28 Haziran 2011 Salı

BOYKOT NEYİ ÇÖZER?

Tutuklu milletvekilleri konusundaki tartışma, gittikçe büyüyor. Yargının siyasallaştığının en güzel kanıtı olan bu sorunu aşmak için muhalefet partileri farklı çözüm yolları, mücadele biçimleri belirliyor.

Hatip Dicle sorunu ortaya çıktığı andan itibaren BDP, TBMM’yi boykot edeceğini söyledi. Ayrıca sokak eylemleriyle de bir bunalım ortamı yaratmaya çalışmakta. Asıl amaçları bölücü başının salıverilmesini sağlamak. Dicle’nin mahkûmiyeti kesenleşmesine, bu nedenle de seçilme koşullarının yetersizliğine rağmen aday gösterilmesi bilinçli bir eylemdir. Amaç, Öcalan’ı da benzer bir oldubittiyle milletvekili seçtirmek ve fiili durum yaratarak affını sağlamaktır. Şu anda PKK’nın çizdiği strateji adım adım işliyor.

Hatip Dicle’nin yanına Balbay, Haberal ve Alan’ın eklenmesi ise anlamlıdır. AKP, siyasallaşan yargısıyla böyle bir karar vererek BDP’ye önemli bir pas atmıştır. Sözde genel bir hukuksuzluk yaratarak Hatip Dicle konusundaki mücadeleye meşru bir zemin kazandırıp kamuoyu desteğini çoğaltmaktır amaç. Bu yolla mahkumiyeti kesinleşen birisinin milletvekilliği onanınca arkası da gelecek tabi ki. Yani Öcalan’ın TBMM’ye girişi kolaylaşacak ve konu gündeme gelecektir. Dicle’nin milletvekilliği onanır onanmaz Hakkâri’den seçilen üç BDP’li vekil istifa ettirilip ara seçimin yolu açılacak. Araseçimde de bölücü başı aday yapılıp seçilmesi sağlanacak. Dicle’nin durumu emsal gösterilerek Öcalan meclise girecek. Bütün senaryo bu. Zaten İmralı sakini, “hapiste çürümek istemediğini” söylemiyor mu?

Balbay, Haberal ve Alan’ın kesinleşen cezaları yok. Büyük bir olasılıkla da beraatla sonuçlanacak davaları. Burada hukuka aykırılık söz konusu. Oysa Hatip Dicle olayı tamamen yasalara aykırı. Kimlerin milletvekili seçilebileceği anayasada açıkça yazılmış. “Milli irade” masallarıyla haklılık kazandırma istekleri planlı ve bilinçli. Hukuksuz “milli irade” olur mu? Dicle için yapılan mücadele tamamen siyasaldır bölücü bir hedefe varmak içindir.

Alan, Balbay ve Haberal’ın durumu bir hukuk ayıbıdır ve mücadele zemini de yargıdır. CHP’nin yemin törenini boykot etmek gibi bir eylem biçimi BDP’ye yarar, yanlıştır. TBMM’de sonuna kadar demokratik yollar zorlanarak hukuksal mücadele verilmeli.

TBMM’yi kuran CHP’nin öncülleridir. Öyle bir meclis ki burası, Sakarya Savaşı’nın en kötü anlarında bile açık tutulmuş. CHP’nin, BDP ile aynı doğrultuda bir eylem çizgisi belirlemesi geriye dönüşü olanaksız bir siyasal yanlışı beraberinde getirir. AKP; siyasallaştırdığı yargısıyla Alan, Balbay ve Haberal’ın salıverilmesini engelleyerek özellikle CHP’yi BDP ile eylem birliğine zorlamakta. Amacı, anayasa değişikliğinde muhalif dirençleri kırmaktır. AKP-BDP ittifakı özerkliği çıkararak Öcalan’ı meclise sokmak istiyor. Onun için de kurucu iradenin ortadan kaldırılması gerek onlara göre. Bu, CHP’ye kasetten sonraki ikinci büyük operasyondur. Böylesine açık ve tarihsel sorumluluğu büyük bir tuzağa düşülmemeli.

Meclise girip yemin etmeli CHP milletvekilleri. Hem de yakalarına ilk meclisi anımsatmak ve o günkü iradeyi canlandırmak amacıyla Atatürk’ün kalpaklı birer rozetini takarak. Bugün küresel güçlerin dayattığı yeni Sevr’in yırtılıp atılacağı gündür.

Adil Hacıömeroğlu
28 Haziran 2011
Not: Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

GEÇMİŞ OLSUN TÜRKİYE’M

12 Haziran genel seçimleri sonrasında tartışmalar bitmek bilmiyor. Her geçen gün yeni sorunlar, skandal sayılabilecek yeni olaylar gündemi meşgul ediyor. Siyasetçiler, ülkeyi yönetecekleri yerde, yeni sorunların ortaya çıkmasına yol açmaktalar. Sorunlar, derin bunalımlara dönüşmekte, bu nedenle de çözümsüz duruma gelmekte. Aklıselime en çok gereksinim duyduğumuz bu günlerde akil adamlardan yoksun bir toplum görünümündeyiz.

Bunalımın ilk işaret fişeği seçimlerden önce ateşlendi. Ne yazık ki iktidar partisinin seçimlerde ülke çıkarı yerine parti çıkarını düşünmeyi yeğlemesi sorunun daha da büyümesine neden oldu. BDP, mahkûmiyetleri kesinleşen ve seçilme yeterliliği olmayan adayları özellikle milletvekili adayı gösterdi. Buradaki amaç, seçimlerden sonra siyasal bunalım yaratarak halkı bir çatışmanın içine sokmak. Yaygın terör eylemleriyle toplumda yılgınlık yaratmak terör örgütünün asıl amacı. YSK, seçilme yeterliliği olmayan BDP’lilerin adaylıklarını reddetti. Ancak sözde demokrat basınımız ve siyasetçilerimiz, bu karara şiddetle karşı çıktılar. Adeta hukukun üstüne çullandılar. Yargıyı, siyasete müdahale etmekle suçladılar. Ardından YSK geri adım attı ve BDP’lilerin adaylıklarında sorun olmadığı açıklandı. Böylelikle ülke tarihinde bir ilke de imza atılmış oldu: Bir yüksek yargı organı kararından geri döndürüldü.

Hatip Dicle’nin seçimlerden üç gün önce durumu netleşiyor, seçilmesi önünde engel kesinleşiyor. Ancak avukatı bunu saklıyor, açıklamıyor. Neden mi? Çok açık, amaçları demokratik yollardan mücadele değil ki. Siyasal bunalım yaratarak insanları sokaklara dökmek, çatışma çıkarmak, terör eylemleri yapmak. Bunun için de kendince “haklı nedenler” ortaya çıkarmak. BDP böyle de AKP nasıl düşündü?

