27 Kasım 2011 Pazar

SABİHA GÖKÇEN VE ALİ ÇETİNKAYA

Gün geçmiyor ki AKP sözcülerinden biri, adı Cumhuriyet’le özdeşleşmiş ve tarihe mal olmuş birisine saldırmasınlar. Tek amaçları; dünyadan göçüp gitmiş, ama Türk Devrim tarihine altın harflerle yazılmış cesur yürekli yüce gönüllü bu insanları akıllarınca itibar kaybına uğratmak.

Dersim tartışmaları tam gaz sürerken AKP’nin çiçeği burnunda vekillerinden biri Sabiha Gökçen’i hedefe oturttu. Bu vekilimiz seçim öncesinde yandaş medyada köşe yazarlığı yapmış. Dolayısıyla da ekranların renkli ve vazgeçilmez simalarından. Terör örgütüne “pekeka” diyerek bu konuda orta yolu bulmuş bir mucit. Gerçi TBMM’ye girdikten sonra “pekaka” demeye başladı. Neden Sabiha Gökçen?

Gökçen, Atatürk’ün manevi kızı. Yaşamı tam bir başarı öyküsü. Ayrıntılara girmeye gerek yok. Türkiye’nin ilk kadın pilotu. Dünyanın ilk kadın savaş pilotu. Yurtiçi ve yurtdışında alıyor eğitimini. 16 Haziran 1938’de Yeşilköy’den uçağıyla havalanarak Balkan ülkelerini dolaşır. Sırasıyla Atina, Selanik (Atatürk’ün evini de ziyaret ediyor.), Sofya, Belgrat ve Bükreş’i ziyaret ederek İstanbul’a döner 22 Haziran’da. Ayrılışında olduğu gibi dönüşünde de coşku egemendir havaalanında. Coşkun kalabalık gururla karşılar onu. Gittiği her ülkede resmi törenlerle saygı ve hayranlıkla karşılanır. O günler Balkan Paktı’nın yaşama geçirildiği günlerdir. Mustafa Kemal’in dehası Balkan ülkelerini bir araya toplamakta. Savaş bulutları yok olup barış egemen olmakta bölgeye. Türkiye bölgenin ve dünyanın örnek ve saygın ülkesi.

Bu arada Gökçen’le ilgili önemli bir olayı anımsamadan geçmemeli. Yıl 1937, Hatay sorunu nedeniyle Fransa ile büyük bir satranç oynanmakta. Atatürk için Hatay, büyük bir ulusal dava ve onur sorunu. Gökçen, Atatürk’ün emriyle Fransız elçisinin önünde havaya üç el ateş ediyor ve şu sözleri haykırıyor: “Hatay'ın vatana katılması için gerekirse silahlanırız.” Bu ileti Fransızlarca alınıyor. Hatay’ın anavatana katılması süreci hızlanıyor.

Sabiha Gökçen, ne zaman başarıyor bu ilkleri? Dünyada havacılığın “h”sinin bilinmediği bir dönemde, hem de kadının esamisinin okunmadığı Ortaçağ’ın zifiri karanlığının bulutlarının Cumhuriyet aydınlığıyla dağılmakta olduğu bir zamanda. Bir kadın olarak erkeklerin bile başarmakta zorlandığı bir alanda dünya çapında başarılara imza atarak ilkleri başarmak… Feodal gericiliğin ezdiği, yok saydığı Türk kadınına örnek olup yol göstermek… Ona, en zor işleri bile başarabileceğini göstermek… Ortaçağ artığı kafaların kabul edebileceği bir şey midir bu? Böylesi büyük bir başarı öyküsü olan bir kadını eleştirmek mi, yoksa baş tacı etmek mi gerek? Dersim üzerinden Cumhuriyet’in örnek bir kadınını suçlu göstererek halkın gözünden düşürmenin kime, ne yararı var? Kime mi? Cumhuriyet’e, Türk Ulusu’na, Atatürk aydınlığında yeşeren kadın haklarına düşman olanlara.

