29 Mart 2011 Salı

TAHRİR’DEN TÜRKİYE’YE

Bölücü örgüt “Diyarbakır’ı Tahrir Meydanına çevirme” düşüncesiyle yeni bir eylem süreci başlattı. Özellikle Nevruz’u kutlamak bahanesiyle sokaklara taşan PKK yanlılarının taşkın gösterileri eskiye göre farklı bir nitelik göstermekte. Buradaki amaç, kutuplaşmayı daha çok arttırmak ve siyasal gerginliği tırmandırmak. Böylece de hem önümüzdeki seçimlerde oylarını çoğaltmak hem de gösterilere masumiyet kazandırmak amacındalar.

Nevruz kutlamalarında ilgi çekici olaylar yaşandı ve meydanlar BDP’li milletvekillerinin taşkın, kışkırtıcı eylemlerine sahne oldu. Milletvekillerinin halkla güvenlik güçlerinin karşı karşıya getirme gayretleri gözden kaçmadı.

Silopi’deki kutlamalar sırasında bir bayan milletvekilinin, bir başkomisere tokat atması en ilgi çekici olanıydı. Yine bir başka bölücü örgüt yanlısı vekilin Batman’da elinde taş, sırtında PKK bayrağıyla saldırgan bir edayla dolaşması ise işin dehşet boyutunu ortaya sermekte. Van’daki kutlamalarda ise bir başka milletvekilinin polisin şapkasını alması ise neyin amaçlanmakta olduğunu apaçık göstermekte. Nevruz kutlamaları sonrasında Diyarbakır’da bölücü örgütün önderliğinde düzenlenen “sivil itaatsizlik” eyleminde büyükşehir belediye başkanının, panzerin üstüne çıkarak konuşma yapması ise bölücü gösterinin final sahnesiydi. Diyarbakır’ın Yeltsin’i olmak, dünyaya demokrasi kahramanıymış gibi bir izlenim yaratmaktı amaç.

Barış(!) diye yola çıkanların, her fırsatta içlerindeki öfke, nefret ve şiddeti kusmaları sıradanlaştı artık. Bölücü örgüt, nefreti daha da derinleştirerek birlikte yaşamayı olanaksız hale getirmeyi düşünüyor.

Bütün bu olaylarda asıl hedef, polis nezdinde devleti itibarsızlaştırarak bölge halkını devletin tüm kurumlarıyla çatışmaya sokmak, devletin kurumsal işlerliğini sekteye uğratmak. Ayrıca bölücü eylemleri, masum bir halkın demokrasi ve özgürlük isteği havasına sokarak uluslararası desteği arttırmak amacındalar. Bu bağlamda da bölgeyi BM müdahalesine uygun hale getirmek.

Tunus, Mısır, Yemen, Libya, Bahreyn ile başlayan isyan dalgası komşumuz Suriye’ye de sıçradı. Ülkemizin bu hareketlerden etkilenmeyeceğini söylemek olanaksız. Hem iktidar hem de muhalefet partileri önümüzdeki süreci iyi görerek uluslararası bir dayatmayla karşılaşmamak için sorumlu davranmalı, bu oyunu boşa çıkarmanın yollarını bulmalıdırlar.

Tam da bölücü örgütün eylemsel bir süreci başlattığı bir dönemde anayasa değişiklikleri önerilerinin gündeme gelmesi ilginçtir. Hele de Anayasa’mızın değişmez maddelerinin de değiştirilebileceği görüşünün savunulması ayrıklıkçılığı nasıl da cesaretlendiriyor.

“Tekrar ediyorum, Türkiye’nin insanlarının mutluluğu, onuru, haysiyeti, bir kısmının değil, tümünün birer birer, bu ülkenin bölünmesinden daha önemlidir diyebiliyorsanız, doğru yoldasınız, bu işin sonunda güzel bir şey çıkar.” Bu sözler TÜSİAD başkanının işadamı eşine ait. Yoruma, fazla söze gerek var mı? Her şey nasıl da örtüşüyor. Seçimlerden sonra ülkemiz en zor dönemece girecek sanırım. Umut mu? Ufuklar kapkaranlık ve sisli. Sisi dağıtmak için bir rüzgâr, karanlığı yok etmek için de bir güneşe gereksinim var.

26 Mart 2011

Not: 28 Mart 2011 tarihli Kent Yaşam Gazetesi’nde yayımlanmıştır.

26 Mart 2011 Cumartesi

TRABLUSGARP’TAN LİBYA’YA

BM Güvenlik Konseyi’nin kararından hemen sonra Fransız uçaklarının Libya’yı bombalamasıyla yeni bir savaş başladı. “Uluslararası toplum(!)” denilen saldırgan birkaç emperyalist batılı ülke, her gün Libya topraklarına binlerce bomba bırakıyor. Nedense uluslararası toplum(!) denilince ortaya çıkanlar, hep petrolün ve diğer hammadde kaynaklarının peşinde olan eski ve yeni sömürgeciler.

Libya’ya saldırılar başlamadan önce, saldırganlara ilk destek Arap ülkelerinden geldi. Arap Birliği, İslam Konferansı Örgütü gibi ismi var, cismi yok örgütler ortadan kayboldular. “Uluslararası toplum”un dışında kalmamak(?) adına birçok Arap ülkesi sıraya girdi. Sanki savaş, Arap topraklarında değil de Antarktika’da yapılıyor!

Kaddafi’nin insan haklarına aykırı davranışlarını, yolsuzlukları, hanedan ailesinin savurganlıklarını onaylamak olanaksız. Modası geçmiş diktatörlerin, Arap dünyasının modernleşmesinin önündeki en büyük engel olduğunu da belirtmek gerek. Ancak bu coğrafyaya batılı emperyalist ülkelerin yön vermesi de kabul edilemez. Bir ülkenin yönetimi, ancak o ülkenin iç dinamikleriyle değişmeli. Demokrasi getireceğiz, diye bir ülkenin yeraltı kaynaklarını yağmalamak yeni sömürgeciliğin ince bir taktiği. Bir de bir ülkeyi işgal etmeden, parçalamadan önce o ülkeyi yönetenler hakkında dünya kamuoyu, aleyhte birtakım yayınlarla hazır hale getiriliyor. Bir nevi beyinler yıkanıyor. Devrilecek, ortadan kaldırılacak lider günah keçisi ilan ediliyor. “Yalnızlaştırma operasyonu” başarıya ulaştıktan sonra da askeri harekât başlatılıyor.

Peki, Libya’da asıl amaç nedir? Bilindiği üzere bu topraklarda dünyanın en kaliteli petrolü çıkarılmakta. Ayrıca Kaddafi yönetiminin öteden beri ABD ve Avrupa karşıtı politikaları da bilinmekte. Gerçi son yıllarda arada barış(!) rüzgârları esse de Kaddafi’nin aykırılıkları zaman zaman dikkati çekmekte. Paris’in, Roma’nın orta meydanlarında çadır kurmasına izin veren batılı ikiyüzlü liderler şimdi de Kaddafi’nin çadırını bombalıyorlar. Aykırı liderin gitmesiyle Libya’ya, Irak modeli bir demokrasi kısa zamanda yerleşecek tabi ki!

Yalnızca Libya’nın petrolü mü önemli? Tabi ki değil! Libya, Çad ve Sudan’la komşu. Bu iki ülke, dikkati çekecek düzeyde uranyum yataklarına sahipler. Uranyum demek, nükleer enerji demek. Petrolün tükenmesi durumunda alternatif bir kaynak. Ayrıca nükleer silah yapımı için de önemli uranyum. Bu nedenle Sudan’ın bölünmesinden sonra Libya’ya sıranın gelmesi olağan.

Bir başka neden de Sahra Çölü’nün altındaki zengin su kaynakları ve Libya’nın son yıllarda buraya yaptığı dikkat çekici yatırımlar. Bu açıdan bakıldığında Nil’den sonra buraya Afrika’nın can damarı denilebilir.

Aşiretlere dayalı bir toplumsal yapının bulunması Libya’da istikrarın korunmasının önündeki en büyük engel. Bu nedenle de bölünüp parçalanmaya uygun bir ülke.

Libya konusunda AKP hükümeti istikrarlı bir politik çizgi izleyemedi. RTE, ilk başta Arap ve iç politika tribünlerine oynadı. Her türlü askeri müdahaleye karşı çıkacağını haykırdı. Sonrasında fiili durum oluşunca da yeni politikalar belirlendi. 24 Mart’ta TBMM, Libya’ya askeri güç gönderme teskeresini kabul etti. Bu karardan önce donanmamıza ait beş gemi çoktan yola çıkmıştı bile. RTE’nin dediği gibi askerimiz Libyalı kardeşlerimize silah çekmeyecekti; ancak silah çekenlerin güvenliğini sağlayacaktı. Denizden ambargo uygulamakla görevlendirildi gemilerimiz.

Libya ile ülkemiz arasındaki bağlar eskiye dayanır. İtalya’nın Trablusgarp’ı işgaline karşı direnmek için gönüllülerden oluşan genç Türk subaylarını unutmak mümkün mü? Enver, Mustafa Kemal, Nuri, Fuat, Halil, Yakup Cemil, Naci, Hakkı, Fethi ve diğerleri. Olanaksızlıklar içinde binlerce kilometre yolları, farklı iklimler aşarak Trablus, Bingazi, Tobruk, Derne’de İtalyan sömürgecilerine karşı amansız bir direniş örgütleyen bu kahramanları çöllere düşüren neydi acaba?

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan Libya’nın, ilk başbakanı Arap Kaymakam Sadullah Koloğlu’nu (1948-1951) anımsayanımız var mı?

1974’te Türkiye, Kıbrıs harekâtını yaptığında yanımızda dost Libya’yı görmedik mi? Bu nedenle ülkemize uygulanan ABD ambargosunu delen tek ülke liderinin Kaddafi olduğunu ne tez unuttuk? Arap ülkelerinin, İsrail’le savaşları nedeniyle tüm dünyaya uyguladıkları petrol ambargosu, petrolün varil fiyatına tavan yaptırırken Libya’nın bize ucuz tarife uyguladığı belleklerimizden nasıl da silindi?

Tarihin, tam yüz yıl sonra bizi getirdiği ilginç bir rastlantıya bakın! 1911’de Trablusgarp’a İtalyan işgaline karşı savaşmaya gidenlerin büyük bir çoğunluğu başta Mustafa Kemal olmak üzere, Türkiye Cumhuriyeti’ni kurdular. Ne acıdır ki 2011’de ise Mustafa Kemal’in kurduğu Türkiye’den birkaç gemi, emperyalist bir saldırıda “koruyucu güç” göreviyle Akdeniz’in mavi sularında… Trablusgarp’tan Libya’ya… İşte, size hem Türkiye’nin hem de dost Libya’nın kesişen tarih çizgileri… Nerden, nereye…

24 Mart 2011
28 Mart 2011 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.

20 Mart 2011 Pazar

LİBYA, BÖLÜNMEYE DOĞRU MU?


Tunus ve Mısır’da yönetimlere karşı başlayan isyan dalgasının en çok etkilediği ülkelerden biri Libya, diğeri de Bahreyn. Bu iki ülkede günlerdir kanlı iç çatışmalar sürüyor.

Libya’daki katı aşiret yapısı, çatışmaların intikam ateşiyle daha da şiddetlenmesine neden oluyor. Aşiretlerin, Kaddafi yanlıları ve karşıtları olarak saf tutmaları bir bölünmenin işaret fişeği sanki. Yönetim karşıtı aşiretlerin daha çok Bingazi çevresinde yoğunlaşmaları bölünmenin coğrafi sınırlarının oluşmasını da kolaylaştırıyor.

Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki çağdışı yönetimlerin savunulacak yanları yok. Yıllardır katı despotizmle ülkelerini yöneten diktatörlerin, günümüzün çağdaş dünyasında yerleri olamaz. Olağanüstü petrol gelirine karşın yoksullaşan halk ve gittikçe zenginleşen diktatör aileleri var. Hakça bölüşmenin olmadığı yerlerde isyan ateşlerinin yanması doğaldır. Modernleşemeyen, üretim ekonomilerini oluşturamayan bu ülkelerde, ortaçağ kalıntısı sosyal düzenin sapasağlam ayakta durmasına da şaşırmamak gerek. Çağdaş bir toplumsal düzenin kurulamaması, demokratik yönetimlerin oluşturulması önünde en büyük engel. Bu nedenle tüm coğrafyadaki muhalif kıpırdanmaların, güçlü bir demokrasi isteği taşıdığı söylenemez. Bu sosyal düzen bağlamında bir diktatör devrilirken bir başka diktatörün gelmesinin yolu açılır.

Modernleşemeyen ülkelerde derin toplumsal bölünmeler kaçınılmazdır. Aşiret, din, mezhep, etnik köken farklılıkları bölünmenin ana gövdesini oluşturmakta. Uluslaşamayan, ulus devletlerini kuramayan halkların bir arada yaşamaları da zorlaşmakta. Yine sağlam devlet kurumlarının oluşamaması, bir yönetim geleneğinin yaratılmasının önündeki en büyük engel. Bu ülkelerde laik, çağdaş bir eğitim sisteminin olmaması, toplumsal gelişmenin dinamizmini yok ediyor. Geleneklerin, çağdaş yasaların önünde olması ve toplumsal yaşamın tüm alanlarını kontrol etmesi sosyal gelişmeleri engellemekte. Geleneklerin (ki çoğu ilkel bir ortaçağ anlayışından kaynaklanmakta) bu kadar etkin olduğu ülkelerde feodal derebeylerin iktidarda olması da kaçınılmaz.

Bu ülkelerde geleneksel feodal yapıların tasfiye edilememesinde emperyalist ülkelerin önemli bir payı var. Çünkü buraları kontrol etmek, zenginlik kaynaklarını rahatça sömürmek, halkı derin uykulardan uyandırmamak küresel güçlerin işlerine gelmiştir. Bu nedenle de bu çağdışı yönetimleri silahlandırarak güçlendiren de batılı büyük güçler olmuştur. Toplumsal uyanışın olabileceğinden korkan küresel güçler, demokrasi şekerine sarılmış bölünme, parçalanma zehrini bölge halklarına yutturmakta.

