25 Nisan 2012 Çarşamba

ULUSAL EGEMENLİK



                                              
                                                     
TBMM'nin açılışının 92. yıl dönümü... Ulusal egemenliğimizi kazanmamız tüm yurtta kutlanıyor. Bu yılki kutlamalar, biraz buruk. Çelenk konulan Atatürk anıtlarının önünde saygı duruşunda bekleyenlerin başı eğik. Kimi Atatürk'e, ulusal egemenliğe ihanet nedeniyle bakamıyor Ata'nın çelikleşmiş yüzüne. Kimileri de yitirilen Cumhuriyet değerleri nedeniyle üzüntünün çaresizliğe dönüşmesiyle başlarını eğmekte.
            Ulusal egemenlik... Ulusun egemenliği demek. Ortaçağ'a, feodale, padişaha, halifeye, ağaya, paşaya, emperyalizme, işbirlikçiye, duyun-u umumiyeye başkaldırının adıdır ulusal egemenlik.
            Yıllardır beceriksiz, ABD sevdasıyla yanıp tutuşan sağ siyasetçi için ulusal egemenlik, yalnızca seçim sandıklarından çıkan sonuçlardır. Ulusun egemen olmadığı bir toplum düzeni, devlet aygıtıyla ulusal egemenlik olur mu?
Topraklarında şeker pancarını, haşhaşı, tütünü, pamuğu, mısırı, buğdayı özgürce ekemeyen; fındığı, çayı, bademi, cevizi, inciri dilediğince yetiştiremeyen bir ülkede ulusun egemenliğinden söz edilebilir mi? Madenlerini küresel tekellere peşkeş çeken, limanlarını üç kuruş kar için Kurtuluş Savaşıyla Türkiye'den kovulan sömürgecilere kiralayan, iletişim araçlarını küresel güçlerin emrine veren bir yerde ulusun egemenliği olur mu?
Topraklarının bir bölümü terör örgütünün kontrolünde olan bir memlekette ulusun egemenliğinden nasıl bahsederiz?
Suriye'ye meydan okuyan hükümet politikalarını neresinde "milli irade, ulusal egemenlik" var? Ulustan yetkiyi alarak komşuna, Müslüman kardeşine silah çekmenin, onu hançerlemenin adı olsa olsa emperyalizme maşalık olur.
Yargının ve yasamanın yürütmeye tutsak olduğu bir yerde ulusun egemenliği kimlerin elindedir acaba? Yargısı bağımsız ve tarafsız olmayan bir yerde ulusun egemenlik hakkını kim teminat altına alacak?
Ulusal egemenliğimizi İnönü'de, Sakarya'da, Dumlupınar'da kazandık; Cumhuriyet Devrimi ile de taçlandırdık. Ulusal egemenlik; popülist yaklaşımlara, gerici kalkışmalara, emperyalizmin çıkarlarına kurban edilmeyecek kadar değerli ve yaşamsaldır Türk Ulusu için. Bu nedenledir ki birileri halkımıza gözlerini kapattırarak ulusal egemenliğini ortadan kaldırmak istemekte. Gözler açıldığında ise egemenlik güneşi, yurdumuzun her tarafında tekrar ve eskisinden daha parlak parlayacaktır.
                                                                                  Adil Hacıömeroğlu
                                                                                  23 Nisan 2012
                                                                                  Twitter.com@AdilHaciomerogl

21 Nisan 2012 Cumartesi

İNTİKAM ATEŞİ

Defalarca yumruklarımızı sıkardık, dudaklarımızı ısırırdık. Hep 'ya sabır' derdik. Allah mazlumun yanındadır, alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste. Biliyorduk ki Türkiye genelinde gerek şahsım gerek arkadaşlarım gibi, niceleri dişlerini, yumruklarını sıktı, bağırlarına taş bastı ama büyük dirayet ve metanetle sabrettiler...   İşte bugün sabrın selamete erdiği gündür. Bugün, mazlumun ahının aheste aheste çıktığı gündür, adaletin tecelli ettiği gündür." Bu sözleri son grup toplantısında RTE gırtlağını patlatırcasına haykırıyor. 28 Şubatçıların tutuklanması karşısındaki sevincini herkese duyuruyor. İntikam ateşinin yıllarca alevlendirdiği yüreğini dışa vurmakta konuşmasıyla.