* * *

22 Kasım günü RTE, Dersim’le ilgili kendince belgeleri açıklayan bir konuşma yaptı. Herkesin bildiği birtakım “belge”leri kamuoyuna açıkladı. O, konuşurken Türkiye’ye düşman bir ülkenin başbakanı konuşuyor sandım. Üslubu kin ve intikam doluydu. Kime mi? Cumhuriyet’in kurucu kadrosuna. Tabi ki Cumhuriyet’e.

Üçüncü belgeyi okuyor kendince, iyice coşmuş. Belgenin altındaki imzaya sıra geliyor: Nafia vekili, yani Bayındırlık Bakanı Kel Aliço, Ali Çetinkaya. Ali Çetinkaya, İskilipli Atıf Hoca'yı düzmece bir mahkemeyle, ‘kararın infazına, şahitlerin sonra dinlenmesine’ diyerek idam eden, kel Ali Lakaplı Hâkim. Bu CHP bu işte...” O kadar coşmuş ki Kel Ali’yle Kel Aliço’yu karıştırıyor (AKP’nin internet sitesindeki metinde burası düzeltilmiş.). Kel Aliço, Kırkpınarı yirmi yedi kez kazanmış bir başpehlivanımız. Olsun, kim bilecek? Dil sürçmesidir, deyip konumuza dönelim.

Neden Ali Çetinkaya’ya bu nefret ve öfke? Yirmi yaşında harp okulunu teğmen olarak bitirmiş, cepheden cepheye koşmuş bir yurtsever. Yüzbaşı oluncaya kadar geçen süre içerisinde Makedonya ve Arnavutluk dağlarında çetecilere karşı mücadele vermiş. Hareket ordusuyla İstanbul’a gelmiş, gerici kalkışmanın bastırılmasında rol oynamış. Trablusgarp’ta Mustafa Kemal ve diğer gönüllü subaylarla omuz omuza çarpıştı. Birinci Dünya Savaşı’nda Kafkasya, Makedonya ve Irak cephelerinde savaştı. Kut’ül Ammare’de İngilizlerin teslim alınmasında önemli rol oynadı. Göğsü onur ve başarı madalyalarıyla dolu bir kahraman.

Mondros Anlaşması’ndan sonra Batı Anadolu’yu işgale başlayan Yunanlılar, Ayvalık’ta Çetinkaya’nın kumanda ettiği alayın ateşiyle karşılandı. Oysa, İstanbul’dan Türk birliklerine “Direnmeyin!” çağrıları yapılamaktaydı. İşte, Kurtuluş Savaşı’mızın ateşini yakan Ali Çetinkaya’dır. Daha kongreler toplanmamış, meclis açılmamış, Anadolu’da işgale karşı örgütlenme başlamamış. Ayvalık direnişi tüm yurtta Kuvayı Milliye direnişlerinin fitilini ateşledi. Böylesine bir yürekli adamdır o. Vatan ve millet söz konusu olunca tereddütsüz silaha sarılan örnek bir kahraman.

İstanbul’un işgalinden sonra meclis İngilizlerce dağıtılıp yurtsever milletvekilleri Malta’ya sürülünce Ali Çetinkaya da bundan nasibini alıyor. Sürgün bitince Ankara’ya gelip TBMM’de görevini sürdürüyor. Gazi meclisin kararlı bir üyesi oluyor. İstiklal Mahkemelerindeki görevleri sırasında Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet düşmanlarının yargılanmalarında bulunuyor. Bir devrimci olarak gereğini yapıp Cumhuriyet Devrimini, ülkenin bütünlüğünü savunuyor. Nafıa (Bayındırlık) bakanlığı sırasında başta Ankara olmak üzere Türkiye’nin imarı hareketinde harikalar yaratıyor. Bugün bakanlıkların kullandığı sağlam, taş yapıların hemen hepsi O’nun yapıtı. Cumhuriyet’e, ulusuna adanmış bir yaşam.

