25 Nisan 2011 Pazartesi

BÖLÜCÜ PROVA

Yüksek Seçim Kurulu’nun BDP’li bağımsız adayların yedi tanesiyle ilgili verdiği karar ortalığı karıştırdı. Kararın açıklanmasından hemen sonra bölücü örgüt yandaşlarının sokaklara dökülmesi dikkat çekiciydi. Karar, kamuoyunca olumsuz karşılandı. Aradan otuz yıla yakın süre geçmesine karşın, ne yazık ki 12 Eylül yasaları “demokrasi(!)”mizde belirleyici rol oynamakta. AKP’nin darbe anayasasını değiştirme palavrasıyla halkoylamasına gitmesi ne kadar da göstermelikti. Aylar geçmesine karşın darbecilerin antidemokratik yasaları dimdik ayakta. Neden mi? Çünkü mevcut darbe anayasası, darbe ürünü iktidarın işine geliyor da ondan.

Yasalar yanlış olabilir. Günümüz gereksinmelerine yanıt da vermeyebilir. Ancak yine de yasalara uymak her yurttaşın görevidir. Yasaları değiştiren, yapan TBMM’dir. Dokuz yıldır meclis çoğunluğunu elinde bulunduran iktidar partisinin YSK kararını eleştirmesi ilginçtir. Temsil adaleti olmayan, lider diktatörlüğüne dönüşen darbeci seçim yasasını “istikrar(?)” adına koruyacaksın; ondan sonra da hiç sorumluluğun yokmuş gibi isyan ederek demokrasi havarisi kesileceksin. Sanki ülkeyi başkaları yönetiyor da hazretler bastırılmış, hakları elinden alınmış muhalefet partisi. AKP’nin, “Yavuz hırsız, ev sahibini bastırır.” mantığıyla izlediği politikalar, teşhir edilmediği sürece demokrasimizin önünün açılması olanaksızdır. Demokrasi, açıklık rejimidir. Yönetimde çifte standartların uygulanması demokratça değildir.

Peki, seçimlerde aday olacaklar, yasaları önceden bilmiyorlar mı? Tabi ki biliyorlar. O zaman seçilme yeterliliği olmayanların bile bile aday olmalarında bir kasıt var mıdır? Bizce vardır. Neden mi? Amaç, devletin kurumsal işlerliğini çökertmek. YSK, bu karardan sonra büyük tepkilerle karşılaşınca geri adım atmak zorunda kaldı. Yerel mahkemeler seferber oldu, siyasiler kendilerince türlü çözümler önerdiler. Sonunda bir hal yolu bulunacak. Bu arada YSK gibi tarafsızlığı ve kararları önemli olan bir kurum, şamar oğlanına dönmüş kimin umurunda? Birkaç gün arayla birbirine ters kararlar alan bir kurumun saygınlığı kalır mı? Böylesi bir kuruma güven duyulur mu? Bundan sonra alacağı kararlar itibar görür mü? Bu duruma düşmüş bir kurumun yöneteceği seçimlerin tarafsızlığı tartışılmaz mı? Siyasetçi, değiştirmek istemediği yasaların, yapmadığı işlerin sorumluluğunu yargı organlarına yükleyerek işin içinden sıyrılıyor. Bu da bize özgü bir şark kurnazlığı.

Konuyla ilgili YSK’ya bir muhbirin başvurusunun olduğu söyleniyor. Bu muhbirin kimliği, görevi, ilişkili olduğu siyasal parti ya da örgüt açıklığa kavuşturularak kamuoyuna duyurulmalı. Çünkü böylesi hassas bir dönemde ortalığı karıştırmak, provakatif eylemlere yol açacak işler çevirmek iyi niyet göstergesi sayılamaz.
Bölücü örgüt yandaşlarının kararı protesto etmek amacıyla banka, postane, belediye otobüsü, işyerlerini yakmaları, cam çerçeve indirmeleri; yurttaşların üzerine yanıcı maddeler atmaları hangi demokrasi mantığıyla açıklanabilir? Nerdeyse tüm televizyon kanallarına bölücü örgüt yandaşlarını çıkartarak, onlara masumiyet kazandırmak nasıl bir niyetin sonucudur?

Diyarbakır’daki gösterilerde belediyenin iş makineleriyle polis araçlarının üstüne yürümekle neyin provası yapılmakta? Amaç, işi biraz daha sertleştirerek geriye dönüşü olmayan ayrılıkçı bir yola girmek.

YSK’nın geri adımıyla önümüzdeki seçimlerde bölücü başının adaylığına sıra geliyor. Zaten sabıkalı kişileri aday göstererek asıl amaçladıkları da bu. Yasaların hiçe sayıldığı, kurumların çökertildiği bir düzende bölücü başının adaylığı da oldubittiye getirilir.

Seçim barajının indirilmesi zorunluluktur. Bunu yaparken temsil adaletinin de sağlanması gerek. Bazı illerimizin bir milletvekili çıkaracak kadar bile nüfusu bulunmamakta. Bu nedenle bazı illerimizin komşu illerle birleştirilerek yeni bir seçim çevresi oluşturulması sağlanmalı ya da belli nüfusun altındaki iller, ilçeye dönüştürülmeli. Kalabalık kentlerimizin temsil edilmesinde adaletsizlik söz konusu. Örneğin, Tunceli’nin bir oyuyla İzmir’in üç buçuk oyunun eşdeğer sayıldığı bir seçim sisteminde temsil adaletinden söz edilebilir mi? Seçim barajının indirilmesi durumunda temsil adaletsizliğinin sürmesi ülkemiz geleceği açısından büyük olumsuzluklar ortaya çıkarır. Bunlar, birlikte düşünülmeli. Yine siyasal partiler yasasının bu durumda kalmasıyla demokrasi olmaz. Kendi içinde demokrasiyi uygulayamayan partilerin, ülkede demokrasiyi sağlamaları mümkün mü?

İçinde bulunduğumuz durum karşısında 12 Eylül’ün darbeci yasalarından kurtulmak demokrasi görevidir. Bu, ülkemizin geleceği açısından önemlidir. Darbe ürünü olan irticadan da bölücülükten de kurtulmanın yolu budur. Küresel güçlerin destekleyip büyüttüğü bu iki beladan kurtulmak için sağlam bir demokrasiye gereksinimimiz var.