     RTE sevinir de yandaş yazarlar susar mı? Onlar daha da çok sevinir; çünkü "kraldan çok kralcılık" ruhlarına işlemiş. Toplumun bir kesiminde linç kültürü egemen. Madımak'ta, Çorum'da, Kahramanmaraş'ta bunu görmedik mi? Yüzyıllardır aydınlara, bilim adamlarına reva görülen neydi?
         "Ben rövanşın alınmasını istiyorum. Bu milletin ahının darbecilerde kalmamasını, intikamının alınmasını bekliyorum. İtiraf ediyorum...  ‘Dar tutulsun’, "cadı avına dönüşmesin" itirazlarına da bozuluyorum... Ben intikam istiyorum. Hem de en şiddetlisini... İntikam çok güçlü bir duygu. İnsanı diri ve tetikte tutuyor." Bu sözler de RTE'nin gözüne girmek, onun yakınında bulunmak için bin takla atan bir yandaş yazara ait. 2011 seçimleri öncesi kendisini AKP listesinde seçilebilecek bir yerde garanti gören, bu nedenle de gazetesinde veda yazısı yazan ve listeler açıklandığında hayal kırıklığına uğrayan "intikamcı" bir yazar(!). Karşıtının yok edilmesinden, linç edilmesinden keyiflenecek biri. Ne Müslümanlığın hoşgörüsünden nasibini almış ne de çağdaş hukuk kurallarını içine sindirebilmiş bir kişi. Aklınca hükümeti de yargıyı da halkı da kışkırtıyor. Böylece tam gaz giden AKP otobüsünün şoför mahallinden yer kapacak güya.
      Gaziantep'te, 17 Nisan günü seksen yaşındaki kanser hastası dedesinin hastanede ölmesi üzerine bir genç, dedesinin intikamını almak için gencecik doktoru katlediyor. Soğukkanlı katil, "Dedemin intikamını aldım." diyor. Üstelik dedesinin hastanede yattığı sürece ziyaretine de gitmemiş. Bu bilgiyi, bir televizyonun canlı yayınına katılan servis hemşiresi veriyor. Bu, çok önemli uzun süredir hastanede yatmakta olan dedesinin ziyaretine beş dakika olsun ayırmamış, onu merak etmemiş, hastanın halini hatırını sormamış bir torun, neden intikam alma gereği duyar? Üstelik intikamı alınacak bir şey de yok ortada. Dedesinin ziyaretine gitmemesinin bir eksikliği var içinde, bu durum yakınlarına karşı da mahcubiyet tabi ki. Aile üyelerinin gözünde vefasızlık olarak kabul edilebilecek bir davranış içinde bu genç. Bu da onu ezmekte çevresinde. Bu ezikliği kişisel sorun durumuna getiriyor. Doktoru öldürmekle aile içinde, çevrede itibar kazanıp adam olacağını düşünüyor bu zavallı.
      "İntikam sözcüğünün anlamı TDK sözlüğünde şöyle açıklanmış: "Kötü bir davranış ya da sözü cezalandırmak için kötülükle karşılık verme isteği ve işi." Yani "intikamda” hukuk yok! Çağdaş düşünce biçimi yok! Vicdan mı? O da ne?
      İntikam insanoğlunun ilkel bir duygusu. Çağdaş hukuktan haberi olmayan Ortaçağ kafalarının işi. Var olan mağduriyetlere daha büyük mağduriyetler eklenir intikamla ve bunun sonu da gelmez. Hakkaniyet yoktur burada. Yargılama söz konusu değildir. Nice günahsız insan, intikam ateşiyle yanmıştır.
      Siyasetçi karşıtından, irticacı laik düzenden, aşiretler birbirlerinden, PKK Türkiye'den, hasta doktordan, öğrenci öğretmeninden, cahil aydından intikam almakta. Kişilik ve özgüven eksiklikleri, ezilmişlikler, suçluluk kompleksleri, yaranma duyguları intikam ateşiyle örtülmek istenmekte. Birilerini linç ederek ya da ettirerek haz almak, ancak bozuk kişiliklerin ve diktatör ruhluların işi. Hz. Muhammed, fetihten sonra Mekkeli müşrikleri katletti mi? Yoksa onları affederek büyük adam olmanın örneğini mi verdi? Atatürk, savaş alanında esir alınan düşmanın başkomutanı Trikopis'e saygı göstermeseydi Balkan Paktı yaşama geçer miydi?