Düşmana ilk kurşunu atarak direnişi başlatan, Ortaçağa karşı Türk Devrimi’nin savunucusu olmuş yürekli bir yurtseveri hedef tahtasına oturtmanın kime, ne yararı olur ki?

Ali Çetinkaya ve Sabiha Gökçen… Türk Devrimi’nin önemli iki siması. Böylesine önemli iki Cumhuriyet değerine saldırmaktaki asıl amaç, Atatürk’ü hedef tahtasına oturtmaktır. Cumhuriyet kalelerini bir bir devirerek Atatürk kalesini yıkma çabasıdır bu. Bu değirmene su taşıyanlar, acaba ne yaptıklarının farkındalar mı?

Not: Arşivleri açmaya meraklı başbakan İngiliz Muhipler ve Kürt Teali cemiyetlerinin belgelerini heyecan ve coşkuyla okusa da bilgilensek.

Adil Hacıömeroğlu
25 Kasım 2011
Not: 28 Kasım 2011 tarihli Kent Yaşam Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımın tümü http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

21 Kasım 2011 Pazartesi

NEYİN BEDELİ?

Son günlerde deprem, Kozinoğlu’nun ölümü, Suriye’ye açık düşmanlık, İsrail’e gizli dostlukla iyice köşeye sıkışan iktidarın imdadına yine gündem değişikliği yetişti. Dersim sorunu ve bedelli askerlik yasasının çıkarılması tartışmaları, iktidar partisini düştüğü çukurdan yine çıkardı. Muhalefetin asıl gündemi kamuoyunda yeterince tartışmaması, zaman zaman da bazı sorumsuz açıklamalar AKP’nin ekmeğine yağ sürmekte.

Bedelli askerliğin ardından vicdani reddin de gündeme getirilmesi, kamuoyunu bu konuda hazır hale getirmek için olağanüstü bir çaba var medyada. Bedelli askerlik düşüncesi, profesyonel orduya geçişin bir aşaması olarak görülmekte. Böylece de zorunlu askerlik ortadan kaldırılmak istenmekte. Giderek ısınan ve karmaşıklaşan Ortadoğu coğrafyasında Türkiye’nin zorunlu askerlik uygulamasından vazgeçmesi, büyük güvenlik sorunlarına yol açacağı gibi ulusal birliğimizin parçalanması konusunda zafiyetler yaratır. Ekranları işgal eden, askerlik ve bilgisinden yoksun zevat, profesyonel ordunun becerilerini övmek için yarışmaktalar. Dünyanın en büyük profesyonel ordusu ABD’dedir. Bu ordunun tarihi yenilgilerle doludur: Kore, Vietnam, Somali, Afganistan, Irak… Yenilgilerinin yanı sıra savaş kurallarına uymayan insanlık dışı muamelelerini de görmezden gelemeyiz.

Zorunlu askerlik birçok kişinin düşündüğü gibi hem bizde hem de dünyada çok eski bir uygulama değil. İlk olarak Fransız Devrimi’yle uygulanmış. Amerika’daki kuzey-güney savaşında zorunlu askerliğe başvurulmuş. Bizde ise ilk kez 1916’da uygulama başlatılmıştır. Zorunlu askerliğin ülkemizde sistematik duruma gelmesi ise Cumhuriyet’ten sonra olmuştur. Çünkü Cumhuriyet, eşit yurttaşlardan oluşmuştu. Kulluğun olduğu padişahlıkta zorunlu askerlik düşünülemezdi. Yeniçerilerin askeri başarıları vardı ve padişahın kuluydular. Ancak Osmanlı ordusunun tarih boyunca en kalabalık kısmını tımarlı sipahiler oluşturmuştu. Yeniçeriler, savaş ganimeti karşılığında savaşırlardı. İstanbul halkı kimi zaman Kapıkullarının baskı ve soygunları karşısında isyan etmek zorunda kalmıştır. Yine Osmanlı tarihi Kapıkullarının isyanlarıyla ve devirdikleri padişahlarla doludur.

