargı alanından birçok önemli isim Cumhuriyet değerlerine sahip çıktıkları için Silivri’deler. Buradaki hukuk ayıplarıyla destanlar yazılır. Buradaki masum aydınların yanına birtakım suçluları monte ederek bir terör örgütü yaratma gayreti iktidarın önemli hukuk ayıbıdır. Hele son olarak Kara Pilot Teğmen Mehmet Ali Çelebi’nin başına gelenler, bu tezgâhın nasıl işlediğini açıkça ortaya çıkarmakta. Çelebi'nin gözaltında bulunduğu sırada el konulan cep telefonuna, bir Hizb-ut Tahrir üyesinin rehberinin yanlışlıkla eklendiğinin bir polis tarafından itiraf edilmesi, Ergenekon davasının nasıl ortaya çıktığının önemli bir göstergesidir. Demokrasi ve özgürlükleri savunan kişi ve kurumların bu hukuksuzluğa karşı çıkmaları hem yurttaşlık hem de insanlık görevidir.

Ülkemizde AKP iktidarı döneminde inanılmaz yolsuzluklar yapıldı. Bu yolsuzlukların hiçbiri yargı önüne çıkarılamadı. Yargı organlarına yapılan inanılmaz baskılar, kadrolaşma hamleleri kuvvetler ayrımını ortadan kaldırdı. Yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı tartışılır duruma geldi. Yolsuzluğun arttığı bir ülkede yoksulluk ve işsizlik de artar. Ülkemiz, gelir dağılımı adaletsizliğinde neredeyse dünya birincisi olacak. Bunun nedeni de yolsuzluktur. Yolsuzluğu önleyecek olan da yargının tarafsız ve bağımsız işlemesidir. Hukuksuzluğa ses çıkarmadan, ülkede hukuku egemen kılmadan yolsuzluğun önlenebileceğini düşünmek saflıktır.

Herkesin merak ettiği bir şey var ülkemiz de. “Bu kadar çok yolsuzluğun, işsizliğin olduğu bir ülkede bunlara neden olan parti nasıl olur da oylarını sürekli olarak artırır?” AKP iktidarı yolsuzluğu, yoksulluğu, işsizliği konuşturmamak için Silivri’yi yarattı. Sahte darbe senaryolarıyla gündemi hep meşgul etti. Darbecileri yargılıyorum derken demokratları içeri atıp asıl darbecilerle kol kola yürüdü. Etnik ve dinsel siyaseti tartıştırarak, sınıf mücadelesinin önünü tıkadı. Ne yazık ki kendini demokrat sanan bazı kişiler de bu “demokrasicilik” oyununa kanarak alet oldu. Ülkemizde kuvvetler ayrımı temelinde demokrasi işlemediği sürece ekonomik kaynakların hakça bölüşülmesi sağlanamaz. Tunus ve Mısır’daki halk hareketlerine baktığımızda iki şey öne çıkıyor: özgürlük ve yolsuzluk. Bizim de üç önemli toplumsal gündemimiz var: hür, tok ve birlikte yaşamak. Halkın bu talebini dikkatle değerlendirmeli. Hür yaşamak için hukuk kurallarının işlemesine gerek var; tok yaşamak içinse ekonomik kaynakların hakça paylaşılmasına. Bu da yolsuzluğun önlenmesiyle olur. Yolsuzluğu önleyecek olan da adil bir yargı ve siyasetteki koruma duvarlarının kaldırılmasıdır.

Ülkemizin en önemli yaşamsal sorunlarından biri de toplumsal ayrışmadır. Halkımız, etnik ayrışmanın yanı sıra siyasal bir bölünmüşlüğün de eşiğindedir. Her geçen gün Cumhuriyetçilerle irticacılar arasındaki cepheleşme derinleşiyor. Güneydoğu’da dille din arasında sıkıştırılmaya çalışılan yurttaşlarımız bu kısır döngüden kurtarılmalı. Bu nedenle ulusal birliğin sağlanması da bu aşamada yaşamsaldır.

Balbay, Özkan ve diğerlerinin adaylıkları için şu gerekçe ortaya atılabilir. “Milletvekili dokunulmazlığının kaldırılmasını isteyen CHP’nin, Silivri sanıklarını adaletten kaçırarak dokunulmazlık zırhına bürümesi izah edilemez.” Öncelikle hiçbir suç kanıtı olmadan aylardır tutuklu olan kişilere sahip çıkılması, AKP’nin uyguladığı adaletsizliğe en büyük darbedir. Bu kişiler milletvekili seçilirlerse, CHP’nin yemin töreninden sonra yapacağı ilk iş, dokunulmazlıkların kaldırılmasını TBMM gündemine getirmesidir. Bu kişilerin suçluluğuna, kendilerinin de “ak” olduğun inanıyorsa AKP, dokunulmazlıkların kaldırılmasına yardımcı olur. Böylesi tavırları doğru planlayıp uygulayan bir CHP önümüzdeki seçimlerden başarıyla çıkarak iktidar olanağını yakalayabilir.

Çok partili yaşama geçtiğimizden bu yana seçimlerde başarılı olup ülkemiz tarihine (olumlu/olumsuz) damga vuran tüm partilerin toplumun o günkü taleplerini özetleyen bir manifestoyla halkın karşısına çıktıklarını görmekteyiz. Yine bu taleplerin bir sloganla ifade edilmesi de önemlidir. Bugünün talebi yoksulluğun önlenmesi, insanların geçimlerini sağlayacak iş olanaklarına kavuşması ve özgürlüktür. Ayrıca ulusun değişik biçimlerde bölünüp kamplaşması ise kaygı vericidir. Bu nedenle seçimlere giderken CHP’nin bu talepleri özetleyen sloganı “BİR, HÜR VE TOK TÜRKİYE” olmalıdır. Bu sloganın içeriği doldurularak bir bildirgeyle topluma açıklanmalı. AKP’nin yarattığı hukuksuzluk ve yolsuzluk düzeninin değiştirilmesi için amansız bir mücadelenin fitili ateşlenmeli.

Toplumda hukuku egemen kılmak amacıyla 12 Eylül, 28 Şubat ve 27 Nisan’ın hazırlayıcılarının yargı önüne çıkarılması için her türlü çaba gösterilmeli. Böylece iktidar partisinin “demokrasicilik oyunu” bozulabilir. Darbelerle mücadele ediyor görüntüsü ortadan kalkar.

“Mustafa Kemal’in yaveri ve otomobili alınıp ödeneği kesiliyor. Bu kez İngilizler hükümete bir liste veriyor ve listedekilerin tutuklanmalarını istiyorlar. Kimler var listede? Mustafa Kemal ve yaveri Cevat Abbas, Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak, İsmet İnönü, Kazım Karabekir, Halil Paşa, Albay Ali Çetinkaya.(*)” Türkiye bugün mütareke döneminde yaşadığı siyasal kavganın benzerini yaşamakta. Kirli bir küresel tezgâhın içinde çırpınmakta. Mütareke dönemindeki işbirlikçi oyun Mustafa Kemal ve arkadaşları tarafından bozulmuştu. Ergenekon tutuklanmalarının benzeri o gün de yaşanmıştı. Bugün, bu emperyalist saldırıyı Atatürk’ün partisi CHP bozmalı. Tarih, büyük bir fırsatı ve sorumluluğu önümüze koymuş durumda.