AKP de banko kazanacağı bir seçimin “sükûnet içinde” yapılması için çaba gösterdi. Seçimler öncesi terör eylemlerini önlemeye çalıştı. Anlaşılacağı üzere çöpleri halının altına süpürdü, parti çıkarlarını gözeterek. Siyaset adamlarının öngörüleri güçlü olmalı. Olayların nasıl bir sonuca ulaşacağını anlamalı ki gelişmeleri yönlendirecek, duruma egemen olacak inisiyatifi olsun. Ne yazık ki siyasetimizin iktidarında ve muhalefetinde olanlar bir adım önünü göremez durumda. Böyle olunca da İmralı sakini ve siyaset dışı güçler gelişmeleri istedikleri gibi yönlendirmekte.

Hatip Dicle sorunu tırmanırken ilgili mahkemeler; Mustafa Balbay, Mehmet Haberal ve Engin Alan’la ilgili kararlarını açıklayarak yeni bir bunalımın doğmasına yol açtılar. Siyaset dünyası allak bullak oldu. Yargı siyasallaştı. İktidarın istediği doğrultuda siyasal denilebilecek kararlar almaya başladı. Hukukun, siyasetin emrine girdiği bir yerde demokrasiden söz etmek olanaksız. Haklarında hiçbir kesinleşmiş cezanın olmadığı bu milletvekillerinin salıverilmemesi tamamen siyasal bir karardır. Balbay, Haberal ve Alan’ın durumları, Dicle’nin durumuyla karıştırılmamalı. Çünkü suç şüphesiyle mahkûmiyet aynı şey değil.

Milletvekillikleri alicengiz oyunlarıyla yok edilirken İstanbul 1. Bölge’den bir feryat yükseldi. Birkaç kez MHP ile AKP arasında el değiştiren milletvekilliği sonunda otuz bir oyla AKP’ye geçti. Hakkı yenen Hayrettin Nuhoğlu nasıl bir haksızlığa uğradığını basın yoluyla açıklamaya çalışıyor ve bazı iddialarda bulunuyor. Gümrük oylarının nasıl adaletsizce, yasalara aykırı olarak dağıtıldığını kanıtlarıyla ortaya seriyor. Hele şu sözler devletin düşürüldüğü durum açısından çok önemli: “Bu seçimlerde bir gölge daha var. İstanbul 1. Bölge'de AKP'nin sandık görevlileri açısından mükerrer oy vardır. Sandığı korumakla görevli güvenlik güçleri var. O polisler kendi mahallesinde oy kullandıktan sonra koruduğu sandıkta da oy kullanmıştır. Bu ülkede her konuda hukuk uygulansın istiyoruz. Tek adam diktatörlüğüne gitmemelidir Türkiye. Yasama, yürütme, yargı devam etmelidir.” Nuhoğlu’nun bu sözleri önemlidir, araştırılmalı. Eğer bir ülkenin güvenlik güçleri iktidar partisinin militanı gibiyse bunun adı demokrasi olamaz.

Terör örgütünün her günkü tehditleri kışkırtıcı bir nitelik kazandı. Kan dökmeyi, düşmanlık yaratmayı marifet sayıyor bölücüler. Zaten bundan başka bir şey de bilmiyorlar. Böylesi bir ortamda CHP ve MHP’nin alacağı tavır çok önemlidir. Haklar hukuksal zeminlerde aranmalı, BDP ile eylemsel işbirliğinden kaçınılmalı. Terör örgütünün TBMM’yi yok sayma girişimlerinin boşa çıkarılması gerek.

Kamuoyunu, İmralı’dan gelecek açıklamalara kilitleyen ve çözüm üretemeyen siyasetçilerin silkinmesi gerek. Türkiye gibi büyük bir ülkenin kaderi bölücü başının çizeceği yol haritasına, söyleyeceği bir çift söze terk edilemez. Bölücü tehditlerle ve iktidar müdahaleleriyle karar değiştiren bir yargı sistemi topluma adalet duygusu dağıtıp güven veremez.


Yargının, güvenlik güçlerinin iktidarın güdümüne girdiği bir ülkede sağlıklı seçimlerin yapılması olanaksızdır. 12 Haziran seçimleri de bu nedenle şaibelidir. Ayrıca baskı ortamında yapılan bir seçimde yurttaşların özgür iradelerini kullanmaları da söz konusu olamaz. Böylesi koşullarda oluşan bir meclis ve hükümet de ülkemizin sorunlarını çözemez. Seçim, AKP ve bölücü örgütün gölgesi altındadır. Gölgenin dağılması için de parlak bir güneşe gereksinim var.

26 Şubat 2010 tarihli “DEMOKRAT” BAŞBAKAN başlıklı yazımı şöyle bitirmiştim: “Son günlerde siyasal partiler, seçimlerin erken mi; yoksa zamanında mı yapılması gerektiğini tartışıyorlar. Bu tartışma yersizdir. Tartışılması gereken artık ülkemizde seçimlerin özgür, tarafsız ve adil olarak yapılıp yapılamayacağıdır. Yolsuzlukların, adaletsizliklerin bu kadar yaygın olduğu ve cezasız kaldığı bir ülkede demokrasiden asla söz edilemez. Demokrasi, dört yılda bir oy kullanmak değildir. AKP’nin istediği tek sesli bir Türkiye’dir. Zaten başbakan için demokrasi bir “araç” değil miydi?( http://adiladalet.blogspot.com/2010/02/demokrat-basbakan.html)” Evet, yalnız RTE için değil, bölücü örgüt için de demokrasi bir araç. Bu araç artık bu kadar yükü taşıyamıyor, su alıyor.
Geçmiş olsun Türkiye’m! Cumhuriyetimiz ve demokrasimiz bölücülerle küresel destekli mürtecilere feda edildi. Artık “ileri demokrasi”miz var.
Adil Hacıömeroğlu
25 Haziran 2011
Not: 27 Haziran 2011 tarihli Kent Yaşam Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımın tümünü http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

25 Haziran 2011 Cumartesi

SURİYE YANARKEN

Tunus’ta başlayan yangın Libya, Mısır, Yemen, Bahreyn derken Suriye’yi de yakmaya başladı. Buradaki dış kışkırtmalı isyan ve iç çatışmaların en çok etkileyeceği ülke şüphesiz ki Türkiye’dir. Komşumuz Suriye’deki ateşin harareti bizi de ısıtırken alevler de camlarımızda yansımaya başladı.