Paralı asker hem savaştığı ülke halklarına hem de kendi halkına zulmeder. Para karşılığında hizmette bulunduğundan parayı kim verirse onun hizmetindedir. Paralı askerlikle diğer maaşlı meslekleri birbirine karıştırmamak gerek. Asker yaptığı işin sonunda ölümün de olabileceğini bilir. Hiç kimse para karşılığında ölmez. Zaten ölürse para ne işe yarar ki? İnsan, ancak vatan için ölümü göze alabilir.

İmparatorların, kralların, diktatörlerin tarih boyunca hep paralı askerleri oldu, bugün de olmakta. Tiranlar, paralı askerleri öncelikle kendi halklarını susturmak için kulandılar. Sonra da emperyalist amaçlarını gerçekleştirmek için. Bu ikisi de zorbalıkla yapılır. İnsan hakları gözetilmez. Dünya tarihi paralı askerlerin, lejyonerlerin, kapıkullarının, devşirmelerin katliamlarıyla doludur. Oysa zorunlu askerlik sonucu oluşturulmuş ulusal ordular halkın içinden çıktıklarından kendi halkına silah çekmez.

Cumhuriyetle birlikte zorunlu askerliğin olması demokratik bir anlam da taşır. Ülkenin nimetlerini eşit olarak paylaşan yurttaşlar, külfetleri de eşit olarak paylaşırlar zorunlu askerlikle. Eğer vatan hepimize yaşama olanağı sunuyorsa onu da savunmak hepimizin görevi olmalı.

Bedelli askerlikle parası olan bedel ödeyecek, yoksullar ise vatan için ölecek. Toplumu ayrıştıran bir durum bu. Yoksula ölümü reva gören bir düzenin adı demokrasi olur mu? Böyle bir durumda adaletten hakkaniyetten söz edilebilir mi?

Zorunlu askerliğin ortadan kaldırılması hem Cumhuriyet’imize hem de demokrasimize indirilen önemli bir darbedir. Bu bağlamda vicdani reddi tartışmıyorum bile. Bir ülke kendi savunma stratejilerini, kendi olanakları, koşulları, çıkarları doğrultusunda belirler. AB ve ABD’nin istekleri ve koşullarına göre belirlemez. Zorunlu askerlik yapan Mehmetçik sadece kendi yurdunu savunmak için görevdedir. Birilerinin telkinleriyle oluşturulacak profesyonel ordu, kim bilir hangi güç odaklarının profesyonel hizmetleri için kullanılacak? Acaba bedelli askerlik uygulamasıyla neyin bedeli ödeniyor?

Adil Hacıömeroğlu
19 Kasım 2011
Not: 22 Kasım 2011 tarihli Kent Yaşam Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımın tümünü http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

20 Kasım 2011 Pazar

CHP’SİZ BİR TÜRKİYE Mİ?

AB, ABD sözcüleriyle AKP yöneticileri fırsat buldukça Atatürk ve Cumhuriyet’imizin kuruluş tarihiyle ilgili eleştiri adı altında karalama kampanyaları açarlar. Atatürk’ü diktatör, Cumhuriyeti de halka karşı bir yönetimmiş gibi gösterme çabaları var. “Tarihimizle yüzleşelim!” adı altında şanlı bir tarihi karalama gayretleri sinsice sürdürülmekte.

“Tarihle yüzleşme”nin sınırı nedir? Nereye kadardır? “Tarihimizle yüzleşeceğiz.” diye tarihe mal olmuş konuları deşerek yeni düşmanlıklar yaratmanın kime, ne yararı vardır?

Atatürk ve Cumhuriyet’e karşı saldırı kampanyasının zamanlaması ilginçtir. RTE’nin Suriye seferine hazırlandığı, Van depremiyle hükümetin enkaz altında kaldığı, Silivri tutuklularının ani ölümlerinin olduğu bir dönemde “Dersim” imdada yetişti. Böyle bir dönemde iktidar partisinin gündemi değiştirmek adına farklı konuları dile getirmesi olağandır. Kamuoyu, AKP’nin gündem saptırma taktiklerini çok iyi biliyor. Ancak bir CHP milletvekilinin Dersim konusunu gündeme taşıması AKP’ye can simidi olmuştur. Ama en önemlisi, açıklamanın içeriğinde yer alan sözlerdir.