Adil Hacıömeroğlu
21 Nisan 2011
Not: 21 Nisan 2011 tarihli Kent Yaşam Gazetesi’nde yayımlanmıştır.

22 Nisan 2011 Cuma

HAÇLI SEFERLERİ

“Haçlı Seferleri, iki kültürün, iki medeniyetin, iki dinin karşı karşıya gelmesinden ziyade, birbirini tanıması, birbirini anlaması ve birbirinden etkilenmesi sonucunu da doğurmuştur. Bilimde, sanatta, mimaride, dilde, musikide, günlük yaşam alışkanlıklarında, hatta yeme-içme kültürlerinin transferinde Haçlı Seferleri son derece etkili olmuştur. Bugün, Batı medeniyetinin temellerinde de Doğu medeniyetinin temellerinde de bu karşılaşmanın etkisini hiç kimse inkâr edemez. Haçlı Seferleri tarihi, sadece savaşlar, çatışmalar tarihi değil, aynı zamanda bir kültürel etkileşim, yakınlaşma, birbirini doğrudan tanıma tarihidir. Nitekim birbiriyle savaşan ordular, savaşın hemen ardından ticari faaliyetlere başlamışlar, malların mübadelesi süreciyle birlikte kültürlerin mübadelesi sürecini de başlatmışlardır.”

Yukarıdaki sözler, RTE’ye ait. Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi (AKPM) Genel Kurulu'na hitaben yaptığı ve ülkemiz basınının göklere çıkardığı konuşmadan bir bölüm. Başbakanın Haçlı seferlerine karşı özel bir ilgisi olduğu konuşmanın bu bölümünden anlaşılmakta. Batı-Doğu ilişkileri deyince RTE’nin aklına nedense hep din savaşları gelmekte. Avrupa deyince de Haçlı Seferlerinden başka bir şey düşünemiyor. Ortaçağ Avrupa’sının içinde bulunduğu karanlıktan nasıl kurtulduğunu anlamadan bugünü anlamak olanaksız. Avrupa’yı Avrupa yapan değerler; Rönesans, Reform, Sanayi Devrimi, Fransız Devrimi gibi büyük dönüşüm hareketleridir. Bunları anlamak için de sosyal ve siyasal mücadele tarihini iyi anlamak gerek. Taassupla bilimin, aklın çatışma sürecini iyi bilmeli ve olanlardan dersler çıkarılmalı. Kilisenin toplum üzerindeki egemenliğinin nasıl kırıldığını anlamadan Avrupa değerlerini kavramak olanaksız.

RTE’nin AKPM’de yaptığı konuşmanın bir bölümünde azarlayıcı, efelenici söz ve görüntülerin basın yayın organlarının çoğunda abartılarak verilmesi ilginçtir. Avrupa’ya rest çeken bir lider! Avrupalıları kendi evlerinde azarlayan bir başbakan… Böyle bir imajla seçim meydanlarına muzaffer bir komutan(!) sürme çalışması. AKP böylece seçim kampanyasını Strasbourg’dan açmış oldu. Oysa konuşmanın bütününe bakıldığında işin aslı hiç de böyle değil.
Türklerin Anadolu’daki varlığı olmak üzere tüm Müslümanları hedef alan Haçlı Seferlerini bir diplomatik yakınlaşmanın, sosyal etkileşmenin öğesi olarak gösterme gayretini anlamak mümkün değil. 1094–1270 yılları arasında süren bu seferlerde asıl amaç Müslümanlığı yok etmek ve Türkleri Anadolu’dan atmaktır. Doğaldır ki bu seferler sonucunda kültürel, bilimsel, sosyal etkileşimler olmuştur. Ancak bunların olması Haçlı Seferlerinin asıl amacını ortadan kaldırıp Haçlıları masum kılmaz.

“Fransa'dan uyarladığımız laiklik, Türkiye'de on yıllar boyunca tartışılmış, yanlış uygulamalar nedeniyle özgürlükler üzerinde bir baskı aracı olarak kullanılmış, adeta demokratikleşme karşısında bir duvar olacak şekilde yorumlanmıştır.” Konuşmanın bir bölümünde söylenen bu sözler talihsizliktir. Her vesileyle laikliğe karşı bir tutum takınmak, eleştirilerde bulunmak AKP sözcülerince asıl görev olmuş. Laikliği, demokrasi karşıtıymış gibi gösterme düşüncesi planlı bir eylemdir. Oysa dünyaya bakıldığında laikliğin olmadığı bir ülkede demokrasinin de olmadığı görülür. Cumhuriyet’imiz laiklik olmadan düşünülemez. Laikliği ortadan kaldırmak için dış destek sağlamak amacıyla bu sözler söylenmekte. Teokratik bir devlet yapısını kurma amacı, Cumhuriyet’in temelini oluşturan laikliği sarsmakta. Demokrasinin önündeki engel laiklik değil; feodaliteye dayalı, tarikat-siyaset sarmalındaki yoksulluk, yolsuzluk, soygun düzenidir.

Haçlılarla ilgili söylenen sözler talihsizliktir. Tam da Fransa İçişleri Bakanı Claude Gueant’in Libya müdahalesini Haçlı Seferi olarak nitelemesinin ardından söylenmesi ilginçtir. Haçlılarla Libyalılar da sanırım kültürel, bilimsel, sosyal etkileşim(!) içine girerek yeni bir uygarlığın temelini atacaklar öyle mi? Yeni haçlı Seferlerinin nereyi hedef alacağını hep birlikte göreceğiz. Yeni Haçlı komutanlarını da… Unutulmamalıdır ki bu topraklar Kılıçarslanları, Selahaddinleri, Zengileri… ve de Mustafa Kemalleri de yetiştirmiştir.

Adil Hacıömeroğlu
16 Nisan 2011

Not: 21 Nisan 2011 tarihli Kent Yaşam Gazetesi’nde yayımlanmıştır.