Komşumuz sıkıntılı günler yaşarken bazı açıklamalar kafa karıştırıyor. RTE’nin 12 Haziran seçimlerinden sonra yaptığı balkon konuşmasındaki şu vurgusu dikkatlerden kaçtı sanırım. “İnanın bugün İstanbul kadar Saraybosna kazanmıştır; İzmir kadar Beyrut kazanmıştır; Ankara kadar Şam kazanmıştır; Diyarbakır kadar Ramallah, Nablus, Cenin, Batı Şeria, Kudüs, Gazze kazanmıştır. Bugün Türkiye kadar Orta Doğu, Kafkasya, Balkanlar, Avrupa kazanmıştır. Bugün, demokrasi kadar, özgürlük kadar, barış, adalet, istikrar kazanmıştır.” Bu sözlerle Ortadoğu’daki rolünün süreceğini ilan ediyor. Özellikle sıkıntılı bölgelere vurgu yapması dikkat çekici.

Suriye’deki yangının büyüdüğü son günlerde, Amerikan aylık haber dergisi Foreign Policy’in son sayısında 'Osmanlı Devleti'nin Dirilişi' başlıklı bir makale yayımlanması ilginçtir. Dergi “Osmanlı Devleti'nin yıkılmasından sonra kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nin, doksan yıldır Doğu’yu ‘gericilik’ Batı’yı ise ‘modernlik’ olarak algıladığını” öne sürüyor Foreign Policy. Bu nedenle de “Türkiye’nin yüzünü hep Avrupa'ya çevirdiğini” söylüyor Amerikan dergisi. Burada Türkiye’ye batı değerlerinden ve hedeflerinden vazgeç, Ortadoğu’ya bak deniyor. Ülkemize verilmek istenen rol açıkça ortaya konuyor.

“Bir zamanlar İstanbul'daki sultanlar tarafından yönetilen şimdiki Arap ülkelerinin, bu süreçte Türkiye'ye şüpheyle baktıklarını dikkat çeken dergi, Türkiye'nin son zamanlarda Arap ülkeleri ile geliştirdiği ilişkilerden sonra Arapların da Türkiye’ye bakış açısının olumlu yönde değiştiğini ifade etti.” Burada Türkiye’yi Osmanlı rüyalarıyla Ortadoğu bataklığına sürme çabası var.

RTE’nin balkon konuşmasından sonra Newsweek dergisinde Niall Ferguson imzasıyla yayımlanan yazıya göz atmakta yarar var. “Türkiye'nin gücünü göstermesiyle birlikte, yakında yeniden canlanmış bir Osmanlı İmparatorluğu ile karşı karşıya kalınabileceği” yazılıyor. Türkiye, müthiş bir Osmanlı gazıyla Ortadoğu’nun ateşine atılmak istenmekte. Bu tür yorumlar AKP’li liderlerin kendilerini sultan, vezir, Osmanlı paşası görmelerine neden olmakta. Böylesine bir tatlı rüya, uyanıncaya kadar sürer. Uyanınca da çok geç olur, atı alan Üsküdar’ı geçer.

Ferguson: “Açıkça görülüyor ki Erdoğan'ın arzusu, Türkiye'nin sadece agresif bir Müslüman değil, aynı zamanda bölgesel bir süper güç olduğu Atatürk öncesi döneme dönme yönünde” diyerek sözlerini sürdürüyor. Evet, Atatürk öncesi dönem… Ortadoğu’da başta İngiliz ajanları olmak üzere emperyalist casusların kol gezdiği bir bunalım dönemi. Sömürgecilerin, sınırlarını masa başında cetvelle çizerek oluşturdukları aşiretlere dayalı kukla devletçikler… İstanbul’da emperyalistlere boyun eğmiş bir sultan… Bu mudur özlenen?

Bu iki dergide özellikle vurgulan bir şey var. Osmanlı Devletini sadece Arap coğrafyasından ibaretmiş gibi göstermek. Neden mi? Çünkü küresel emperyalizmin ilgilendiği ve parçalamak istediği bölge burası olduğun için böyle bir algı yaratılıyor. Oysa Osmanlı Devleti, Viyana kapılarına dayanmış, Kafkasya’ya egemen olmuştu. Neden bunlar söylenmez.? Neden bu yeni Osmanlıcılara Kafkasya’da, Balkanlar’da, hatta Orta Avrupa’da rol verilmez? Çünkü amaç Osmanlı’nın diriltilmesi değil, Osmanlı rüyasıyla Türkiye’nin küresel sofralara yem edilmesi.

Her iki dergide de bir yalan göze çarpmakta. Türkiye’nin Atatürk’le Ortadoğu’ya kapılarını kapattığı safsatası. Ne yazık ki buna birçok siyasetçimiz de kanıyor. Defalarca yazdık, söyledik Sadabat Paktı’nın ne olduğunu öğrenmekte yarar var. Türkiye’nin Müslüman dünyasına sırtını dönmesi, ABD etkisiyle Menderes iktidarıyla başlar.

Newsweek’teki yazının bu bölümü nasıl bir tuzağa düşürülmek istendiğimizin açık göstergesidir. “Ancak yine de Erdoğan'a daha yakından bakmaya ihtiyacımız var. Çünkü Erdoğan'ın, Türkiye'yi, Kanuni Sultan Süleyman'ın hayran kalacağı şekilde dönüştürmeyi hayal ettiğinden şüphelenmek için iyi nedenler bulunmakta” diyor yazar. Bize, muhteşem hayaller kurun, diyorlar. Muhteşem hayallerin sonunda büyük yıkımlar da olabilir.

Suriye’deki karışıklıklar tüm hızıyla sürerken Hatay’daki mülteci kampını ABD’li aktris Angelina Jolie ziyaret etti. Hem de BM iyi niyet elçisi olarak. Daha önce Tunus’taki Libyalı mültecileri de ziyaret etmişti. Ardından Libya müdahalesi başladı. Hangi sorunlu bölgeye giderse ardından ABD’nin askeri müdahalesi geliyor. Demek ki Suriye’nin kalemi kırılmış. Dua edelim de Irak’ın kuzeyindeki PKK’lı mültecileri de ziyaret etmesin!

Adil Hacıömeroğlu
23 Haziran 2011
Not: 27 Haziran 2011 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımın tümünü http://adiladalet.blogspot.com’dan okuyabilirsiniz.

22 Haziran 2011 Çarşamba

ÇİFT MÜHÜR

Seçimler bitti, bazı çevrelerde oluşan hayal kırıklığı henüz geçmiş değil. Herkes seçim sonuçları üzerinde konuşadursun, bazı ayrıntılar gözden kaçıyor, irdelenmiyor.