Adil Hacıömeroğlu
19 Nisan 2012

10 Nisan 2012 Salı

KILAVUZLARA BAK!



Kendisine kök arayan AKP, Menderes ve Özal’la bu eksikliğini gidermeye çalıştı geçtiğimiz yıllarda. Menderes, Özal ve RTE’ nin fotoğraflarının altına “demokrasi kahramanları” yazan afişler uzun süre kentlerin reklam panolarında kaldı. Peki, bu üç ismi ortak paydada birleştiren nedir?

Menderes “Türkiye’yi küçük Amerika yapacağım.” diyerek hem ABD sevgisini hem de ABD’ye bağlılığını ilan etti. NATO görevi gereği askerimizi Kore’ye gönderdi. ABD çıkarları uğruna Mehmetçik’in kanı Kore topraklarına aktı. Yerli sanayiyi ihmal edip köstekleyerek ekonomimizin dışa bağımlı olmasına neden oldu. Lozan’da tarihin çöplüğüne atılan Kapitülasyonlar 1950’den sonra adı değişerek ulusumuzun boynunda kement oldu. Muhalifler türlü uydurma suçlamalarla karşılaştı. İktidarı eleştiren gazeteler kapatıldı, gazeteciler hapishanelere gönderildi. “Vatan cephesi” kurularak ulus ikiye bölündü. Demokratik hareketler polisin şiddetiyle bastırıldı. Amerikan yardımları nedeniyle Türk tarımı ilkel düzeyde bırakıldı. Milletvekillerine hitaben “Siz isterseniz şeriatı bile getirebilirsiniz.” sözleri ise hiç unutulmadı.

“Ben bu orduyu yedek subaylarla bile yönetirim.” sözü belleklere kazınmıştır Menderes’in.

TBMM’de yalnız DP’li milletvekillerinden oluşan tahkikat komisyonu kurdurdu. Bu komisyonun görevi ise muhalefetin ve basının faaliyetlerini denetlemekti. Muhalefeti, basını, üniversiteyi susturup ülkeyi dışa bağımlı duruma getiren Menderes “demokrasi kahramanı(?)” ilan edilip AKP’nin öncülü sayılıyor, ne büyük rastlantı! Ayrıca “Ben odunu aday göstersem kazanır.” Sözü de bu büyük demokratımıza(?) aittir.

Özal, ülkemizin ikinci “demokrasi kahramanı(?). 24 Ocak kararlarının mimarı. Bu kararlarla ülkemize emperyalist boyunduruk geçirildi. Bunların uygulanması için de 12 Eylül darbesi yapıldı. 24 Ocak’la özelleştirmelerin önü açılarak gümrükler kaldırıldı. Devletin tarımsal üretimi desteklemesi son buldu, cevizden pirince kadar birçok tarım ürününün ithal edilmesinin yolu açıldı. Her alandaki yerli üretim kısıtlandı, yabancı malların tüketilmesi özendirildi. Devlet, tüccar mantığıyla yönetilmeye başlandı. Her türlü kamu hizmeti, devlet zarar ediyor diye ortadan kaldırıldı.

