31 Ekim 2011 Pazartesi

DOĞAL AFET Mİ, CİNAYET Mİ?

23 Ekim günü Van’da büyük bir deprem yaşandı. Başta Erciş olmak üzere çevre il ve ilçelerde can ve mal kaybına neden oldu. Depremlerde yıkıma uğramak ulusumuzun yazgısı mı? Her felaket sonrası yardım kampanyaları düzenlenmekte, siyasilerimiz yapamayacakları birçok söz vermekteler… Bu yıkımların bir doğal afet olduğunu söyleyerek çaresizliklerini, beceriksizliklerini örtmeye çalışır ilgili ilgisizler.

Bir kez “doğal afet” sözü yanlış, “doğa afeti” demek daha doğru. Doğal olan deprem, afetse tamamen insan hatasından olan bir yıkım. Her doğa olayında olduğu gibi depremin de birçok yararı var. Ancak ilkel kafalarla yönetilen yerlerde doğal bir olay, felaket haline gelebiliyor. Son yıllarda ülkemizin neredeyse her yerinde kuvvetli yağışlar sele dönüşmekte. Evler, insanlar, hayvanlar, ağaçlar sularla sürüklenmekte. Köyleri bıraktık, kentler bile yaşanmaz duruma gelmekte. Doğal olayları felakete çevirme konusunda elimize su dökecek başka bir ülke yok sanırım.

Van depremindeki görünüm, daha öncekilerden farksızdı. Yıkılan evler, çaresiz insanlar, beceriksiz yöneticiler, enkazda can çekişen insanlar, bir türlü organize edilemeyen yardımlar, halka güven vermeyen siyasetçiler, afetten servet edinmeye çalışan insansı canlılar… Tabi canı gönülden, özveriyle yardıma koşan vicdan ve insanlık timsali yurttaşlarımızı unutmamak gerek.

Depremin bir Pazar günü, gündüz olması büyük şanstı. Bu durum, can kaybının daha az olmasına neden oldu. Kamu binaları önceki depremlerde olduğu gibi yerle bir. Siyasetçinin koruması altındaki kamu müteahhitliği, Erciş’te yıkılan okul binasıyla yerlere serildi. İktidar yanlısı, hiçbir becerisi olmayan yandaşa kamu ihalesi vererek zengin etme anlayışı, halkın canı, kanı pahasına yıllardır sürmekte. Yapsatçıların inşa ettikleri yapıların denetimsiz ve kalitesiz olması insanımıza yıkıntılar altında can verdiriyor. Ne yazık ki hızla zenginleşmek isteyenler; servetlerini halkın alın teri, canı, kanı üzerinden kazanmaktalar. Bunun da yolu siyasetçinin desteğini almaktan geçmekte.

Van depreminde ilk fiyasko depremin büyüklüğünün ölçümünde oldu. Kandilli 6.6, ABD 7.2 dedi. İlerleyen saatlerde bizimkiler de 7.2’yi kabul ettiler. AKP iktidarının üniversiteleri kimliksizleştirip bilimden soyutlama, onları sıradan devlet daireleri durumuna getirme anlayışı bu kurumlarımızı çökertmektedir.

Devlet kurumlarının her alanda çöküşü Van depreminde gözlenmekte. Yardımları doğru düzgün halka ulaştırabilecek bir devlet aygıtını ne yazık ki göremedik. Köylere ulaşamayan, kentlerde yağmacıları durduramayan yöneticiler, halkın sorunlarını çözmede yetersiz kaldılar. Her türlü saldırıya karşın ayakta kalan TSK, yardımların ulaşmasında, kurtarma çalışmalarında en öndeydi.

Hükümetin ilk gün uluslararası yardımları (İran ve Azerbaycan hariç) reddetmesi tam bir duyarsızlık örneğiydi. Bu böbürlenme, afra tafra sonraki günlerde yardım istekleriyle balon gibi söndü. Kendi halkının can güvenliğinin söz konusu olduğu, yaşamla ölümün saniyelere bağlandığı bir anda bile dünya ülkelerinin yardım isteklerini geri çevirmenin insani ölçüleri zorladığı söylenebilir. Gururun, kibrin, olaylara din açısından bakmanın bir yöneticiyi nasıl büyük yanlışlara sürüklediğini bu tavırda görmekteyiz.

Bazı aklı evvellerin böylesine büyük bir felaketten siyasal çıkar sağlama peşinde olduklarını görmek insanı kahrediyor. Yine bir kısım medyanın depremi etnik ayrımcılığı körükleme fırsatı olarak görmesi dikkatlerden kaçmadı. Sorumsuzca ve bilinçsizce söylenmiş bir takım sözleri abartarak Türk Ulusu’nun birliğine yönelik propagandaya alet etmek ise anlaşılır gibi değil.

