31 Ekim 2012 Çarşamba

CUMHURİYET ADAM OLMAKTIR



            Cumhuriyet yasaklandı...

Yere düşen bayrak çiğnendi. Bayrağı en yüksekte tutmak için göğsünü gererek yürüyen kadınlara tazyikli su sıkıldı. Bayrağa sarılan gazi yerlerde sürüklendi. Bebek arabasıyla Ulus’a gelen iki yaşındaki yavrucak biber gazıyla tanıştı. Babasının omzunda, ulusumuzun en büyük bayramını kutlamaya gelen çocuk biber gazıyla gözyaşı döküp tazyikli suyla yıkandı…

Ankara’ya Cumhuriyet kutlamaya gidenleri taşıyan otobüslerde suç aleti olarak Atatürk posteri ve Türk bayrağı arandı. Ceset torbası olmayan otobüsler alıkondu…

Ellerinde Türk Bayrağı taşıyanlara illegal örgüt üyesi terörist muamelesi yapıldı…

Olmaz, demeyin. Bunların hepsi 29 Ekim’de yaşandı, hem de fazlasıyla… AKP ve RTE’nin emir verdiği polislerce Cumhuriyet kutlamalarına saldırıldı. Bayrağa cop indi. Bayrak tutan aydınlık insanların üstüne panzerler yürüdü.

Günler öncesinden AKP hükümeti, ulusun kendi bayramını kutlamasına izin vermeyeceğini açıkladı. TGB, ADD, Eğitim İş önderliğindeki demokratik kitle örgütleri eski meclisin önünde en büyük bayramı kutlama kararı aldı. RTE, istihbarat aldıklarını ve yasadışı örgütlerin mitinge gelip olay çıkaracağını söyledi. Daha sonra ise mitinge katılan derneklerin illegal olduklarını grup toplantısında haykırdı. Bu dernekler, sendikalar İçişleri Bakanlığının izniyle kurulmadı mı? Evet. Peki, RTE’ye bağlı bakanlık illegal mi ki bu derneklere açılış izni verdi?

İllegal örgütlerin Cumhuriyet’in olduğu yerde ne işi var? İnsanların beşikteki bebekleriyle gittiği bir yerde illegalite olur mu? Türk Bayrağını canından aziz bilenlerin toplandığı bir yerde teröristin ne işi var? Yandaş basınla AKP sözcüleri son günlerde 2007’deki Cumhuriyet mitinglerini dillerine doladılar. Milyonların toplandığı mitingleri öcü gibi göstermeye çalışmaktalar. Daha önce bu konuda çok yazdık, dilimiz döndüğünce anlattığımızdan ayrıntılara girmeyeceğim. O mitinglere katılanların o anda sigara bile içmediğini, yüz binlerin toplandığı alanlarda bir tek yankesicilik olayının olmadığını söylersem yeterli sanırım. O mitingler ülkemizin aydınlık yüzüydü. Bundan sonra da farklı bir şey olmaz Cumhuriyet adına yapılacak işlerde.

Ankara’da bir milyonu aşkın kişi toplandı. İstanbul’da gece yalnızca Kadıköy’de bir milyon kişi yürüdü. Bakırköy, Beşiktaş, Beylikdüzü, Avcılar ve diğer ilçelerde yürüyen on binler de var. İzmir’de en büyük bayramımızı beş yüz bin kişi kutladı. Aydın, Manisa, Bodrum, Trabzon, Adana, Antalya, Bursa, Yalova, Hatay, Gaziantep, Kayseri, Kahramanmaraş, Çorum, Ayvalık, Datça, Marmaris, Şanlıurfa, Edremit… Batıdan doğuya, kuzeyden güneye bir millet bayraklarıyla sokaklarda, alanlarda Cumhuriyet Bayramını kutladı.

Kendi yandaşını millet olarak görüp milyonlarca özgür bireyi “seçkinler” olarak nitelemek hangi sığ kafanın işidir? RTE, milletin kullardan değil, özgür bireylerden (yurttaşlardan) oluştuğunu öğrenmeli. Öğrendiğinde de tüm AKP yöneticilerine ve yandaş kalemşorlarına öğretmeli. Kullar ümmeti, köleler ise feodal klanları oluşturur.