Seçim gecesi Odatv.com’da yayımlanan şu haber beni çok şaşırtmadı. “10 bin kişinin oyu hem CHP'ye hem de Tuncay Özkan'a verildiği için geçersiz sayıldı. Tuncay Özkan'ın şu ana kadar aldığı toplam oy miktarı 23 bin 643. Aldığı oy miktarının neredeyse üçte biri kadar oy da iki mühürlü olduğu için geçersiz sayıldı. Yani ne CHP'ye ne de Özkan'a yaradı...” Aslında seçimlerden önce böyle bir şeyin olacağının işaretleri gelmekteydi. Tuncay Özkan’a oy vermek isteyen bazı tanıdıklar, mührü hem CHP’ye hem de Özkan’a basacaklarını söylüyorlardı. Biz de böyle yaparlarsa oylarının geçersiz olacağını dilimiz döndüğünce anlattık. Aslında bunu söyleyenler, ne CHP’den ne de Tuncay Özkan’dan vazgeçebiliyorlardı. Gönül parçalanınca oylarda geçersizleşiyordu.

Birkaç gün sonra okuduğum şu haber işin tuzu biberi oldu. “İl Seçim Kurulu'nun resmi sonuçlarına göre İzmir'in 2. seçim bölgesinde 35 bin 510 oy pusulası geçersiz sayıldı. Geçersiz oy sayısı yüksek olunca İzmir 2. bölgede partiler ve bağımsız adaylar da geçersiz oy pusulalarının izini sürdü. İzmir 2. bölgede sandık başında görev yapan Cumhuriyet Güçbirliği gönüllüleri, 12 Haziran seçimlerinde İzmir 2. bölgeden bağımsız milletvekili adayı olan Cumhuriyet Güçbirliği Bağımsız adayı Doğu Perinçek'in neredeyse her sandıkta geçersiz oy pusulası olduğunu söyledi… Gönüllüler, Perinçek’e oy veren vatandaşların aynı zamanda Cumhuriyet Halk Partisi’ne de “Evet” mührünü basarak oylarının geçersiz sayılmasına neden olduklarını ifade etti. (Aydınlık, 17 Haziran 2011)” Seçmenlerce İstanbul’da yapılan yanlış, İzmir’de de yapılmıştı. Cumhuriyet Güçbirliğinin oyları boşa gitti böylece.

Şimdi, bu konu üzerinde birazcık düşünmek gerek. Diyarbakır’da, Hakkari’de, Bağcılar’da, Sultanbeyli’de… yaşamı boyunca mektep medrese görmemiş, okuma yazması olmayan, evine hapsolmuş, sokağa bile yalnız çıkamayan Kürt kökenli kadın yurttaşlarımız tek oyunu ziyan etmeden bağımsız adaylarına verebiliyor. Kadıköy’de, Ataşehir’de, Maltepe’de, Üsküdar’da, Karşıyaka’da okumuş yazmış, mektep medrese görmüş (belki de birçoğu üniversite mezunu), görece özgür yurttaşlar binlerce oyu geçersiz kullanıyor. Bu durum nasıl açıklanabilir?

Ülkemizin siyasal durumunu bakıldığında en politik ve örgütlü grupların cemaatçilerle bölücüler olduğu görülür. Kendi ideolojik doğrultularında taraftarlarına siyasal eğitim vermekteler. Bu eğitimler; onlara siyasal inanç, kararlılık, mücadele azmi ve özveri kazandırıyor.

Cumhuriyeti korumak adına yola çıkanlara bakıldığında siyaset anlayışları basmakalıp sloganlarda, söylemlerden öteye geçmiyor. Kendilerini yenileme, okuma, araştırma konusunda tembeller. Televizyon izlemekle yetinmekteler. Düzenli kitap okuma yok. Başta CHP olmak üzere cumhuriyetçi çizgideki birçok parti ve dernekte doğru düzgün bir iç eğitim yapılmamakta. Bu da siyasal zayıflık oluşturuyor.

Hem CHP’ye hem de Cumhuriyet Güçbirliği adaylarına basılan çift mühürler, toplumumuzun aydın görünen bir kesiminin trajikomik yanını gözler önüne sererken bir yandan da gizlenmiş cehaletin açığa çıkmasını sağlamıştır. Bundan ders almak gerekmez mi?
Adil Hacıömeroğlu
18 Haziran 2011
Not: 20 Haziran 2011 tarihli Kent Yaşam Gazetesi’nde yayımlanmıştır.

19 Haziran 2011 Pazar

ADALETSİZLİKLE BAŞLAYAN BİR SEÇİM

12 Haziran seçim sonuçları ülkemizin siyasal bakımdan nasıl bir kutuplaşmaya gittiğini göstermesi açısından ilgi çekicidir. Mevcut siyasal partiler ve seçim yasasının demokrasimizi nasıl yok ettiği apaçık ortada. Demokrasi farklı seslerin, renklerin, düşüncelerin, anlayışların kendilerini ifade etmelerine olanak vermeli. Bunun tersi demokrasi olamaz.

Seçim süreci başlamadan ilk adaletsizlik hazine yardımlarıyla başlıyor. Hazine yardımlarının partilerin gücüne göre dağıtılması da olağanüstü bir haksızlık ve eşitsizlik. Yeni bir seçimde her parti eşit olanaklarla yarışmalı. Sonucu henüz bilinmeyen bir seçimin partilerine farklı devlet olanakları sunmak, eşitsizliğin devlet eliyle yaratılması; daha seçim süreci başlamadan partiler arası dengelerin güçlüden yana olmasıdır.

Yüzde on gibi yüksek sayılabilecek bir baraj, zorunlu olarak iki partili bir sistemi topluma dayatıyor. Seçmen “Oyum boşa gitmesin.” düşüncesiyle barajı aşma olasılığı az olan partilere oy vermiyor. Bu nedenle de küçük partilerin hepsi oy yitirmekte. Son seçimde birçok partinin yüzde birden bile az oy alması bunun göstergesi. Bu partilerin gerçek güçleri bu değil.

Seçim barajının yüksekliği ister istemez iki partiyi kamuoyunda öne çıkarıyor. Medya iki partiye odaklı bir yayın izliyor. Büyük partilerin sözcüleri her saniye ekranlarda boy gösterirken küçük partilerin görüşleri halka ulaşamıyor. Günümüzde en yaygın propaganda, basın yayın organlarınca yapılmakta. Geniş kitleler televizyonların esiri olmuş durumda. Medya kuruluşları yeteneksiz bir kişiyi bile büyük politikacıymış gibi pazarlıyor halka. Yurttaş ekranda gördüğünü, dinlediğini var sanıyor; görüp dinlemediğinden ise haberi olmuyor.