Etnik ayrımcılıktan başka bir şey bilmeyen halka hizmeti, yalnızca bölücü söylemler üretmek olarak gören bölgedeki yerel yönetimlerin durumu ise içler acısı. Bir köşede konuk gibi oturan, koskoca bir kenti yönetmenin ne demek olduğunu fark edemeyen bir yöneticinin olması ne acı değil mi? Çeteleşerek depremzedelere giden yardımları canlı yayınlarda yağmalayan, sonra da bunları kar altında yaşam savaşımı veren çaresiz yurttaşa satan vicdan yoksunlarına ne demeli? Böylesi bir durumun oluşmasında devlet otoritesine, kurumlarına savaş açmış olan AKP ve PKK’nın hiç mi sorumluluğu yok?

Mehmetçik bir yandan karakışla, enkazla, yağmacılarla savaşarak depremzedenin yanında olurken bir yandan da bölücü örgütün hain pusularında can vermede Van ilinde.

Tüm olumsuzluklara karşın yurdun dört bir yanından yardım yağmakta Van’a, Erciş’e. Ulusal bütünlüğün bundan daha güzel ifadesi olur mu? Din ve ırk temelinde siyaset yapanlara bundan daha büyük bir insanlık, vicdan ve siyaset dersi verilebilir mi?

RTE, ekranlara çıkmış bağırıyor, “Kaçak yapıları yıkacağım.” diye. Adama “Günaydın!” derler. Bugüne kadar niye yıkmadın. Eğer bu söylediklerinde samimiyse önce kendi kaçak evini yıkmalı ki kamuoyunu inandırsın. Boğaz’daki kaçak yapıları yıkabilecek mi? Türkiye’nin ilk kaçak yapılarla oluşan ilçesi olan Sultanbeyli’yi ne yapacak? Kaçak yapılarla mücadele edeceğini söyleyen biri, 2b arazilerindeki talana, kaçak yapılaşmaya af çıkarmak için yıllarca uğraşır mı? 1994’ten beri İstanbul’u yöneten AKP yönetimlerince ne kadar kaçak yapıya göz yumulmuştur. Öncelikle başta RTE olmak üzere kaçak yapılaşmaya göz yuman tüm AKP’li belediyeler halktan özür dilemeli. Belki o zaman inandırıcı olurlar.

Van depreminde din ticareti yapanlarla etnik ayrışmayı kaşıyanlar duvara toslamıştır. Halkın masum duygularını sömürerek siyasal güç kazanıp bunu ekonomik getiriye dönüştürenlerin anlayışı Erciş’in yıkıntılarının altında kalmıştır. Her felakette olduğu gibi Van depremi de ulusal bütünlüğümüze güç katmıştır.

Bile bile kalitesiz inşaatlara izin veren belediye yöneticileri, bu düzenin sürmesine göz yuman hükümet üyeleri, ölmüş mühendislere imza attıran müteahhitler, görevini savsaklayan bürokratlar depremlerdeki can kayıplarının sorumlularıdır. O zaman birileri şu sorumuza yanıt versin: Depremde can verenler kaza kurbanı mı; yoksa bilerek, planlanarak işlenen bir cinayetin mağdurları mı?

Adil Hacıömeroğlu
28 Ekim 2011
Not: 4 Kasım 2011 Kent Yaşam Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarıma http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

29 Ekim 2011 Cumartesi

CUMHURİYET’E YASAK OLUR MU HİÇ?

Bugün Cumhuriyet’imizin 88. yıldönümü. Apartmanların pencerelerinde, arabaların camlarında bayrağımız dalgalanmakta. Okullardaki, devlet dairelerindeki, meydanlardaki bayrakların boynu bükük bu yıl. Okul bahçelerinde en güzel giysileri giymiş, bayraklar sallayarak dolaşan çocuklar yok. Sessiz, hüzünlü bahçelerde dünyanın en güzel müziği olan çocuk cıvıltıları, bağrışmalarına hasretiz.

Kent meydanlarını doldurup gür sesleriyle ve tüm vakarlarıyla İstiklal Marşı’mızı okuyan nineler, dedeler, anneler, babalar, çocuklar gözden ırak. Bu yıl kentlerin meydanları, stadyumlar İstiklal Marşı dinlemedikleri için öksüz. Atatürk ve şehitler gök kubbeyi marşlarla inletemediğimiz için rahatsız. Cumhuriyet’imizin 88. yıldönümü ne yazık ki bu yıl topraklarımız üstünde kutlanması yasaklanmış hem de adı, “Cumhuriyet hükümeti” olan kimselerce.

Biz Cumhuriyet’e emperyalizme karşı kazandığımız Kurtuluş Savaşı’ndan sonra kavuştuk. Bu nedenle de Cumhuriyet’imiz antiemperyalist, antifeodal bir ruh taşır. Emperyalizmin tüm dünyaya kan kusturduğu günümüzde Cumhuriyet’i savunmak, onun erdemlerini yükseltmek daha da anlam kazanır. Feodalitenin ve ortaçağ üst yapı kurumlarının küresel güçlerce hortlatıldığı ülkemizde, özgür birey olmanın mutluluğunu yaşadığımız Cumhuriyet’i, önceki yıllara göre daha görkemli kutlamak gerekmez mi?