Örgütlü toplum yok edildi. Sendikalar, meslek odaları, üretici birlikleri etkisizleştirildi. “Demiryolları komünizmi, karayolları özgürlüğü (Burada anlatılmak istenen kapitalizmidir.) ifade eder.” sözü de Özal’ındır. Ulaşımın dışa bağımlılığını bu kadar güzel itiraf eden bir siyasetçimiz yoktur sanırım. 1982 anayasasıyla düzenlenen siyasal partiler ve seçim yasasını antidemokratik bir kuşa çeviren de Özal’dır. 1987’de yasaklı siyasetçilerin affedilmemesi için çırpınan da odur. Yani 12 Eylül’ün siyasal yasaklarının sürmesi için turuncu kampanyalar düzenleyen bir büyük demokrattır(?) kendisi. Onu en iyi anlatan ise “Benim memurum işini bilir.” sözüdür.

Şortla askeri birlik denetlemesi ise tarihe geçmiştir Özal’ın.

ABD sevdası, özelleştirmeler, yerli sanayiyi ve tarımı yok etme, ithalatı coşturma, üretim ekonomisi yerine tüketimi teşvik etme, TSK’yı güçsüzleştirme, muhalefeti susturma, yandaşı varsıllaştırma, halkı yoksullaştırma, NATO’nun hizmetinde olma, dini siyasete alet etme, devlet kurumlarını zayıflatma, halkı kamplara ayırarak bölme, antidemokratik uygulamaları yaşama geçirme konusunda birbirinin devamıdır bu üç siyasetçi. Fazla konuşmaya ve yoruma gerek var mı?

Adil HACIÖMEROĞLU

07.04.2012

twitter.com@AdilHaciomerogl

Not: 9 Nisan 2012 tarihli Kent Yaşam Gazetesinde yayımlanmıştır.











7 Nisan 2012 Cumartesi

GERÇEKTEN 12 EYLÜL MÜ YARGILANIYOR?