“Dersim katliamının sorumlusunun devlet ve o dönemin CHP iktidarı olduğunu” söylüyor CHP’li vekil. Sonrasında da şöyle sürdürüyor sözlerini: “Mustafa Kemal Atatürk'ün katliamdan haberdar olmamasının mümkün olmadığını da dile getiren Aygün, ‘Bu dönem boyunca izlenen bütün politikalarda Atatürk devletin başındadır.’ (Zaman Gazetesi)” Nedense Cumhuriyet’in kuruluş dönemiyle ilgili konuşan CHP’liler, hep Zaman Gazetesi’nde manşet oluyorlar, dikkat çekici değil mi? Hem de 10 Kasım’da bu sözler söyleniyor. Bir CHP’li milletvekilinden 10 Kasım’da beklenen; Atatürk’le ilgili saygı çerçevesinde, onun hizmetlerini anlatan konuşmalar yapmasıydı. Hatta gerici çevrelerden Atatürk’e yapılacak karalama ve çamur atmalara karşı durmaktı.

Dersim olayları bir katliam değil, isyanın bastırılmasıdır. Anti emperyalist, anti feodal bir siyasal anlayışla kurulmuş ve modernleşmeyi amaçlamış genç Cumhuriyet’e neden isyan edilir? 1937 öncesi Tunceli’nin ekonomisi neye dayalıydı, halkın asıl geçim kaynağı neydi? Aşiretlerin modernleşmeye karşı tepkilerinin sosyolojik nedenleri nelerdi? 1937 öncesi bölgeye yabancıların ilgisi hangi düzeydeydi? Amacı bağcıyı dövmek değil de üzüm yemek olan sorumlu siyasetçilerin, yurttaşların üzerinde düşünmesi gereken bu ve benzer soruların yanıtlarıdır.

Yine aynı konuşmada Aygün’ün başbakana atfen söylediği elli bin kişinin öldürüldüğü yolundaki sözlerse bilgisizliğin insanı nasıl bir duruma getirdiğinin resmidir. Rahmetli Uğur Mumcu’nun dediği gibi “Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunmaz.” Bir şeyler söylemeden önce sağlam, belge niteliği taşıyan bilgiler edinilmelidir. Birçoğu abartmalara dayanan duyumlardan, söylencelerden hareketle düşünceler ortaya atmak bilgisizliktir. Tunceli’de 1937’de ölen kişi sayısı 1737 (bin yedi yüz otuz yedi)’dir. 1938’de ise 6868 (altı bin sekiz yüz altmış sekiz)’dir. İsyanın olduğu iki yılda toplam 8605 kişi yaşamını yitirmiştir. Bunların büyük bölümü de hastalıklardandır (İçişleri Bakanlığı verilerine göre). Çocuk ölümleri bu rakamın önemli bir bölümünü oluşturmakta. Kısacası, ölümlerin büyük bir bölümü doğal yollarla olmuştur. Tunceli’nin 1935’te nüfusu 101.099’dur. 1940’ta 94.039, 1945’te ise 90.446’dır. Nüfusun eksilmesinde yurtiçi göçlerin (zorunlu iskânın) önemli bir etkisi bulunmakta. Kamuoyuna yanlış bilgiler vererek yanlış yönlendirmeler yapmak bizi iyi bir sonuca götürmez.

Aygün’ün bu açıklamalarına Atatürkçü yurttaşlarımız tepki gösterdi. Tepkiden öte hayret ve şaşkınlık içinde söylenenlere inanamadılar. Cumhuriyet’in kurucusu olan bir partinin içinden Atatürk’e ve O’nun eserine karşı yapılan bu hücumun ne anlamı olabilirdi? Ardından CHP’li on iki milletvekilinin açıklaması geldi. Bu milletvekillerinin; Atatürk’e, Cumhuriyet’e ve CHP’ye sahip çıkmaları umut verici ve takdire değerdir. Aygün’e en önemli desteği ise RTE, Bitlis’teki konuşmasında verdi. Bir olayın sonucuna bakarak o olayın kimlere hizmet ettiğini anlayabiliriz. Eğer RTE bu olayın arkasında durmuşsa, var gücüyle de destekliyorsa başka yoruma gerek var mı?