Bizi kul olmaktan kurtarıp birey, yurttaş yapan bir büyük devrimi yok saymak kimin haddine? Her türlü dinsel, ırksal, sınıfsal, bölgesel farklılığı ortadan kaldırarak cinsiyet ayrımcılığını yok ederek eşit yurttaşlar olmamız Cumhuriyet Devrimi ile sağlanmıştır. Askerlikte, vergide, seçme ve seçilmedeki eşitliğimiz bu devrimin sonucudur. Ülkenin nimetini de külfetini de birlikte paylaşmak demektir Cumhuriyet. Ümmetten, ulusa erişmenin adıdır. Etrak-ı bi idrakten Türk Ulusu olmanın onurudur.

Kul olmayı yaşam biçimi olarak benimsemiş, birilerinin hizmetinde bulunmaktan keyif duyan, güce tapınmayı beceri sananların Cumhuriyet’in erdemini anlamaları olanaksızdır. Emperyalist çıkarlar uğruna kendi ulusunun, yurttaşının, dindaşının, komşularının çıkarlarını hiçe sayanların anlayabileceği bir şey midir heyecan içinde İstiklal Marşı söylemek, Atatürk anıtlarında saygı duruşunda bulunmak. Uşaklığı, hizmetkârlığı uyanıklık sanan; halkını soydurmayı, soymayı başarı olarak gören birileri için özgür birey olmak, vatan için özveride bulunmak anlaşılabilir bir şey midir?

Tarihi evliyalardan, doğaüstü güçlerden, asılsız uyduruk masallardan ibaret sananların, milletin yarattığı büyük destanlara, başarılara, utkulara inanması beklenebilir mi? Kendi ulusuna değil de küresel güçlere bel bağlayanlara bayrağın öksüz kalması anlatılabilir mi?

Van depremindeki can kayıpları nedeniyle Cumhuriyet Bayramı törenleri iptal edilmiş! Yas tutacakmışız öyle mi? Depremin acısını yüreğimiz derinliklerinde duyumsuyoruz; ancak depremi, bilinçsiz uygulamaları, yönetimleriyle felakete dönüştürenleri de kınıyoruz. Kaçak, imarsız binalara izin veren, insanımızı para hırsına kurban eden anlayıştan da nefret ediyoruz. Cumhuriyet ahlak yerine, küresel-feodal ahlak anlayışını benimseyerek kentlerimizi, köylerimizi, akarsularımızı, denizlerimizi, emeğimizi, alın terimizi, yeraltı ve yerüstü kaynaklarımızı yağmalayıp yağmalatanları da kınıyoruz. Cumhuriyet ahlak ve erdem rejimidir, bilmeyenlere anımsatalım istedik.

Ulusal bayramları çalgılı çengili eğlence sananların bu topraklara, milli duygulara ne kadar yabancı oldukları ortada. Kurtuluş Savaşı ile sömürgeci hevesleri kursaklarında kalanlar ulusal bayramlarımıza saygı gösterir mi? Hele onlara işbirlikçiliği görev bilip kendi halkına, değerlerine, düşman olanlardan Cumhuriyet’e saygı, sevgi ve bağlılık beklemek mümkün mü?

Ülkemizin yangın yerine döndüğü bir anda Kurtuluş Savaşı vererek Cumhuriyet’i kurduk. Bu topraklarda yaşayan herkes, Cumhuriyet’in birleştirici değerleriyle bir ulus oldu. Terör saldırılarıyla her gün şehitler verdiğimiz, Van’da büyük bir felaketi yaşadığımız ve bunun sonucunda da yurttaşlarımızın morallerinin bozuk, umutlarının yok olmakta olduğu bir dönemde Cumhuriyet’imizin birleştiriciliğine, sıcaklığına o kadar çok gereksinmemiz var ki… Van’da donmamak için çabalayan yurttaşı, ancak Cumhuriyet güneşi ısıtır.

Tam da bayram törenlerinin iptal edildiğinin duyurulduğu bir günde bir televizyon kanalımızda bir cemaat sözcüsünün Güneydoğu’yla ilgili projelerini anlatması rastlantı olmasa gerek. Cumhuriyet’in birleştirici gücünü yok ederek cemaatlerden, tarikatlardan medet umanlar, ulusumuzu nasıl parçaladıklarını görmüyorlar mı?
“Ekime söyleyin bundan böyle yirmi sekiz çeksin, Kasım dokuz çeksin, Nisan yirmi iki, Ağustos yirmi dokuz çeksin. Çünkü birileri bizi çekemiyor.” Bu sözler, büyük usta Müjdat Gezen’e ait. Yoruma gerek var mı?
Birileri Cumhuriyet’i Van’daki deprem enkazına gömmek istiyor. Cumhuriyet Çanakkale’nin, Sarıkamış’ın, İnönü’nün, Sakarya’nın, Dumlupınar’ın yangınlarından doğdu. Kökleri yangınlara dayanıklıdır. Böylesine görkemli bir çınar; iş bilmez, küresel güçlere yaslanmış, feodal safsatalarla beslenmiş tufeyli takımının enkazı altında kalır mı? Söyleyin bakalım, Cumhuriyet hiç yasaklanır mı?
Adil Hacıömeroğlu
29 Ekim 2011
Not: Yazılarımın tümünü http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