Tunus’tan başlayarak bugüne kadar birçok bölge ülkesinde ayaklanmalar, iç çatışmalar oldu. Bunların hiçbirinde antiemperyalist bir nitelik gördük mü? Yüz yıla yakındır bu ülkelerin kanını şerbet gibi emen küresel güçler aleyhinde bir tane söz duyan var mı? Bu coğrafyanın acımasız diktatörlerini el bebek gül bebek tutan, destekleyen, ülkeleri sömürmek için işbirlikçi olarak sahiplenen emperyalistlerle ilgili eylemsel bir tepki ortaya konulabildi mi?

Bölgedeki din, mezhep, aşiret çatışmalarının ortadan kakması ve bölünmelerin önlenmesinin tek çaresi Türkiye modelidir. Atatürk’ün aydınlanma devrimlerini örnek alan bir Ortadoğu, büyük bir şahlanışın da coğrafyası olur. Antiemperyalist karakterli ulus devletler, Ortadoğu’nun kurtuluş reçetesidir.

Küresel güçler; eskiyen, yıpranan, son kullanma tarihi geçen işbirlikçi liderleri değiştiriyor. Yeni sorunlar, bölünmeler yaratarak bölge insanını birbirine düşürüyor, Sonra da kendi yarattıkları sorunları halletmek için taraflarla masaya oturacaklar. Ancak bu sorunları hiçbir zaman da çözülmüyor. Çözülmeyen sorunlar da giderek büyüyüp kangrene dönüyor. Bu durum da küresel güçlerin bu toprakları sömürmesini kolaylaştırıyor.

Bahreyn’deki ayaklanmanın mezhep çatışmasına dönmesi kaygı vericidir. Suudi Arabistan’ın, bu ülkeye müdahalesi ise ateşe benzin dökmektir. Bölgedeki mezhep ayrılıklarını ve çatışmalarını körükleyicidir. Bölünmeleri teşvik eder. İran merkezli bir Şii kuşağın oluşması hızlanır.

BM Güvenlik Konseyinin Libya halkının korunması için “askeri müdahale de dâhil gerekli tüm önlemlerin alınması” kararını onaylaması ise yeni sorunların çıkmasını tetikleyecek. Bu karara BRIC (Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin) ülkeleriyle Almanya’nın destek vermemesi önemlidir. Başta Türkiye olmak üzere tüm bölge ülkeleri, Ortadoğu’daki iç sorunların, dış müdahalelerle çözülmesine karşı çıkmalıdır. BM’nin bu kararıyla bir NATO müdahalesinin yolu açıldı. NATO üyesi olan ülkemizin müdahale kararına ses çıkarmaması affedilemez. Hamasi söylemlerle, yuvarlak laflarla bu durum geçiştirilemez. Bu konuda AKP hükümetini teslimiyetçi tavır göstermesi, Ortadoğu’da sonu gelmez bir savaşın önünü açar. Bölgede yeni bir Irak’ın yaratılmasına izin verilmemeli. Demokrasi kurulacağı söylenen Irak paramparça. Libya’ya bir dış müdahale, bu ülkeyi böler. ABD’ye ve İsrail’e en çok karşı çıkan Saddam yok edildi, sıra Kaddafi’de.

7 Ağustos 2003 tarihinde Washington Post gazetesinde yayınlanan yazısında eski ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice ne demişti, anımsamakta yarar var. “Yirmi iki ülkenin sınırları ve rejimleri değişecek.” Irak’ta rejim değişti, üçe bölündü. Sudan henüz iki parça. Bahreyn ve Libya eli kulağında. Acaba sırada kimler var?

18 Mart 2011

Not: 21 Mart 2011 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.

17 Mart 2011 Perşembe

YURTTAŞIN DEĞERİ


11 Mart Cuma günü yerel saatle 14.46 Japonya, tarihinin en büyük depremiyle sarsıldı. Yaklaşık iki dakika süren 8.9 şiddetindeki sarsıntı sonucu oluşan tsunami ise ülkeyi tam bir felaket yerine döndürdü. Bu felaketten özellikle ülkemiz yöneticilerinin ve halkımızın çok yönlü dersler çıkarması gerekir.

Deprem, altı yüz atom bombası gücünde. Gölcük depreminin de elli beş katı büyüklüğünde.

Depremden bir dakika önce devlet televizyonu halkı uyardı. Bu uyarıya, özel kanallar da siren çalarak katıldı. Ayrıca cep telefonları ve internet adreslerine iletiler gönderilerek felaket önceden duyuruldu. Böylece de halk, gerekli önlemleri almaya başladı. Önlemlerde ilgi çekici olan ise gökdelenlerde çalışanların teraslara çıkmasıydı. Bu, binaların sağlamlığına olan güvendi. Deprem sırasında cadde ve sokaklarda hareket halindeki araçların durması ise işin bir diğer ilgi çekici yanıydı. Halk telaş ve heyecanla değil, akıl ve mantıkla korunma yollarını seçmişti. Deprem sırasındaki görüntülere bakıldığında ise işyerlerinde çalışanların telaşsız durumları ve bilinçli davranışları göze çarpmakta. Binaların sağlamlığına o kadar güvenmekteler ki bir yerlere saklanma gereği duymuyorlar, masalarda bilgisayarların düşmemesi için gayret gösteriyorlar.

Milyonlarca Japon’u etkileyen bu felakette, sarsıntılar sırasında bir kişi camdan atlıyor. O da Türk! Yine rekorlar kitabındayız bu yurttaşımız sayesinde.

Japon parlamentosu da toplantı halindeyken depreme yakalandı. Başbakan sandalyesinden bile kalkmadı sarsıntılar sırasında. Milletvekilleri de öyle. Neden mi? Görevini layıkıyla yapmanın güveni bu. İki şeye güveniyor Japonlar: Sağlam eğitimlerine ve iş ahlaklarına.

Öğrencilerinse deprem çantalarıyla anında bahçelere çıkarılması, Japon eğitim sistemini bir mucizesi olsa gerek. İyi eğitilmiş kitleler kolay organize olur. Birlikte iş yapma yetenekleri gelişir.

Tsunamiyle birlikte on metre yüksekliğindeki dev dalgalar, karada ve denizde her şeyi yutmaya başladı. Çekilen suların üstünde yüzen tekneler, uçaklar, arabalar, binalar… Binalar, sarsıntılara dayandığı gibi dev dalgaların şiddetine de dayanmış. Televizyonlarda ağlayan, yıkıntılar arasında çaresiz kalmış, sokaklarda amaçsız koşuşturan insanları göremedik. Yıkıntılar önünde poz verip hamasi sözler söyleyen politikacılara da rastlamadık. Akşama kadar ekranları işgal eden, yaraların nasıl sarılacağını anlatan siyasiler de yok bu gariban(!) ülkede. Herkes görevini önceden yapmış. Önlemler alınmış, eğitimler verilmiş. Felaketten sonra da kimin ne yapacağı belli. Durumdan vazife çıkarmak yok!

Ölü sayısı resmi rakamlara göre dört yüz on üç. Depremde bin yüz yirmi sekiz yaralı, yedi yüz kırk sekiz kayıp var (Bu kayıplar yazının yazıldığı saatte verilen rakamlardır.) İki nükleer santral büyük hasar görürken, yetkililer santrallerin birinde erimenin olası olduğu görüşünde. Bu santralde nükleer sızıntı tehlikesi var. Bu da nükleer santrallerin güvenliği konusunda uyarıcı. 2004’te Endonezya’daki 9.1 şiddetindeki depremde ölenlerin sayısı iki yüz yirmi bindi. Burada ülkeler arasındaki gelişmişlik farkının felaketleri nasıl da kader(?) haline dönüştürdüğü apaçık ortada.
Çağdaş yöneticiler, felaketten önce önlem alarak yurttaşının can ve mal güvenliğini korur. İlkel kafaların böyle bir düşüncesi yoktur. Geri kalmış ülkelerde ise felaketten sonra ağlanır, sızlanır, yaraların en kısa sürede sarılacağı söylenir ve tüm suç doğaya yüklenerek “Kaderimiz böyleydi.” denilerek görev ihmalleri unutturulur.
Japonya’daki deprem görüntülerini izlerken ülkemizi yöneten eski ve yeni siyasetçilerin, bürokratların, çürük yapılara imza atan yetkililerin, üç kuruş daha fazla kazanmak için imar yasalarını zorlayan yapsatçıların, yurttaşlık görevini yapmayıp fırsatçılığı yöntem edinen bazı kişilerin vicdanları hiç sızladı mı? Acaba, az da olsa kendilerini hiç sorguladı mı bu muhteremler?
Şu da hiç unutulmamalı ki insanların ölmeden önce yardıma ve çağdaşça yaşamaya gereksinimleri vardır. Felaketten sonra yapılacak yardımlar, söylenecek hamasi ve üzüntü belirten sözler ne canı ne de malı geri getirebilir.
Ülkemizdeki ve Japonya’daki felaketleri karşılaştırdığımda şu soru aklıma takılıyor: Bir Türk yurttaşı mı, yoksa Japon yurttaşı mı değerli? Bir insanın değeri, ona mutlu ve güvenlik içinde bir yaşam olanağı sunmak değil midir?
12 Mart 2011
Not: 15 Mart 2011 tarihli Kent Yaşam Gazetesi’nde yayımlanmıştır.

16 Mart 2011 Çarşamba

PAKİSTAN, YENİ BİR AFGANİSTAN MI?


        GİRİŞ

         Pakistan, Asya kıtasının güneyinde 803,940 kilometre kare yüzölçümlü bir ülkedir. Temmuz 2003 verilerine göre toplam nüfus 147.663.429 kişidir (Nüfus Dağılımı : Pencap : 79 milyon, Sind : 34 milyon, NWFP : 20 milyon, Belucistan : 7 milyon, Federal Kabileler : 4 milyon, Federal Başkent : 820 bin). Ayrıca ülkenin kuzeyinde iki milyon civarında Afgan mülteci yaşamaktadır. Okur yazar oranı : % 42 (Erkek % 55.3, Kadın: %29) dir. Sınırları; Afganistan: 2,430 km, Çin: 523 km, Hindistan: 2,912 km, İran:  909 km Kıyı şeridi: 1,046 km’dir. Görüldüğü gibi okuma yazma oranı çok düşüktür. Özellikle kadınlardaki okuryazarlık oranı ilgi çekicidir. Nüfusun dinlere göre dağılımı: İslam : %97 (Sünni %77- Şii %20), Hıristiyan, Hindu Sih ve Budistler : %3’tür. [1]

         Pakistan, 4 eyalet, 2 federal bölge ve federal başkentin oluşturduğu federal yapıda bir ülkedir. Eyalet ve bölgeler: Pencap Eyaleti ( Başkent Lahor), Sind Eyaleti ( Başkent Karaçi), Belucistan Eyaleti (Başkent Ketta) Kuzey Batı Sınır Eyaleti (North West Frontier Province- NWFP) (başkenti Peşaver), Federal Yönetime Tabi Kabileler Bölgesi (Federally Administrated Tribal Areas - FATA), Kuzey Bölgesi (Gilgit Agency), Federal Başkent Bölgesi İslamabad’dır.[2]
         Ülkede parlamenter demokrasi olmakla birlikte, darbeler nedeniyle zaman zaman genç demokrasi yara almıştır. Askeri müdahaleler, sağlıklı bir demokratik gelişimin önündeki en önemeli engeldir. Ayrıca ülkenin aşiret sistemine dayalı feodal yapısı da demokrasinin önündeki diğer önemli bir engeldir.

KISA TARİHÇE

         “Pakistan, Muhammed Ali Cinnah'ın liderliğinde Hindistan Müslümanlarının, Hindulardan ayrı olarak İslam dini esaslarına dayalı bağımsız bir ülkede yaşama istekleri doğrultusunda İngiliz yönetimince hazırlanan "Bölünme Planı" çerçevesinde Müslümanların çoğunlukta bulunduğu Hint eyaletlerinin bölünmesi veya ayrılması ile 14 Ağustos 1947 tarihinde kurulmuş ve Muhammed Ali Cinnah ülkenin ilk Genel Valiliğine seçilmiştir.” [3]

         Bağımsızlığına kavuşan birçok İngiliz sömürgesinde olduğu gibi Pakistan’ın da sınırları çizilirken komşularla çözüme kavuşturulmamış bölgelerin olması dikkat çekicidir. Sorunlar olacak ki büyük devletlerin bölgesel müdahalelerine olanak tanınsın. Komşularıyla sürekli kavga durumunda olan ülkelerin istikrara kavuşması zordur. 1947’den beri Hindistan’la var olan Keşmir sorunu, bölgesel bir gerginliğin, düşmanlığın temelini oluşturuyor. Keşmir’in statüsü, 1947’de belirsiz bırakılarak sorun bizzat yaratılmış oldu. Keşmir sulak ve verimli ovalarıyla stratejik konumuyla önemli bir bölgedir. Ünlü “Kaşmir kumaşı” bu bölgede üretilir. Nüfusunun büyük çoğunluğunun Müslüman olması nedeniyle Pakistan’ın bölge üzerindeki hak talepleri de haklılık kazanmaktadır.

         “Kuzeyine doğru Himalayalar’ın sert ve yüksek tepelerle yoğunlaştığı Pakistan’da, İndus Nehri, kuzey-batı ucundan ülkeye girdikten sonra, denize dökülünceye kadar Pakistan’ın tam ortasından ikiye bölecek şekilde akmaktadır. Bu ikiye bölme ve bölünme sanki ülkenin kurulduğu andan itibaren kaderine yazılmıştı. Zaten, ülkenin dil ve dinle ilgili ayrıntılı bilgilerine bakıldığında, ülkenin istikrar bulmasının pek de kolay olamayacağı anlaşılmaktadır.
        