CHP tarihsel misyonu olan önemli bir Cumhuriyet kurumudur. Bu parti, Türk tarihinin en büyük projesi olan Cumhuriyet Devrimini (Türk Devrimi) Atatürk’ün önderliğinde gerçekleştirdi. İşgal günlerinin umutsuzluğundan doğup umut oldu, Kurtuluş Savaşı ile büyüyüp gelişti. Tüm ezilen uluslara örnek oluşturdu. Bu nedenle CHP’de görev yapan kişiler bu tarihsel sorumluluğu taşıyacak nitelikte olmalılar. CHP’nin misyonuyla, Cumhuriyet’in kuruluş felsefesiyle, Atatürk’le ve Türk Devrimi ile çatışacak kişilerin bulunması gereken yer, burası değildir. Atatürk’ün, Cumhuriyet’in, devrimlerin ve Cumhuriyet Halk Partisi’nin CHP’liler eliyle yok ettirilme oyununun bozulması gerekir.

Bir kısım medyanın AB, ABD ve AKP eliyle “CHP’de değişim” adı altında uyguladığı baskıya boyun eğilmemeli. Değişimin olması doğal bir süreçtir. Ancak bu, emperyalist projelerin yedek aktörü olmak değildir. Öncelikle CHP yönetimi; Atatürk, Cumhuriyet, devrimler ve partinin tarihi konusundaki görüşlerini açıkça kamuoyuyla paylaşmalı. Ayrıca ABD ve AB ile ilişkiler, Türkiye’nin Ortadoğu’daki politikasının nasıl olması gerektiği konusunda görüşlerini açıklamalılar.

Atatürk’ten, CHP’nin tarihinden utanan siyasetçilerin CHP’de yerlerinin olmadığını söylememe gerek var mı acaba? CHP’siz bir Türkiye oluşturma gayretlerine, parti içinden destek verilmesi çok acıklı bir durum değil mi?

Her kademedeki CHP’linin önünde iki seçenek var: ya emperyalist bir baskının dayattığı değişime boyun eğip BOP’ un destekçisi olacaklar; ya da Sivas Kongresi’nin bağımsızlıkçı, devrimci ruhuyla tüm ezilen uluslara örnek oluşturacak bir biçimde köklerine sahip çıkacaklar. Unutulmamalıdır ki köklerinden koparılan ulu ağaçlar kurumaya mahkûmdur.

Adil Hacıömeroğlu
19 Kasım 2011
Not: Yazılarımın tümünü http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

14 Kasım 2011 Pazartesi

ÖLÜMSÜZ DEVRİMCİ

“Atatürk, başı dumanlı doruklarda yüce bir dağ tepesidir. Siz O'na yaklaştıkça o yükselir ve aranızdaki mesafe sonsuza değin aynı
kalır. Devirlerinde büyük gözüken, zamanla küçülen benzerlerinden farkı budur, böyle kalacaktır. (Arriba Gazetesi, Portekiz, 1938)” Atatürk’ün ölümünden sonra bir Portekiz gazetesi duygu ve düşüncelerini böyle anlatıyor.