24 Ekim 2011 Pazartesi

ŞEHİTLERİMİZİ UĞURLARKEN

19 Ekim günü Çukurca’da yirmi dört vatan evladı hain tuzakta can verdikten sonra basın organlarının büyük çoğunluğundaki yayınlar, ulusumuzun moralini oldukça bozdu. Hemen hemen her gün şehit verdiğimiz son bir ayda hala PKK’ya övgüler düzen kimi yorumcuların varlığı halkımız arasında öfke birikimine neden olmakta. Ben de öfkemi içime gömüp şehitlerimizin acısını yüreğimin orta yerinde duyumsayarak televizyon ekranlarındaki saçmalıkları izlememeyi yeğledim. Burada yapılmak istenen, dünyanın en eli kanlı örgütünü aklama çabasında.

Uykusuz geçen bir gecenin sabahında birkaç gazete (Ne yazık ki iktidar güdümünde olmayıp gerçekleri yazan gazete sayısı çok az.) alarak yollara düştüm. Trafik çilesini hafifletmenin en iyi yolu, yolculukta bir şeyler okumak. Gazetelerde şehitlerimizin ilginç yaşam öyküleri var. Hepsinin benzer,hüzün dolu kısa geçmişleri. Sanırım en acıklısı da Şehit Çavuş Birol Elmas’ın Adapazarı’nda yaşayan ailesinin yürek burkan yaşamı. Elektriği kesik bir barakada biri özürlü üç çocukla verilen bir yaşam kavgası. Devlete meydan okuyanların kaçak elektrik kullanım bedelleri, tüm Türkiye’deki tüketicilerin faturalarına yansıtılırken Çukurca’da hain pusuda bölücü örgütün kurşunlarına hedef olan Birol’un barakası kapkaranlık. Tüm yoksulluğa ve olanaksızlığa karşın isyan yolu yerine, vatan hizmetini seçen kocaman yürekli canların ışıldattığı derme çatma barakada yaşama tutunuş.

Gazetelere dalmış gitmişken Bakırköy’e geliyorum. Birkaç arkadaşla ayaküstü sohbet ediyoruz. Zaman hızlı akmakta. Geç kalacağım kaygısı... Saat on bir olmadan hızlı adımlarla uçarcasına Ataköy 5. Kısım Camisine ulaşıyorum. Yoğun güvenlik önlemleri alınmış. Cami avlusuna girmek yasak. Arka kapıdan caminin ağaçlıklı bahçesine giriyoruz. Her yaştan, her sınıftan insanlar, çok geçmeden her yanı dolduruyor. Herkeste üzüntüyle karışık bir öfke. Ancak cami avlusunda yurttaşın cenaze namazı kılması yasak. Şehit cenazelerinin muhalif gösterilere dönüşmemesi için özel bir gayret gösterilmekte. Hele cuma ve cenaze namazını kıldıran imamların “alkış yapılmaması ve slogan atılmaması” yolundaki telkinleri dikkat çekici. Cami avlusunda şehit aileleri ile protokole mensup kişiler var. Şehit cenazelerinde AKP yöneticileri halkla temastan özellikle kaçınmaktalar.

Cami avlusundaki kadınların sayısı, neredeyse erkeklerden çok. Protestolarda kadınlar daha etkin. Anneler, eşler, yavuklular… Mehmetçikleri bağırlarına basıyorlar. Hemen herkesin elinde al bayraklar.

Şehitlerin cenazesinde en ilgi çekici katılım liselilerden. Çoğu okul üniformalarıyla gelmişler. Bir ağacın altında bir kız öğrenci grubu dikkatimi çekiyor. Telaşla geri dönüş paralarını denkleştirmekteler. Avcılar’dan gelmişler. Ailelerinin haberi yok, okul idaresi izin vermemiş. Çok heyecanlılar. Ayaküstü söyleşiyoruz. Atatürk’e ve Cumhuriyet’e bağlılıkları göğsümü kabartıyor. Az ötedeki liseli erkek öğrenci grubuna yaklaşıyorum. Onlar, Kocasinan’dan yürüyerek gelmişler. Harçlıkları olmadığından yine yürüyerek dönecekler evlerine. Bakırköy’ün çeşitli liselerinden öğrenciler doldurmuş her yanı. Hepsi pırıl pırıl, yurt sevgisiyle dolular.

Liseliler cenaze bitiminde toplanarak “Anne üzülme, evlatların yanında!” sloganını haykırıyorlar; saf, temiz, taze sesleriyle yürekten.

Yakamda Şehit Asteğmen Bilal Özcan’ın ve Şehit Er Eyüp Çolakoğlu’nun fotoğrafları durmakta. Gencecikler… Cennet bahçesindeki melekler gibi temiz yüzlerinden, insan bakışlarından ayıramıyorum gözlerimi. İçim öfke ve isyanla dolu. Böylesine güzel insanlara nasıl kıydınız kör olasıcalar, diyorum. Gözümde Bilal ve Eyüp’ün bakışları, kulaklarımda liselilerin haykırışlarıyla eve dönüş yolundayım. “Acaba!”, diyorum kendi kendime: “Adapazarı’ndaki şehit Birol’un barakasındaki elektrik, borca takılmadan ne kadar daha yanacak?” Ortadoğu’daki petrol savaşı ve ülkemiz siyasetçisinin gafleti önümüzdeki günlerde kaç tane daha fidanımızı toprağımızdan söküp götürecek?