Bugün Silivri’de yurdumuz aydınlarının bir kısmı tutulmakta. Aydın, bir ülkenin belleği ve aklıdır. Akıl ve bellek olmadan toplumların ayakta durması güçtür. Gelecekte bu aydın kıyımının hızla süreceğini anlamak hiç de zor değil. İktidar uygulamalarına karşı çıkanların Silivri’ye gönderileceği tehditleri açıkça yapılmakta. Böylesi koşullarda ekmeği, adaleti, özgürlüğü savunmaktan başka bizleri haklı çıkaracak başka ne olabilir
* “Mütareke Yılları” başlıklı yazımın tamamı, Haber Doğu Gazetesi (28 Ocak 2011) ve http://adiladalet.blogspot.com/2009/10/mutareke-yillari.html den okunabilir.

27 Ocak 2011

Not: 30 Ocak 2011 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımın tümü http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

24 Ocak 2011 Pazartesi

UĞUR MUMCU’YU ANARKEN


Uğur Mumcu adını, ilk kez duyduğumda ortaokuldaydım. 12 Mart darbesinin baskıcı günleriydi. Devrimci gençlik önderlerinin sokaklarda avlandığı, “Solcuyum.” diyenlerin hapishanelere doldurulduğu günlerdi. İşte, bu dönemde bir gün Uğur Mumcu’yla birlikte birçok aydının tutuklandığı haberini radyodan duydum. Bir gün sonra da bir ulusal gazetemizde konuyla ilgili haber vardı. O günlerde, 12 Mart rejiminin mağdurlarıyla ilgili haber ve fotoğrafları keserek bir dosyada toplardım. Böylece Uğur Mumcu haberi de Deniz Gezmiş, Mahir Çayan ve arkadaşlarının haberlerinin bulunduğu dosyamdaki yerini almış oldu.

Daha sonra Mumcu’nun Yeni Ortam'daki yazılarını okumaya başladım. Artık liseye başlamıştım. Solun yükselişe geçtiği, gençliğin ülke ve dünya sorunlarını hararetle tartıştığı yıllardı. Uğur Mumcu’nun Cumhuriyet’te yazdığı yıllarda da okuruydum, kısa bir süre Milliyet’te yazdığında da.

1980 öncesi solun hatalarını gören bir kalemdi Mumcu. O dönemde terör, siyaset ve mafya ilişkilerini çözmüştü. Solcuların bir bölümü Mumcu’yu MİT ajanlığıyla suçlarlardı. Benim ağırıma giderdi bu durum. Zaman zaman arkadaşlarımızla bu konuda sert tartışmalar da yapardık. Kimileri de onun KGB hesabına çalıştığını söylerdi. Ben de ülkemizin birçok yurtseveri gibi onun Türkiye için çalışan, mücadele eden, özveride bulunan birisi olduğuna yürekten inandım. Her sabah gazeteyi aldığımda ilk okuduğum yerdi onun köşesi. Gözlem’i okuduktan sonra manşetlere ve diğer köşe yazılarına bakardım. Çünkü hep heyecan ve merak vardı içimde. “Acaba bugün hangi gerçeği açıklayacak, hangi bilinmezi bize öğretecek, hangi karanlık noktaya ışık tutacak?” diye sabırsızlanırdım.

12 Eylül’ün karanlık günlerinde, yasaklı Bülent Ecevit’le kendi köşesinde yaptıkları “sosyal demokrasi” konulu tartışmalarını unutmak mümkün mü? 12 Eylül’ün siyasal ürünü olan irtica ve bölücülüğün uluslararası kaynaklarını, destekçilerini ilk kez Uğur Mumcu’nun kaleminden öğrendik. Türkiye’nin başına örülmek istenen çorapları bir bir ortaya çıkarıyordu cesur kalemi. Ülkemizin bugününü yıllar öncesinden yazmıştı, bizler uyanalım diye. Duyarsız aydınlar, çıkarcı kitleler umursamadı yazılanları. Siyasetçilerimizse bir adım önünü görmekten acizdi. Günü kurtaran politikalarla yetindiler. Geleceğe yönelik projesi, amacı olmayan politikacı için Uğur Mumcu’nun yazdıkları bir anlam taşımıyordu. Onu, sadece gerçek aydınlar, bilinçli yurtseverler anladı. Ne yazık ki onlar da çoğunlukta değillerdi.

Uğur Mumcu; çıkarcı, ikiyüzlü, soyguncu düzene karşı bir savaşçıydı. Kalemini satmadı. Aklını üç beş soysuza kiraya vermedi. Ülkeyi soyanları, yetim hakkı yiyenleri korkusuzca teşhir etti. Gazete patronlarının iş takipçiliğini, ihale kovalayıcılığını yapmadı. O, Cumhuriyet değerlerinin yaşaması, çağdaş bir ülke ideali, mutlu ve barış içinde yaşayan bir ulusun var olması için çaba gösterdi. Siyasetçiye yağ çekmedi, koltuk ve çıkar uğruna kalem oynatmadı. İnsan olmanın gerektirdiği erdem ve onurdan vazgeçmedi. O aklının, yüreğinin, vicdanının, insanlık ülküsünün, çağdaş değerlerin, inandığı doğruların peşinden gitti.

24 Ocak 1993’te Uğur Mumcu katledildi. Ülkesi için düşünen bir beyin yok edildi. İnsanlık için çarpan bir yürek çarpmaz oldu. Halkının geleceği, ulusunun mutluluğu için bağıran ses susturuldu. Atatürkçü bir nefes soğuk, karlı bir Ankara kışında damla damla kan oldu, toprağı suladı. O kan, Çankaya sırtlarından toprağa karışarak Anıtkabire, Ata’sına ulaştı ve bin bir renkte çiçeğe dönüşerek açtı. O günden sonradır ki Anıtkabir’in ağaçları daha çok göğerdi.

Uğur Mumcu ve birçok aydınımızın, faili meçhul cinayete kurban gittiği söylenir kamuoyunda. Yanlış bir görüş bu. Bir olayın failini mi bulmak istiyorsunuz? O olayın sonucunun kime ya da kimlere yarar sağladığına bakmalısınız. O zaman görürsünüz failleri. Bu nedenle Uğur Mumcu ve katledilen diğer Atatürkçü aydınlarımızın failler bellidir. Ne yazık ki o failleri yargı önüne çıkaracak siyasal irade yoktur.

Küresel baskıların, oyunların, yönlendirmelerin ülkemiz üzerinde yoğunlaştığı günümüzde Uğur Mumculara o kadar çok gereksinmemiz var ki… Bu örnek insanı saygı ve rahmetle anıyoruz. Ona karşı olan borcumuzu ödemek için yapacağımız tek şeyse erdemli ve yurtsever olmak.