4 Nisan günü 12 Eylül darbecilerinin yargılanmasına başlanmış. Darbeciler yargılanıyor, darbe değil. “Başlanmış” dedim; çünkü yargılamada iki darbeci fail var. Bir darbe yapılıyor, öyle bir darbe ki Türkiye’nin tüm siyasal, toplumsal, kültürel, ekonomik, dengeleri ters yüz ediliyor; sayısız idamlar, cezaevlerinde ölümler oluyor, binlerce insan işkencelerden geçiriliyor, işini yitiriyor, memurlar sürgüne gönderiliyor… On binlerin mağdur olduğu bir darbenin iki sanığı var, öyle mi?
            Gazeteler, televizyonlar canlı yayın yarışındalar, darbecilerden hesap soruluyor naraları yükselmekte. Darbenin asıl amacının 24 Ocak kararlarının uygulanmasının yolunu açmak, uygun ortamı oluşturmak. Böylece daha dışa bağımlı kontrol edilebilir, özgürlüklerin kısıtlandığı bir toplumsal yapıyı yaşama geçirmek. ABD’lilerin “bizim çocuklar dediği beş general midir yalnızca darbeciler? 24 Ocak kararlarının mimarı ve 12 Eylül hükümetlerinin ekonomiden sorumlu başbakan yardımcısı Özal’ı nereye koyacağız? Özal’dan demokrasi kahramanı yaratarak darbeden hesap sorulabilir mi? 12 Eylül’ün parlattığı ve bugün de siyaset sahnesinde yer alan kişilerden sözde demokrasi söylevleri dinleyerek mi yargılayacağız darbecileri? Bu darbenin polis müdürleri, istihbarat şefleri, siyasetçi destekçileri, işadamı kışkırtıcıları, basın şakşakçıları neredeler?
            Darbeden de darbecilerden de hesap sorulmalı; ama bu yaşı doksanı aşan, sağlık durumlarının elverişsizliği nedeniyle mahkemeye gelemeyecek iki generale indirgenmemeli. Tabi ki bu iki darbeci asker suçludur, ancak suçu onlara atıp diğer darbecilerin ortadan kaybolmasına da olanak verilmemeli.
            Benim bu yargılamada merak ettiklerim var. Acaba bunlar sorulacak mı, kamuoyu bunları tartışmaya açacak mı? İlk aklıma gelen Rogers planı. Ülkemiz dış politikasını çok ilgilendiren bir konu. Diplomatik geleneklere, ülke çıkarlarına aykırı bir biçimde bu planın darbecilerce onaylanmasının hesabı sorulacak mı? Ülkemizin ABD politikalarına teslimiyetinin açık bir göstergesidir Rogers planı.
            Çalışma yaşamına egemen kılınan demokrasi dışı yasalar sorgulanacak mı? Bugün hala 12 Eylül’ün örgütlenme ve çalışma yasaları uygulanıyorsa nasıl bir hesap sorma söz konusudur?
            Siyasal yasaklarla birçok yurtseverin eli kolu bağlanırken tarikatların, cemaatlerin ve ABD’den getirilen liberal tosuncukların önü açıldı. Bu yolla siyasetimizin ekseni kayarken devlet kurumları çökertilirken toplumun değer sisteminde de erozyon başladı. Darbe sonrası sözde sivil iktidarlar dönemi hep yolsuzluklarla anıldı. Bu toplumsal dönüşümün hesabı sorulacak mı?
            12 Eylül yönetimi “Atatürk” diye diye Atatürk’e de Cumhuriyet değerlerine de en büyük zararı verdi. Cezaevlerinde Atatürk’ü öğretmeyi bir ceza aracı olarak uygulamaya soktu. Bu nedenle de toplumda Atatürk düşmanlığının oluşmasına yol açtılar. Bu da yetmemiş gibi Ata’mızın vasiyetini değiştirme hukuksuzluğunu uyguladılar. Türk Tarih ve Dil kurumlarını Ulu Önder’in vasiyetine aykırı olarak devlet dairesine döndürdüler. Bu yolla da toplumumuzun çağdaş ölçülerde bilgilenmesini, doğru bir dil ve tarih bilincinin oluşmasını engellediler. Atatürk gibi en büyük ulusal, toplumsal değerimize yapılan bu haksızlığın hesabı sorulacak mı, Atatürk’ün vasiyetine uygun olarak Dil ve Tarih kurumları özerk yapılarına kavuşacak mı?
            Atatürk’ü belleklerden, gönüllerden çıkarıp büst Atatürkçülüğüne dönüştüren darbecilere bunu neden ve hangi telkinlerle yaptıkları sorulacak mı?
            Siyasal partiler ve seçim yasaları 12 Eylül’ün ürünü. Siyasal partilerde demokrasi yerine lider diktatörlüğünü getiren de darbeciler. Bu yasalar dururken ve siyasetçilerimiz tarafından da çok benimsenmişken 12 Eylül’den hesap sorulabilir mi?
            12 Eylül toplumumuza iki siyasal miras bıraktı: İrtica ve bölücülük. Bir de toplumsal ahlak: Kır şişeyi dön köşeyi. Ne olursa olsun parayı kazan. Bugün toplumu yönlendiren siyasal anlayış ve ahlak 12 Eylül’ün eseri. İrticanın iktidarda bulunduğu, bölücülüğün dağlarda ve kentlerin izbe sokaklarında dolaştığı bir ortamda 12 Eylül darbesinden hesap sorulamaz. 24 Ocak’ta başlayan toplumu dönüştürme, siyasal yaşamı yeniden düzenlenme projesi amacına ulaşmak üzeredir günümüzde.
            Yine önümüzde kamuoyunu günlerce oyalayacak bir konu, gündem saptırması. 12 Eylül yargılanıyor derken peş peşe zamlar yapılarak halkın cebinden paralar götürülmekte. Bu darbe yargılanması işi, Suriye’ye yapılacak bir müdahalenin kamuflajı olmasın sakın. 12 Eylül ürünlerinin, her şeylerini borçlu oldukları bir darbeyi yargılamaları mümkün müdür? Güldürmeyin adamı…

                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       5 Nisan 2012
            Not: 9 Nisan 2012 tarihli Ulus Gazetesinde yayımlanmıştır.