17 Nisan 2011 Pazar

CHP NASIL DEĞİŞTİ?

1973’te CHP’nin milletvekili adayları arasında genç politikacılar çoğunluktaydı. Bunlardan bugün de milletvekili olan Deniz Baykal, Önder Sav, Ali Topuz ve Kemal Anadol’u sayabilirim. Aradan yıllar geçti ve ömrümüzün yarım asrını devirdik. Siyasal yaşamımızda ise neredeyse bir değişiklik yok. Aynı yüzler, aynı isimler… Yıllardır politikacılıktan başka bir iş yapmayan, hep siyasetten geçinen (kısa süreli istisnai durum hariç) profesyonel politikacıların yaratıcı, üretken olması olanaklı mıdır? Ülkemizdeki siyasetçilerin birçoğu ne acıdır ki giderek halktan kopmaktalar. Yıllardır yaşamın ekonomik, sosyal sorunlarıyla uğraşmayan, bunların riskini almayan kişilerin, bu sorunlara çözüm üretmeleri mümkün müdür? Siyasal yaşamını sürdürmek için parti içinde bir grup insanın desteğini alarak ve sadece onlarla ilişkili bir sosyal yaşam sürdürmek, politikacıyı geliştirir mi?

Yaşamının hedefine yalnızca politikayı oturtmuş, onu meslek edinmiş kişilerin ulus adına siyasete katacakları bir şey yoktur. Çünkü onlar, halkın kendilerine geçici bir süreyle verdiği bir görevi değil, “mesleklerini” icra ediyorlar. Kimse işini yitirmek, mesleğinden olmak istemez. Politika, meslek olmaktan çıkmalıdır. Yıllardır siyaset yapanların başarı hanelerinde acaba ne var? Torunlarına anlatacakları, halkın takdirle anacağı, yıllar sonra ders kitaplarında okutulacak hangi başarı öyküsüne sahipler? Yaşadıkları, en güzel olanaklarından yararlandıkları topraklara hangi maddi ve manevi kalıtı bıraktılar? Eğer bıraktılarsa bu kalıt; olumlu, gurur duyulacak bir şey midir, yoksa olumsuzluklarla yüklü beyhude işler midir? (CHP’DE NELER OLUYOR, Kent Yaşam Gazetesi, 11 Kasım 2010)”

Aylar önce CHP’de bir değişimin gerekli olduğunu yazmıştım. Bu nedenle yılardır CHP vitrinini işgal eden kişilerin 12 Haziran seçim listelerinde olmaması önemlidir, doğrudur. Ayrıca parti vitrininde olmayan, fakat seçim mağlubu eski şöhretlerin listelerde olmaması da olumludur. Keşke bu dönüşüm, tüm üyelerin katıldığı bir ön seçimle olsaydı. O zaman devrimci bir nitelik taşırdı. Bir şeyin devrim olabilmesi için tabandan, halktan gelmesi ve olumlu bir geleceğin yolunu açması gerekir. Yıllanmış parti vitrininin değişmesi tabanın isteğiydi. Bunun, tepeden inme yapılmış olması devrimcilik değil; darbeciliktir. Bu nedenle de çıkış noktası haklı olsa da sonuçlar eskiyi aratır niteliktedir. Partiden tasfiye edilen kişilerin yerine gelenlerin siyasal duruşları, kimlikleri de bu noktada önem kazanmakta.

Parti politikasıyla uyuşmayan merkez sağdan, hatta onun da sağından isimlerin aday listelerinde boy göstermesi, parti politikalarının sağa doğru evrilmesinin belirtisi olsa gerek. Seçilebilir yerlerde bulunan adaylara bakıldığında seçimlerden sonra TBMM’de grup kurmaya rahatça yetecek sayıda merkez sağdan kişi var. Son yıllarda gittikçe eriyen merkez sağın CHP içinden yeniden filizlenme atağı olarak görülebilir bu durum.

Peki, sağ kökenli adayların CHP’ye katkısı olur mu bu seçimlerde? Bence olmaz. Neden mi? Yıllardır savunup uyguladıkları yanlış politikalar yüzünden kendi partilerinin kar gibi erimesine neden olan bu siyasetçilerin ellerinde sihirli değnek olsaydı, bunu kendileri için kullanırlardı. Yöneticisi oldukları partileri yok olmaktan kurtaramayan bu kişiler, CHP’yi mi iktidar yapacaklar? Kendine yararı olmayandan kurtarıcı olmasını beklemek ne derece doğrudur? Hele ki bunlar arasında solun “s”sinden bile alerji olanlar varsa…

Silivri sanıklarından bazılarının aday gösterilmeleri genel anlamda olumludur. Ancak bu konuda geçerli, mantıklı bir kıstasın olmadığı da görülmekte. Sağcı birinin emeğin başkenti kabul edilen Zonguldak’tan aday gösterilmesi CHP’nin tarihine, işçi sınıfının mücadele geçmişine aykırıdır. Bu da gösteriyor ki bu listeleri düzenleyenlerin, Türkiye’nin siyasal ve sosyal tarihi konusunda eksik bilgileri var. Zonguldak, Ecevit’le bütünleşen bir kenttir. Nedeni de Bülent Bey’in Çalışma Bakanlığı sırasında işçi sınıfı lehine çıkarılmasına öncülük ettiği yasalardır. İşçinin ve emeğin damgasını taşıyan Zonguldak’ın, Cumhuriyet’ten sonra TBMM’ce ikinci sırada il yapılması anlamlıdır. Bunu her CHP’linin özellikle de yöneticilerin bilmesi gerek.

AKP hukuksuzluğunun ön önemli simgelerinden biri İlhan Cihaner’dir. Cihaner, Cumhuriyet’in savcısıdır. Tarikat ve cemaatlere karşı Atatürkçü duruşu saygı duyulacak derecededir. Altın madenlerinin yabancılara peşkeş çekilmesi karşısındaki tavrı ve kararlılığı takdire şayandır. Makam odasında tutuklanması sırasında gördüğü kötü muamele yurtseverlerin yüreklerinde yaradır. Cumhuriyet değerlerine bağlı bir Cumhuriyet savcısının aday listelerinde olmaması, parti yönetiminin tarikat ve cemaatleri kızdırmamak, karşısına almamak düşüncesinden mi kaynaklanıyor? Cihaner’in olmadığı listelerde, cemaat liderlerine övgüler düzen kişilerin bulunması manidar değil midir?