24 Ocak 2011

Not: 24 Ocak 2001’de hunhar bir saldırı sonucunda katledilen Diyarbakır Emniyet Müdürü Ali Gaffar Okkan ve arkadaşlarını, şehit edilmelerinin onuncu yılında saygı ve rahmetle anıyorum.

23 Ocak 2011 Pazar

ISLIKLARIN GÜCÜ

Güzel bir cumartesi sabahı. Erkenden evden çıktım. Birkaç gazete alarak Taksim otobüsüne bindim. Arkadaşlarla sabah kahvaltısında buluşacağımızdan geç kalmama endişesi var bende. Otobüste cam kenarında boş bir koltuğa oturuyorum. Bir yandan gazetelerime göz atarken bir yandan da denizi seyrediyorum. Deniz bin bir düşünceyi, hayali kafamda canlandırmakta. İstanbul’un büyüsü biraz daha kendini hissettiriyor. Hayal ve düşünceler içinde Taksim’e nasıl vardığımı anlayamıyorum. Ne güzel bir gün, ne büyük bir zevk ve İstanbul…

Taksim cıvıl cıvıl. İstiklal Caddesi insan seli. Kitapçılara uğruyorum, yeni çıkan kitaplara bakayım diye. Raflar dizi dizi kitap dolu. Müşteri yok. Kitapçı vitrinleri, insan selinin dikkatini çekmiyor. Kitapçı dükkânının önünde bir kalabalık ve gruplar halinde içeri girerek üst kata çıkanlar var. Merak ediyorum, kitaplara hiç bakmadan yürüyüp üst kata çıkan bu grupları. Maçlara bilet almak isteyenler olduklarını öğreniyorum. Az sonra arkadaşlarla telefonlaşarak buluşma yerimize gidiyorum. Galata Kulesi’nin yanındaki çay bahçesindeyiz. Klasikleşen, daha çok da ada vapurlarında yaptığımız çay, simit ve eski kaşardan oluşan muhteşem bir kahvaltı masası. Yoğun bir söyleşi. Daha çok siyasal konular ön planda. Damak lezzetiyle söyleşi keyfi birbirine karışıyor. Galata Kulesi’nin tarihsel büyüsü, görkemi bize göz kırpıyor. Koşuşturan, fotoğraf çeken turistler… Müşterilerine çay yetiştirmek için iven garsonlar… Tepemizde uçuşan kargalar ve martılar… Kule’nin merdivenlerinden inip çıkan insanlar…

Kahvaltımız ve sohbetimiz bittikten sonra veda ediyoruz Galata Kulesi’ne. Tünel Meydanı’nda miting var. Tuncelili yurttaşlarımız, okyanus ötesindeki cemaat liderini protesto ediyorlar. Biraz izledikten sonra İstiklal Caddesi’nden Taksim’e doğru yürüyoruz. Galatasaray Lisesi önüne doğru yürüyen daha büyük bir kalabalık. Rengarenk pankartlar, gökkuşağı gibi. Sesler çok canlı, coşkulu. Her yaştan insan var. Kadınların sayısı erkeklerden az değil. Önde sarı lacivert renkli büyük bir pankartta “TEK YUMRUK” yazıyor. Sarı kırmızı, siyah beyaz, bordo mavi ve burada sayamayacağım kadar çok amatör kulüp renkleri de yer alıyor gösteride.

Galatasaray stadyumunun açılışı sırasında TOKİ başkanının konuşmasıyla ateşlenen ve daha sonra RTE’ye yönelen ıslıklı protesto kamuoyunu günlerdir meşgul ediyor. Halkı azarlamayı alışkanlık haline getiren iktidar partisini, ıslıklı protesto çok rahatsız etti. Çünkü toplu halde yapılan bu davranış, iktidarı korkuttu. Bu sefer, azarlamaya tehdit de karıştı. Stadyumun, Galatasaray’a daha devredilmediği söylenerek gözdağı verilmek istendi. İşte cumartesi günü bu tehdidin, gözdağının bir işe yaramadığını gördük.

Ezeli rekabet içinde olan dört büyük kulübümüzün taraftarını bir araya getiren nedir? Tabi ki özgürlük ve demokrasi isteği. Tek adam yönetimine karşı bir isyandır bu. O gün stadyum gösterisinde her görüşten insan vardı. Büyük bir olasılıkla AKP’ye oy vermiş ve yine de oy verecek insanlar ıslıklarıyla bir iletiyi siyasetçilere gönderdiler. Siyasetçilerimiz bu iletileri hep görmezden gelir. Birbirlerinin üstüne yıkarlar bu tür karşı çıkışları.

Özgürlük, demokrasi ve ekmek mücadelesinin dini, dili, rengi, cinsiyeti olmaz. Bu istekler; insanları kaynaştırır, ulusu birleştirir, ayrımcılığı yok eder. Dün bu gerçeği tekel işçilerinde gördük, cumartesi de ıslıklı taraftar protestosunda. Ancak, ne yazık ki halkın ne demek istediğini anlayan siyasetçiler yok. Siyasetçiler, halkın çok gerisinde. Islıkların gücünü, rengini anlayabilecek, sesini duyabilecek, halkın gerçek gündemini tartışmaya açabilecek siyasetçilere o kadar gereksinmemiz var ki…

23 Ocak 2011

22 Ocak 2011 Cumartesi

EV HAPSİ


Yasaklar, yasaklar, yasaklar… Uzun süredir kamuoyunun tartıştığı ve zaman zaman da korkuya kapıldığı bir konu yasaklar. AKP iktidarıyla birlikte tartışmaya açılan ve giderek korkuya dönüşen özel yaşama müdahale, kamuoyunu meşgul eden başlıca konu. Yasaklar yaşamımızı belirliyor mu, günlük yaşantımızı ne kadar etkiliyor? Toplumumuzun sosyal yaşamında AKP iktidarıyla bir değişim oldu mu? Bu soruların yanıtları gerçek durumu ortaya çıkarır.

Fırsat buldukça İstanbul’un değişik semtlerinde yürüyüş yaparım. Farklı değişik özellikteki mekânları tanımak ve buralara özgü özellikleri öğrenmek en büyük merakım. Tarihi semtlerinse benim için önemi çok büyük. Bu semtlerde zaman yolculuğuna çıkmak ise önemli bir mutluluk nedenim. Bu büyüleyici kentte zamanın nasıl geçtiğini anlayamaz insan.

İstanbul’da belli başlı merkezi semtlerin dışında orta gelirli kadın ve erkeğin birlikte gidebileceği, yiyip içip sohbet edebileceği yer neredeyse yok gibi. En çok göze çarpan yerler yalnızca erkeklerin gidebildiği kahvehane ve loş birahaneler. İki insan cinsinin birbirinden bu kadar uzak yaşadığı bir toplum modern olabilir mi? Yine böylesi bir toplumun bireylerinin sağlıklı düşünüp duygulanmaları, doğru kararlar vermeleri, mutlu olmaları olanaklı mı? Birer bardak çayın karşılıklı içilemediği bir yerde toplumsal dinamizm nasıl sağlanabilir?