Seçimlerin bir başka eşitsizliği ise temsilde adaletsizliktir. Tunceli’de 28.812, Ardahan’da 34.580, Kilis’te 37.936, Şırnak’ta 51.003, , Muş’ta 53.571 kişiye bir milletvekilliği düşerken; Ordu’da 84.755, Trabzon’da 90.643, Edirne’de 100.203, İstanbul 3.Bölge’de 109.086, İzmir 1. Bölge’de 109.878, Ankara 1. Bölge’de 110.970 kişiye bir milletvekili düşüyor. Böyle bir temsilin adaletli olduğundan söz edilebilir mi? Sanayi kentlerinin, gelişmiş bölgelerin yurttaşlarını cezalandıran bir sistem. Öncelikle bu haksızlığın değişmesi gerek, her yurttaşın oyunun eşit temsili sağlanmalı.

Adaletsizliklerle başlayan bir seçimin sonucu adil olabilir mi?

Farklı görüşleri temsil eden küçük partilerin neredeyse tamamen silindiği bir sistemin adı demokrasi olur mu?

Seçim sonuçları ülkemizin üç farklı siyasal çizgide ayrıştığını göstermekte: Cumhuriyetçiler, muhafazakâr gericilikten beslenen ve okyanus ötesinden desteklenen neoliberaller, bir de bölücüler. Siyasetteki uzlaşmaz çelişkiler ülkemizi zorlamakta. Önümüzdeki günler ne gösterecek acaba? Ülkemiz yeni maceraların eşiğine gelmek üzere. Ulusun medya pompalamalarından, dış rüzgârlardan, kısır çekişmelerden ve günlük çıkarları gözeten dar anlayışlardan sıyrılması gerek. Yoksa, başka Türkiye yok!

Adil Hacıömeroğlu
15 Haziran 2011
Not: 20 Haziran 2011 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.

14 Haziran 2011 Salı

SEÇİMİN GALİBİ KİM?

12 Haziran seçimlerinin sonuçları belli oldu. Sonuçlar benim için sürpriz olmadı. Kimi siyasetçiler sevinirken kimileri de hayal kırıklığına uğradı. Hayal kırıklığından doğan üzüntü seçmenlerin önemli bir bölümünde de egemen. Parti liderlerinin seçim gecesi yaptıkları açıklamalara bakıldığında seçimin kaybedeni yok. Herkes kendine göre bir başarı öyküsü yazmakta. Oysa her mücadelede olduğu gibi bu seçimin, galibi de mağlubu da var. Peki, galipler ve mağluplar kimler?

Her yarışmada bir birinci ve bir de diğerleri olur. Seçim yarışının birincisi AKP. Yani, seçimin tartışmasız galibi. Tüm yengilerin, bir yenilginin başlangıcı olduğu düşünülürse AKP, bundan sonra gerileme sürecine girecektir. Her partinin amacı, seçimleri kazanarak iktidara gelmektir. Bunu başaramıyorsanız kaybetmiş sayılırsınız.

1973’ten beri seçimleri bilinçli olarak izlerim; bugüne kadar kaybettiğini kabul eden siyasetçiye çok az rastladım. Onların da bir bölümü siyaseti bıraktıklarını kamuoyuna açıklayıp istifa ettikten kısa süre sonra geri döndü. Her kaybeden parti lideri istatistikî rakamları evirip çevirerek kendini başarılı kılıyor sonunda. Bir de başarısızlığı kendi dışındaki etkenlere yükleyerek kenara çekiliyorlar. Böylece sorumluluktan sıyrılıveriyor siyasetin şark kurnazları. Her işimiz böyle değil mi? Futbol takımımız maçı kaybeder, suçlu hakemdir. İşimizde başarısız oluruz, sorumlusu patron ya da müdürdür. Trafik kurallarını ihlal ederiz, sorumlusu ya kadın sürücüler ya da bizce yanlış olan kurallardır.

Seçimin galibi AKP’dir, dedim. Çünkü oylarını bir önceki seçime göre daha çok artırarak iktidara gelmek istiyordu, bunu başardı. Başka başarılı parti var mı bu seçimlerde? Bence yok. Kimi yorumcular BDP’li bağımsızların seçilmesini başarı olarak görse de bence değil. Neden mi? Çünkü geçen seçime göre Türkiye genelindeki oy oranlarında düşüş var. Bu seçimde bazı sol gruplarla ittifak yapmış olup milletvekili sayısını artırsa da tamamen bir etnik grubun dar siyaseti içine hapsolmuştur.

MHP, tüm komplolara karşı barajı aşmıştır. TBMM’deki siyasal çeşitlilik bakımından olumludur.

Seçmenleri üzerinde en büyük hayal kırıklığını CHP yaratmıştır. CHP’nin yeni yöneticileri bir kısım medyanın desteğiyle seçmeninde yüksek beklentiler yarattı. Seçim sonuçları ise bunun tersi oldu. (CHP’nin seçimdeki başarısızlığının nedenlerini başka bir yazıda ayrıntılı olarak ele alacağım.)

Seçimlerde milliyetçilik söylemi halk nezdinde kabul gördü. Seçim kampanyası sırasında RTE, Güneydoğu’da oy yitireceğini bile bile “açılım” politikasının tersi bir söylemi geliştirdi. Bu da özellikle kıyı illerimizde oy artışına neden oldu. AKP ve MHP milliyetçi; BDP ise ırkçı, ayrımcı söylemleri dillendiren partilerdi. CHP ise birtakım sözde aydınların telkinleriyle amblemindeki milliyetçilik okunu bile inkâra yeltendi. Oysa Atatürk milliyetçiliği, ulusu bir arada tutan en önemli etken. Kuruluş felsefemizin yapı taşı. Genel merkez yöneticilerinin birbiriyle çelişkili ve partinin tarihsel misyonuyla uyumsuz açıklamaları seçmende güven kaybına neden oldu. Medyanın şişirmesiyle parti vitrinine yerleştirilen isimlerin bir balon olduğu da böylece anlaşıldı. Asıl çizgisini terk ederek AKP’yi taklit etmesi oy kayıplarının nedeni sayılabilir. Çünkü insanlar bir şeyin aslı dururken suretine neden oy versin ki?