Listelerde gözden kaçan önemli bir nokta daha var. CHP listelerinde seçilebilecek sıralarda bulunan adayların öğrenim durumları, diğer partilerle karşılaştırıldığında dikkat çekici farklar göze çarpmakta. CHP listelerinde ilk sıralardaki adaylarda ilk ve orta öğretim düzeyinde öğrenim görmüşlerin çokluğu dikkati çekmekte. Eğitim düzeyi açısından bu farklılık kabul edilemez. Türkiye’de eğitim ve üniversite devrimlerin öncüsü, uygulayıcısı olan bir partinin böylesi bir durumda olması bir ironi olsa gerek. Adları eğitim tarihine altın harflerle yazılan Mustafa Necati, Saffet Arıkan, Reşit Galip, Hasan Ali Yücel, İsmail Hakkı Tonguç ve diğer eğitim neferlerini tanımaya o kadar çok gereksinmemiz var ki? Günümüzde eğitim görmemenin gerekçesi olamaz. Her yaşta eğitim görülebilecek kurumlar mevcut ülkemizde. Üstelik yetişkinlerin eğitimi için yıllardır hizmet gören açık öğretim kurumları da Bülent Ecevit’in ve CHP’li Yılmaz Büyükerşen’in yapıtıdır. Üniversite devrimini yapmış bir partinin aday listesinde bu devrimin etkilerini görmeliydik.

Yıllanmış CHP’li siyasetçilerin yerine, yıllanmış sağcı siyasetçilerin gelmesi olumlu yönde bir değişimin işareti değil. İllerimizin tamamında, tüm parti üyelerinin katılımıyla bir ön seçim gerçekleştirilebilseydi, parti içi gerçek bir devrim yapılabilirdi. Yirmi dokuz ilde yapılabilen ön seçimlerde bunun tanığı olduk.

Seçimlerden sonra CHP listelerinden TBMM’ye girecek olan milletvekillerinden kaçı, gelecek seçim dönemine kadar parti sıralarında oturacak? Ayrılanlar, hangi partilere gidecek? Bu soruların yanıtları da merak konusudur.

CHP’de vitrin değişikliği gösteriyor ki yılların hizipleri tasfiye edilirken yeni bir hizip boy gösteriyor. CHP hiziplerin partisi mi, yoksa halkın partisi mi olacak? Ulusumuzun, tarikat ve cemaatlerin karşısında süklüm püklüm duran değil; Cumhuriyet değerlerini, yapıtlarını göğsünü gere gere savunan, Atatürk’le gururlanan bir CHP’ye gereksinimi var.

Adil Hacıömeroğlu
14 Nisan 2011

Not: 17 Nisan 2011 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
İlhan Cihaner’in bu yazının yazılmasından sonra Denizli’den aday gösterilmesi geç de olsa bir hatanın düzeltilmesi açısından önemlidir. Sayın Cihaner’e başarılar dilerim.

12 Nisan 2011 Salı

BÜYÜK SKANDAL VE GÜNDEM

Ülkemizde son yılların en büyük skandalı, YGS’deki şifrelemedir. Bir milyon yedi yüz bini aşkın öğrenciyi ilgilendiren bu skandal, ne yazık ki seçimlerin yaklaştığı bir zamanda bilinçli bir çabayla unutturulmaya çalışılıyor.

ÖSYM Başkanı’nın basın toplantılarındaki açıklamaları, şüpheleri daha da arttırıcı nitelikte. Şifrelemenin olduğunu kabul ettikten sonra suçu, kitapçıkların basımını yapan firmaya yükleme isteği dikkatten kaçmamakta. Firma yetkilisinin açıklaması ise işin ciddiyetsizliğin sergilemekte. Soru seçeneklerinin firmaca düzenlendiğini anlatıyor yetkili. Bu demektir ki ÖSYM’nin yapması gereken işi, matbaadaki görevliler yapıyor. Bu, büyük bir ciddiyetsizlik. O zaman düşünüyor insan, ÖSYM’deki görevliler ne iş yapar? Soruların sıralanması, seçeneklerin yerleştirmesi bir uzmanlık işi. Pedagojik eğitim gerektirir. Ölçme değerlendirmeyi bilmeden bu iş yapılamaz.

Bir milyon yedi yüz bin genç… Yaşamlarının en önemli sınavında hayal kırıklığına uğruyorlar. Yılların emeği, umudu hoyrat eller tarafından yok ediliyor. Onların haklarını koruması gereken devlet yetkilileri sus pus. En yetkili makamdaki Cumhurbaşkanı “Ben ikna oldum.” diyor. Kimi dinlemiş de ikna olmuş? Sınavı beceremeyen tekstil makineleri uzmanı ve kendinin atadığı ÖSYM Başkanı’nı. Böylece de Cumhurbaşkanı sınavın hakkaniyet içinde yapıldığına, temiz yapıldığına ikna olmuş. Milli Eğitim Bakanı da aynı görüşte. İktidar partisinin sözcüleri de şifreyi görmüyorlar. Bir tek açıklama yapmayan RTE. O da ortalığın yatışmasını bekliyor sanırım, işi bir yere bağlar, bitirir.

Bir milyon yedi yüz bin oy verme çağında genç. Üçle çarpsak beş milyon yüz bin eder aileleriyle. Amcalar, halalar, teyzeler, dayılar ve onların da aileleriyle yirmi milyonu aşar bu sayı. Yirmi milyona yakın kişinin yaşamı ters yüz. Bu kitleye sahip çıkan parti seçimlerden birici çıkar. Bu nedenle iktidar unutturmaya çalışıyor da muhalefet ne yapıyor? Onlar da meleklerin cinsiyetini tartışıyor sanıyorum. Böylesine büyük skandal, bir iktidarı götürmeye yeterli. Ancak gündem bilinçli bir biçimde değiştiriliyor.