         Bengladeş’in ayrılması da ne Pakistan-Hindistan anlaşmazlıklarını sonuçlandırdı, ne de bölge ülkelerine huzur getirdi. Bu İngilizceyi ana dilleri gibi kullanan millet bir kere bölünmüş, daha nice bölünmelere ve buhranlara gebeydi.” [4] Uluslaşma sürecini tamamlamayan, kabilelerin, dinsel grupların federasyonu biçiminde örgütlenen devlet yapısı her türlü istismara açık hale gelir. Bu durumda bölgede çıkarları söz konusu olan küresel güçlerin işi kolaylaşır.
           
            “Alt Kıta adı verilen Pakistan-Afganistan-Hindistan-Bengladeş bloğunda İngiliz hâkimiyetinin sona ermesi ile birlikte, Müslümanların ayrı bir ülkesi olması düşüncesiyle Hindistan 1947’de bölündü. Bu bölünmeyi gerçekleştiren ise Gandi ile birlikte Hindistan için bağımsızlık savaşı veren bir başka büyük insan Muhammed Ali Cinnah’tı. Bu bölünmenin karşısında olan Gandi’nin, Cinnah’a; ‘Cinnah! Bir bıçak al, başıma koy, beni tepeden tırnağa ikiye böl ama Hindistan’ı bölme’ şeklinde söylediği rivayet edilmektedir.2 Ama Cinnah,           
Gandi’yi dinlememiş ve Hindistan’ı ikiye değil, üstelik coğrafî olarak üçe bölmüştür. Hindistan’ın batısında kalan parçaya dünya kamuoyu “Batı Pakistan”, Hindistan’ın doğusundakine de “Doğu Pakistan” adını vermiştir. Ancak, 1947 yılında bu iki parça da resmî olarak “Pakistan” adını almaktaydı. Ayrılma süreci sancılı olmuş, iki taraftan bir milyona yakın insan hayatını kaybetmiştir. İngilizlere karşı verilen bağımsızlık mücadelesini “pasif direnişle” dünya tarihine geçen bu insanlar, Hindistan ve Pakistan diye ikiye ayrıldıktan sonra birbirlerine karşı silâha sarılarak 1948, 1965 ve 1971 yıllarında savaşmışlardır.

SİYASAL SÜREÇ

            Hindistan’dan ayrılan Pakistan’da da sular durulmadı. 1970 seçimlerinde 313 milletvekilliğinden 167’sini alan Avami Partisi, Doğu Pakistan’ın bağımsızlığı için başvuruda bulundu. İslamabad yönetimi bunu kabul etmediği gibi, şiddete başvurdu. Meclis’in toplanması ertelendi, halkın iradesine duyulan bu saygısızlık üzerine Doğu Pakistan’da genel grev ilân edildi. Silâhlı kuvvetlerin sokaklara çıkıp kan dökmeye başlamasıyla kitleler hâlinde Hindistan’a göç yaşandı. Bu durum Hindistan-Pakistan savaşına neden olduğu gibi, 26 Mart 1971’de Doğu Pakistan’ın “Bangladeş” adıyla bağımsız bir devlet hâline gelişini engelleyemedi.”[5] Pakistan-Hindistan anlaşmazlığı, bölgesel işbirliğinin önündeki en önemli engeldir. Anlaşmazlığın, bölgede çıkar hesapları yapan emperyalist güçlerin ekmeğine yağ sürdüğü de söylenebilir.

            Bangladeş’in ayrılmasından sonra Pakistan’da önemli siyasal değişiklikler oldu.  1958’de Ticaret Bakanı, sonra da Dışişleri Bakanı olan ve 1967 yılında Pakistan Halk Partisini kuran Zülfikar Ali Butto, seçimi kazanarak 1971’de başbakan koltuğuna oturdu. 1973 yılında halen yürürlükte olan ve parlamenter demokratik seçim çerçevesinde yürütme yetkilerinin başbakana ve hükümete verilmesini öngören Anayasa kabul edilmiş, aynı yıl Zülfikar Ali Butto başbakanlığa getirilmiştir. 1977 yılında yapılan seçimlerde partisi tek başına iktidar oldu. Ancak muhalefet, seçime hile karıştırıldığını iddia etmiştir. Bunun üzerine Genelkurmay Başkanı Ziya-ül Hak, yönetime el koydu. Butto, 1974’te muhaliflerinin öldürülmesine neden olduğu savıyla idama mahkûm edildi. 4 Nisan 1979 yılında cezası infaz edildi.

            1988 Yılında Cumhurbaşkanı Ziya-ül Hak bir uçak kazasında yaşamını yitirdi. Bu kaza da birçok kuşkuyu belleklere kazımıştır. Kazadan sonra aynı yıl yapılan genel seçim sonucunda Benazir Butto başbakan oldu. 1990’da Cumhurbaşkanı Gulam İshak Han meclisi feshetti. Butto hükümeti de böylece iktidardan uzaklaştırılmış oldu. Daha sonraki seçimler sonrası Navaz Şerif başkanlığında merkez sağ koalisyonu iktidara geldi.

            Pakistan, darbe sonrasında siyasal istikrara bir türlü kavuşamadı. Hükümetlerin ömrü kısa süreli oldu. Tüm geri kalmış, anti demokratik ülkelerin müzmin hastalığı yolsuzluk, ülkenin başına bela oldu. 1999’da Pervez Müşerref askeri yönetime el koyarak meclisi feshetti. Benazir Butto ve Navaz Şerif yurtdışına sürgüne gönderildiler.

            Ziya-ül Hak döneminde İslamcı çizgiye yaklaşan Pakistan, adeta gelecekte yaşayacağı büyük zorlukların da temellerini atıyordu. Müşerref döneminde de İslamcı yöneliş sürdü. Bu durum, ilk bakışta başta ABD olmak üzere Batı’yı kaygılandırdı. Çünkü bu dönemde hem Güney Asya’da hem de Orta Asya da radikal İslamcı gruplar güç kazanmaktaydı. Pakistan Ordusu’nda her dönemde İslamcı gruplara sempatiyle bakan askerler hep olmuştur. Pakistan’ın Afganistan, Keşmir, Özbekistan ve Tacikistan’daki silahlı radikal İslamcı gruplara destek vereceği endişesi, gelişmiş ülkelerin birçoğunu telaşlandırdı. Taliban’ın destekleneceği olasılığı endişeleri daha da artırdı. Bunu üzerine Japonya kredi musluklarını kapattı. AB, Pakistan’ı şiddetle kınayarak ilişkileri en düşük seviyede tutma kararı aldı. İngiliz Milletler Topluluğu, Pakistan’ın üyeliğini askıya aldı.

            Müşerref, daha sonraları yumuşayarak ve Batı ülkelerinin politikalarına uygun davranarak başta ABD’nin güvenini kazanmıştır. ABD ve İngiltere sürgündeki siyasal liderlerin (Benazir Butto ve Navaz Şerif’in) geri dönmesi için çaba göstermeye başladılar. Bu çabalar sonuç verdi. 6 Ekim 2007’deki seçimlerde Pervez Müşerref yeniden cumhurbaşkanlığına seçildi. Muhalefet, Müşerref’in devlet başkanlığı ve genelkurmay başkanlığı görevlerini birlikte yapmasına karşı çıktı. Bunun yasal olmadığını savunarak yüksek mahkemeye başvurdular. Mahkeme itiraz kararını sonuca bağlamadan Müşerref, genelkurmay başkanlığından vazgeçti.

            “Müşerref, Anayasa’yı askıya alıp ocaktaki genel seçimleri ertelerken yargı mensupları, muhalefet liderleri, insan hakları savunucularının bulunduğu bin beş yüz kişiyi gözaltına aldı. Olağanüstü hal ilan eden Pakistan lideri Müşerref, kararına gerekçe olarak, ülke genelinde hakim olan ‘İslami direniş ve çatışma dalgasını’ gösterdi. Fransız haber ajansı AFP’nin ele geçirdiği emir dosyasının kopyasında yer alan ifadelerde, İslami direniş dalgasının yanı sıra ülkedeki karışıklık havasının böyle bir kararın alınmasına neden olduğu kaydedildi. Olağanüstü halin ilanından sonra yapılanlar ‘İkinci Müşerref Darbesi’ olarak tarihe geçti.” [6] İçerde muhalefetin güçlenmesi ve dış baskıların artmasıyla Müşerref, 15 Aralık 2007’de olağanüstü hali kaldırdığını ve seçimlerin 6 Ocak 2008’de yapılacağını ilan etti. Bazı çevreler, demokrasiye geçişin bir aldatmaca olduğunu öne sürdü iseler de demokratik süreç normal seyrinde devam etti.

            Müşerref’in 5 Ekim’de yolsuzluk affını imzalamasıyla Butto’nun ülkesine dönmesinin önünde hiçbir engel kalmamıştı. Bu yasanın çıkmasını bazı politik çevreler iki liderin iktidarı paylaşım anlaşması olduğunu ne sürdüler. “ABD Dışişleri Bakanı Yardımcısı Sean McCormack’ın ifâdesine göre ABD Butto’nun ülkeye dönebilmesi için hem Müşerref ile hem de Butto’yla görüşüyordu. 27 Temmuz 2007’de ABD ve İngiltere’nin arabulurcuğuyla Müşerref ve Butto arasında Abu Dabi’de ‘iktidarı paylaşma’ anlaşması imzalandı. Anlaşmaya göre, Butto Pakistan’a dönecek ve genel seçimlere katılarak Başbakan olacaktır. Müşerref ulusal güvenlik ve dış politika meseleleri ile ilgilenirken Butto, başbakan ve yürütmenin başı olacaktı. Anlaşmanın dünya basınına sızmasından sonra 11 Eylül 2007’de Butto Müşerref’le görüşmelerinin ABD’nin projesi olduğu iddialarına karşı çıktı ve böyle bir şeyin olmadığını ifâde etti. Butto, Pakistan’a geri dönüşünün ABD projesi olduğu iddialarının onu Pakistan’da El-Kaide, Taliban ve benzeri örgütlerin hedefi hâline getireceğini biliyordu. Navaz Şerif, Butto’nun Pervez Müşerref’le anlaşması sonrası, Butto’nun “Demokrasi Beyannamesi”ni ihlâl ettiğini söyledi ve iki lider arasında sorunlar ortaya çıkmaya başladı. PML-N’nin parlamentodaki grup başkanı İshak Dar, Butto’nun Müşerref’le anlaşma imzalayarak Demokrasi Beyannamesi’ni ihlâl ettiğini bildirerek taraflar arasında bu anlaşmadan doğan sorun olduğunu gösterdi. Navaz Şerif, Müşerref’in yasadışı yollarla iktidara geldiğini ve hiçbir yasal dayanağının olmadığını iddia ederek Müşerref’le görüşmeyi kesinlikle kabul etmiyordu. Butto da Müşerref’in iktidarı konusunda aynı şeyleri düşünüyor fakat Pakistan’a dönmek ve iktidarda yer almak için Müşerref’le görüşmeyi kabul ediyordu.” [7] Bundan da anlaşılacağı üzere Müşerref’le Butto arasında bir kısım temasların olduğu görülmektedir. Amaç, Pakistan’da kaybolmakta olan siyasal istikrarın tesis edilmesidir.

NEDEN BENAZİR BUTTO?

            Pakistan, kabilelerden oluşan bir birlik. Dil ve inanç ayrılıkları ülkenin en önemli sorunları. Kişi başına milli gelir beş yüz doların altındadır. Bu durum belirgin bir yoksulluğun göstergesidir. Eğitimin ağırlık noktasını medreseler oluşturuyor. Butto, ülkenin birliğini ve modernleşme umudunu temsil ettiği için hep umut olmuştur. Ayrıca Butto’nun mensup olduğu kabile de güneyin büyük ailelerinden biridir.

            Benazir Butto’nun başındaki en büyük sorun kocasının karıştığı yolsuzluklardır.

            Taliban’a göre ise Butto’nun dönüşü bir ABD projesiydi, böylece Müşerref Taliban’a karşı daha sert önlemler alacaktı. Butto, Veziristan Bölgesi’nde saklanan Taliban’ın Pakistan’daki yöneticisi Beytullah Mesud tarafından tehdit edildi.

            Benazir Butto, Pakistan’a döndüğü 18 Ekim 2007 günü Karaçi’de milyonlarca Pakistanlı tarafından karşılandı. Bu sırada düzenlenen intihar eyleminde yüz otuz kişi yaşamını yitirdi; ancak Butto bu suikast girişiminden sağ olarak kurtulabildi. Seçim çalışmaların ikinci mitingini yaptığı Ravalpindi’de 27 Kasım’da düzenlene suikast sonunda yaşamını yitirdi. Butto sonrasında seçimler yapıldı ve eşi koalisyon hükümetinin başbakanı oldu. Ancak bununla birlikte Pakistan’ın demokratik ve siyasal istikrara kavuştuğu söylenemez.

            Merak edilen bir konu da Buttoların neden öldürüldüğüdür. Pakistan’ın demokratik siyasal yaşamında bu kadar etkili olan Buttolar, niçin birileri tarafından hedefe oturtulmuştur?

            “Zülfikar Ali Butto, 1971 Yılında halkın demokrasiye büyük özlem duyduğu, ordunun ise yenilgiyle biten Hint-Pakistan savaşı sonunda politikadan soğuyup kışlaya dönme istemi gösterdiği bir sırada iktidara gelmiştir. Eski Başbakan’ın eline geçen bu tarihsel fırsatı iyi değerlendirdiğini söylemek güçtür. Pakistan’ın demokratikleşmesi yolunda tarihi bir fırsat ele geçiren ve de demokratik bir seçimle iş başına gelen Butto, siyaseti tabana indirmekten çok Pakistan Silahlı Kuvvetleri’nin yönetimini ağırlıklı olarak kullanarak kişisel yönetim yoluna yöneldi. Dış politikada ise bağımsız ve bağlantısızlık hareketine yönelen Butto, ayrımsallıkları kurumsallaştıran Yugoslavya lideri Tito’nun büyük üçlüde biçimlendirdiği III. Dünya’nın önde gelen liderleri arasında güçlü bir yer edinmişti. Onun esas önemli ayırıcı özelliği, nükleer enerji konusunda Washington’a kafa tutmasından kaynaklanmaktadır. Bilindiği üzere 1975 OPEC petrol krizinden sonra nükleer enerjiye eğilen Pakistan, yukarıda da ifade edildiği gibi Türkiye ile yapılan spekülasyonlar dışında, nükleer gücü bulunan tek Müslüman ülke olarak tanımlanmaya başlamıştır.