Kadınların, gencecik liselilerin her yaşta yurttaşın sahip çıktığı şehitlerin koruduğu Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkmak o kadar kolay mı sanıyorsunuz?

Adil Hacıömeroğlu
21 Ekim 2011
Not: 24 Ekim 2011 tarihli Kent Yaşam Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımın tümünü http://adiladalet.blogspot.com’dan okuyabilirsiniz.

23 Ekim 2011 Pazar

ARAP ZEMHERİSİ

Libya’nın devrik lideri Muammer Kaddafi, 20 Ekim’de doğum yeri Sirte’de yakalanarak öldürüldü. Televizyon ekranlarından izlediğimiz görüntülerde linç edilme söz konusu. Hem de vahşice bir linç…

Kaddafi’nin nasıl ve nerede, kimlerce yakalandığı meçhul. Böyle bir ölüm özellikle planlanmış gibi. Ülkesine ihanet eden işbirlikçi liderler, diktatörler zoru gördüklerinde zaman geçirmeden pılısını pırtısını, hazinesini, ailesini, en yakın hizmetkârlarını toplayarak kendisini koruyan bir ülkeye kaçıverir. Genellikle bu ülkeler; dünyadan soyutlanmış, diktatörlükle yönetilen yerlerdir. Bazen de hizmet ettiği efendinin ülkesine kaçarlar.

Kaddafi, ülkesinden kaçmadı. Ülkesini sömürgeleştirmek isteyen güçlere ve onların işbirlikçilerine karşı mücadeleyi yeğledi. Demokrat bir lider değildi; ama yurtseverdi. Ülkesinin yer altı kaynaklarını yabancılara peşkeş çekmek yerine, millileştirmeyi seçti. Bu nedenle de Batılı sömürgecilerin boy hedefi oldu.

Neden böylesi bir ölüm? Libya, aşiretlerden oluşan bir ülke. Kaddafi de büyük aşiretlerden birisinin üyesi. Aşiret yasaları, gelenekleri kesin kurallara bağlıdır ve çağdaş dünyanın anlayışına uymaz. Bunu en iyi bilenler de sömürgecilerdir. Aşiretlerin uzlaşması, ulusal bütünlük oluşturmaları sömürgecilerin işine gelmez. Ulusal bütünlük olursa, emperyalistlerin kullanacağı gruplar da olmaz. Bu nedenle de aşiretler uzlaşmamalı ve sürekli düşmanlıklar yaratılmalı. Düşmanlıklarda da sömürgeci ülke bir aşireti diğerine karşı kullanmalı.

Kaddafi’nin öldürülme biçimi hem Kaddaf hem de müttefikleri olan diğer büyük aşiretler tarafından kabul edilecek cinsten değil. Bu nedenle de isyancı aşiretlere karşı düşmanlık besleyecekleri kesin. Bu da intikam ateşini tutuşturacak. Böylece de Libya’nın ulusal bütünlüğü parçalanacak. Tıpkı Irak’ta olduğu gibi (Sünni, Şii, Kürt ayrışması ulusal bütünlükte onulmaz bir gedik açmıştır.). Halkı parçalanmış, düşmanlıkların diz boyu olduğu bir ülke asıl düşmanını fark edip ona karşı savaş verebilir mi? Kendi kanını emen, yeraltı ve yerüstü kaynaklarını sömüren asalakları görebilir mi?

Libya, görünürde UGK’ nın (Ulusal Geçiş Konseyi) kontrolündeymiş gibi görünse de asıl egemenler ABD, Fransa, İngiltere ve İtalya’nın oluşturduğu emperyalist güç birliğidir. Kaddafi’nin infazının bu ülkelerin bilgisi dışında olduğunu kim söyleyebilir? Ya da UGK, kendi iradesiyle böyle bir infazı gerçekleştirebilir mi?