Sıradan devlet yöneticilerinin ölümü sonrası nezaket gereği yayımlanan diplomatik mesajlarla benzer bir yanı var mı bu sözlerin? Üstelik bu belki de ömründe Atatürk’ü hiç görmemiş; ancak Türk devriminin aydınlatıcı ışığını Atlas Okyanusu kıyılarından duyumsamış bir gazetecinin sözleri. Türkiye ile ticari ilişkisi yok. Atatürk’ün ölümü sonrası sağlayacağı bir çıkarı da yok. Üstelik eskinin sömürgeci ülkesi Portekiz, Atatürk’ün başlattığı antiemperyalist savaşın örnek olduğu Afrikalı mazlum ulusların yıllardır kanını emen bir ülke. Mustafa Kemal’in Anadolu’da yaktığı bağımsızlık ateşinin hızla yayıldığı dünya coğrafyasındaki sömürü alanlarını yitiren Portekiz’de bir gazetenin düşündürücü sözleri bunlar. Ne kadar içten, ne kadar doğru bir değerlendirme…

Bir insana sağlığında ya da öldükten sonra dostlarının sevgi, saygı duyması olağandır. Düşmanlarının sevgi ve saygı duyması ise olağanüstüdür. Düşmanının saygı duyup şapka çıkardığı, hakkını teslim ettiği insanlar ise ölümsüzdür. Dünyanın en büyük devrimcisine savaş meydanlarında yendiği düşmanlarının bile saygıyla yaklaşmaları, ölümünün ardından onurlandırıcı sözler söylemeleri çok önemlidir. En başta savaş meydanlarında yendiği, iktidardan ettiği İngiliz, Fransız ve Yunan devlet adamlarının Atatürk hakkındaki sözleri, O’nun büyüklüğünün altına atılan imzalardır. Dünyanın dört bir yanındaki devlet adamlarının yayımladığı mesajlarda usulen söylenmiş sözcükler, ifadeler göremezsiniz.

Yetmiş üç yıl sonra dünyanın Atatürk’le ilgili görüşlerinde değişiklik var mı acaba? Yer, Avrupa’nın genç ülkelerinden Letonya’nın başkenti Riga. Üniversitede konferans veren Egemen Bağış’ı dinleyen Letonyalılar birden saygı duruşuna geçiyor 10 Kasım’da. Dünyanın büyük aydınlanmacı devrimcisine saygı gösteriyor öğretim üyeleri ve öğrenciler. Baltık’ın soğuk havası birden ısınıveriyor.

“Kemalizm Atatürk'ün ortaya attığı ve ürettiği bir ideoloji değildir. Kemalizm içerisinde bizzat Atatürk'e ait hiçbir şey bulunmayan yapay bir ideolojidir ve sistemi elinde tutmak isteyenler tarafından Türk demokrasisinin üzerinde Demokles'in kılıcı gibi bir görüntü vermiştir." Letonyalılar Atatürk’ü ayağa kalkıp saygı duruşunda anarken aynı salonda konuşan Egemen Bağış’ın ağzından bu sözler dökülmekte. El âlemin ayakta andığı bir liderin ideolojisini, kurduğu devletin bir bakanı eleştirmekte. Hem de yabancı bir ülkede. Eloğlu övüyor, biz yeriyoruz. Ne yaman çelişki değil mi? İktidar partisi temsilcilerinin kafası o kadar takıntılı ki Atatürk’e, Cumhuriyet’e, Kemalizm’e zaman ve mekân dinlemiyor intikam hırsları. Tam da bu noktada halkımızın bir sözü aklıma geldi: “Allah’tan korkmuyorsan, kuldan utan!” Binlerce kilometre uzaktaki insanlar överken sen yerme!

Arriba Gazetesi’nin yıllar önce söylediği gibi Atatürk, “başı dumanlı doruklarda yüce bir dağ tepesidir”. Kimileri yüce dağların zirvesini hayranlıkla izlerken kimilerine de korku verir bu görkem.

Dağ eteklerindeki deliklerde fareler yaşar. Sinsi, korkak, kemirgendirler. Onların var olmaları da dağ sayesindedir. Dağın nimetlerinden yararlanıp yaşamlarını sürdürürler. Fare, dağa küsse ne olur? Dağın haberi olur mu bundan? Fareler kemirerek bir dağı yok edebilir mi acaba?

Adil Hacıömeroğlu
12 Kasım 2011
Not: 14 Kasım 2011 tarihli Kent Yaşam Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımın tümünü http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.