            Bu açıdan bakıldığında Baba Butto’nun devrilmesinden en çok memnun olan ülkelerden biri kuşkusuz ABD idi. Halkı tarafından çok sevilen, Pakistan’ın oluşumunda tüm ömrünü harcamış Zülfikar Ali Butto, 1979’da iktidara gelen askeri yönetim tarafından idam edilmiştir. (…) ABD, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Komünizm’e karşı geliştirdiği Maccarthycilik gibi, 1979’da da Sovyetlerin Afganistan’ı işgal etmesinden sonra, Yeşil Kuşak kuramını faaliyete geçiriyordu. Sovyet işgaline karşı savaşan mücahitlerin ideolojik zemini, radikal İslami düşüncelerdi. Bu hareketler arkalarını ABD desteğindeki Pakistan’a vermişlerdi. CIA, mücahitlere ideolojik ve askeri destek verirken Pakistan’ı kullanmıştı.”[8] Butto’yu deviren Ziya-ül Hak, ABD’nin “Yeşil Kuşak” projesine uygun davranarak Pakistan’da medrese eğitiminin yaygınlaştırarak tolumun dinsel bir düşünce sistemine kaymasında rol oynamıştır. ABD’nin Afganistan’da SSCB’ye karşı yürüttüğü etkinlik mücadelesine Pakistan kurban ediliyordu.

            “Babası gibi bir komplo ile ortadan kaldırılan Benazir Butto’nun dönüşü bir kaos senaryosuna dönüştürülmüş ve Butto’nun ülkesine dönüşü ile başlayan olaylar hızla artarak devam etmiş ve en sonunda bölge barışının umudu olan Benazie Butto öldürülmüştür. Seçimlerde Butto’nun kazanması ihtimali artınca, cinayete giden yol Atantik emperyalizmi tarafından hazırlanmıştır. Seçimlere gidecek diğer aday olan Navaz Şerif’in Amerika’ya yakın olması ve Büyük Ortadoğu Projesi’ni kabul ederek İsrail’in istediği ılımlı İslam politikalarını uygulayacağını söylemesi de İngiltere’ye yakın olan ve Avrupa tipi bir laiklikten yana olan Benazir Butto’nun ortadan kaldırılmasının nedenlerini açıkça göstermektedir. Pakistan’da Amerika Birleşik Devletleri üzerinde bir İngiliz-İsrail çekişmesi yaşanmış ve Butto’nun öldürülmesi ile İsrail bir adım öne geçmiştir. İslam coğrafyasının eski patronu İngiltere, Hindistan’ın yanı başındaki Müslüman ülke olarak Pakistan için daha laik bir gelecek düşünürken bir din devleti olan İsrail, ABD üzerinden bütün İslam coğrafyasını kontrol altına alabilmek üzere ılımlı İslam’ı benimseyecek ve Büyük Ortadoğu Projesi doğrultusunda uygulayacak Navaz Şerif gibi önderlerin Pakistan devletinin başına geçmesini istemektedir.”[9]            
Pakistan’da siyasal karışıklıkların ve belirsizliklerin nedeni ne yazık ki dış müdahaledir. Ülkenin iç siyasal dinamikleri özgürce karar vermeden uzaktır.

            Buttolar, Pakistan’ın laik önderleri olduklarından radikal İslamcı örgütlerin hep hedefi oldular. Ülkenin laik bir demokratik düzene kavuşması, kabile örgütlenmesi ve radikal dinsel ağın çökertilmesiyle olabilir. Bu da bugün için olanaksızdır.

PAKİSTAN NEDEN HEDEFTE?

            Pakistan’ın nükleer silaha sahip olan tek Müslüman ülke olması uluslar arası güç dengesi bakımından önemlidir. Siyasal istikrarı bozulan ve radikal dinci örgülerin yönetimine girecek bir Pakistan, özellikle ABD açısından tehlikelidir. ABD kontrolünden çıkmakta olan radikal İslamcı örgütler, son dönemlerde Batılı hedeflere yöneliyorlar. Bu da telafisi imkânsız sonuçlara neden olabilir.

            “Bugün Pakistan'daki nükleer savaş rampalarının İslamcı terörün eline geçmesinden haklı olarak çekinen ABD, 1979'da SSCB, Afganistan'ı işgal ettikten sonra nükleer kapasitesini geliştirmesi için Pakistan'a bizzat destek vermişti. Destek ‘öküz öldü ortaklık bozuldu’ kuralına uygun olarak ‘Afganistan Savaşı’ bittikten sonra kesilmiş ama bu sefer Çin, Pakistan'a yardımcı olmuş ve Pakistan ilk atom bombasını 1988'de yapmıştır. ”[10] Görüldüğü gibi ABD kendi çıkarları söz konusu olduğunda davranışıyla çıkarlarının yön değiştirdiği zamanlarda birbirine ters tavılar içinde olabiliyor.

            “Afganistan'dan kovulduğu sanılan El Kaide ve Taliban’ın kendilerine en rahat yerleşim yeri buldukları topraklar, Pakistan'ın Afganistan ile sınırını belirleyen kuzeybatısındaki Veziristan bölgesindedir. Halbuki 11 Eylül sonrası bölgeden terörü yok etmesi ve Usame bin Ladin’i ABD'ye teslim etmesi için ABD, Pakistan'a beş altı milyar dolar akıttı. Aynı Veziristan, Ziya-ül Hak döneminde, 80'li yıllarda, ABD fonları ile Afganistan’da savaşmak üzere İslamcı militan yetiştiren okullar (medreseler) ile dolu idi. Zamanın ABD Başkanı Ronald Reagan, 1988 senesinde  “terörist” olarak nitelenen cihat liderlerini “özgürlük savaşçıları” nitelemesiyle Beyaz Saray'da ağırlamıştı.”[11] Eski dostların düşman, eski düşmanların dost olduğu bölgede, gelecekteki siyasal gelişmelerin çok karmaşık olacağı da kesindir.

            “Son yıllarda Pakistan, ABD'ye El Kaide'ye darbe vurma konusunda oldukça yardımcı da oldu. Ama aynı zamanda Doğu Keşmir’de Hindistan’a karşı terörizm yaratmak, hatta ABD'nin gitmesi durumunda Afganistan'da yeniden söz sahibi olabilmek hedefiyle İslamcı teröristler ile gizli münasebetlerin devam ettiği, ISI'nin (Pakistan İstihbarat Örgütü) Taliban'ın eski lideri Molla Ömer'i sakladığı, hatta ülkede çok sevilen Usame bin Ladin'in yakalanmasının bir halk ayaklanmasına yol açabilme ihtimaline karşı engellendiği iddiaları yine gözlemcilerin dilinde.”[12] Pakistan’ın İslami terör örgütleri konusundaki karasız tutumu başta ABD olmak üzere Batı dünyasını rahatsız etmektedir. Ancak Pakistan’ın içinde bulunduğu gerçek ise karmaşık ve tehlikelidir.

            İran, Pakistan- Hindistan doğalgaz boru hattının yapılmak istenmesi, ABD’yi rahatsız etmektedir. Bu proje hem İran’a nefes aldırırken hem de küresel güç olma yolundaki Hindistan’a enerji alanında bağımsızlık sağlayacaktır. Bu hattın Pakistan üzerinden Çin’e bağlanma olasılığı ise ABD’nin hem bölgesel hesaplarını hem de enerji kaynaklarını kontrolünde bulundurma isteğini alt üst eder. ABD’nin tüm muhalefetine karşın bu boru hattının yapılması konusunda hem Pakistan hem de Hindistan kararlı bir tutum içindeler. Bu hattın Pakistan’a yıllık altı yüz milyon dolarlık bir geçiş hakkı sağlayacağını da unutmamak gerekir. Ayrıca bu projenin maliyetinin üç buçuk, dört buçuk milyar dolar olacağının tahmin edilmesi de önemlidir. Çünkü bu, önemli çapta bir müteahhitlik hizmetini de gerektirmektedir. Boru hattı projesinin gerçekleşmesi, Pakistan’a bölgesel bir siyasal ağırlık getireceği de muhakkaktır.

            ABD’nin Orta Asya petrollerini ve doğalgazını Hint Okyanusu’na en kestirme yoldan Afganistan ve Pakistan üzerinden getirebilir. Bu nedenle Pakistan eneri kaynaklarının güvenliği nedeniyle önem kazanıyor.

PAKİSTAN SİYASAL İSTİKRARA KAVUŞUR MU?

            “Şubat 2008’de Amerika’nın en muteber düşünce kuruluşlarından Washington Brookings Enstitüsü, ‘ABD-Pakistan Stratejik İlişkisi’ adı altında bir ahlaki soyutlama çalışması organize etti. Bu etkinlik çerçevesinde düzenlenen ve büyük oranda eski dostlardan (vaktiyle ABD Merkez Komutanlığı’nın patronu olan general Anthony Zinni; Pakstan’ın eski genelkurmay başkanı ve ABD büyükelçisi Cihangir Karamat; onların yanında daha önce de anlatıldığı gibi, 1 Eylül sonrasında general Müşerref’i ve Pakistan’ı Taş Devri’ne döndürme tehdidiyle bazı çevrelerde muazzam bir prestij kazanan eski dışişleri bakanlığı mensubu Richard Armitage) oluşan panel yeni çoğulculuğu yansıtıyordu.”[13] ABD’nin resmi ağızlardan Pakistan’ı Taş Devri’ne döndürme tehdidi ilginçtir. Kendi çıkarlarını korumaktan başka hiçbir insani düşüncesi olmayan vahşi bir emperyalizmle karşı karşıyayız. Pakistan’da ne bu tehditlere karşı duracak bir siyasal irade ne de toplumsal bir uyanıklık söz konusudur. İşte böyle bölünmüşlükler içinde bir Pakistan, ulusal varlığını ve bütünlüğünü korumada büyük zafiyetler içindedir.

            “Asıl şov ise Richard Armitage mikrofonu aldığında başladı. Diplomatik nezaket faslını kısa kesen Armitage, Pakistan’ın bir karışıklık içinde olduğuna, zaten 1947’den beri bu halden hiç kurtulamadığına ve artık tek bir ülke değil dört ayrı ülke (dört eyalete gönderme yapıyordu) sayılması gerektiğine, hatta biraz daha ileri gidilirse Veziristan’a Kaidistan denebileceğine dikkat çekti. Bu karışıklıkta ABD adına ancak sınırlı bir sorumluluk kabul ediyordu ve o da Sovyet-Afgan Savaşı sırasındaki müdahale tarzlarından ibaretti: ‘O dönemde Pakistan’da ne yapmakta olduğumuzu ve çekildiğimizde Afganistan’da neler olacağını harfi harfine biliyorduk. Bu bir sır değildi.’ Diğer bir deyişle, ülkeyi dinci gruplara ve ISI’ye teslim ettiklerini gayet iyi biliyorlardı. Yapmakta oldukları şey, Pakistan’ı (üst düzey bir yetkilinin Denis Kux’a dediği üzere) ‘peçete’ olarak ya da emekli olmuş ve hayat küsmüş bir generalin vaktiyle bana ‘stratejik ilişki’yi izah ederken başvurduğu daha yerinde ifadeyle ‘prezervatif’ olarak kullanmaktı. (…) 1951’den bugüne Pakistan’ın iç ve dış politikasını ABD’nin öncelikleri belirledi. Uzun ön sevişme dönemi, Afgan halvetinde doyuma ulaştı ve Pakistan ordusu bu tecrübeyle öylesine büyülendi ki, bir prezervatifin tek başına beceremeyeceğini unutup Keşmir ve Kargil’de tekrarlayacak kadar azgınlaştı.”[14]

            ABD’nin müttefiklerine bakış açısını anlamak için yukarıdaki örnek ibret vericidir. Kişiliksiz, çıkarcı, yurt ve ulus sevgisinden yoksun yöneticilerin bir ülkeyi düşürecekleri onur kırıcı durum bu olsa gerek. Kısa vadeli çıkarlar ve iç politik hesaplaşmalar uğruna koskoca bir ulus böylesine aşağılanacak bir duruma getirilebilir.

            “Britanya’nın en kendini beğenmiş Hindistan valisi Lord Curzon şu meşhur yorumu yapmıştı: ‘hiçbir derme çatma plan Veziristan sorununu çözemeyecektir… Ordu lokomotifi bir baştan bir başa ülke üzerinden geçmedikçe barış falan olmayacaktır. Fakat o makineyi çalıştıran insan da kendim olmak istemem.”[15] İki farklı zaman diliminde iki ayrı sömürgeci gücün sözcülerinin söyledikleri, değerlendirmeleri birbirine e kadar da çok benziyor. Sömürdükleri ve kendi çıkarları için kullandıkları halklara bakış açıları örtüşüyor. Burada suçlu olan sömürgeciler mi, yoksa onlara bu densizliği yapma fırsatı veren ufuksuz yerli siyasetçiler mi?

