24 Eylül 2011 Cumartesi

DÖNER, SİMİT, PİLAV

Ülkemizin ekonomik durumuyla ilgili çeşitli yorumlar var. Rakamlar havalarda uçuşmakta. Özellikle yandaş basın ve yandaş olmak için kraldan çok kralcı geçinen kimi kalemşorlar, hükümetin büyük bir ekonomik mucizeye imza attığını ballandıra ballandıra anlatmaktalar. Hele de ekonomik büyüme rakamları yüksek çıkınca övgüler sınırsız bir hal aldı.

Evet, çok büyümüşüz. Çin’den sonra dünya ikincisiyiz. Peki, hangi alanlarda büyüdük? Sanayide, tarımda, denizcilikte, hayvancılıkta büyüdük mü? Çok az. Asıl büyüme inşaat sektöründe. Kent rantına dayalı bir büyüme bu. Büyük kentlerin değerli arsalarına apartmanlar dikiyoruz. Alışveriş merkezi olmayan semt yok neredeyse. Ancak yarısı boş, sinek avlamaktalar. Tarımı, sanayisi büyümeyen bir ülke gerçekten büyümüş sayılır mı?

Balık Norveç’ten, Malezya’dan. Kurbanlık sığırlar Uruguay’dan. Badem, buğday Amerika, mısır Brezilya, ceviz İran ve Bulgaristan’dan. Pirinç, muz, pamuk dışarıdan alınmakta. Bu sayede halkımızın coğrafya bilgisi gelişmekte, haritada bile gösteremeyeceği ülkelerin adını duymakta. Sanayisi, tarımı dışarıya bağımlı bir ülke nasıl kalkınabilir ki?

Ekonomi rakamları havalarda uçuşurken ve herkes kendine göre rakamları eğip bükerken sokağa bakmayı unutuyoruz galiba. 1980’li yıllarda başlayan kentlere büyük göç hareketiyle yeni pratik beslenme biçimleri de ortaya çıktı. Alt ve orta gelir grubunun rahat ve ucuz beslenmesi ekmek arası dönerle sağlanmaya başlandı. Hem ucuz hem besleyici hem de geleneksel. Dönerin saltanatı uzun zaman sürdü.

Ekonomik krizlerin getirdiği yoksulluk yeni bir beslenme biçimini ortaya çıkardı. Dönerden daha ucuz bir beslenme biçimi gerekmekteydi. Türk mucitler imdada yetişti. Simit, dönerin tahtına kuruldu. Her meydanda, caddede; hatta sokak aralarında bile simitçi dükkânları açıldı. Zeytinlisi, sucuklusu, salamlısı, peynirlisi, sadesiyle… Her keseye uygun geleneksel bir lezzet.

AKP iktidarıyla gelen yoksulluk, işsizlik, teğet geçen ekonomik kriz derken sonunda halkımız simit de yiyemez oldu. Aç kalacak değiliz ya. Daha ucuz ve geleneksel bir besine gereksinmemiz ortaya çıktı. Sonunda pilav keşfedildi. Kentlerin büyük meydanlarında, ana caddelerinde değişik adlarla pilavcı dükkânları açılmakta. Hem de birçoğunun adı İngilizceden devşirilmekte. Zaten uzun süredir Türkçe adlara hasretiz. Sokağa çıktığımızda yabancı adların yer aldığı tabelaları görünce kendimizi turist sanıyoruz.

Pilav çeşitlendi: sade, nohutlu, tavuklu. Herkes parasına göre yiyebilir. En ucuzu, sade pilav. Ayranla birlikte bir buçuk lira. Öğle ve akşam yersen üç lira. Belki de dünyanın en ucuz beslenme düzeni bizde. Aç değiliz ya, şükürler olsun!

Büyümede dünya ikincisiyiz, ucuz beslenmede birinci. Ekonomik mucizeden söz edip hükümete mersiyeler döktüren “büyük” kalemşorlar, bir hafta boyunca pilavla beslenin de görelim sizin ekonomik mucizenizi.

Adil Hacıömeroğlu
17 Eylül 2011
Not: 19 Eylül 2011 tarihli Kent Yaşam Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
17 Ekim 2011 tarihli Ulus Gazetesi'nde yayımlanmıştır.