Şifre skandalının tartışılması yerine başka sorunlar öne çıkıyor basın yayın organlarında. Manşetler birden değişiyor nedense. Darbe tartışmaları yeniden gündeme oturuyor. Genelkurmay’ın açıklaması, yeniden darbe tartışmalarını gündeme ateşliyor. Televizyon ekranlarında, saatlerce darbe senaryoları konuşularak demokrasi(!) nutukları arşa yükseltilmekte.

Alevilerin inanç özgürlüğü gündemdeki diğer bir konu. Muhteşem demokratlarımız(!) Aleviliğin, İslam’ın bir mezhebi olup olmadığı konusunda fetvalar veriyorlar. Amaç, tartışmayı kışkırtmak, alevlendirmek. Her şeye, herkese özgürlük var; ama Alevilik söz konusu olunca inanç özgürlüğü unutuluyor.

Son günlerde bölücülerin başlattığı “sivil itaatsizlik” cami avlusuna uzanıyor. Resmi imamlar protesto edilerek “sivil” imamların arkasında cuma namazı kılıyor BDP yandaşları. Geç de olsa inançlar üzerinden siyaset yapmanın gücünü keşfetmiş bulunuyorlar. Zaten ülkemiz siyasetine, yıllardır inanç ve etnik milliyetçilik damgasını vurmuyor mu?

Yapay gündemlerle şifre örtülüyor. Gençlerin hakkı yenmiş, emeği sömürülmüş, ailelerin paraları sokağa atılmış, umutlar paramparça olmuş kimin umurunda? Tam yazıyı bitirirken ekranlarda parti genel merkezlerinde kamp kurmuş aday adaylarının görüntüleri gözüme takılıyor. Bu siyasal sefalete daha fazla dayanamayacağım. Hele adayların nasıl ve kimlerce belirlendiğini işittiğimde ise beynimden vurulmuşa dönüyorum.

Sahi biz, gerçekten bir Cumhuriyet devrimi yaptık mı? Dil devrimi ülkemizde mi oldu? Atatürk güneşinin ışığı bu toprakları mı aydınlattı? Aydınlattıysa eğer, düzgün tek cümle bile kuramayan kişiler bu ülkeyi yönetecek olan milletvekili adaylarını hangi kıstaslarla belirler acaba?

Öyle görünüyor ki önümüzdeki günlerde skandallar çoğalacak. Zafer sarhoşluğu içindeki bir kısım siyasetçi gemi azıya alacak. Devir; koltukları büyüten adamların değil, koltuklarla büyüyenlerin devri. Bu ne kadar, nereye kadar gider? Kim bilir…

Adil Hacıömeroğlu
9 Nisan 2011
Not: 11 Nisan 2011 tarihli Kent Yaşam Gazetesi’nde yayımlanmıştır.

10 Nisan 2011 Pazar

YGS ŞİFRELERİ

29 Mart’ta yapılan YGS’de şifreleme yoluyla kopya çekildiğinin belirlenmesiyle her şey allak bullak oldu. Şeytanın bile aklına gelmeyecek sınav hırsızlıklarının yapılması, ülkemize özgü bir durum. Bir milyon yedi yüz bin gencimizi ilgilendiren yaşamsal bir konuda soru güvenliğinin sağlanamaması utanç verici. Bir gencin, yaşamının en idealist döneminde böylesi bir haksızlıkla karşılaşması, onun yaşam çizgisinde önemli kırılmalara neden olmaz mı?

Öyle anlaşılıyor ki soru fareleri, son KPSS’den önemli dersler çıkarmış bulunuyorlar. KPSS’de yandaşa tüm soruların kopya yoluyla yaptırılması dikkat çekmiş olacak ki YGS’de bu yöntem terk edilmiş. Yandaşı sınav birincisi yapmak yerine, onun kazanabileceği kadar soru yapması sağlanmış. Tabi böylesi bir yöntemin dikkat çekmeyeceği hesaplanmış. Ancak, Allah şaşırtmış olacak ki şifrelenen yanıt anahtarı kamuoyuna açıklanmış. Yani bundan da anlaşılacağı üzere ifşaat ÖSYM’den geldi.

KPSS’de soru hırsızlığını yapanlar yargılanıp ceza aldı mı? Bu kişiler, binlerce insanın alın terini, emeğini gasp etmenin bedelini ödediler mi? Bir devlet kurumunun güvenilirliğini yok etmenin cezasını çektiler mi? Bu nedenle kamuoyunda teşhir edildiler mi? Bu sorulara sanırım “Evet!” yanıtı verecek bir kişi yoktur. Anlayacağınız yapılan haksızlık, soru çalma yapanın yanına kar kalmıştır. Böyle olunca da bunu yapanları cesaretlendirmiş, yeni haksızlıklar yapmak için kolları sıvamalarına neden olmuştur. Adaletin uygulanmadığı toplumlarda kuralsızlık, kural haline gelir. Adaletin işlemediği yerde zorbalar, uğursuzlar, yasadışı iş yapanlar egemen olur.

YGS öncesi en çok konuşulan ve ilgi çeken sınav güvenliği için alınan önlemlerdi. Bu, o kadar abartıldı ki istihbarat örgütlerinden yardım alınacağı bile açıklandı kamuoyuna. Sınav salonuna kalem, silgi, kalemtıraş bile alınmayacağı açıklandı. Sınava giren her öğrenci adına soru kitapçığı ve cevap kâğıdı bastırıldı. Bu ve benzeri yöntemlerle kopyanın önleneceği konusunda kamuoyunda abartılı bir beklenti yaratıldı. Oysa her öğrenci için ayrı sınav kitapçığının bastırılması ne pedagojik ilkelerle ne de ölçme değerlendirme kurallarına uygundu. Eğitim bilimine ters bir yöntemle öğrencileri üniversite eğitimi için seçmek akla, mantığa, bilime, psikolojiye uygun olamaz. Böylesi icatların, topluma yenilik gibi sunulması ise anlaşılır gibi değil.