            Siyasallaşmış İslam, emperyalist güçlerin oyuncağı oluyor, çoğu yerde kopmaz bir işbirlikçilikle ülkelerin ve dinlerine büyük kötülükler yapıyorlar. Emperyalizme karşı olduklarını söyleyenlerinse yaptıkları akıl almaz eylemler, sömürgecilerin eline koz veriyor. Olansa yoksullukla ve gerilikle boğuşan zavallı halklara oluyor.
SONUÇ
“Hint Müslümanları için bir temiz ülke oluşturma ideali ile kurulmuş olan Pakistan devletinin emperyal güçler arasındaki çekişmelere sahne olması ve bu doğrultuda sürekli kaos ve karışıklık olaylarına mahkum edilmesi, Pakistan’ı tam anlamıyla bir kirli işler ülkesi olarak Kirlistan’a çevirmiştir. Çok kritik bir jeopolitik konuma sahip bulunan bu ülkenin yeniden temiz bir ülkeye dönüşebilmesi için bütün İslam ülkelerinin ve komşularının bu ülkeye yardımcı olmaları gerekmektedir. Türkiye’nin her koşulda en büyük destekçisi ve yardımcısı olan Pakistan’a bu kritik dönemde daha yakın olması ve her türlü emperyalist baskıdan bu dost ülkenin kurtulabilmesi için elinden gelen yardım ve desteği vermesi gerekmektedir. İslam dünyasında ABD üzerinden yürütülen İngiliz ve İsrail çekişmesine karşı, bölge ülkeleri bir araya gelerek dayanışma içinde hareket etmelidir. Pakistan’da her türlü kirli emperyal oyun bozulmalı, ülke de örnek bir İslam demokrasisi olmalıdır.”[16]

            Pakistan’ın bunalımlı bu dönemden kurtulması için en çok gereksinim duyduğu iki ülke Türkiye ve Hindistan’dır. Türkiye, laik demokrasisi ve modernleşme deneyimiyle bu dost ülkeye elini uzatmalıdır. Hindistan ise kendi geleceğini düşünerek komşusuna, akrabasına el uzatmalıdır. Parçalanan ve radikal İslamcıların denetimine giren bir Pakistan’ın en büyük zararı komşusu Hindistan’a olur. Çünkü Hindistan’da iki yüz milyonu aşkın Müslüman yaşamaktadır.

            “Siyasal İslam’a gelince, o da farklı biçimlerde ve renklerde ortaya çıkıyor. NATO’nun Türkiye’deki, dibine kadar neo-liberal olan İslamcıları Batı’da oldukça popüler. Mısır’daki Müslüman Kardeşler ABD’yle çalışmaktan aynı derecede mutlu olurdu, fakat Gazze’ye komşu olduğu için belki Filistin konusunda ters düşerlerdi. Başka yerlerde ortak yönleri olan yeni güçler ve yüzler ortaya çıkıyor. Mukteda, Haniye. Nasrallah, Ahmedinecad; bu isimlerin hepsi, kendi bölgelerindeki (Bağdat, ve Basra, Gazze ve Cenin, Beyrut ve Sidon, Thran ve Şiraz) kentli yoksulları örgütleyerek yükseldiler. Hamas, Hizbullah Sadr tugaylarının ve Besiçlerin kökleri varoşlarda. Batı’nın bel bağladığı Hariri’ler, Çelebi’ler, Karzai’ler, Alavi’ler (yani dışarıdan gelme milyonerler, dolandırıcı bankacılar, CIA’nın seyyar satıcıları) ile tezat ancak bu kadar keskin olabilirdi. Dünyanın, muazzam petrol zenginliğiyle kuşatılmış ahir zaman ezilmişlerinin dar sokaklarından ve gecekondularından radikal bir rüzgâr esiyor. Şu an için Kuran’ın yörüngesinde kalan bu radikalizmin sınırlarını kestirmek zor. Bu hareketlerin ortaya koydu merhamet ve dayanışma duyguları, emperyalist açgözlülükten ve kompradorlara karşı boyun eğmekten sonsuz derecede daha iyidir elbet, fakat önerdikleri yeniden inşadan ziyade teskin etmekle sınırlı kaldığı sürece, er geç mevcut düzenin dümen suyuna girmeye mahkûmdurlar. Ulus veya cemaate dayalı bölünmelerin üstesinden, birlik duygusu ve bundan kaynaklı kendine güvenle gelmeye muktedir bir vizyona sahip liderler henüz ortaya çıkmış değil.”[17]

            Pakistan’da radikal İslam’ın güçlenmesi ülkenin birliği için ciddi bir tehdittir. Ayrıca çok parçalı gevşek yapısı, dış müdahaleleri kolaylaştırıyor. Ekonomik yoksulluk ülkenin en büyük düşmanı. Yoksulluğun olduğu ülkelerde gelir dağılımındaki adaletsizlik de söz konusudur. Bu da yolsuzlukların yaygınlaşmasına neden oluyor.

            Pakistan’daki Balkanlaşma olasılığı, Afganistan’dan beter ve acıklı bir durumun ortaya çıkmasına neden olur. Bu, bölgedeki tüm istikrarı yok eder. ABD’nin olası bir İran müdahalesi Pakistan’daki çözülme sürecini tetikler. Eğer Pakistan bu süreçten sağlam olarak geçmeyi başarabilirse modernleşme yolunda adımlar atabilirse dünya güç merkezlerinde ve dengelerinde önemli değişikliklerin olmasının başlangıcı olan bir çığırı açabilir.

KAYNAKÇA

KİTAPLAR

Celal Muhammed Numan, “Butto Suikasti ve Pakistan’ın Geleceği” Mısır, Çev: Halil

Çelik, 30.12.2007

Tarık Ali, Düello- Amerikan Gücünün Uçuş Rotasındaki Pakistan, Agora Kitaplığı, 2008

MAKALELER

Çeçen Anıl, Pakistan’dan Kirlistan’a 2023 Dergisi, 15 Ocak 2008, sayı 81

Tansı Deniz, ABD Ektiğini Biçiyor, Strateji Dergisi, 07.01.2007, sayı 184

Veliev Cavid, Bir Ülke Geleceğini Arıyor, 2023 Dergisi, 15 Ocak 2008, sayı 81

Yavuz Celalettin, GOP'un Pakistan Ayağında Enerji Hatları ve Terörü Besleyen Oyunlar,

2023 Dergisi, 15 Ocak 2008, sayı 81

İNTERNET



















[4] Yavuz Celalettin, 15 Ocak 2008, GOP'un Pakistan Ayağında Enerji Hatları Ve Terörü Besleyen Oyunlar, 2023 Dergisi,81, 5.
[5] Muhammed Numan Celal, “Butto Suikasti ve Pakistan’ın Geleceği” Mısır, Çev: Halil Çelik,30.12.2007, 
[6] Veliev Cavid, Bir Ülke Geleceğini Arıyor, 2023 Dergisi, 15 Ocak 2008, sayı 81, ss 19-20
[7] Veliev Cavid, Bir Ülke Geleceğini Arıyor, 2023 Dergisi, 15 Ocak 2008, sayı 81, s. 19
[8] Tansı Deniz, ABD Ektiğini Biçiyor, Strateji Dergisi, Sayı:184, 07.01.2007,s.11
[9]  Çeçen Anıl, Pakistan’dan Kirlistan’a 2023 Dergisi, 15  Ocak 2008, sayı 81, s.37
[10] Ülsever Cüneyt, “Butto’yu Kim Öldürdü?, Hürriyet Gazetesi,30.12.2007
[11] Ülsever Cüneyt, a.g.m
[12] Ülsever Cüneyt,a.g.m.
[13] Tarık Ali, Düello- Amerikan Gücünün Uçuş Rotasındaki Pakistan, Agora Kitaplığı, 2008,ss. 269-270
[14] Tarık Ali, Düello- Amerikan Gücünün Uçuş Rotasındaki Pakistan, Agora Kitaplığı, 2008,ss. 271-272
[15] Tarık Ali, Düello- Amerikan Gücünün Uçuş Rotasındaki Pakistan, Agora Kitaplığı, 2008,s. 273
[16] Çeçen Anıl, Pakistan’dan Kirlistan’a 2023 Dergisi, 15  Ocak 2008, sayı 81, s.37
[17] Tarık Ali, Düello- Amerikan Gücünün Uçuş Rotasındaki Pakistan, Agora Kitaplığı, 2008,ss. 285-286+

15 Mart 2011 Salı

ORTADOĞU’DA OSMANLI MİRASI VE ULUSÇULUK


            NEDEN ORTADOĞU?

            Ortadoğu, insanlık tarihini biçimlendiren en önemli coğrafyadır. Başka bir deyişle tarih Ortadoğu’da başlar. Dünyadaki ilklerin Ortadoğu’da gerçekleşmesi, bu coğrafyayı anlamlı kılar. Yazı ilk kez burada bulunmuş ve kullanılmıştır. Aradan uzunca bir süre geçtikten sonra yazı başka coğrafyalara taşınmıştır. Sümerlerle Mezopotamya’da başlayan yazı serüveni, Mısır ve Anadolu’da Hititlerle sürmüştür. İlk yazılı yasalar Ortadoğu’da uygulanmıştır. Dünyanın ilk devletleri de bu coğrafyada boy atmıştır. İlk para burada bulunmuş ve ilk ticaret merkezlerinin kurulmasıyla da toplumlararası ilişkiler farklı boyutlara taşınmıştır. İlk yazılı antlaşmanın Ortadoğu coğrafyasında imzalanması ise çok anlamlıdır. Tarım ve sulamayı düzenleyen ilk yasalar yapılmıştır.

            Ortadoğu’yu anlamlı ve özellikli kılan en önemli etkense üç semavi dinin (Musevilik, Hıristiyanlık, Müslümanlık) de burada doğup yayılmasıdır. Üç dinin de kutsal saydığı merkezlerin burada olması buranın dinsel önemini artırmaktadır. Ayrıca bölgenin Asya, Afrika ve Avrupa’nın kesiştiği bir noktada olması, burayı stratejik bakımdan değerli kılmaktadır. Hint Okyanusu ile Akdeniz’in (dolayısıyla Atlas Okyanusu’nun) birbirine bağlandığı bir noktada bulunması, Ortadoğu’yu ülkeler arası ilişkilerde önemli kılar.

            19. yüzyılda petrolün keşfedilmesi, Ortadoğu’nun önemini büsbütün artırmıştır. Sömürgeci devletlerin petrolün önemini kavramaları ve buradan hareketle enerji kaynaklarına sahip olunmadan büyük devlet olunamayacağı gerçeğinin anlaşılması, bu bölgenin önemli bir emperyalist paylaşım olmasına yol açtı. Ortadoğu’daki halkların çağdaş gelişmelerin gerisinde kalmaları da bölgenin dış müdahalelere açık hale gelmesine neden oldu. Ulus devletlerin oluşmaması bölgede siyasal zayıflığın da önemli bir göstergesidir.

            ABD VE ARAPLAR:

            Günümüzde Ortadoğu’nun en önemli küresel aktörü ABD’dir. Enerji kaynaklarının denetimini birincil öncelikli siyasal amaç edinen ABD, Ortadoğu’da yaşanmakta olan siyasal ve çatışmacı sürecin de belirleyici taraflarındandır.
            “Şarkiyat çalışmalarının asıl amacının Doğu’nun dininin incelenmesi olduğunun ve bölgenin tarih ve toplumun incelenmesinin yalnızca ikincil bir amaç oluşturduğunun önemle vurgulanması gerekmektedir.”[1] Yazarın, ABD üniversitelerindeki Ortadoğu araştırmalarıyla ilgili saptaması çarpıcı bir gerçeği ortaya çıkarıyor. Doğu’nun dininin özel bir çabayla temel amaç edinilerek birincil sırada olması, tarih ve sosyolojik incelemelerin ikincil olması ilginçtir. Ortadoğu’nun feodal aşiret yapısı göz önüne alındığında buradaki niyet de ortaya çıkar. Amaç, Ortadoğu halklarının geri kalmışlık kurtarılarak çağdaşlaşması değildir. Böyle olsaydı, sosyolojik inceleme ve araştırmalar ön plana alınarak toplumsal değişimle ilgili çözümler üretilirdi.

            “Amerikalılar, İslam’la ilk askeri ve siyasal teması, on dokuzuncu yüzyılın son çeyreğinde Filipin Adaları’nın işgali sırasında gerçekleştirdiler. Amerikan kuvvetleri, burada ilk başlarda katı bir Müslüman direnişiyle karşılaştılar; çünkü Filipin Müslümanları daha önceki İspanyol işgalciler ile sonunda Adalar’daki Katolik yönetimin yerini alan yeni Hıristiyan Protestan güç yani Amerika Birleşik Devletleri arasında herhangi bir fark görmüyorlardı. Filipin Müslümanlarının Amerikan askeri güçlerine karşı direnişi, Sultan II. Abdülhamit’in (1876-1909), Halife sıfatıyla Filipinler’deki Müslüman savaşçılara Amerikalılara karşı gelmemeleri konusunda gönderdiği emrin ardından son buldu. Sultan’ın Amerikalılar adına müdahalesi, Amerikalıların, Anayasalarında belirtildiği gibi özgürlükçü ve büyük bir hoşgörüye dayalı bir din anlayışına sahip oldukları konusunda Halife-Sultan’ı bilgilendiren İstanbul’daki Amerikan elçisi tarafından sağlanmıştı.”[2] Amerikalıların İslam’la ilk karşılaşmaları bizim için öğretici ve ders verici olmalıdır. Halife olarak tüm İslam dünyasının lideri olan kişinin uluslararası geniş bir bakış açısından yoksunluğu ve dünyadaki emperyalist yayılmayı yeterince algılayamaması dikkat çekicidir. Kendi ülkelerini, namuslarını savunmak için silaha sarılan Müslüman Filipinliler, dar görüşlülüğün kurbanı oldular. İslam dünyasının makûs talihini yenebilmesine öncü olabilecek bir halk hareketi, Halife-ABD işbirliğiyle boğulmuş oldu.