TBMM’nin önünde çok önemli işler bulunmakta. Bunların en yaşamsalı da anayasa değişikliği. Bu değişikliklerle Cumhuriyet’imizin kurucu anlayışından vazgeçmek söz konusu. Bu konuda AKP ve BDP hemfikir. Ancak ikisinin milletvekili sayısı bunun için yeterli değil. CHP’ye yön vermek isteyen kimi yazarlar vakit geçirmeden bu konuda yönlendirme işine başlayacaklar. Süslü laflar ve demokrasicilik oyunlarıyla CHP’nin bu değişikliklere destek vermesini sağlamaya çalışacaklar. Parti yönetimi tabanının tepkisinden çekinip geri dursa da yeni seçilen bazı CHP’lilerin, iktidar partisine bu desteği vereceğini düşünüyorum. Atatürk’le kavga etmeyi ilericilik sanan bir kısım aydın görünümlü “evet”çilerin anayasanın değiştirilemez maddeleriyle de kavgalarının olduğu bilinmekte. Bu nedenledir ki CHP yönetimi şimdiden bu konuda gerekli önlemleri almalı.

Seçimlerin galipleri ve mağlupları tartışıladursun. Bu seçimin asıl mağlubu Türkiye’dir. Çünkü önümüzdeki dönemde çok ağır sorunlarla boğuşacağız. Bunları, bu siyasal yapıyla aşmamız olanaksız. Bu nedenle önümüzdeki günlerde hızlı siyasal değişikler yaşayabiliriz.

Adil Hacıömeroğlu
13 Haziran 2011
Not: 14 Haziran 2011 tarihli Kent Yaşam Gazetesi’nde yayımlanmıştır.

12 Haziran 2011 Pazar

DEMOKRASİ HAVARİLERİ!

Seçimlere bir hafta kala 12 Eylül darbesinin hayatta kalan iki darbeci generalinin ifadelerinin alınması ilginçtir. Anayasa değişikliği oylamasından bu yana bunca zaman geçmesine karşın, kritik bir genel seçimin hemen öncesinde darbe tartışmalarının gündeme oturması oy avcılığından başka bir şey değil.

12 Eylül’den hesap sorulması hem demokrasimiz hem de ülkemizin geleceği açısından önemlidir. Ancak göstermelik yargılamalarla 12 Eylül’den hesap sorulamaz. Darbeci generallerin ayağına savcı göndererek yargılama yapıyormuş gibi bir hava yaratmak inandırıcı değil. Herkes bu işin zaman aşımına uğradığını da bilmekte.

Bu arada RTE’nin 27 Nisan bildirisiyle ilgili açıklaması da ilginç. “Acaba 27 Nisan Muhtırası ile ilgili de bir yargı süreci işleyebilir mi?” sorusuna RTE şu yanıtı veriyor: “Onu bir muhtıra olarak kabul etmiyorum. Bunu o zamanki Genelkurmay'ın bir yaklaşımı olarak değerlendiriyorum.” Her vesileyle darbe karşıtı görünmeye çalışan ve demokrasi havarisi kesilen birisi için bu değerlendirme dikkat çekicidir. 27 Nisan bildirisi yayımlandığında aslan kesilenlerin böylesi bir davranışa girmeleri her şeyi ne güzel de açıklamakta. Çünkü o bildiri, yurdun dört bir yanını saran ve gündeme damgasını vuran “Cumhuriyet Mitingleri”nin ateşini söndürmeye yönelikti. Ayrıca AKP’lilere demokrasi kahramanı kesilme fırsatı vererek gündemi de lehlerine çevirtmişti. Kısacası yüzde kırk yedi oy almalarına neden olarak iktidar yollarını açmıştı. Eee, bir acı kahvenin kırk yıl hatırı varsa, dört yıllık bir iktidarın da epey hatırı olsa gerek. Hele de bir Dolmabahçe görüşmesi varsa işin içinde.

Darbe tartışmaları gündemdeki yerini korurken birden ulusun birliğini tarafsızlığıyla temsil etmesi gereken Cumhurbaşkanı’nın açıklaması düştü gündeme. 2007’deki cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesi yaşananlarla ilgili açıklaması tartışmalara yeni boyut getirdi. “Daha taze sayılır tarih açısından bu olaylar. Sizler hepiniz de bunları bire bir yaşadınız. Bizler aktör olduk, sizler de bunları takip ettiniz. O dönem demokrasiye yakışmayan birçok şeylerin olduğunu hep beraber gördük ettik, ama isim bazında bir şey söylemek istemem. Daha ileride belki bunlar da yazılır, çizilir. O dönem çok şeyler oldu, bunu herkes biliyor. Yani herhalde geriye baktığımızda bunlar inkâr edilmeyecek gerçekler, çünkü herkes hayatta herkes biliyor. Ben belgeyi görmedim. Ama o dönemde çok şeyler oldu, bunu herkes biliyor. Yani herhalde geriye baktığımızda bunlar inkâr edilmeyecek gerçekler; çünkü herkes hayatta, herkes biliyor.” İnsanın görmediği, içeriğini bilmediği bir belge (Var olup olmadığı da belli değil.) hakkında yorum yapması ne derece doğrudur? Amaç, devletin laik kurumlarıyla ilgili kamuoyunda şüpheler yaratmak.

O dönemin kilit isimlerinden Erkan Mumcu, konuyla ilgili söylenenleri kesin bir dille yalanlıyor ve İlker Başbuğ’la görüşmediğini söylüyor. “Kampanya etkisiyle uydurdukları bir yalanın edebiyatını yapıyorlar. Buna cevap yetiştirmenin imkânı yok. Onun için diyorum ki, gelsinler bir platformda kim ne biliyorsa söylesin, ben de bildiklerimi söyleyeyim. Bakalım böyle bir şeye cesaret edebiliyorlar mı?”

RTE’nin şu sözleri gizli bir itiraf içeriyor sanki: “Eski Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı ve İlker Başbuğ'un bu sürece müdahil olduğu yönünde iddialar var, denilmesi üzerine: Belki başkaları da vardır. Ama şimdi ben 'şu dinledi, bu dinledi' diyemem ki. Bunu artık karşılıklı muhatapları kimlerse onlardan öğrenmek lazım. Aksi takdirde ben burada yalancı şahitlik yapmış olurum. Bunu da sevmem.” Bu sözlerden anlaşılmaktadır ki konuyla ilgili kesin kanıtlar yok. “Belki” diyerek bir şey kanıtlanamaz. O zaman bu konudaki konuşmalar söylentiden öteye gitmez. Peki, amaç nedir? Amaç, yeni tutuklamaların kapısını açmaktır. Silivri ve Hasdal’a yeni sakinler göndermektir.