İstanbul için yirmi dört saat yaşayan kent denir. Acaba bu söz ne kadar doğru? Gerçekten İstanbul yirmi dört saat yaşıyor mu? Son yıllarda hemen hemen bu büyük kentin tüm semtlerinde geceleri sokaklarda in cin top oynuyor. Hava karardıktan sonra insanlar evlerine çekiliyor. Semtlerdeki çay bahçelerinin yerini farklı işletmeler almış. Olanlarsa ateş pahası. Her dakika garsonlar tepenizde. Çayınızı bitirir bitirmez yenisi geliyor masanıza. Böylesi bir durumda sohbet de yok, keyif de. Zaten mideniz allak bullak oluyor. Çay içmeye neredeyse tövbe edesiniz geliyor. Üç beş yıl öncesine kadar aileler akşam yürüyüşlerini çekirdek yiyerek yaparlardı. Bu da yok oldu. İnsanlar evlerine kapanıyor günün bitmesiyle. Neden acaba?

Gittiğiniz her yerde başlıca konu televizyon dizileri. Herkesin bağımlısı olduğu diziler var. Dizinin gelecek bölümünde olacaklar için hararetli tahmin tartışmaları yapılıyor. Herkes, senaryonun devamını kendince yazıyor. Nerdeyse her evde yaşayan kişi sayısı kadar televizyon alıcısı bulunmakta. Akşam oldu mu, aile bireyleri rahatsız edilmeden köşelerine çekilip “huzur” içinde kendi dizisini izliyor. Aile içi iletişim sadece reklam aralarında. Akraba, komşu, arkadaş ziyaretleri yok denecek kadar az. Olanlarsa dizilere göre ayarlanıyor, birlikte televizyon izleniyor.

Erkeklerin bir bölümünün vazgeçilmez tutkusu futbol. Maçların yorumlanması günlerce sürüyor. Kavgaların, tartışmaların ardı arkası kesilmiyor. Bir takımın taraftarı olmamak neredeyse toplum dışı kalmak olarak görülüyor. Maçları izlemeyenlere uzaylı muamelesi yapılıyor. Biz sadece sporu izlemek için varız.! Spor yapmak mı? O da ne?

Diğer bir toplumsal tutkumuzsa internet. Halkımızın bir bölümü gününün neredeyse tamamını burada geçiriyor. İnternet oyunları tutkuya dönüşmüş. Masaüstü bilgisayarına sarılarak uyuyanlar var. Sanal ortamdaki çiftliğinde yetiştirdiği tavuklarla, sebze ve meyvelerle övünen “becerikli” çiftçilerimiz de görmezden gelinemez. Tabi ziraat sanal ortama taşınınca da uçsuz bucaksız tarım topraklarımız boş kalıyor. Biz de badem, ceviz, pirinç, buğday, sarımsak, susam, pamuk, karpuz, muz gibi ürünleri dış ülkelerden ithal ediyoruz. Paylaşım sitelerinde akşama kadar aynı videoyu belki bin kere paylaşıyoruz. Herkes kendi düşüncesinden kişilerle arkadaş olup birbirlerine propaganda yapıyorlar sanal ortamda. Görenler de ülke için büyük bir mücadelenin, özverinin olduğunu sanacak. Ömür, bir sanal bağımlılık içinde insan sesine hasret kalarak geçiyor. Çaylar, kahveler, çiçekler, pastalar sanal ortamda ısmarlanıyor. Nerdeyse çay sıcaklığı, kahve tadı, çiçek kokusu unutulacak.

Sanal ortam, toplumu eve hapsederken birileri yaşamın gerçeğini yavaş yavaş suratımıza çarpıyor. Arazilerimiz yağmalanıyor, kentlerimiz hapishaneye dönüşüyor, tarlalarımız köstebeklere kalıyor, okullarımız ortaçağın karanlığına terk ediliyor, özelleştirme adı altında neyimiz varsa el değiştiriyor, ülkemiz küresel güçlerin laboratuvarına dönüşüyor, tüm sosyal yapımız darmadağın oluyor; biz sanal ortamda bütün bunlarla savaşıyoruz öyle mi? Burada Don Kişot’un kulaklarını çınlatmasak olmaz.

Yıllar sonra şu sözleri duyacak gibiyim: “Bir gün bize çağ atlatacağını söyleyen birisine ülkemizi teslim ettik. Biz de köşemize çekildik. Hepimize birer renkli cam verdiler, mutluluktan hiçbir şeyi göremez olduk. Güzel bir ülkemiz, verimli topraklarımız, sevecen insanlarımız, çağdaş kurumlarımız, çalışkan yurttaşlarımız, örnek bir Cumhuriyet’imiz vardı. Zamanla renkli camlarımız çoğaldı, sanal bir ortamın çekici büyüsüyle çok eğlendik, sokağa bile çıkmaz olduk. Yıllar sonra yerimizden kalkıp sokağa çıktığımızda bir de baktık ki her yer değişmiş, tabelalarda yazılanları bile okuyamadık. Yeni yöneticiler, bize yabancı olduğumuzu söyleyerek gidecek bir yerimizin de olmadığını bildirdiler. Biz de ne yapacağımızı kara kara düşünürken bir sanal geminin güvertesinde, sanal bir okyanusa açıldık.”

Halkımız, gönüllü olarak kendisini müebbet hapis cezasına çarptırdı. Ev hapsi yaşıyor. Sosyal yaşamını sonlandırıyor böylece. Dizilerden, futbol aşkından, sanal çiftliklerden, internet bağımlılığından bir kurtulursa ev hapsi de sona erecek. O zaman her şey daha güzel olacak. Yasaklar mı? Dağlardan gürül gürül akan bir nehri hangi baraj durdurabilir ki?

20 Ocak 2011

Not: 24 Ocak 2011 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

20 Ocak 2011 Perşembe

KUTUPLAŞMA TEHLİKESİ

Cumhuriyet’in ilanıyla uzun süre sessiz kalan gericiler (Cumhuriyet karşıtları), 12 Mart darbesinden sonra partileşerek siyasetteki yerlerini aldılar. Milli Nizam’la başlayan siyasal yaşamları değişik parti adlarıyla sürdü. Burada ilginç olan, Milli Görüş’ün sola karşı yapılan bir darbe sonrası örgütlenmiş olmasıdır.

Bu sürecin başlangıcında iki şey dikkat çekiciydi. Birincisi, her ortamda dini, siyasete alet eden bir politik anlayışın sergilenmesi. Yani, yüz yıllardır halkın kutsal kabul ettiği değerlerin politik çıkar uğruna kullanılmasıdır. Önceleri yadırgansa da merkez sağ siyasetçilerin de zaman zaman dini, kısa dönemli siyasal kazanç uğruna kullanmaları kanıksanır bir durumun oluşmasına destek vermiştir. Toplumsal yaşamın, dini kurallara göre biçimlenmesi için de alttan alta bir çalışmanın yapıldığı da yadsınamaz.