UGK’ dan söz açılmışken önemli bir konuya değinmeden geçemeyeceğim. Çünkü UGK’ nın anlayışını anlamak açısından bu çok önemli. “İtalyan sömürgecilik yılları Libya için bir kalkınma dönemi oldu. İtalyan sömürgeciliği ülkemize yolları getirdi, Trablus'ta, Derna'da ve Bin gazi’de bugün bile ayakta duran güzel binalar inşa etti. İtalyanlar, Libya halkına tarımsal kalkınmayı, adil yasaları ve adil yargılamaları armağan etti. İtalyan sömürgeciliğinin Libya'ya kazandırdıklarını tüm halkımız çok iyi biliyor. Buna karşılık Kaddafi, İtalyan kolonyalizminin tam tersi bir çizgide yürüdü. Ülkemizin kalkınması için hiçbir şey yapmadı. Libya'nın zenginliklerini halkı için kullanmadı. (20 Ekim 2011, Aydınlık)” Bu sözler, UGK Başkanı Mustafa Abdülcelil’e ait. Sözlerini şöyle sürdürüyor demokrasi kahramanı(!) başkan: “Avrupa'nın sömürgecilik tarihini kara sayfaları dâhil iyi biliyoruz. Ama İtalya, Libya'dan ayrılırken ardında dostluk simgeleri bıraktı.” Hem de nasıl bir dostluk… Mussolini, Libya’nın büyük bağımsızlık önderi ve ulusal kahramanı Ömer Muhtar’ı asarak dostluğunu gösterdi. Şimdi de Abdülcelil, Mussolini’nin ardılı, fikirdaşı olan dışişleri bakanının huzurunda aşkla sömürgeci uşaklığını ilan ediyor.
Bir “Arap Baharı” sözü tutturuldu gidiyor. Araplara demokrasi getireceğini söyleyen emperyalistler tarafından. Hem de öyle bir demokrasi ki yargılanmasından korkulan bir lider linç ettiriliyor sokaklarda. Demokrasi(!) için yola çıkan aşiretler, karşıtlarını sokaklarda infaz ediyor. Efendilerinin eskiden işledikleri cinayetlere, ülkelerini sömürmelerine övgüler düzüyorlar. Bu demokrasiye RTE'nin elden gönderdiği üç yüz milyonluk bir katkı söz konusu. Anlayacağınız bu demokrasi çorbasında bizim de tuzumuz var.
Emperyalizmin kucağına oturmuş ortaçağ feodalleriyle bir ülkeye demokrasi gelir mi? Böylesi bir durumda o ülkenin bağımsızlığından, dirliğinden, düzeninden söz edilebilir mi? Halkı bölünmüş, sokaklarında yargısız infazların yapıldığı, sömürgeciliğin göklere çıkarıldığı bir coğrafyada bahar yaşanır mı? Böylesi bir duruma verilecek ad “ Arap Zemherisi”dir. Karakışın bahara dönüşmesi için o topraklarda Atatürk çiçeklerinin açması, Ömer Muhtarların doğması gerek.
Not 1: Libya ile ilgili daha önce yazdığım iki yazı, bugünleri anlamak için tekrar okunabilir: 1-http://adiladalet.blogspot.com/2011/03/libya-bolunmeye-dogru-mu.html 2-http://adiladalet.blogspot.com/2011/03/trablusgarptan-libyaya.html
Adil Hacıömeroğlu
23 Ekim 2011
Not 2: Yazılarımın tümünü http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

20 Ekim 2011 Perşembe

VATANIN BAĞRINA DÜŞMAN DAYAMIŞ HANÇERİNİ

19 Ekim sabahı ulusumuz yirmi dört şehidin acı haberiyle güne başladı. Kahpe kurşunlarla vurulup yere düşen Mehmetçiklerin acısı, yurdun dört bir yanını yasa boğdu. Bölücü örgütün eyleminin zamanlaması dikkat çekicidir.

Çukurca’daki terörist saldırı, zamanlama açısından önemlidir. Saldırının, Habur rezaletinin yıldönümüne rastlaması anlamlıdır. Terörle nasıl mücadele edeceğini bilmeyen iktidarın Habur’da terörle el sıkışmasının bedelini, Mehmetçik kanıyla ödüyor. Dünyanın hiçbir yerinde teröristle kol kola girerek terörün bitirildiği görülmemiştir.

Hakkâri’deki saldırının, Cumhurbaşkanı’nın bölgeye yaptığı gezinin hemen ardından gerçekleşmesi de ilginçtir. Bölücü örgüt, devletin en yüksek makamına meydan okuyor. Bu saldırıyı bir gün önce de yapabilirdim, diyor. Bu yolla da sempatizanlarına güven ve cesaret aşılarken iktidar kanadını da şaşkınlığa sürüklüyor.

2002’de bitme noktasına gelen terör, dokuz yıllık AKP iktidarı döneminde neden hızlı bir yükselişe girmiştir? Bunun nedeni terörün ulusal bütünlüğümüze verdiği zararın bir türlü kavranamamasıdır. AKP yönetiminin izlemekte olduğu yanlış Ortadoğu politikası iflas ederken terörün hızla tırmanması rastlantı değildir. Ortadoğu’da uzak, yakın nerdeyse tüm komşularımızla yapay sorunların ortaya çıkarılması, bu ülkelerin içişlerine müdahale edilerek onlara “ayar verilmek” istenmesi terörün yükselmesindeki etkenlerdendir. Hükümetin, Ortadoğu politikası tamamen ABD eksenine yerleşince de bunun bedeli ağır oluyor. Suriye ve İran’la gerilen ilişkiler, İsrail’le anlamsız çekişmeler Mehmetçiğin kanının dökülmesine neden oluyor.