“Perşembenin gelişi, çarşambadan bellidir.” sözü ne kadar uymakta YGS’ye. Sınavla ilgili ilk şüpheler, on yedi okulda toplam altı bin yüz kız öğrencinin sınava girmesiyle başladı. Bu okullarda bir erkek öğrencinin bile olmaması, sınavın nasıl yapıldığıyla ilgili bize bilgi vermekte. Demek ki sınav yerleri bilgisayar ortamında yapılmıyor. Bizzat birileri tarafından kız öğrenciler belli okullarda toplanıyor. Asıl araştırma bu noktadan başlatılmalı. Bunu ayarlayanlar, soru kitapçıklarının yanıtlarını da istedikleri kişilerin cevap kâğıdına işaretleyemezler mi?

Şifre iddialarının ortaya atılmasıyla ÖSYM Başkanı basın toplantısı yaptı. Önce şifrelemenin olmadığını söyledi, sonrasında ise yalnızca kamuoyuna açıklanan kitapçıkta şifrelemenin olduğunu kabul etti. Tüm adayların soru kitapçılarının internette yayımlanacağını duyurması ise ilginçti. Bir milyon yedi yüz bini aşkın kitapçık incelenecek meraklılarınca. Tıpkı delinin pösteki sayması gibi. Hâlbuki yapılacak iş, matematikten yirmi sekiz sorudan fazla yapan adayların özgün kitapçıklarının incelenmesidir. Bu adayların kitapçık üzerinde işlem yapıp yapmadıklarına bakıldığında gerçek ortaya çıkar. Matematik, en zor bölüm olduğundan sınavın kilidi burada. Belirlenen şifreleme yöntemiyle en az yirmi sekiz soru doğru olarak yanıtlanabiliyor. Diğer bölümlerde de farklı şifreleme biçimlerinin olduğu söyleniyor uzmanlarca. Bu işi bir kişinin yapması olanaksız. Böylesi büyük yasadışılıklar, bir grubun örgütlenerek yapabileceği işlerdir. Yapılacak kovuşturmalar, geniş kapsamlı olmalı, bu pis örgütlenme açığa çıkarılmalı.

Peki, soru hırsızlığı yeni midir, kimler tarafından yapılmaktadır? Soru hırsızlığı bence yeni değildir. Ama az, ama çok yıllardır soruların sızdırıldığı düşüncesindeyim. Bunu anlamak için de son yıllarda tüm sınavlarda dereceye giren öğrencilerin bir bölümü mercek altına alınmalı. Bu öğrencilerin, belli dershanelere gittikleri görülecektir. Bazı dershanelerin ticari kaygılardan daha çok, siyasal ve ideolojik nedenlerle piyasada oldukları bilinmekte. Amaca ulaşmak için her yolu ve yöntemi mubah gören bir anlayıştan dürüstlük beklemek safdilliktir. Yine Türkiye Cumhuriyeti’ni “dar-ül harp” gören anlayışların devlet kurumlarını çökertmek istemesi kendilerince normaldir. Böyle düşünen grupların, kendi adamlarını devletin kilit noktalarına yerleştirme ve böylece de ideolojilerini egemen kılmak amacıyla yapamayacakları bir iş yoktur. Çünkü bu grupların amacı Türkiye’nin geleceği değil, kendi dar düşünce kalıplarının topluma kabul ettirilmesidir.

Ülkemiz bir skandalla daha karşı karşıyadır. Acaba gerçek suçlular ortaya çıkartılabilecek mi? Yoksa, yine yapanın yanına kar mı kalacak? Bekleyip göreceğiz. Büyük bir olasılıkla bir günah keçisi bulunup suçlu ilan edilecek, böylece de sorun kapanacak. Günah keçisi mi? Sınavla ilgisiz bir görevli, matbaa, bilgisayar ya da bina… Belki de katrilyonda bir olasılıkla oluşan rastlantılar… Bu kadar büyük haksızlıklar karşısında susan halkımız yine susup olanları sineye mi çekecek? Çocuklarımızın, gençlerimizin, evlatlarımızın göz göre göre gasp edilen hakları karşısında sus pus oturacak mıyız? Üç maymunu oynamaktan ne zaman kurtulacağız?

Adil Hacıömeroğlu
6 Nisan 2011
Not: 11 Nisan 2011 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.

5 Nisan 2011 Salı

İSTANBUL’DA BAHAR

Bu yıl İstanbul, doğru düzgün bir kar yağışı görmedi. Bu nedenle çocuklar, kardan adam yapıp kartopu oynayamadı. Kışı kış yapan karı, buzu, soğuğudur. Bunlar da olmayınca işin tadı çıkmaz.

Çocukluğumdan beri alışkanlığımdır, kış sabahları erkenden uyanıp kar yağıyor mu diye camdan dışarı bakmak. Eğer beyaz örtüyle karşılaşmışsam gün, benim için daha anlamlı olur. Bembeyaz olan kentte kuşların yiyecek araması, telaşı, uçuşu bir başka güzel ve anlamlıdır. Böylesi bir doğa cömertliği karşısında kahvaltımı çabucak yapıp kendimi dışarı atmak isterim. Soğuğu içime çekip karlarda yuvarlanmak olağanüstü bir zevktir benim için. Yaşıma başıma bakmadan çılgınca davranmam kimilerince yadırgansa dahi buna aldırmam.

Kışı yaşamayan İstanbul’a bahar erken geldi bu yıl. Önce erikler duvaklandı, gelinlik giydi. Erik ağaçlarına kışların cıvıltılı aşkları eşlik etti. Bir telaş, bir telaş… Kentte nadir bulunan ağaçlara yuva yapmak için ivedi bir çalışma. Bu yıl, İstanbul’daki ağaçlar budanmadı, adeta kesildi. Bu kadar berbat ve bilinçsiz budamaya “duyarsızlık” demek yeterli bir tanım olsa gerek. Kuşlara yuva yapacak ne bir ağaç ne de bir dal kaldı. Hele kentin simgesi durumuna gelmiş görkemli çınar ağaçlarının budanması… Güzelim ağaçlar kuşa çevrilmiş. Artık çınarlar, gökyüzünün sonsuzluğunda güvercinlerle yarışamayacak. Ulu gölgelerinde âşıklar yürüyüş yapamayacak. Dallarında serçeler yuvalanamayacak. Sincapları saklayacak yeşil örtü yok artık. Ağaç budama konusunda büyük şehir belediyesiyle ilçe belediyeleri adeta yarış içindeler. Keşke bu yarış; iyi, doğru, güzel işler yapmakta olsaydı.