İkincisi ise, bu siyasal çizginin toplumda “Müslümanlar ve diğerleri” ayrımını yapmasıdır. Kendilerinden söz ederken “Müslümanlar böyle düşünüyor, Müslümanlar bunu istiyor…” gibi cümleler kurmaları toplumda ayrımcılığın tohumlarının atılmasına neden oldu. Bu söylemler, toplumu “Müslüman olanlar/ olmayanlar” biçiminde ayrıştırırken irticacı partilere de kalıcı kitle tabanı sağladı. 12 Eylül öncesi siyasetçilerin bu söylemi bölücülük olarak algılayıp toplum önünde mahkûm etmeleri nedeniyle o zamanın Milli Selamet Partisi oy kaybına uğramıştı. Ancak 12 Eylül’le birlikte yeniden düzenlenen siyaset alanı, bu tür söylemlerin taraftar bulmasını kolaylaştırdı.

Rastlantı mıdır bilinmez… Bu hareketin siyasal alana çıkışı da sıçrayıp gelişmesi de askeri darbe sonrası dönemlerdir.

1990’da dünyada oluşan yeni siyasal düzen, geri kalmış ülkelerde etnik ve dinsel siyaseti destekliyordu. Küresel güçlerce Müslüman ülkelere dayatılan ılımlı İslam, ülkemizde politik destek bularak hızla güçlendi. Ilımlı İslamcı görüşü temsil eden AKP, küresel güçlerin de desteğiyle iktidar oldu. Bu dönemde geçmişte tecrit edilen ve tutmayan “Müslümanlar ve diğerleri” söylemi de sıkça söylenir oldu. Bu anlayışla toplum bir kutuplaşmanın eşiğine geldi. Türban kavgasında odaklaşan bu ayrımcılık, günlük yaşamın dinsel kurallara göre düzenlenmesi tartışmalarıyla tırmanmakta. Özellikle son günler de RTE ve arkadaşlarının yapay sorunlar yaratarak toplumu bu tartışmalara çekmesi ilginçtir. Hele muhalefetin bu yapay gündemler üzerinde yoğun tartışmalara girişmesi ise anlaşılır değildir. AKP, bu yapay gündemlerle toplumu belirgin bir kutuplaşmaya sürüklemek istiyor. Böylece de önümüzdeki genel seçimleri garanti altına alarak cumhurbaşkanlığı seçiminde RTE’yi rahatlatma peşinde. Yine seçimlerden sonra olası bir anayasa değişikliği için toplumsal alt yapı oluşturmaktalar.

Kutuplaşma siyaseti, sadece AKP’ye yarar getirir. Ülkemize ve diğer siyasal partilere ise zarar verir. İktidar partisi kutuplaşma, gerginlik siyaseti izleyerek başarısızlıklarını örterken siyasal kazanç da sağlıyor. Toplumun asıl gündemi tartışmasını, konuşmasını engelliyor.

Son günlerde Yargıtay, içki, Hizbullah, Osmanlı, heykel… gibi konularla yoğun, yapay bir gündem yaratılmasının nedeni, asıl sorunları unutturma çabasıdır. Bu aşamada özellikle ana muhalefetin iyi bir manevrayla halkın gerçek gündemini tartışmaya açması gerekmekte.

Peki, topumun asıl gündemi nedir? Toplumun asıl gündemi yoksulluk, yolsuzluk ve işsizliktir. İşsizliğin çığ gibi büyüdüğü, çalışanlarınsa kıt kanaat geçindiği bir ülkede, bunların konuşulup tartışılmaması dikkat çekicidir. Bu konuların gündeme yerleşmesi, AKP’nin yapay gündemlerinin önüne geçmesi için alışagelen yöntemlerin dışında yeni yollar bulunmalıdır. Bu siyasal yaratıcılık gerektirmekte. Özellikle CHP’nin bu konuda zaman yitirmemesi gerek. Çünkü ülkenin bütünlüğü, ulusun birliği için CHP’nin gücü ve politikaları belirleyici olacaktır.

Toplumun siyasal alanda kutuplaşması AKP’nin yararına, CHP’ninse zararınadır. Zaten amaçlanan da budur. Çünkü Kılıçdaroğlu’yla yıllardır özlenip beklenen bir yükselme, iktidar olma olanağı yakalanmıştır. Bu rüzgârının önü kesilmeye çalışılıyor yapay gündemlerle. Dışarıdan bakıldığında, parti içinde bir istikrar varmış gibi görünse de kişisel ve hizipsel ikbal arayışları Kılıçdaroğlu’nu engellemekte.

CHP, AKP’nin toplumu iki kutba ayırma siyasetini önlemeli. Bunun için de dinsel eksende yapılacak tartışmalardan uzak durmalı. “Müslümanlar ve diğerleri” söyleminin ülkenin yarısını “Müslüman olmamakla itham ettiği” söylenerek bu bölücü anlayışın önü kesilmeli.

2007’deki Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde bazılarına benim de katıldığım birçok miting yapıldı. Coşkulu, görkemli bu mitingler son yılların en önemli muhalefet gösterisiydi. Ancak bu, AKP’nin yükselişini engelleyemedi. Aksine oylarının artmasına da neden oldu. Çünkü mitinglerdeki dinsel vurgular, merkez sağ seçmenin AKP’ye kaymasına neden oldu. CHP’nin de 2007 seçimlerinden başarılı çıktığı söylenemez. Bu nedenle 2011seçimleri öncesi bu durumun iyi değerlendirilmesi gerek.

Kurtarıcı ve kurucu olan CHP’nin önüne tarih yeni bir fırsat çıkarmıştır. Ulusu ayrışmadan, kutuplaşmadan kurtararak toparlayıcı, birleştirici olma görevi. Böylesi bir sorumluluğu yerine getirmek için duygusallıktan uzak, akılcı politikalara gereksinim var. Geçmişin deneyimlerinden ders çıkararak ülke sorunlarına çözümler üretmeli CHP. 2011’in ulusal bir kâbusa dönüşmemesi için şimdiden doğru mücadele yolları bulmalı. Yoksa dönülmez bir yolun karanlık dehlizlerinde ışığı aramakla geçer ömrümüz.