            “Filipinler’de İslam’la karşılaşmış olma, Amerikalılara, İslam’ın hesaba katılması gereken önemli bir güç olduğu ve uygun bir şekilde yönlendirildiklerinde Müslüman önderlerin denizaşırı Amerikan çıkarlarını geliştirmekte kullanılabilecekleri konusunda elle tutulur bir kanıt sağladı.”[3] Amerikalılar, bu olaydan sonra İslam dünyasına dikkat çekici bir ilgi gösterdiler. Ortadoğu’daki aşiret ilişkilerinin sağlamlaşması ve cemaatlerin dış etkenlerle güçlü duruma getirilerek ülke siyasetinde etkin konuma sokulmasının Filipinler deneyiminden ilişkisiz olduğu düşünülemez.

            “Ortadoğu’da, başka bir deyişle, Osmanlı Devleti’nde Amerikan misyoner faaliyetleri 1820 gibi erken bir tarihte başladı. Bu faaliyetler ilk olarak Levi Parsons ve Pliny önderliğinde, sonra da 1831 yılında Beyrut’tan İstanbul’a geçen William Goodell ile Harrison Gray ve Otis Dwight tarafından yürütüldü. Harici misyonlar için Amerikan Görevlileri Kurulu tarafından idare edilen misyoner hareketleri, faaliyetlerini Doğu Anadolu ve Suriye kentlerine genişletti. Misyonerler Kurulu’nun amacı Osmanlı Hıristiyanlarına gerçek Hıristiyanlığı öğreterek Doğu Hıristiyanlarına doğru yolu göstermekti. Misyonerler, Ermeniler ve Marunîlerin Hıristiyanlığını yalnızca ismen Hıristiyanlık olarak ya da bu halkları kıyıda köşede kalmış Hıristiyanlar biçiminde görüyorlar ve bu nedenle onlara daha yüksek ve daha iyi bir Hıristiyanlığı, tercihen Protestanlığı götürmeyi, nihai amaç olarak Müslümanları da kendi dinlerine çevirmeyi umuyorlardı. Böylece, 1893 yılına gelindiğinde toplam olarak 223 Amerikan misyoneri ve 1094 yerli Hıristiyan, Osmanlı Devleti’nde, iç bölgelerdeki ulaşılması zor on beş kentte bulunan Hıristiyanlar arasında din değiştirme faaliyetlerini yürütüyordu. Kuşkusuz, Marunîler ve diğer Katolikler arsında yoğun Fransız faaliyetleriyle Rusların Ortodoks Hıristiyanları etkileme çabalarının da göz önüne alınması gerekmektedir.”[4]

            1820’de Ortadoğu’nun önemini fark eden ABD, misyoner faaliyetleriyle bölgede erkinlik sağlama girişimlerinde bulunurken Osmanlı Devleti’nin burnunun dibini görmemesi ilginçtir. Osmanlı coğrafyasını bölmeye yönelik böylesi çalışmalara kayıtsız kalmaksa vizyonsuzluğun örneğidir.
            Amerikalılar ve Batı’lı diğer emperyalist güçler eğitim ve sağlık yatırımlarıyla misyonerlik etkinliklerini yaygınlaştırırken Osmanlı yöneticilerinin dünya gerçeklerinden uzak bir durumda kalmaları anlaşılamamaktadır.

            “İstanbul’da bulunan Robert Koleji’nin Müslümanlar arasındaki etkisi 1920’lere kadar çok azdı. Fakat okul, Balkanlar’dan gelen birçok Hıristiyan da dâhil olmak üzere Hıristiyanlar arasında, bazıları kendi milliyetçi hareketlerinin önderleri haline gelecek olan eğitimli seçkinlerin yaratılmasında çok önemli bir rol oynadı.”[5]  Robert Kolej başta olmak üzere birçok Amerikan okulunun Osmanlı topraklarındaki çalışmaları önemlidir. Taşnak ve Hınçak partilerinin önderlerinin Robert Koleji mezunu olmaları da dikkat çekicidir.

            “Osmanlı Devleti’ndeki Amerikan okullarında eğitim görmüş bulunan çok sayıda kişinin 1920’lerden sonra Amerika’ya doktor, mühendis gibi meslek sahipleri olarak yerleştiklerinin ve göçmenlerin bir kısmının kendi toprakları ve yöneticilerine duydukları dostça duyguları korumakla birlikte, bu meslek sahiplerinin çoğunlukla Osmanlı hükümetini eleştiren birçok gazete yayımladıklarının da belirtilmesi gerekmektedir.”[6] Burada anlatılanlar, günümüzde çok sorulan bir sorunun da yanıtı olmaktadır. Başta ABD olmak üzere yurtdışındaki yurttaşlarımızın lobicilik faaliyetinde neden ülkemiz azınlıklarından geri oluğunun karşılığı yazarın bu değerlendirmesinde belirtilmektedir aslında. Ortadoğu’dan gelişmiş ülkelere giden gayrimüslimler genellikle iyi eğitimli kişiler olduklarından iyi işlerde çalışma olanaklarına sahiptirler. Böylece ekonomik durumları iyi olan bu kişiler eğitimli olmanın avantajıyla bir araya gelerek örgütlenme bilincine de sahiptirler. Yurtdışına gidip yerleşen soydaşlarımız ise genellikle eğitimsiz oldukları için gayrimüslimlerin bu avantajlarından yoksundurlar. Ekonomik yetersizlikler ve eğitimsizlik örgütlenme zafiyeti yaratmaktadır.

            3 Mart 1924 tarihli Tevhid-i Tedrisat Kanunu, öğretim ve eğitimin birliğini sağlamakla birlikte Türkiye sınırları içinde faaliyet gösteren iki yüz otuzu aşkın Amerikan Koleji’ni (üçü hariç) kapatmıştır. Böylece de yurdumuz topraklarında sürmekte olan misyoner çalışmalarını da sona erdirmiştir. Yani savaşın yıktığı, yoksul bıraktığı, aileleri dağıttığı topraklarda Hıristiyanlaştırma etkinliği yok edilmiştir.

            CEMAAT VE İNANÇ:

            Toplumlar dinlerini değiştiriyorlar, ancak eski dinlerinden ve geleneklerinden gelen birtakım alışkanlıklarını toptan bırakmıyorlar. Eski alışkanlıklar, sosyal kurallar değişik biçimlerde de olsa yeni düzende de yer buluyor ve toplum yaşamını yönlendiriyor.

            “Sekizinci ve onuncu yüzyıllar arasında Tük aşiretlerinin ve kabile devletlerinin İslam’ı kabul etmeleriyle, İslam’dan kaynaklanan bir kimlik ve bağlılık (sadakat) duygusu, bir şekilde eski, dinsel olmayan etnik cemaat duygusunun yerini aldı. Ancak aynı zamanda, geleneksel kimlik duygusu, evrensel tek tanrılı bir dinin maddi olmayan bir boyutunun süregitmekte olan dayanışma duygusuna eklemlenmesiyle güçlendi.”[7] Türklerin kabile düzeninin cemaate dönüşmesi keskin bir dönemeç değildir. Aşiret düzeninde, aşiret reisine bir kutsiyet atfedilirdi. Aynı şey, İslamiyet’in kabulünden sonra da sürdü. Kabileler soy birliğinin yanı sıra inanç birliğinin de bir bileşeni oldular. Ortadoğu’da mezhepsel farklılıkların bölgelere ve ırklara göre değişiklik göstermesindeki etken de budur.

            “David Urquhart, Türkler için toplumsal örgütlenmenin temelinin cemaat olduğunu, cemaatin de aslen dinsel bir topluluk olduğunu söylediğinde haklıydı. Ancak, Osmanlıların esas cemaat görüşü laiklikti.” Osmanlıların laik oldukları bizce söylenemez. Farklı inançlara yaşam hakkı tanımak, ibadet özgürlüklerini sağlamak laiklikle açıklanamaz. Bu, Osmanlı Devleti’nin çok uluslu ortak bir devlet olma özelliğinden kaynaklanmaktadır. Osmanlılar, İslami kuralların tamı tamına egemen olduğu bir din devleti değildir. Her etnik ve dinsel kökenden topluluğun çıkarlarının korunduğu bir uzlaşma zeminidir Osmanlı Devleti.

            “Görünüşte mensubu oldukları dinin yayılmasına adanmış görünmelerine rağmen yönetici seçkinler, gerçekte dini, asıl olarak yöneticilerin laik siyasal amaçlarının gerçekleştirilmesiyle ilgili bulunan devlet yetkisini meşru kılmak için kullanıyorlardı.”[8] Yazarın söylediklerinden de anlaşılacağı üzere Osmanlı Devleti din krallarıyla yönetilen bir devlet değildir. Belki çağdaşlarına göre din kurallarının devlet yönetiminde en az etkili olduğu devlettir. Farklı inançlara gösterilen hoşgörü, gelecekte laikliğin uygulanması için de olumlu bir altyapıyı da oluşturduğu söylenebilir.

            Osmanlı Devleti de diğer imparatorluklar gibi farklılıkları bünyesinde barındırıyordu. İmparatorluk olmanın gereği de buydu. Laiklik, dinle devlet işlerinin tamamen ayrı tutulmasıdır. Bu nedenle kısmen de olsa din kurallarının egemen olduğu bir yönetim biçimine, laiklik demek yanlış olur.
            Cemaatlere dayalı sistem, Osmanlı Devleti’nin dağılmasını hızlandıran etkenlerin başında gelir. Farklı kültürlerin kaynaşarak ortak bir payda oluşturamadığı ülkede, çözülme ve dağılma da hızlı olmuştur.
             
            OSMANLI’DA İSLAMCILIK:

            “Osmanlı yönetimi meşruiyetini İslam’dan alıp mümkün olduğu ölçüde İslam hukukunun uygularken, on dokuzuncu yüzyıla kadar siyasal ve ideolojik açıdan kendini Müslüman cemaatle tanımlamamıştır. Yönetici bir grup olarak Osmanlı seçkinlerinin gayrimüslimlerle ne kadar az ilgileri varsa, sıradan Müslümanlarla da o kadar ilgileri bulunmaktaydı.”[9] Buradan da anlaşılacağı gibi devlet demek, hanedan demekti. Ahalinin kim olduğu önemli değildi. Önemli olan halkın, hanedana sadakati idi. Ne zaman ki ulusçuluk düşüncesini yayılmasıyla Balkanlar’daki Hıristiyan milletler ayrılmaya başladılar, o zaman İslam’ın geri kalan Müslüman unsurları bir arada tutacağı öngörülmüştür. Bu nedenle de İslamcılık ön plana geçmiştir.

            “1860’larda başlayan ve 1878’de zirveye ulaşan kitlesel göçler, Osmanlı Devleti’ni Müslümanların çoğunlukta olduğu bir yapıya çevirdi. Buna ek olarak, Balkanlar’da yeni ulusların oluşmasıyla sonuçlanan aynı yapısal, yönetsel, siyasal ve demografik değişiklikler de geleneksel Müslüman cemaatin, bir Müslüman Osmanlı ulusuna dönüşümü için gerekli sınıf koşullarını yarattı. Geleneksel toplumsal ve mesleki yapının bozulması; kitlesel göçler sonucu oluşan demografik değişiklikler, göçer aşiretlerin iskânı ve kırdan kentsel bölgelere doğru iç göçler; kapitalist bir ekonomik sisteme girişi; yönetsel ve siyasal sistemlerde yapılan değişiklikler, hep birlikte Osmanlı Devleti’ni farklı bir sosyopolitik oluşuma, hala Müslüman niteliklerine sahip teritoryal bir devlet haline getirdi. Bu devlet, çağdaş bir ulusun tüm niteliklerine sahip olmasına rağmen, temelde, İslami dayanışma bağlarıyla birleşen siyasallaşmış ve daha genişlemiş bir cemaatti. Yurttaşların Sultan’a olan bireysel bağlılıkları ve sadakatleri, kişisel olmayan bir Müslüman ulusal devlete doğru değişti. Halk katında bu gelişmeyi başlatan düşünsel güç, etkisini, üyeleri hem göçmenlerden hem de yerel halktan olan Nakşibendîler de dâhil olmak üzere çeşitli heterojen tasavvuf tarikatlarından alan köktenci-halkçı İslam’ın bir türüydü. Bu gelişmelerin ışığında, gayrimüslimlerin durumunun yeniden tanımlanması gerektiği açıktır. Böylece gayrimüslimler de özerk inanç cemaatleri olmak yerine ‘azınlık grupları’ haline geldiler.”[10] Osmanlıların Balkanlar’da bozguna uğraması, devletin siyasal anlayışında önemli değişiklikler olmasına neden oldu. Balkan göçmenleri, sosyal yapıyı önemli ölçüde değiştirdi. İşte, bu koşullarda İslamcılık düşüncesi hız kazandı. Cemaat, tarikat örgütlenmeleriyle halk politize oldu.

            İslamcılık fikri dağılan devlet yapısını toparlamak için başvurulan bir yoldu. Ancak hızlı gelişen toplumsal ve siyasal süreç dış etkilerin de etkisiyle Osmanlı’nın dağılması engellenemedi. Osmanlıcılıktan sonra İslamcılık da çok ulusal Osmanlı sistemini bir arada tutmaya yetmedi.

            ORTADOĞU’DA DEVRİMLER:

            “Genel olarak Cezayir devrimi hariç olmak üzere Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da 1908-1970 yılları arasındaki devrimlerin meydana geldikleri ülkeler dikkate alınmaksızın birbirlerine benzedikleri söylenebilir. Bu devrimler, aktörleri, amaçları ve ideolojileri açısından incelenecek olursa benzerlik apaçık bir hale gelir.”[11] Bu saptamaya katılmak olanaksızdır. Ortadoğu devrimlerinin tek ortak özelliği Batı’ya bakışlarıdır. Bunun dışında, benzerlikler söz konusu değildir. İslam ülkelerindeki tüm devrimlerin ateşleyicisi ve modeli Atatürk Devrimi’dir.