“Yoksa İsrail kendi iradesiyle bunları serbest bırakmış olmazdı. Bu anlaşmayla birlikte o geçmiş işlendiği iddia edilen suçlar ki biz bunları suç olarak görürüz görmeyiz bu ayrı bir tartışma böyle bir şey varsa dahi İsrail tek taraflı bu serbest bırakma işlemini kendine yakın kılmış oluyor. Türkiye açısından bu noktada bağlayıcı bir durum yoktur.” Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun, Hamas militanlarından bazılarının ülkemize getirilmesiyle ilgili yaptığı açıklamasında bunları söylüyor. Hamas militanlarının suçlu olup olmadığına karar veren Bakan Bey, ülkemiz topraklarını kana bulayan PKK ile ilgili söz etmiyor nedense. Eğer sen, başka ülkelerin terörist saydığı örgütü aklamaya çalışırsan, onlar da senin terörist saydığını “özgürlük savaşçısı” ilan eder. Hamas’ın hamiliğine soyunan iktidar, kendi ülkesini kana bulayan terör örgütünü görmüyor.

Suriye ve İran konusunda ABD politikalarının sözcüsü durumuna gelen RTE, terörü de Irak’taki işgalcilerle çözmeye çalışıyor. ABD ise Ortadoğu’nun ateş kazanına durmadan odun atarak yangının büyümesine neden oluyor. Şimdi anlı şanlı basınımız, İran ve Suriye’nin son saldırıların arkasında olduğunu yazacak. Böylece de ABD ve İsrail’in bu ülkelere yapacağı saldırılara kamuoyu nezdinde haklılık kazandıracaklar kendilerince. Saldırılarda kullanılan ağır silahlar ve teknoloji Suriye ve İran’ın sahip olduğu cinsten değil. Bu olanaklar bölgede iki ülkede var: ABD ve İsrail. Bu saldırılar provakatiftir. Türk kamuoyunu İran ve İsrail’e düşmanlaştırma amacı taşımakta.

Saldırıdan sonra yapılan açıklamalar ise ibret vericidir. Hele RTE’nin, işi getirip “internet andıcı”na bağlaması büyük beceri. Nerdeyse bunu Ergenekon yaptı, diyecekti. Bu da gösteriyor ki, sorumlu makamların gündeminde terör yok, Cumhuriyet kurumlarının tasfiyesi var. Siyasal parti liderlerinin açıklamaları gösteriyor ki ülkemizin iktidarı ve muhalefeti terörün önlenmesiyle ilgili düşünceler, projeler üretememişler. Böyle olunca da terör örgütü kan dökmeyi sürdürür.

En çarpıcı açıklama ise hükümetin ağlak bakanından geldi. “Bu acıları yaşatanları Allah en kısa sürede helak etsin.” Evet, tüm işlerimizde olduğu gibi bu işi de Allah’a havale ettik, sorumluluk bizden gitti.

Terörü bitirmek için, teröristle savaşmak gerekir. Bölücü örgütü destekleyen ülkelerle ilişkileri yeniden düzenlemeli. Ülkemize saldırlar, ABD işgali altındaki Irak topraklarından yapılmakta. Irak’ın kuzeyinde Amerika istemediği sürece kuş dahi uçmaz. Müttefikimiz olan(?) bir ülkenin vatanımızı bölme amacını hala göremiyorsak kusur kimdedir?
“Vatanın bağrına düşman dayamış hançerini / Yok mudur kurtaracak bahtı kara maderini?” Namık Kemal’in yıllar önce söylediği bu dizeleri yanıtlayacak Mustafa Kemallerin haykırışlarını duyar gibiyim. Gaflet içinde, kişisel çıkarından başka bir şeyi göremeyen; işbirlikçi olmayı, onurlu yurtsever olmaya yeğleyen politikacılarla vatanın bağrına saplanmış hançeri çekip çıkarmak olanaksız. Mustafa Kemal’in bağımsızlıkçı ateşini tüm yurt sathında yakmaktan başka çözümümüz var mı?
Adil Hacıömeroğlu
20 Ekim 2011