AKP kendine iktidar yolunu açan 12 Eylül’e usulen dava açıyor. Dostlar alışverişte görsün, güya darbelere karşı demokrasiyi savunuyormuş gibi yapıyor. 28 Şubatçılara ve 27 Nisan bildirisine ses çıkarmıyorlar. Onların derdi Atatürkçü askerlerle, ABD’ye karşı duranlarla. Kendilerine iktidar yolunu açanlarla niye hesaplaşsın ki? Amaç, üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek. Bağcı da Türkiye Cumhuriyeti ve onun laik kurumları.

Adil Hacıömeroğlu
9 Haziran 2011
Not: 13 Haziran 2011 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.

7 Haziran 2011 Salı

GÖREN DE DEMOKRAT SANACAK

31 Mayıs günü RTE’nin Hopa ziyaretinde halkın protesto gösterisi sonunda olaylar çıkıyor. Her toplumsal gösteride olduğu gibi burada da göstericiler polisin sert müdahalesiyle karşılaşıyor. Ne yazık ki müdahale sırasında kullanılan biber gazından emekli öğretmen Metin Lokumcu yaşamını yitiriyor. Sayın Lokumcu’ya Tanrı’dan rahmet diliyoruz. Onu, demokrasi şehidi olarak hep anacağız.

Demokratik ülkelerde iktidarların lehine de aleyhine de düşünmek, konuşmak, gösteri yapmak bir haktır. Bu hakkın kullanılmasını engellemek de suç. (Gösterilerde halkın ya da devlet görevlilerini şiddete başvurmasının doğru olmadığını söylemeliyim.) İktidarı beğenmeyenleri düşman olarak bellemek de diktatörlerin işidir.

Korku imparatorluğu yaratan diktatörler, kendilerini de korkak bir yaşama mahkûm ederler. Bu nedenledir ki iktidarlarına karşı gösterilecek en küçük karşı duruşlar, onların uykularını kaçırmaya yeter. İçlerindeki korku, onların sert davranmasına neden olur.

“Dönüş esnasında sokaklara çıkıyorlar taş atıyorlar. Bizim otobüsümüzdeki bir koruma polisimiz aldığı isabetle otobüsten düşerek maalesef şu anda yoğun bakımda. Allah kendisine şifalar versin. Bu arada bir tanesi de kalp krizi geçirerek, şu anda kimliğini bilmiyorum üzerinde de fazla durmak istemiyorum, kalp krizi neticesinde öldüğü söyleniyor. Tabii bu bize karşı yapılmış ilk saldırı değil.” Bu sözler, RTE’ye ait. Hopa dönüşünden bir gün sonra söylüyor bunları. Kimliğini bilmediğiniz, üzerinde fazla durmak istemediğiniz kişi; bir insan, bir yurttaş, bir öğretmen, bir baba.

“Öleni bırakın bir polis yaralandı.” Bu “veciz” söz de hükümetin ağlak bakanının dilinden dökülüyor. Dünyanın hiçbir yerinde ölen bir kişinin ardından böyle konuşulmaz. Bütün dinlerde, kültürlerde ölene saygısızlık ayıp karşılanır. Hem RTE’nin hem de Arınç’ın bu sözlerinde ayrımcılık var, nefret var. Metin Öğretmen’in ölümüne ne kadar üzüldüysek görevini yaparken yaralanan polis memuruna da o kadar üzüldük. Yüreğinde azıcık insan sevgisi olan ve vicdan taşıyan kişi, farklı düşünemez, duyumsayamaz. Ölen bir insanın ardından üzülmemek, hatta sinsi bir sevinç duymak hastalıklı ruhların işidir.

Metin Öğretmen’in olayları yatıştırmak için gösterdiği çabayı televizyon ekranlarından içim burkularak defalarca izledim. Bir öğretmen, bir yurttaş, bir insan, bir baba olarak Metin Öğretmen olay çıkmasını istemiyor. Kimsenin burnunun kanamasına rıza göstermiyor. Çünkü insan olmak bunu gerektirir.

“Fotoğrafta polis göstericilere müdahale ederken jandarma bir köşede duruyor. Bu soru işaretidir. Peki, neden jandarma hareketsiz kaldı diye sormak gerekir. Eminim, oradaki en yüksek mülki amir olan Kaymakam bir açıklama yapacaktır. Ama polis bir çaba içindeyken askerlerin hareketsiz kalması açıklamaya muhtaç bir durum.” Bu sözler de ağlak bakana ait. Ne kadar dehşet verici değil mi? Her vesileyle asker düşmanlığını açığa vuruyor hazret. Utanmasa jandarma da gösterilere katıldı diyecek. Bölücülüğün, ayrımcılığın böylesi hiç görülmedi. Halkı böl, meslekleri böl, devlet kurumlarını böl. Ya sonrası?

RTE, Samsun’da bağırıyor: “Şiddetin, öfkenin diline teslim olmayacağız, ama nush ile uslanmayanı etmeli tekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir.” Hopa olaylarını yurdun dört bir yanında protesto edenleri açıkça “şiddet uygularım” diye tehdit ediyor. Kötekle uslandırırım, diyor. Döverim, diyor. Diktatörce bir bakış ve tavır.

AKP sözcülerini konuşurken görenler, hiç tanımayanlar demokrat sanacak. Kendi halkını, yurttaşını, öğretmenini, gencini, askerini, kurumlarını düşman gören bir anlayışın demokrat olması olanaklı mı? Yalnızca kendisi, yandaşı için bir demokrasi! Yani, bunlar sadece “kendine Müslüman”.

Adil Hacıömeroğlu
4 Haziran 2011
Not: 7 Haziran 2011 tarihli KENT YAŞAM Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

4 Haziran 2011 Cumartesi

13 HAZİRAN

12 Haziran seçimleri yaklaşırken en çok merak edilen, seçimlerden sonra sorunların çözümünün nasıl olacağı konusudur. 13 Haziran sabahı ulusumuzun geleceği açısından yaşamsal konularla yüzleşeceğiz. Seçimleri hangi siyasal parti kazanırsa kazansın ülkemiz, tarihinin en büyük sorunlarıyla karşılaşacak. Peki, bizi bekleyen sorunlar nelerdir?