5 Eylül 2011 Pazartesi

VANDALLIĞIN BÖYLESİ



Can Yücel… Türk şiirinin büyük ustası. Aydınlanma devrimimizin büyük eğitimcisi Hasan Ali Yücel’in oğlu. Ünlü tıp adamı Ali Yücel’in babası. Edebiyat severlerin vazgeçemediği büyük bir ozan. Her kesimden insanın okuduğu, sevdiği, farklı lezzetler aldığı şiirlerin yaratıcısı bir yaşam adamı. Doğallığın, içtenliğin hayat bulduğu engin bir okyanus. Alın teriyle geçinen bir düşün emekçisi….

Can Yücel, 12 Ağustos 1999’da aramızdan ayrıldı. Çok sevdiği ve yaşamının bir bölümünü geçirdiği Datça’da toprağa verildi. Mezarının mermerlerine ünlü yontucumuz Mehmet Aksoy biçim verdi. Büyük bir ozanla büyük bir yontucunun buluşmasıyla güzel bir anıt mezar ortaya çıktı. Bu anıt mezarın aydınlığı ülkemiz ufuklarından ışıldayarak tüm evrene yayıldı. Şiirlerinde Anadolu topraklarının yüzlerce yıllık birikiminin bilgeliği var. Devlet kasasını soymadı. Bir bakan çocuğu olarak ayrıcalıklı bir yaşam da sürmedi. Yetenekleri, onun yaşam kavgasının silahı oldu.

Her yıl büyük ozanın sevenleri, mezarı başında toplanarak anarlar onu. Bu anmalarda ozanın mezarına şarap döküyor sevenleri. Bu, bir espri, ölümün soğuk yüzünü ısıtma, yaşamla bağ kurma, mezarlık ziyaretlerindeki kasvetli havayı dağıtma, ozanı yaşamındaki önemli bir zevk unsuruyla anma… Tabi bunu anlamak zekâ, bilgi, incelik, hoşgörü işi. İnsan olmanın derinliğini, amacını bilmeden böylesi bir anmayı anlamak olası değil. İnsanı ilkellikten, bencillikten, hoyratlıktan, Vandallıktan kurtaran onun bilgisi, kültürü, sanatla ilişkisidir. Sanat, kültür ve bilgi kişiyi inceltir, yumuşatır, hoşgörü evrenini genişletir.

Bu yılki anmalar sırasında da ozanın mezarına şarap döküyor sevenleri. İktidar partisinin ilçe başkanı, “Milletimizin inançlarına, küfretmeye, hakaret etmeye kalkışmalarına da sessiz kalacak değiliz. Bu olayın tekrarlanmaması için takipçisi olacağız.” diyerek bir saldırının kışkırtmasını yapıyor. Ardından ozanımızın mezarı kırılıyor. Ak mermerlere, kara zihniyetin balyozları iniyor. Şairin mezarı paramparça ediliyor. Milletin inançlarının koruculuğuna soyunan bu kişiler, bu topraklarda binlerce yılın imbiğinden geçerek damıtılan hoşgörünün, insan sevgisinin, ölüye saygının ne demek olduğundan haberleri yok. Mezara, mezarlığa, ölmüş insana saygının bir İslam ve Anadolu geleneği olduğunu bilmeyenlerin, milletin inançlarının bekçiliğine soyunmaları ironik bir davranış.

Can Yücel’in mezarındaki ak mermerlere inen kara balyozlar, onun kişiliğinde sanata, kültüre ve merhum babası, büyük aydınlanmacı Hasan Ali Yücel’in devrimci kişiliğine vurulmuştur. Köy enstitülerinin kurucusu bir devrimcinin, ortaçağ cehaletinin kararttığı ufukları aydınlatmasının kininin nasıl da büyük olduğunu görmekteyiz burada.

Mezar taşına inen balyozlardan çıkan kıvılcımlar, bir gün binlerce çoban ateşine dönüşerek kararmakta olan masmavi gökyüzümüzü aydınlatacaktır. Can Yücel’in şiirleri, Mehmet Aksoy’un yontuları sonsuza dek belleklere, ruhlara, gönüllere bir şeyler anlatacak: yalansız, riyasız, çıkarsız… Bir gece karanlığında balyozu indirenler ise hep gizli saklı iş yapmanın ürkekliğiyle kuytularda saklanacaklar. Tıpkı yarasalar gibi.

Adil Hacıömeroğlu
27 Ağustos 2011
Not: 29 Ağustos 2011 tarihli ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımın tümünü http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.