17 Ekim 2011 Pazartesi

KÖLECİ DÜZENE DOĞRU

Enerji Bakanı Taner Yıldız’ın çalışma saatlerinin yeniden düzenlenmesi ile ilgili önerileri ilginç. Sekiz saatlik çalışma süresi neredeyse terk edildi ülkemizde. Asgari ücrete mahkûm edilen milyonlarca insan, şimdi de haftanın altı günü çalıştırılmak istenmekte.
“Bazı ülkeler gün ışığına bakarak çalışıyor. Biz de böyle çalışsak yaz saati ayarlamasına gerek kalmayacaktı. Yaz saatiyle 600 milyon kilovatsaat tasarruf sağlıyoruz. İnsanların üzerinde bıraktığı psikolojik etki ve verimlilik açısından mesai saatlerinin erkene alınmasından yanayım. Bu dönem gün ağarması 06.20’de ise saat 07.30’da mesai başlamalı. Amerikalı aynı saatte işe başlıyor da bizde neden olmasın? Kültürümüzde de bu tür şeyler var; bakkal 06.00’da dükkânı açar. Ağrı’da seçimlerde sandığı bir saat erken açıyorsam, niye işyerini de açmayayım. Bunu Bakanlar Kurulu’na önereceğim. Yılda üç milyar kilovatsaat, altı yüz milyon lira tasarrufumuz olur.” Her fırsatta AB değerlerinden söz eden iktidar partisi, çalışma saatleri söz konusu olunca ABD’yi örnek alıyor. Eskiyle kavga etmeyi, önceki iktidarların yaptıklarını kötülemeyi şiar edinen AKP sözcüleri, nedense bu konuda eski uygulamaları savunmaktalar.
Günlük çalışma sürelerinin sekiz saate düşürülmesi çalışanların demokratik kazanımıdır; insanca yaşamak için hakkıdır. Köleci, feodal toplumlar ile kapitalizmin vahşi sömürü ağını ördüğü yıllarda çalışma sürelerinin bir standardı yoktu. Gün doğumuyla başlayan günlük çalışma, gün batımıyla sona ererdi. Çalışanların sosyal ve insani gereksinmeleri göz önüne alınmazdı. Çünkü çalışan; bedeniyle, ruhuyla, emeğiyle işverenin malıydı. Gelenek denilen de budur. Gelenekler demokratik bir yaşamın ölçüsü olamaz. Toplumların modernleşmesi, insanın çağdaş bir yaşam düzeyine ulaşması geleneksel toplum yapısının değişmesiyle olur.
Çalışanların, iş yaşamları dışında da bir yaşamlarının olduğu kabul edilmeli. İnsanın sosyal bir varlık olarak gezme, eğlenme, dinlenme, okuma, sosyal etkinliklere katılma haklarının olduğu yok sayılamaz. Yaşamı iş ve ev arasına hapsetmek despotik bir düzenin işaretidir.
Dört yılda bir yapılan seçimlerde erken oy kullanmayı örnek olarak göstermek de tam bir bilgisizlik örneğidir. Erken mesai, büyük kentlerde büyük sorunlar yaratır. Hem çalışanlar hem de hizmetten yararlananlar açısından zorluklar ortaya çıkar. Bir kişinin gün doğumundaki mesaisine yetişmesi için neredeyse gece yarısı kalkması gerekecektir. Uyandıktan sonra yapılacak bir kahvaltı, alınacak bir duş işin verimi açısından önemlidir. İnsanları yatağından kalktığı gibi işe göndermek ilkelliktir.

Sözlerini şöyle sürdürüyor Sayın Bakan: “70’lerde cumartesi çalışma uygulaması vardı, sonra kaldırıldı ve Türkiye hak etmediği refah seviyesini peşin satın almış oldu. Bu doğru bir yaklaşım değil. Biz niye daha çok çalışmayalım?” 1970’lerdeki uygulamayı örnek gösteriyor Hazret. Türkiye, Cumhuriyet’in kuruluşuyla başlayan bir süreçte yurttaşına insanca yaşam hakları tanıdı. Giderek daha iyi bir çalışma ortamı sağlandı. 1970’lerdeki refahı biz neden hak etmemişiz? Bu refahı halkımız, Cumhuriyet’le başlayan sanayiye dayalı kalkınmayla sağlamıştı. Üstelik biz o günlerde dışarıdan tarım ürünü alan değil, dışarıya tarım ürünlerimizi satan bir ülkeydik. Üstelik dünyanın en demokratik anayasasıyla da yönetiliyorduk. Hani kimi sağcı siyasetçilerin yurttaşımıza bol geldiğini söylediği 61 anayasası. Kalkınmadaki gerçeği görmek istemeyenlerin aklına hemen halkını köle gibi çalıştırmak geliyor.
Taşeron sistemiyle çalışma süreleri zaten uzatılmış ve emek ucuzlamış durumda. Bu sistemle toplumun örgütlenmesi de rafa kalktı.
Bakan Bey’in bu söyledikleri, AKP yönetiminin asıl ne istediğini de ortaya koymakta. Güneş doğarken kalk, işe git; gün batımında eve dön. Yemeğini ye, televizyonun karşısına geç, yalan rüzgârlarını izle, sonrasında uyu. Tüm yaşamın böylesine bir kısır döngü içinde geçiversin. Düşünme, yorum yapma, katılımcı ve sorgulayıcı olma, dayanışmayı, yardımlaşmayı unut. Tiyatroya, sinemaya gitme; gazete, dergi, kitap okuma. Okusan da okumak için değil, bakılmak için gazeteleri seç; çünkü zamanın ancak buna yeter. Eşi, dostu, akrabayı, arkadaşı görme. Ülkende ne olup bittiği de seni ilgilendirmez, nasıl olsa küresel tekellerle onların işbirlikçileri gerekeni yapıyorlar. Kendini özgür hisseden kafese kapatılmış evcil bir kuş gibi yaşamını sürdür. Çünkü sen, artık köleci bir düzenin esamisi okunmayan emek makinesisin.
Adil Hacıömeroğlu
15 Ekim 2011
Not: 17 Ekim 2011 tarihli Kent Yaşam Gazetesi’nde yayımlanmıştr.
Yazılarımı http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.