19 Ocak 2011

Not: 20 Ocak tarihli HABER DOĞU Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

17 Ocak 2011 Pazartesi

SÖYLEMLER ALGI OLUŞTURUR

“Kiğı Belediye Reisi Yusuf İzzet Bey’e,
Telgrafnamenizi aldım. Vaziyetinizden icap edenleri haberdar ettim. Vatana ve Cumhuriyet’e şiddetli bağlılığınız şükran ve takdire layıktır. Hain ve mürtecilere karşı fedakarane mukabele ve mücahedenize devam ve bunların layık oldukları acı akıbete çarpacakları zamanın yakın olduğuna itimat ediniz. (…) Gazi Mustafa Kemal, 28 Şubat 1925” (1)

“Ramazan Bayramı’nı aziz vatandaşlarıma hararet ve muhabbetle tebrik ederim. Bugünler de Cumhuriyet şanlı ordusunun kahramanlığı ve bütün vatan evlatlarının desteği ve yardımı ile büyük bir irtica tehlikesini bastırmak ve isyanın ve ihanetin reislerini Cumhuriyet mahkemelerinin adaletinin pençesine teslim etmiş olmakla bir defa daha parlak bir muzafferiyet kazanmıştır. (…) Gazi Mustafa Kemal, 24 Nisan 1925” (2)

“Menemen’de son zamanda vuku bulan irtica teşebbüsü esnasında Zabit Vekili Kubilay Bey’in vazife yaparken uğradığı akıbetten Cumhuriyet ordusunu taziye ederim.
Kubilay Bey’in şehadetinde mürtecilerin gösterdiği vahşet karşısında Menemen’deki ahaliden bazılarının alkışla tasvipkâr bulunmaları, bütün Cumhuriyetçi ve vatanperverler için utanılacak bir hadisedir. Vatanı müdafaa için yetiştirilen, dâhili her politika ve anlaşmazlığın haricinde ve üstünde muhterem bir vaziyette bulunan Türk subayının mürteciler karşısındaki yüksek vazifesi vatandaşlar tarafından yalnız hürmetle karşılandığına şüphe yoktur. (…) Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal, 27 Aralık 1930” (3)

İlk iki alıntıda, Şeyh Sait İsyanı sırasında ve sonrasında Atatürk’ün görüşleri yer almakta. Üçüncüsünde ise Kubilay’ın şehit edildiği Menemen Olayı’ndan sonra söylediklerini görmekteyiz. Cumhuriyet’e karşı en büyük iki irtica ayaklanmasından sonra Atatürk’ün kullandığı dile dikkat çekmek istedim bu alıntılarla. Cumhuriyet Devrimi’ne karşı ayaklanan gericilere karşı Atatürk’ün kullandığı “mürteci, irtica, hain, ihanet” sözcükleridir. Bazı konuşmalarında ise “meczup, soysuz, sapkın, gafil” gibi sözlerine de rastlamaktayız.

Son yılarda baş gösteren irtica tehlikesine karşı kullanılan sözcükler, halkta gericiler lehine algılar yaratmakta. “Dinci, şeriatçı, İslamcı” gibi sözcükler halkta istenmeyen algılara neden olmakta. “Dinciler” denilerek AKP zihniyetine yapılan suçlama ne yazık ki suçlanan cenahı güçlendirmektedir. “Dinci” sözcüğünün belleklerde yaptığı karşıt çağrışım “dinsiz”dir. Yine “İslamcı ve şeriatçı” sözcüklerinin yaptığı karşıt çağrışımlar da olumsuzdur, din karşıtlığı algısı yaratmaktadır.

Bu nedenle başta CHP olmak üzere tüm Atatürkçü kurum ve kişilerin bu tür söylemlerden vazgeçmesi gerekir. Söylemlerde Atatürk’ün gösterdiği özeni ve mantıklı anlayış benimsenmelidir. Şu iyi bilinmelidir ki, AKP’yi suçlarken kullanılacak her yanlış sözcük mürtecilerin değirmenine su taşıyacaktır. En büyük Cumhuriyetçi olan Atatürk’ün izinden gidenler, söylemler konusunda da bu büyük devrimcinin yolundan sapmamalıdırlar.

15 Ocak 2011
Not: 17 Ocak 2011 tarihli Kent Yaşam Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
18 Ocak 2011 tarihli Haber Doğu Gazetesi'nde yayımlanmıştır.
______________________________________
1- Atatürk’ün Bütün Eserleri, Kaynak Yayınları, c. 17, s. 190
2- A.g. e. , c. 17, s. 229
3- A.g. e. , c. 24, s. 391

15 Ocak 2011 Cumartesi

YAŞASIN ÖZGÜRLÜK(?)

AKP’nin sözcüleri ülkemizde ileri bir demokrasiye geçildiğini, tüm yasakların ortadan kaldırıldığını her fırsatta halkımıza anlatıyorlar. Her dört gençten birinin işsiz olduğu bir toplumda insanlar, sahte özgürlük ve demokrasi söylevleriyle uyutulmakta. Yine on milyonun üzerinde yoksulumuz da her öğün bu sahte cennet hayalini tencerelerinde aş olarak pişirip yemekte. Gerçekten Türkiye özgürleşti de bizim mi haberimiz yok bundan?

Gazetelerde göze çarpmayan bir haber: “Çatalca Belediyesi’nin Temmuz 2010’daki Erguvan Şenlikleri’ne katılan Beyoğlu Kumpanya adlı gruba Başbakan Tayyip Erdoğan’a hakaretten dava açıldı. Üniversiteli on altı gencin kurduğu grup, şenliklerde söylediği ‘Tayyip Blues’ adlı şarkıları nedeniyle davalık oldu. Çatalca savcılığı, hazırladığı iddianamede öğrenciler hakkında Başbakan’a hakaretten iki yıl hapis cezası istedi. İddianamede ‘şüpheli’ sıfatıyla yer alan on altı öğrencinin oynadıkları oyun sırasında ülkedeki özelleştirmeleri eleştirmek düşüncesiyle müşteki Başbakan Erdoğan’ı kastederek şarkının nakaratını söyledikleri ifade edildi.” Şarkının nakaratında “İşportacısın Tayyip” demiş öğrenciler. Ne var bu sözde? Hiç. Zaten RTE de zaman zaman sokakta simit ve benzeri gibi ürünler sattığını söylemiyor mu? Söylüyor da o başka. Peki, bu söylenen işler işportacılığa girmiyor mu? O söylemler oy avcılığı için acındırma söylemleri. Bu on altı İTÜ’lü öğrenci, siyasal durumu hicvetmek istediler; ama anlatamadılar. Neden mi? Hiciv yapmak da hicvi anlamak da zekâ işi.

“İleri demokrasi”mizde başbakanı eleştiremezsiniz. Eleştirirsen de sonucuna katlanırsınız.

* * *

“Restoranların yaptığı etkinlik duyurularında içinde içki ve yemek olan mönüler kullanılamayacak, özel şarap-yemek geceleri yapılamayacak. Boğaz’da, deniz kenarındaki bir restoran kendi tanıtımını yapmak için, üzerinde içki servislerinin olduğu bir yemek masasını veya hangi içkileri sunduğunu ne müşterilerine ne de yerli-yabancı turiste tanıtabilecek.” Buna benzer birçok haber yayımlandı gazetelerde. Herkes şaşkınlıkla karşıladı haberi. Kimileri şakadır diye inanmadı. Ne yazık ki gerçek!

Dünyanın her yerinde çocuklar, gençler, hatta yetişkinleri bile alkolizmden kurtarmak için önlemler alınır. Bu da sağlıklı kuşakların yetiştirilmesi için gereklidir. Ancak genel kapsamlı bir yasak da yanlıştır. Bir kişinin yemekte birkaç kadeh atması alkolizm değildir. Bu tür yasakların alkol tüketimini artırdığı da söylenebilir. Anadolu’nun birçok kentinde alkollü lokanta yoktur. Bu kentlerde yaşayanların alkollü içki içmediklerini söyleyemeyiz. İnsanlar içkilerini alıp deniz, dere, göl kenarlarında arabaların içinde bazen yerde çimenlerin üzerinde bu gereksinimlerini karşılıyorlar. İnsanlar, zorla illegaliteye itiliyor.