            “Fransız İhtilali, siyasi kurumlar alanında olmak üzere sınırlı kalmıştır. Rus İhtilali, sosyal alanları sarsmıştır. Sadece ve sadece Türk İhtilalidir ki siyasi kurumlara, sosyal ilişkilere, dine, aileye, ekonomik hayat geleneklerine, hatta toplumun moral temellerine hücum etmiştir. Bir değişim, yeni bir değişime neden olmuştur. Bir reform bir ötekine şartlar oluşturmuştur. Çünkü bunların hepsi halkın hayatında yer tutmuştur.”[12] 1922-1928 arasında Türkiye’de gazeteci olarak görev yapan Fransız Gentizon’un bu değerlendirmesi Atatürk Devrimi’nin çarpıcı bir özetidir. Atatürk Devrimi, dünyanı iki büyük devrimi kabul edilen Fransız ve Rus devrimlerinden daha çok toplumsal yaşamı alt üst etmiştir. Peki, o zaman neden Atatürk Devrimi’nin önemi dünya tarafından yeterince kavranmamıştır? Çünkü Türk Devrimi, emperyalizme karşı kazanılan büyük bir zaferden sonra yapılmıştır. Dünya kamuoyunu daha çok etkisi bulunan emperyalist ülkelerin, kendilerine karşı kazanılmış bir zaferi övmeleri beklenemez. Türk Devrimi’nin antiemperyalist ve antifeodal yanları önemlidir. Bu nedenle de devrime karşı tepkilerin dinmemesi olağandır.

            “Temel ilke, Türk Ulusu’nun onurlu ve şerefli bir ulus olarak yaşamasıdır. Bu ancak tam bağımsız olmakla sağlanabilir. Ne denli varsıl ve gönençli olursa olsun bağımsızlıktan yoksun bir ulus, uygar insanlık önünde uşaklıktan öte bir gözle görülmeye layık olamaz. Oysa Türk Ulusu’nun onuru ve yetenekleri çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir ulus tutsak yaşamaktansa yok olsun daha iyidir. Öyleyse ya bağımsızlık ya ölüm! İşte, gerçek kurtuluşu isteyenlerin parolası bu olacaktır.” [13] Atatürk bu sözleriyle devrimin ve toplumsal değişimin, ilerlemenin asıl dayanağının tam bağımsızlık olduğun vurgulamaktadır. Çünkü tam bağımsız olmayan ülkeler, dış müdahalelere açıktır. Bu nedenle de iç dinamiklerle devrimci dönüşümler yapılamaz.

            “Her sistemin, her değişme modelinin bir amacı vardır. Bunun gibi Atatürk Devrim modeli de bir amaca yönelik olarak oluşturulmuştur. Modelin birinci amacı çağdaşlaşmak, ikinci amacı da kalkınmak, böylece ‘çağdaş uygarlık’ düzeyine çıkmaktır. Gerçekte çağdaşlaşmak kalkınmayı da içeren bir kavramdır. Fakat dünyanın kapalı yönetimlerindeki bazı uygulamalar çağdaşlaşma ve kalkınmayı ayrı ayrı ele alarak yorumlamayı zorunlu kılmaktadır. Çağdaş demokratik toplumun temel amacı insanı her alanda özgürlüğe kavuşturmaktır. Özgür insan sadece ekonomik, toplumsal güvenliğe, eğitim olanaklarına, özdeksel gönence kavuşmuş kişi değildir. İnsanın aynı zamanda siyasal özgürlükleri, siyasal seçenekler arasında seçim yapma hakkı da olmak gerekir. Bu nedenle çağdaşlaşma sadece bir ekonomik kalkınma, gelişme olarak görülemez. Kalkınmış, ekonomisi güçlenmiş, çağdaş toplumun pek çok gereğini gerçekleştirmiş ülkeler, kapalı yönetim biçimleri de vardır. Bunlar Marksist sistemin uygulandığı ülkelerdir. Bu ülkelerin insanı siyasal özgürlüklerden, seçenekler arasında seçim yapma hakkından yoksundur; onun için de özgür insan değildir; bu nedenle de bu toplumlar kalkınmış, fakat çağdaşlaşamamıştır. Başka bir örnek: Bir toplumda insan yürürlükteki yasalara göre her türlü siyasal haklara sahiptir; fakat o bireyin ekonomik, toplumsal sorunları çözüme bağlanmamışsa, o kişinin yasalarda gösterilen hakları ekonomik bir içeriğe, doymuşluğa kavuşturulmamışsa, daha açık bir deyişle o kişi yoksulluktan kurtulmamışsa, özgür insan değildir. Ekmek, özgürlük, barış!.. Ekmeksiz özgürlük, özgürlüksüz ekmek, barışsız ekmek ve özgürlük erdemli bir yaşam sağlamaz.”[14] Bu sözlerden de anlaşılacağı üzere, İslam ülkelerinin hiçbirinde Türk Devrimi’ne benzer karakterde bir devrim söz konusu değildir. Sayın Karpat’ın, Türk Devrimi’nin içeriği, amacı ve topluma kazandıklarıyla ilgili değerlendirmeleri eksiktir.

            “Az gelişmiş ve yarı sömürge Osmanlı toplumunda, burjuvazi, ancak komprador ve gayr-i müslim niteliklerle belirdiğinden, Kurtuluş Savaşı ve onu izleyen ulusal demokratik devrim, ülkemizde yükselen burjuvazinin önderliğinde değil; aydınlarla, halkın ve eşrafın oluşturduğu bir ‘tarihsel blok’ tarafından gerçekleştiriliyor; işin güzeli emperyalistlerle, onların işbirlikçisi ‘sultana ve komprador burjuvazisine’ karşı yürütülüyor.

            Osmanlı toplumu klasik gelişme şemasını izlemiş olsa, sultana karşı burjuvazi, işçi sınıfını ve köylülüğü ardına alarak başkaldıracak ve ulusal demokratik devrim yapacak, o zaman da feodal Osmanlı toplumu içinde, burjuvazi de evriminin kadroları ve örgütü de oluşmuş olacak. Ama yok, olmayınca, bütün az gelişmiş ülkelerde örgüt diye ne varsa, kısa zamanda devrimle özdeşleşiyor, bu da bilindiği üzere askeri ve sivil bürokrasiden ibaret!”[15] Bu tespitlerden de anlaşılacağı gibi Türk Devrimi’nin zorluğu, feodal kurumların ayakta ve etkili olmasıdır. Burjuvazinin gelişmemesi devrimin alttan gelen bir dalgayla olmamasına neden olmuştur.

            ARAP-TÜRK İLİŞKİLERİ:
           
            Arap-Türk ilişkileri tarihin eski dönemlerinden beri sürmektedir. İslamiyet’in ortaya çıkmadığı dönemlerde de her iki ulus arasında az da olsa türlü biçimlerde ilişkiler kurulmuştur.

            Arap-Türk ilişkilerinin gelişmesi, İslamiyet’in ortaya çıkmasıyla hız kazanmıştır. 751 yılında Araplarla Çinliler arasında yapılan Talas Savaşı, iki toplumu birbirine yakınlaştırdı. Uzun süre süren ilişkiler, Türklerin İran ve Anadolu topraklarına gelmesiyle daha da gelişti.

            “Arapların siyasal yaşamın deriliklerinde kaybolmalarından çok sonra Selçuklu ve Osmanlı sultanları, Hint Moğolları ve Orta Asyalı Türk-Moğollar gibi Arap olmayan yöneticiler zamanında ortaya çıkmıştır.”[16] Ortadoğu’da Türk devletlerinin kurulmasıyla Arap devletleri, tarih sahnesinden silinmiştir. Araplar, uzun yıllar Türk-Moğol egemenliğinde yaşamak zorunda kalmışlardır. Böylece yerleşik kültürle göçebe kültür harmanlanmış, yeni bir Ortadoğu kültürü ortaya çıkmıştır. Toplumsal etkileşim, iki ulusu birbirine yakınlaştırmıştır.
           
“Mekke muhafızı Şerif Abdülmuttalip, 1850’de, Mekke’nin önde gelen tüccarlarına Türklerin İslam’ın dönekleri haline geldiklerini ve Arapların kendi hükümetlerini kurma zamanının geldiğini yazdığında gerçekten de Osmanlılara karşı bir Arap ayaklanmasını düşünmüyordu. Mekke Şerifi yalnızca Sultan’ın köleliği kaldırmasında cisimlenen ve kendi kölelerini yitirmesine neden olan tehdide karşı tepkiliydi. Abdülmuttalip için Türklerle Araplar arasındaki etnik ve dilsel farklılıkları sadece kendi toplumsal konumunu korumada değil, aynı zamanda kendinden sonra gelenlerin yaklaşık altmış sonra yapacakları gibi dilediğinde Arap milliyetçisi olarak yeni bir konum üstlenmede kullanılmasının ne denli kolay olduğu da düşünülmeden edilemez.”[17] Çok insani ve çağdaş sayılabilecek köleliğin yasaklanması karşısında Arap Yarımadası’ndaki egemen sınıfların tepkisi ilginçtir. Çağdaş bir uygulama karşısında gösterilen gerici bir direncin, milliyetçi bir oluşumu nasıl tetiklediğinin çarpıcı bir örneğidir bu.
           
Osmanlı Devleti’nde özellikle Tanzimat’la başlayan batılılaşma ve çağdaşlaşma girişimleri yukarıda belirtilen örnekteki gibi sert dirençlerle karşılaştı. Bu muhalif grupların dini kullanmaları da ibret verici bir durumdur.

            Arap Yarımadası, İslam devleti’nin kuruluşuna kadar kendi arasında siyasal birlik sağlayamadı. Kabilelere bölünmüş bir yaşam biçimi Yarımada’ya egemendi. Persler ve Doğu Romalılar da en güçlü zamanlarında Arap Yarımadası’na egemen olamamışlardır. Aynı durum, İslam Devleti’nden sora bölgeye hâkim olan diğer devletler için de hemen hemen aynı olmuştur. Yarımada’nın Hicaz ve Yemen bölgelerinde kısmen hâkimiyet kurulsa da bu, bölgenin tümünü etkilememiştir. Bu durumun nedeni sert coğrafi koşullar olduğu kadar, kabile yaşamının sosyolojik özellikleri de etkilidir.

            “Araplarla Türkler arasındaki yüzyıllardır bilinen etnik ve dinsel farklılıklar, on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısı boyunca siyasal farklılıkları dile getirmek için kullanılmaya başlandı ve kimliklerin temeli durumuna geldi. Milliyetçilik ilk olarak, yalnızca Avrupa yaşam ve düşünce tarzını değil, aynı zamanda Müslüman Araplar büyük ölçüde ihmal edilirken kendilerinin toplumsal ve eğitsel standartlarını düzelten Avrupa ekonomik ve siyasal desteğini de kabul eden Hıristiyan Araplar arasında gelişti.”[18] Osmanlı coğrafyasının Balkanlar’daki bazı bölgeleri hariç tümü çok geri kalmıştı. Ekonomik gerilik, sosyal gelişmelerin de önünü tıkıyordu. Savaş ve yoksulluk, halkın memnuniyetsizliğinde asıl etkendir.

Arap coğrafyasında, Osmanlı’ya karşı milliyetçi düşüncelerin Arap Yarımadası’nda ve Hıristiyan Araplar arasında filizlenmesi ilginç bir rastlantıdır. Bunda dinsel düşüncelerin varlığı yadsınamaz.

            “II. Abdülhamit tarafından temel bir devlet politikası olarak benimsenen Panislam hareketi ve Sultan’ın İslam’ı Arapçılıkla tanımlamaya yönelik güçlü girişimi, Türk-Arap işbirliğine ve dinsel birleşmeye dayalı bir Müslüman devletler topluluğu yaratmak için nihai çabalardı.”[19] II. Abdülhamit döneminde Araplaştırılan bir İslam’a yöneliş olsa da bu, Arapların milliyetçi hareketlerini engellemedi.

            Araplaştırılan İslam’ın sonraki dönemlerde ve günümüzde Türk toplumunun çağdaşlaşma hamlelerin önünde en önemli engel olduğunu söyleyebiliriz. Milliyetçi Arapların halifeden çok, emperyalist Hıristiyan devletlerin sözünü dinlemeleri de işin bir başka yönüdür. Aşiret ve cemaat ilişkilerinin toplumsal yapıya egemen olması; gelişmenin çağdaşlaşmanın, barışın önündeki en önemli engeldir.

            Birinci Dünya Savaşı’nda birçok cephede Batılı devletlerle savaşan Osmanlı Devleti’nin belki de en dramatik savaşı Filistin cephesinde İngilizlere karşı yapılmıştı. 1916’da İngilizlerle savaşırken Filistin’de İngiliz desteğiyle başlayan Arap ayaklanması, Türk-Arap ilişkileri açısından dönüm noktasıdır. Bu dönemden sonraki gelişmeler, ilişkilerin seyrini hızla değiştirdi ve iki ulus arasında ayrılık tohumları ekildi.
            “1916 yılında Türk ordusuna karşı yapılan saldırı, özellikle de yaralı askerlerin öldürülmesi, Türk subaylar açısından affedilmez bir suç oluşturuyordu.”[20] Bu hareket hiçbir insanlık duygusuyla ve savaş kuralıyla açıklanamaz bir durumdur. “Üstelik, Türk ordu geleneğinde yaralı bir asker kutsaldır –yaralı, soylu bir amaç uğruna dünyasal acı çeken bir gazidir- ve ona karşı yapılacak herhangi bir şey affedilemez iğrenç bir suçtur.”[21] Böylesine insanlık ışı ve dinsel kurallara aykırı bir davranış Türklerin sadece nefretini kazandı.

            Arapların bu saldırısından sonraki gelişmeler pek içi açıcı olmamış ve Türk ordusu yenilerek Arap coğrafyasını terk etmiştir. Bu sırada yaşananlar yürek burkucudur ve belleklerden silinecek gibi de değildir. Cumhuriyet kurucularının subaylardan oluştuğu gerçeği de düşünüldüğün de Türk-Arap ilişkilerinin biçimi de ortaya çıkmış olur.
            Birinci Dünya Savaşı’ndan söz açılmışken biraz da Kafkas Cephesinden söz edelim. Yani çöl sıcağından Kafkas ayazına gidelim.15 Şubat 1916’da girilmez denilen Erzurum, Rusların eline geçti. Bu durum hem ittifak devletlerini hem de Osmanlı yöneticilerini şaşkın uğrattı. Herkes bir ihanetin olabileceğinden kuşkulandı.