Büyük Şehir’in bir de çalı takıntısı var. On iki ay yeşil kalan, dayanıklı, İstanbul iklimine uygun, fazla bakım istemeyen ağaççıkları kesip yerlerine kısa sürede solan çiçekler dikmenin mantığını anlamak olanaksız. Bu ağaççıkların kente oksijen sağlamadaki katkıları da yok ediliyor böylece. Olanı yok etmeden boş alanlara çiçek dikmek daha doğru olmaz mı? Bin bir emekle yetiştirilen ağaççıkların sökülmesi yeni harcamalara yol açmakta. Yani sökenlere de para kazandırma yöntemi. Kent kaynaklarının çarçur edilmesi demek bu. Bir de genç âşıkların gölgelendikleri kuytuluklar ortadan kaldırılıyor. Çalıların yok edilmesiyle aşkın da yok edileceği mi düşünülüyor yoksa?

Bu yıl Büyük Şehir’in lale sevdasında büyük bir azalma dikkati çekmekte. Bu da kaynak sıkıntısından olsa gerek. Bir şeyi ya hiç yapmıyoruz ya da abartarak yapıyoruz. Geleceğe dönük kentsel bir tasarım yok. İstanbul’un tarihine, doğasına ve iklim koşullarına uygun yeşillendirme politikası oluşturulmalı. İklime uygun olmayan bitkiler boşuna masraf. Birilerine para kazandırmaktan başka bir işe yaramıyor bu. Kentle özdeşleşen çınar, erguvan, manolya, mimoza, akasya, iğde, ıhlamur, meşe, atkestanesi, akçaağaç, dişbudak, karaağaç… gibi ağaçlara daha çok önem verilmeli. Yeşillendirmede ağaçların toz yutma ve oksijen üretme özellikleri de düşünülmeli. İthal çiçeklerden çok, yerli çiçekli bitkilere yönelmeli. Doğada ağaç, çiçek, hayvan ve insan bir bütün olarak algılanmalı. Doğal dengenin armonisi oluşturulmalı. Gelişi güzel, göstermelik bir yeşillendirmenin yararı yok denecek kadar azdır.

İstanbul’un orman ve parklarındaki ağaçlar, çiçekler, hayvanlar bizleri bekliyor. En güzel yeşili görmek, en keyifli müziği dinlemek, en heyecanlı değişikliklere tanık olmak, temiz havayı solumak, baharın ılıklığında yürek çırpıntılarını çoğaltmak için zaman ayırmalı. Bu tadı el ele, göz göze, gönül gönüle yaşamak için doğaya çıkmalı.

Aşk ve bahar ikizdir. Bahar aşkı alevlendiren bir iksir, yaşamı güzelleştiren bir mucizedir. O zaman hala ne duruyoruz?

Adil Hacıömeroğlu
2 Nisan 2011
Not: 5 Nisan 2011 tarihli Kent Yaşam Gazetesi’nde yayımlanmıştır.

3 Nisan 2011 Pazar

HAZİRAN SEÇİMLERİ

Ülkemizin geleceği açısından çok önemli bir seçim sürecine girmiş bulunmaktayız. Çözümsüz iç sorunların çığ gibi büyüdüğü, dışarıda ise gittikçe sıkışan bir Türkiye’nin genel seçimler sonrası rahatlama olasılığı zayıf görünüyor. Çünkü sorunlara çözüm üretmek yerine, günlük siyasal çekişmelerle yüklü bir gündemin kısır döngüsünde zaman yitirilmekte.

Seçimler yaklaşırken halkta, siyasal bir heyecanın olmaması çok ilginç. Bu durum, demokrasimiz açısından umut verici değildir. Giderek halktan kopan, halkın sadece sandıkta oy kullandığı bir demokrasi biçimi bir tek ülkemizde var sanırım. Demokrasi sözde kalıyor, halkın katılımcılığı ise göz ardı ediliyor. Siyasal mekanizma, aşağıdan yukarıya doğru örgütlenmesi gerekirken yukarıdan aşağıya doğu belirleniyor. Bu da en demokratik ilkeye uyulmaması nedeniyle halkın karar verme hakkını yok etmekte. Adayların belirlemesi, yukarıdan dikte edilerek yapıldığından parti tabanlarının heyecanları sönmekte, seçmenin belirleyici rolü hiçe sayılmakta. Yukarıdan yapılanların onay makamı gibi görülen halk, bu durumda neden heyecan duysun ki? Üstelik bir de belirlenen adaylar halktan kopuk, güven duyulmayan kişiler olduğunda içten içe homurtular da başlıyor.

12 Eylül darbesinden sonra parti içi demokratik kurallar rafa kaldırıldı. Bu konuda adım atmak, siyasal partilerin işine gelmiyor. Çünkü demokrasi kültürünü içselleştirememiş, bir yaşam biçimi olarak benimseyememiş parti üst yöneticileri, 12 Eylül’ün darbeci yasalarıyla kendi geleceklerini güvenceye alıyorlar. Böylece de devler ülkesinde cüceler padişah oluyor.

Seçim öncesi neredeyse hiçbir parti önseçim yapmıyor. CHP birkaç ilde önseçim yapacak, ancak bu illerin büyük çoğunluğunda milletvekili çıkarma olasılığı zayıf. Milletvekilliği kazanılacak yerlerde ise genel merkez kontenjanı kullanılmakta. Tüm parti üyelerinin katılımıyla yapılacak önseçimleri düşünmek bir hayal. Sağ partiler, otoriter bir anlayışı benimsediklerinden bu konuda öncülük yapmak demokrasinin kurucu partisi CHP’ye düşmektedir.

Seçimler öncesi aday adaylarının çokluğu dikkat çekmekte. Bu, ilk bakışta demokratik bir katılımcılık olarak görülse de işin aslı böyle değil. Aday adaylarını üç bölüme ayırmalı.