İçki yasağı konusunda İstanbul’da bir ilçe belediyesinin manşetlere çıkan haberi ise ilginç. Belediye, büfe açmak isteyen yurttaşlara “içki satmayacaklarına dair” noterden onaylı belge getirmeleri koşuluyla ruhsat verebileceklerini bildiriyor.

Uluslararası spor yarışmalarında en başarılı takımımız sayılan Efes Pilsen kulübünün adının değiştirilmesi söz konusu. Başarıdan başarıya koşarak ülkemiz tanıtımında önemli bir görev üstlenen basketbol takımımız yeni adını arayadursun; Bursa’nın elli yedi yıllık spor kulübü Tütünspor yeni adını buldu bile, Tutunspor.

AB’ye girmek için kırk takla atan ve turizm ülkesi olduğunu iddia eden Türkiye’den görünüm böyle.

* * *

Asıl fırtına “Muhteşem Yüzyıl” dizisiyle koptu. Yandaş basın, Kanuni ile ilgili harem sahnesi ve padişahın içki içmesi gösterilince kıyameti kopardı. Konuyla ilgili uzman tarihçiler olayı aydınlatsalar da dinleyen olmadı. Önemli olan padişahların nasıl yaşadığı değil, Osmanlı üzerinden siyasal kazanç sağlayan bir kesim gerçek dışı bir Osmanlı algısı yaratma peşinde. Kendi güdük yaşantılarını padişahlara da atfetmek çabasındalar. Zamanının en görkemli, güçlü devletini kuran padişahlar, dünya nimetlerinden yaralanmayacaklar idiyseler neden böylesi bir imparatorluğu yönetsinler?

Tam tartışmaların açıldığı noktada hükümetin her şeyden sorumlu ağlak devlet bakanı raconu kesti. “Ben de şahsen endişe ve üzüntü içindeyim. Diziyle ilgili şikâyetleri süratle dikkate alacağımızı ve kanun çerçevesinde gereğini yapacağımızı söyleyebilirim.” Tabi bu sözlerden sonra RTÜK de gereğini yaparak diziye uyarı cezasını verdi. Ne güzel demokrasi değil mi? Bakan emrediyor, özerk kuruluş(!) anında uyguluyor.

* * *

RTE Kars’ta bağıra bağıra “ucube heykel” den söz ediyor. Kardeşlik anıtının oradan kaldırılmasını istiyor. Sanatseverlerden tepki alıyor bu konuşma. Ardından Kültür Bakanı açıklamasında başbakanın öyle demediğini anlatıyor RTE’nin sözlerini eğip bükerek. Ardından “ucube” sözünün sahibine konuyla ilgili şu soru soruluyor: “Ucube ifadesini heykel için mi çevresindeki gecekondular için mi kullandınız?” O da yanıtlıyor: “Heykel için kullandım. Oradaki olayı değerlendirenler, TV’lere çıkanlar, o heykeli ve yeri gidip görmemişler. Belediye Başkanı sıfatıyla söylüyorum. Heykelin olduğu yerde tarihi eserler var. Heykelin içeriği ile ilgilenmiyorum. Heykelin ne olduğunu az çok bilirim. Heykel ile ilgili takdir yetkisi kullanmak için illa güzel sanatlar mezunu olmak şart değil. Şarkı türkü için yoldan geçen vatandaşa ‘Beğendin mi?’ diye soruyorlar. Konservatuar mezunu musun diye sormuyorlar.”

Kraldan çok kralcı geçinen eski solcu bakan bey ne yapacak şimdi? Ancak bu konuda en güzel sözü hükümetin ağlak bakanı söyledi. “Bakan arkadaşımız kendisi açısından doğru olduğunu düşündüğü bir şey yaptı; ama Allah bizi o duruma düşürmesin.” Ne güzel söz, ama anlayana… Evet, Allah kimseyi inanmadığı düşünceleri savunmaya mecbur etmesin!

Yukarıda son günlerde kamuoyunu meşgul eden birkaç konuya değinebildim. Bunlara benzer her gün onlarca konu gündeme geliyor. İşte, AKP’nin ileri demokrasisinden kısa bir görünüm. Diktatörlük zehri, demokrasi şekerine sarılarak halka yediriliyor. Ne güzel demokrasi, ne güzel özgürlük değil mi? Halkın söz söyleme, eğlenme, eleştirme hakkı yok. Ancak yönetimdeki birkaç kişiye sonsuz özgürlük. Daha ne istiyoruz ki? Bizim yerimize özgürce(!) düşünen bir iktidarımız var.

Adil Hacıömeroğlu
14 Ocak 2011
Not: 17 Ocak 2011 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

10 Ocak 2011 Pazartesi

AH, MEMLEKETİM AH!

Bölücü örgütün siyasal uzantıları iki dilli bir yaşam istiyor, eğer dedikleri yapılmazsa kendilerinin anayasaya uymayarak bunu, Güneydoğu’da uygulayacaklarını söylüyorlar. Kısacası fiili durum yaratacaklarını ilan ediyorlar. Ardından birçok BDP’li belediye uygulamayı gerçekleştiriyor. Her gün televizyon kanallarından tabelaların nasıl değiştirildiğini izliyor ulusumuz.

Hükümet yetkilileri mi? Onların izleyip izlemediklerini bilmiyoruz. Belki de dizi seyrediyorlardır. Çünkü böylesi bir yasa dışılık karşısında bir önlem ya da yaptırım göremiyoruz. Sahi, ciddi bir devlet yönetiminin olduğu bir yerde fiili durumlar görmezden gelinir mi?

Dünyada eşi görülmemiş bir yasa değişikliğiyle yeryüzünün en kanlı örgütünün militanları halaylarla salıveriliyor bir gün. AKP’li hükümetse yasal boşluğu doldurmak, eksiklikleri gidermek ve sorumluluğu kabul etmek yerine işi devlet kurumları arası bir savaşa götürmeyi yeğliyor.

Örtülü affın ardından birçok yayın organında Hizbullahçıları aklama yarışına girişiliyor. Onların artık cinayet işlemeyeceği bu örgütün uzmanlarınca(?) anlatılıyor. Hatta sanık avukatları, örgütün savunmasını yapıyorlar ekranlardan. Kimse de onlara: “Sen sanığın mı, örgütün mü avukatısın?” diye sormuyor.

Avukatlardan bir tanesi, bir televizyon kanalında Hizbullah’ın, devlet hesabına çalışan kişileri öldürdüğünü söylüyor. Bu sözlerle açıkça devlet görevlilerinin öldürülmesinin meşru olduğu söyleniyor. Bu söylem, yabancı değil bize. Bölücü örgüt savunmanları da yıllarca aynı şeyleri söylemediler mi? Devleti yönetenler, yönettikleri kurumları yok etmek için uğraşırlarsa bu söylemler de her yanda dile getirilir.