Seçimlerden sonra en çarpıcı biçimde karşılaşacağımız sorun bölücülüktür. Bölücü örgüt sözcülerinin açıklamalarından bir fırtınanın yaklaştığı anlaşılmakta. Bölücülerin uzlaşmaz, tehdit dolu tavırlarına, sonu gelmez istekleri de eklenince sorunun çözümünün ne kadar zor olduğu da görülmekte. Siyasal partilerin sorunun çözümüyle ilgili kapsamlı programları yok. Olanlar da bölücülere taviz vererek çözümün bulunacağını sanmakta. Oysa olaylar şunu gösterdi ki bölücülere verilen her taviz, onları cesaretlendirerek gerçekleşmesi daha olanaksız isteklerde bulunmalarına yol açmakta. Bu da sorunun, içinden çıkılmaz bir hal almasına neden oluyor. Denenmiş, ancak sonuç alınmamış yolları tekrar denemenin bir yararı var mı?

Bölücü örgüt kısa vadede özerklik, uzun vadede ise bağımsızlık istemekte. Bunu anlamak için biraz saf olmayalım yeter. Kendilerine özgü bayrak, silahlı güç kurma, eğitim, marş, eş başbakan, coğrafi tanım, resmi dilin değişmesi gibi istekler ayrı devlet kurma isteğinin işaret fişekleridir. Üniter yapıyı asıl çatırdatacak olan da özerkliktir. Özerklik, ayrışmanın önemli bir adımı. Bu nedenledir ki bölücüler, tüm tartışmaları bu noktaya odaklandırmaktalar. Bazı siyasetçilerimiz de ne yazık ki bu tuzağa düşmekte. Bu da bölücüleri cesaretlendiriyor. Her ne olursa olsun, devletin biçimiyle ilgili tartışmalardan uzak durulmalı. Özerklik, Avrupa’nın dayatması olarak önümüze getirilmektedir. Oysa Avrupa Konseyi üyesi kırk yedi ülkeden otuz biri yerel yönetimler özerklik şartına çekince koymuştur. Bundan da anlaşılmaktadır ki Avrupa ülkelerinin çoğunluğu, yerel yönetimlerin özerkliği konusunda ülkemiz gibi düşünüyor. Yugoslavya ve Çekoslovakya örnekleri önümüzde dururken yeni Yugoslavyalar yaratmak akla ve mantığa uyar mı?

Bölücü örgüt, seçimlerden sonra terörü tırmandıracağını söyleyerek meydan okumakta. Terörün yaygınlaşıp tırmanması, halkımızın siyasal duruşunu etkileyecektir. Ulusumuzun, ülke birliğini böylesi tehdit eden bir duruma uzun süre kayıtsız kalması düşünülemez. Bu nedenle de siyasal dengelerin değişebileceği bir sürecin başlayacağı söylenebilir.

Özerklik konusuna paralel olarak genel affın da gündeme geleceği güçlü bir olasılıktır. Uzun süredir başta iktidar partisi olmak üzere kimi çevrelerin Silivri ve Hasdal tutuklularıyla PKK’lıları aynı gösterme gayretleri gözden kaçmamakta. Bu vahim durum, kabul edilebilir değildir. Ancak genel af çıkararak “Dün kavga edenleri barıştırıyoruz.” gibi bir anlayışla kamuoyunu ikna etmeye yeltenebilirler. Bu, ulusun vicdanını kanatır; devletin saygınlığını, güvenilirliğini azaltır. Genel af konusu da siyasal dengelerin değişmesinde önemli rol oynar.

Seçimler sonrası en önemli sorunlardan ikincisi ekonomik krizdir. Yıllardır üretmeyen, istihdam sağlamayan; ithalata, tüketime, borçlanmaya dayalı bir ekonominin uzun süre dayanması olanaksızdır. İşsizlerin çığ gibi büyüdüğü, çalışanlarınsa insanca yaşayamadığı bir ekonomik düzenin ayakta durması mümkün müdür? Temel tarım ürünlerinin bile ithal edildiği, sanayi yatırımlarının olmadığı bir ülkede ekonomik refah nasıl sağlanır? Uçuk kaçık projelerle inşaat sektörünü güçlendirerek ülkenin düze çıkarılacağı düşünülmekte. Genç nüfusuyla övünen bir ülkenin, gençlerine iş bulamaması kadar acıklı bir durum olabilir mi?

12 Haziran’dan sonra ülkemizi önemli dış sorunlar beklemekte. Komşularımız yangın yeri gibi. Yunanistan ekonomisi dibe vurmuş, ülke tarihinin en büyük bunalımını yaşıyor. Suriye alev alev. Bölündü, bölünecek. İran tetikte. ABD müdahalesi oldu, olacak. Libya ateş topu. Irak paramparça. Filistin sorunu kangren. Komşunuzun evi yanarken siz balkonda oturup çay, kahve içerek bu yangını izleyebilir misiniz? İzlemek yerine elinize ne geçerse (kova, bidon, varil, tencere…) su doldurup ateşi söndürmek zorundasınız. Söndürmeyip seyrederseniz yangın size de sıçrar. Sizin eviniz de yanmaktan kurtulamaz. Ortadoğu yangınının alevleri ülkemizden görünmekte, ısısı hissedilmekte. Önümüzdeki yaz hararet daha da yükselecek. Türkiye’yi yönetenlerin, yuvarlak sözlerle bu durumu geçiştirmeleri olanaksız. Hele ki ABD’nin yanında yer tutarak ne Türkiye’nin ne de komşularımızın toprak bütünlüğünü koruyabiliriz. Ortadoğu yangınında kibriti çakan da benzini döken de ABD’dir. Bu nedenle bölgeyi kibritten de benzinden de uzak tutmalı. Yoksa yangın büyür.

Ülkemizi bekleyen en önemli sorunlarından biri de şantaj ve tehditlerle siyasetin köşeye sıkıştırılmasıdır. Böylesi bir durumda siyasetin doğru politikalar üretmesi olanaksız. Tehdide, şantaja, komploya boyun eğen siyaset kurumlarının ülkemiz lehine söz söylemesi, ulusumuzun çıkarlarını savunması mümkün müdür? Tehdit, şantaj ve komploya direnemeyen siyasetçiler politik inisiyatiflerini yitirmiş durumdalar. Siyasetin vitrini gizli bir elin yönlendirmesi altında. 13 Haziran’da bu sorunla da çarpıcı bir biçimde yüzleşmek zorunda kalacağız.

Yukarıda sözünü ettiğim sorunlar 13 Haziran’dan itibaren kaçamayacağımız gerçeklerimiz olacak. Ya bu sorunlarla savaşıp üstesinden gelme iradesini göstereceğiz ya da küresel güçlerin ateşlediği yangında debeleneceğiz.

Yeni bir 19 Mayıs ruhunu canlandırmanın zamanı çoktan geldi. Hem kendimizi hem de komşularımızı kurtaracak olan da budur.

Adil Hacıömeroğlu
2 Haziran 2011
Not: 6 Haziran 2011 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.