Birinci bölümde gerçekten seçilmek isteyen, genel merkezlerden işaret alan kişiler var. Bunlar, önceden parti karar vericileriyle ilişkilerini kurmuş, listelere girme konusunda garanti almış adaylar.

İkinci bölüm aday aylarında ise özellikle iktidar ve yerel yönetimlere sahip partilere yönelim söz konusu. Bunlar, seçilmek için değil, seçimler sonrası parti kanalıyla bir iş, bir kamu kuruluşunda üst düzey koltuk kapmak peşinde olanlar. Kendileri için olmasa bile çoluk çocuğuna yer açmak için mücadele verirler.

Üçüncü guruptakilerse işin sosyal tatmininde olanlardır. Bunlar, aday adayı olur olmaz afiş, kartvizit bastırıp işe koyulurlar. Amaç kişisel tanıtım ve tatmindir. Yıllar sonra bile falan seçimde filan partinin milletvekili aday adayı diye kendilerini tanıtırlar. İkinci ve üçüncü gruptakiler şans eseri seçilirlerse onlar için bulunmaz bir nimet bu.

Kitle partilerindeki aday adaylarının büyük çoğunluğuna bakıldığında belli bir siyasal çizgi, duruş, bakış ve birikim görmek olanaksız. Doğru düzgün iki cümle kuramayan, partisinin adını bile yanlış söyleyen (Bunlar arasında üst düzey yöneticiler de var ne yazık ki.) kişilerin parlamentoya gireceğini düşünmek bile vahim. Yıllardır evinde bir akşam yemeği yemeyen, kitap okumak şöyle dursun, günlük gazetelere bile göz atmayan birtakım kişilerin, halkı yönetmek için Ankara’nın yolunu tutacak olmaları içler acısı.

Aday listelerinin belirlenmesinde en az sıkıntıyı iktidar partisi yaşayacak gibi. Çünkü iktidar olmaları nedeniyle küskünlerin gönlünü almaları kolay. İktidar küskünlerini, kamu kuruluşlarının “itibarlı” ve ballı koltukları bekliyor. Bir seçim yenilgisi AKP küskünlerinin suskunluğunu isyana dönüştürür.

MHP’deki küskünlere AKP’nin çengel atması olası. Bunlar aracılığıyla ülkücü tabanı bölme isteği öteden beri var iktidar partisinde. Ancak MHP tabanı bu konuda oyuna gelecek gibi değil.

Aday listelerinin belirlenmesinden sonra asıl fırtına CHP’de kopacak sanırım. Adaylara bakıldığında bir çizgi kırılması hissi uyandığında parti tabanının kaynayacağı muhakkak. Güven duyulmayan, halkın benimseyip sevmediği adayların öne çıkması büyük sorunlar yaratabilir. Özellikle genel merkez yöneticilerinin garanti yerlerden aday gösterilmeleri sıkıntıyı artırır. Bu konuda eş dost ilişkilerinden çok; beceri, birikim ve yetenek ön plana alınmalı.

Söz CHP’den açılmışken kamuoyuna yansıyan iki konu üzerinde durulmalı. Karayalçın’ın Rize’den, Tanrıkulu’nun da Diyarbakır’dan adaylıkları konusu. Bu iki simge isim önemlidir. Karayalçın Rize’den, Tanrıkulu da Diyarbakır’dan seçilirse CHP iktidar olur. Bu ve benzer illerden milletvekili çıkaramayan bir CHP’nin iktidar olma olasılığı kalır mı? Bu kişileri büyük illerin seçilme garantisi olan sıralarından aday göstermek, iktidar koşusuna mola vermektir. Konuyla ilgili en güzel örnek rahmetli İsmail Cem’dir. DSP’nin oy oranının çok düşük olduğu Kayseri’den iki seçimde seçilip gelmesi kendisini de partisini de güçlendirmiştir. Adaylar, siyasal çizgilerine hem oy hem de düşünsel katkılar yaparsa parti büyür. İthal adaylarla seçim kazanılmaz, seçimlerde havlu atılır.

Ülkemizin belini büken sorunlar korkusuzca dile getirilmeli ve çözümler tartışmaya açılmalı seçim öncesi. 12 Haziran’dan sonra ülkemiz gündemi hızla değişecek, bölgemizdeki alevlerin sıcaklığı bizi de ısıtacak. Bu nedenle de partilerin bu sorunlardan kaçması olanaksız. Ortadoğu’daki gelişmeler karşısında inisiyatifi tamamen küresel güçlere bırakmak, bizi geri dönülmez yanlışlara sürükleyebilir. Bölücülüğe prim vermeden terörden kurtulmak için çözümler üreterek ivedi olarak yaşama geçirmek gerek.

Kuvvetler ayrımının ortadan kaldırıldığı, denetim mekanizmalarının işlemediği, yolsuzlukların çığ gibi büyüdüğü, sivil örgütlenmelerin nerdeyse yasaklandığı, kitap yazma teşebbüslerinin bile cezalandırıldığı, aslanın kediye boğdurulduğu, kahramanların teröristleştirilip teröristlerin kahramanlaştırıldığı, yoksullara yardım bakanlığının kurulmakta olduğu, doğal afetlerde ölmenin kaderleştiği, işsizliğin çığ gibi büyüdüğü, küresel dayatmalarla kararların alındığı, cehaletin ödüllendirilip bilginin tutsaklaştırıldığı, Cumhuriyet’imizin kuruluş ilkelerinin sorgulanıp Kemalist aydınlanmacılığın ışığından hızla kaçıldığı olağanüstü bir dönemden geçmekteyiz. İktidarıyla muhalefetiyle sorumluluğun ağır olduğu bir dönem. Gerçek liderler, özverili yurtseverler böyle zamanlarda ortaya çıkar. Ben kazanayım da ülkem kaybetsin anlayışında olanların ne topluma ne de kendilerine yararları var. Ülkem de ben de kazanayım demenin tam zamanı değil mi şimdi?

Adil Hacıömeroğlu
31 Mart 2011
Not: 5 Nisan 2011 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.