            “Garnizon içinde bir ihanet ihtimali mümkün olduğundan Erzurum’un düşüşündeki esrar asla çözülmeyecektir. O sırada Kahire’deki Arap Bürosu’nda çalışmakta olan T.E.Lawrence, Londra’daki Savaş Bakanlığı aracılığıyla, ‘Erzurum’daki bazı Arap subaylarını Grandük Nikola ile ilişkiye geçirdiğiniz iddia etmiştir. Savaştan sonra biyografisiniz yazan tarihçi Basil Liddell’e yaptığı bu açıklama hiç de akıl dışı değildir. Osmanlı ordusunda hizmet gören ve bir Müttefik zaferini sevinçle karşılayacak olan Arap subaylar vardı. Lawrence’in istihbarat çalışmaları, 1916’daki Arap İsyanı’ndan önce bu tür muhaliflerle bağlantısını sağlamış bulunuyordu.

            Böyle bir ihanet fikri ve Erzurum’un savunma hattındaki gedikleri gösteren çalıntı bir harita, John Buchan’ın Greenmantle romanında ele alınmıştır. Romanda harita, Türk saflarındaki bir hainin yardımıyla kent dışına kaçırılıp Rus karargâhında Grandük Nikola’ya verilmektedir. Rus kurmay subaylarının eline geçen harita, Gelibolu’dan asker getirilip savaşa sürülmelerine imkân vermeden Rusların kenti ele geçirmelerini sağlamıştır.”[22]
            Arapların Osmanlı’nın düşmanlarıyla işbirliği yalnız Arap coğrafyasında değil, diğer yerlerde de söz konusudur. Ancak bu konuda genelleme yapmak en büyük hata olur.  Birinci Dünya Savaşı’nda Türklerin yanında kahramanca çarpışan Arapları da unutmamak gerekir.

            “Türk Kurtuluş Savaşı, Batı’ya karşı başarılı ilk Müslüman kurtuluş mücadelesiydi. Ancak Türk Kurtuluş Savaşı’nın başlangıçta yarattığı ve bir Arap Türk yakınlaşmasına yol açabilecek olumlu ortam iki gelişmeyle dağıldı: Ortadoğu’da etnik bir milliyetçilik ideolojisine dayalı çağdaş ulusal devletlerin kurulması ve Türkiye’de laikliğin benimsenmesidir.”[23] Bu görüşe tamamen katılmak olanaksızdır. Arapların milliyetçi fikirlerle devletlerini kurması olağandı. Ancak bunun Türkiye’ye karşı bir karşıtlık olabileceği düşüncesi yanlıştır. Atatürk döneminde Sadabad Paktı’nın Türkiye’nin öncülüğünde Afganistan, Irak ve İran’ın katılımıyla kurulması (8 Temmuz 1937) bu düşünceyi çürütür.

            Türkiye’deki laikliğin Türk-Arap ilişkilerini soğumasına yol açtığı görüşü ise dayanaksız ve kitabının genelinde anlatılanlarla çelişkilidir. Halifenin cihat çağrısına uymayanların, laiklikle ilgili dinsel duyarlılığı ön plana getirmeleri inandırıcı olmaz. Bu görüş daha çok Türk-Arap ilişkilerinin gerginleşmesi için yapay nedenler yaratmak isteyen/yaratan ve bölge üzerinde emperyalist çıkarları olan Batılı devletlerin propagandasıdır. Özellikle de Soğuk Savaş döneminde alabildiğine dile getirilmiştir. Şapka devriminin hemen sonrasında Mekke’deki İslam ülkeleri toplantısına katılan Vedat Nedim Tör’ün gördüğü yakın ilgi önemlidir. Laik bir ülkenin, çağdaş kıyafetli temsilcisinin kongreye etkisi büyük olmuştur.

            Atatürk Devrimi antieperyalist ve modernleşmeci yanıyla geri kalmış ülkelere önemli bir model olmuştur. Cezayir, Tunus devrimleriyle Cinnah’ın Pakistan’ı kurarken Mustafa Kemal’den etkilenmediği, feyz almadığını düşünmek yanlış olur.







            SONUÇ:

            Arap-Türk ilişkilerinin bozulmasında her ne kadar Arap milliyetçiliğinin, İngiliz işbirlikçiliği kıvamına gelmesinin nemli bir nedeni olarak kabul etsek de başka nedenleri de irdelemek de yarar var.

            Bir toplumun geri kalması; ekonomik, sağlık, eğitim, bayındırlık, modern tarım gibi faaliyetlerden yoksun bırakılması huzursuzluğun önemli nedeni olarak gösterilebilir. Sosyal ve kültürel gelişmenin olmaması, ortaçağ karanlığına saplanmış bir yaşam biçimi yurttaşlık bağını, ilişkisini geliştirmez.

            Devleti yönetenlerin ceberut ve sorumsuz tavırları halkın devlet idaresinden soğumasına neden olur.

            Filistin ve Kanal cephelerinin komutanı Cemal Paşa’nın şu sözleri ibret vericidir. “Bir şey yapmak istiyorum, kanun karşıma çıkıyor. Kanun nedir? Ben yaptım, ben bozarım.”[24] Bir devlet yöneticisi yasalardan bu kadar sıkılmaz. Böyle olunca da yönetimde keyfiyet oluyor. Cemal Paşa’nın Filistin’de hızla uyguladığı idamları siyasal gelişmelerdeki etkisini yadsıyamayız.

            “Yarın öbür gün Arap çeteleri ile sarılacaksınız. Peygamberin torunları, Ravza’nın yeşil kubbesine kurşun atacaklar. İstanbul elden gidiyormuş gibi telaşlanarak, size Anadolu’nun bağrından Türk yavruları göndereceğiz.

            Siz Peygamber torunlarının ateş ve açlık çemberi içinde, bir hurma kurusu bulamayıp deriniz iskeletinize yapışmış ölürken, Anadolu çocukları iskorpitten çürüyüp düşen ağızlarının yaraları içinde kavrulmuş çekirge çiğnemeye çalışarak, Fatma’nın Ebubekir’in, Ömer’in ve Muhammed’in sandukalarını savunacaklar.

            Ta Şam’a kadar üç gün üç gece süren demiryolunun iki tarafını Anadolu Türkleriyle kuşatacağız. Arap kesesine Anadolu altını ve Arap kursağına Anadolu rızkını akıtacağız.”[25] Bu anlatılanlar, Arap coğrafyasında yaşananların acıklı yönüdür. Osmanlı ordusunun çektiği sefalet göz yaşartıcıdır.

            “Asıl Müslüman şehri, din şeyhlerine hürmet olunan, dini sanatlaştıran ve asilleştiren şehir İstanbul olduğunu Medine’de büsbütün anladım. Orada, Peygamber’in amcasının mezarı sakaların kulübesi olmuştur ve sandukasının üstünde kırbalar asılıdır.

            Evvela namaza durduk, yanımda Enver Paşa’nın yaverlerinden biri vardı. Bir aralık önümüzden testisini omuzlamış bir Arap geçti. Benim bildiğim önünden adam geçinin namazı bozulursa da Medine’de böyle olmadığını ve zemzemin Mekke’de olduğunu unutarak bu Arap’ın da bize zemzem getirdiğini sandım.

            Bir tas su verdi. Şaşırarak ellerimi çözdüm ve içtim. Tekrar ellerimi bağladımsa da Arap koluma yapıştı:
            ­─ Para! diyordu.”[26]

            İslam’ın nasıl yaşandığı konusunu anlamak için çarpıcı bir örnektir, bu anlatılanlar. Cehaletin, geri kalmışlığın, yoksulluğun toplumu nasıl da küçük çıkarlar peşinde koşturduğu çarpıcı bir biçimde görülmektedir.

            Birinci Dünya Savaşı boyunca dört yıl Suriye ve Filistin’de görev yapan Osmanlı subaylarından Selahattin Günay’ın anlattıkları ilginçtir. “Nereden ve nasıl haber almışsa, tam vedalaşıp kaleyi terk ederken büyük kapıdan çıktığımda, tahsil görmüş yirmi beş yaşlarında Bir Arap delikanlısı karşıma çıktı. Onu uzaktan görür ve bilirdim. Fakat konuştuğum bir şahsiyet değildi. Ki elimi öptü, ‘Ah siz ve siz Türkler bizi kimlere bırakıp böyle gidiyorsunuz ya Selahattin? Arkanızda koca bir tarih bırakarak ayrılıyorsunuz. Ne yazık ki biz sizleri bulamayacağız.’ diye hıçkıra hıçkıra ağlıyor ve ayakta duramıyordu. Sonra kalenin duvarına dayandı. Ne çare ki ben yolumdan kalamazdım.”[27] Ortadoğu’nun geleceği de bugünü de yarını da bu Arap gencinin yıllar önce döktüğü gözyaşlarıyla hıçkırıklarında saklıdır.



            KAYNAKÇA:

            KİTAPLAR

            Atatürk, Söylev, Türk Dil Kurumu, Ankara, 1978

            Atay Falih Rıfkı, Zeytindağı, Bateş A.Ş., İstanbul, 1981

           Gentizon Paul, Mustafa Kemal ve Uyanan Doğu, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1983

            Hopkirk Peter, İstanbul’un Doğusunda Bitmeyen Oyun, Yeni Yüzyıl Yayınları, İstanbul, 1995  
             İlhan Attila, Hangi Atatürk, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2004

            Karpat H.Kemal, Ortadoğu’da Osmanlı Mirası ve Ulusçuluk, İmge Kitabevi, Ankara, 2001
            Kili Suna, Atatürk Devrimi, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara, 1981

            Urquhart David, Turkey and Its Resources Its Municipal Orgaization and Free Trade, Sanders &Otley, Londra
           
           

           
           



[1] Karpat H.Kemal, Ortadoğu’da Osmanlı Mirası ve Ulusçuluk, İmge Kitabevi, Ankara, 2001, s.31
[2] Karpat H.Kemal, Ortadoğu’da Osmanlı Mirası ve Ulusçuluk, İmge Kitabevi, Ankara, 2001, ss. 32-33
[3] Karpat H.Kemal, Ortadoğu’da Osmanlı Mirası ve Ulusçuluk, İmge Kitabevi, Ankara, 2001, s.33
[4] Karpat H.Kemal, Ortadoğu’da Osmanlı Mirası ve Ulusçuluk, İmge Kitabevi, Ankara, 2001, s.34
[5] Karpat H.Kemal, Ortadoğu’da Osmanlı Mirası ve Ulusçuluk, İmge Kitabevi, Ankara, 2001, s.36
[6] Karpat H.Kemal, Ortadoğu’da Osmanlı Mirası ve Ulusçuluk, İmge Kitabevi, Ankara, 2001, s.37
[7] Karpat H.Kemal, Ortadoğu’da Osmanlı Mirası ve Ulusçuluk, İmge Kitabevi, Ankara, 2001, s.53
[8] Urquhart David, Turkey and Its Resources Its Municipal Orgaization and Free Trade, Sanders &Otley ,Londra,1833
[9] Karpat H.Kemal, Ortadoğu’da Osmanlı Mirası ve Ulusçuluk, İmge Kitabevi, Ankara 2001, s.63
[10] Karpat H.Kemal, Ortadoğu’da Osmanlı Mirası ve Ulusçuluk, İmge Kitabevi, Ankara, 2001, s.71
[11] Karpat H.Kemal, Ortadoğu’da Osmanlı Mirası ve Ulusçuluk, İmge Kitabevi, Ankara, 2001, s.128
[12] Gentizon Paul, Mustafa Kemal ve Uyanan Doğu, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1983, s.164
[13] Atatürk, Söylev, Türk Dil Kurumu, 1978, Ankara
[14] Kili Suna, Atatürk Devrimi, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1981, Ankara, s. 113
[15] İlhan Attila, Hangi Atatürk, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2004,  s. 132

[16] Karpat H.Kemal, Ortadoğu’da Osmanlı Mirası ve Ulusçuluk, İmge Kitabevi, Ankara, 2001, s. 143
[17] Karpat H.Kemal, Ortadoğu’da Osmanlı Mirası ve Ulusçuluk, İmge Kitabevi, Ankara, 2001, ss. 147-148
[18] Karpat H.Kemal, Ortadoğu’da Osmanlı Mirası ve Ulusçuluk, İmge Kitabevi, Ankara, 2001, s.148
[19] Karpat H.Kemal, Ortadoğu’da Osmanlı Mirası ve Ulusçuluk, İmge Kitabevi, Ankara, 2001, s.150
[20] Karpat H.Kemal, Ortadoğu’da Osmanlı Mirası ve Ulusçuluk, İmge Kitabevi, Ankara, 2001, s.154
[21] Karpat H.Kemal, Ortadoğu’da Osmanlı Mirası ve Ulusçuluk, İmge Kitabevi, Ankara, 2001, s.154
[22] Hopkirk Peter, İstanbul’un Doğusunda Bitmeyen Oyun, Yeni Yüzyıl Yayınları, İstanbul, 1995,ss.254-255
[23] Karpat H.Kemal, Ortadoğu’da Osmanlı Mirası ve Ulusçuluk, İmge Kitabevi, Ankara, 2001, s.155
[24] Atay Falih Rıfkı. Zeytindağı, Bateş A.Ş., İstanbul 1981, s.78
[25] Atay Falih Rıfkı. Zeytindağı, Bateş A.Ş., İstanbul 1981, s. 58
[26] Atay Falih Rıfkı. Zeytindağı, Bateş A.Ş., İstanbul 1981, s. 55
[27] Günay Selahattin, Suriye ve Filistin Anıları, Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul 2006, s.116
Adil Hacıömeroğlu
15 Mart 2011