Ardından örgüt, internet sitesinde bir açıklama yapıyor. “Toplum içinde derin nüfusu olan Hizbullah'ı harekete geçme hakkının verilmesi zamanı gelmiştir. Hizbullah cemaati, doğduğu topraklarda geniş halk kitlesinden aldığı destekle varlığını sürdürmektedir. Bu süreçten sonra herkes, bu ülkenin bir gerçeği olan Hizbullah'ı kabul etmeli, Hizbullah ile yaşamayı öğrenmelidir. Hizbullah mensuplarının bu halkın çocukları olduğu, uzaydan gelmedikleri gerçeği kabul edilmeli ve saygı duyulmalıdır.” Bu sözler yorum gerektirir mi?

Aylarca televizyonlardan PKK ülkemizin bir gerçeğidir diyenleri dinlemedik mi? Bu nedenle de muhatap alınması gerektiği basınımızın “mümtaz kalemleri” tarafından bize anlatılmadı mı? Evet, her şey sırasıyla. Kim bilir sırada kimler ve neler var.

Acaba ne yapılmak isteniyor? Özerk Kürdistan’ın iktidar ve muhalefeti mi tasarlanıyor? İnsan yaşadıkça neler görüyor, neler. İnsan sormadan edemiyor: Bu memleket kimlere kalmış?

Adil Hacıömeroğlu
7 Ocak 2011

Not: 10 Ocak 2011 tarihli Kent Yaşam Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımın tümünü http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

8 Ocak 2011 Cumartesi

VİCDAN NE İŞE YARAR?

“Ergün Poyraz, Fatih Hilmioğlu, Mustafa Balbay, Doğu Perinçek, Nusret Senem, Levent Ersöz, Hasan Atilla Uğur, Tuncay Özkan, Mehmet Haberal, Dursun Çiçek, Mehmet Deniz Yıldırım, Oktay Yıldırım...” bu liste uzayıp gidebilir. Kimi yıllardır, kimi aylardır içerde. Tutukluluklarının ne kadar süreceği de belirsiz.

Bu kişiler ne yaptılar da bunca zamandır özgürlükleri kısıtlı? Domuz bağıyla adam mı öldürdüler? Tecavüz, hırsızlık, gasp gibi yüz kızartıcı suçlar mı işlediler? Yoksa uyuşturucu kaçakçılığı mı yaptılar?

Kimi üniversite hocası. Bir ömrü bilime adamış, aklı erdiğince ve dili döndüğünce de ülke sorunlarını anlatmaya çalışan idealist insanlar. Tutuksuz yargılananlar da eklendiğinde ülkemizin en iyi üniversitesi Silivri’de.

Kimi ise asker. Yaşamları boyunca ülkenin dirliği, düzeni için dağda, bayırda gece gündüz demeden mücadele vermiş kahramanlar. Teröre karşı kelle koltukta görev yapanlar… Güneydoğunun sarp dağlarında kim bilir kaç gün postal çıkarmadan yürümek zorunda kalanlar… Bölücü terörün kalleş tuzaklarından kurtulanlar… Acaba, neyin bedelini ödüyorlar?

Kimileri de politikacı, yazar… Akıllarında, bilgilerinden, ürettikleri düşüncelerinden; bunları ifade ettikleri dillerinden ve kalemlerinden başka gücü olmayanlar. En büyük suçları düşüncelerinde, yaşamlarında ilkeli olmak. Demokraside en kutsal hak olan düşünme ve ifade özgürlüklerini kullanmak.

Ülkemiz gündemi çalkalanıyor, neden mi? Domuz bağıyla yüz seksen sekiz kişiyi öldürmekten sanık bir terör örgütünün üyeleri, CMK’da 2004’te yapılan bir değişiklik nedeniyle salıverildiler. Cezaevi önünde halaylar çekilerek kutlandı bu tombaladan çıkan özgürlük. Domuz bağı ile insan öldürmek, işkence yaparak cinayet işlemek demek. Öldürülenler, örgüt evlerinin bodrumlarına, bahçelerine gömülerek üstlerine beton dökülmüş. İnsanlık tarihinde kara bir leke. Nazilere rahmet okutacak tarzda cinayetler… Ne yazık ki bu örgüt mensubu sanıklar aramızda. Sadece bunlar mı salıverilenler?

Seri katiller… Gasp, tecavüz, uyuşturucu sanıkları… Organize suç örgütü liderleri… Eee, geriye kimler kaldı ki? Bölücü teröristler… Acaba, onlar ne zaman hapishane önlerinde halay çekecekler?

Ne yazık ki adalet yaralanmıştır. Adalet yaralanınca da vicdanlar kanamaya başlar. Zorbaların bulunduğu adalet terazisinin kefesi, yere çakılmıştır.

Yasa değişikliği 2004’te yapılıyor. Üzerinde anlaşılan fazlaca tartışılmamış. TBMM’de oy verenlerin büyük bir bölümü neye oy verdiklerinin farkında değiller. Ya uykudalar ya da kuliste muhabbette. Vatan aşkıyla(!) meclisteki yerlerini alan vekillerimizin horultuları arasında bir ses duyuluyor: “CMK’nın… maddesinin… fıkrasının değişikliğiyle ilgili maddeyi oya sunuyorum. Kabul edenler… Etmeyenler… Kabul edilmiştir efendim!” Ne, nasıl değiştirildi; niye kabul edildi? Bilen yok. O zaman hayırlı olsun vatana ve millete!

Sekiz yılı dolan bir iktidar adaletle ilgili bunca soruna çözüm getiremiyor. Sorumluğunu yerine getiremeyince de yargı organlarına var gücüyle saldırıyor.

Sanmayın ki iktidar partisi bu işin altında kalır. RTE ve arkadaşları durumdan vazife çıkarmayı iyi bilirler. Hele sorun bir taşla birkaç kuş vurmaksa… Bu yol, bölücü başıyla birlikte teröristlerin affına gider. Bu arada yüksek yargıda bir tek pürüz kalmıştı iktidara göre. O da Yargıtay. Bu vesileyle suç Yargıtay’ın üzerine yıkılır, onun da halli yoluna gidilir.

Ekmek, yumurta, baklava çalanlar içerde. İflas edince çekini ödeyemeyen esnaf, tüccar cezasını çeker. Kanlı katiller, tecavüzcüler, uyuşturucu kaçakçıları, mürteci teröristler dışarıda. Devleti, milleti soyanlar mı? Onu hiç sormayın. Bu vahim bir hastalık. Soydukça soyası geliyor bunların. Semirdikçe semiriyorlar. Diyeceğimiz o ki: “Fare yavrusu tüylendikçe üşür.” Onların yapacakları işler var!

İnsan sormadan edemiyor: Vicdan ne işe yarar?

Adil Hacıömeroğlu
6 Ocak 2010

Not: 10 Ocak 2011 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.