İlk TBMM’den Anıtkabir’e yürüyenler sorumlu, sağduyulu yurttaşın nasıl olabileceğinin örneğini de gösterdiler tüm dünyaya. Burada TGB’nin hakkını teslim etmek gerek. 19 Mayıs yürüyüşünden sonra yazdığım “19 MAYIS COŞKUSU” başlıklı yazımda şunları yazmıştım: “TGB mitinginde olumluluk adına her şey vardı. Yaratıcılık ve sağduyu ön plandaydı. Alışılagelmişin ötesinde bir miting. Katılanları her adımda heyecanlandıran bir düzenleme. Bu gençler çok farklı… 1968 ve 1978 deneyimlerinden ders çıkaran, çağı iyi yorumlayan bir gençlik var karşımızda. Bundan sonra daha başarılı yapacaklarından eminim. Türkiye’yi birleştirecek ulusal ruh, TGB’lilerin yüreğinde bağımsızlık ateşi olarak alev alev yanmakta. Bu ateşin sönmesi olanaksız.”

Dün Ankara’da meydana gelen olayları yabancı birisi izlese Türkiye’ye işgal kuvvetlerinin saldırdığını düşünür. Çünkü Türk bayraklarını taşıyanların hunharca saldırıya uğraması görüntüsü bundan başka bir şey anlatmaz. Polislerin “Emir kuluyuz, ekmeğimizi kazanıyoruz.” açıklamaları inandırıcı değil. O yere düşen bayrak ekmeğini, aşını, kanını, canını feda edenlerce dalgalanmakta. Unutmayın ki Cumhuriyet’imizin kurucusu Atatürk düşman bayrağını bile yere düşürmemiştir. Bayrak; bir ulusun onuru, namusu, bağımsızlığının simgesidir.

Atatürk, cumhuriyetin ne demek olduğunu soran bir milletvekiline; “Cumhuriyet adam olmaktır.” Diye seslenmişti meclis kürsüsünden. Dün Ankara’da tazyikli su ve gaz bombası karşısında bayrağı yere düşürmeyenler, cumhuriyetin adam olmak olduğunu kanıtladılar. Bayrağa saldıran ve saldırtanlar mı? Yoruma gerek var mı?

Yurttaşlarımız ekmek ve bayrak yere düşünce çiğnenmesini istemez. Alıp öpüp yüksek bir yere koyar ekmeği ve bayrağı. Bayrağı yere düşürtenlere çok yazık, çok…

Cumhuriyet kutlayanlara Ankara’da AKP iktidarı biber gazı attı, su sıktı; Nusaybin’de ise PKK, bayram sevinciyle evlerine dönen öğrencilerin servislerini taş yağmuruna tuttu. Cumhuriyet’e karşı BOP’çuların işbirliği… Amaçları ne olabilir ki?

29 Ekim’de BOP’çuların barikatları yıkıldı. Bu AKP’nin yıkılışını hızlandıracak. Bir millet uyanıyor, tıpkı 1919’da olduğu gibi.
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           30 Ekim 2012
 Not: Daha önce TGB ile ilgili yazdığım aşağıdaki iki yazıyı okumakta yarar var.
Yazılarımın tümünü, http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.




29 Ekim 2012 Pazartesi

PADİŞAHIN EKMEĞİNİ YİYENLER VE CUMHURİYET



      Cumhuriyetimizle ilgili uzun süredir tartışılan bir konu var: Atatürk’le en yakın arkadaşlarının (Rauf Orbay, Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy ve Refet Bele) yolu neden ayrıldı? Kurtuluş Savaşını birlikte başlatan bu beş büyük asker, Cumhuriyet söz konusu olduğunda neden düşünsel ayrılığa düştüler? Bu sorunun yanıtı çok merak edilir. Çoğu zaman da Atatürk karşıtları gerçek dışı uydurmalarla halkın kafasını karıştırırlar. O zaman gerçek nedir? Beş arkadaş arasında geçen tarihsel bir görüşme, düşünsel ayrılığın nedenlerini bize açıklamakta.
            
         Rauf Bey, Büyük Taarruzdan sonra bir gün Atatürk’ün meclisteki odasına gider ve önemli bir konuda görüşmek istediğini bildirir. Refet Paşa’nın Keçiören’deki evinde daha rahat konuşabileceklerini söyler. Görüşmede Ali Fuat Paşa da bulunacaktır. Akşam dört arkadaş, Keçiören’deki evde bir araya gelirler.
            
        Rauf Bey: “Meclis saltanat makamının ve belki de hilafetin ortadan kaldırılması endişesi ile azap ve sıkıntı içindedir. Sizden ve sizin gelecekte alacağınız vaziyetten şüphe etmektedir. Bu nedenle meclisi ve dolayısıyla milletin umumi efkârını tatmin etmemiz gereğine inanıyorum.” der Atatürk’e. Bu sözlerin üzerine Atatürk, Rauf Bey’e saltanat ve hilafetle ilgili görüşünü sorar.
            
        Rauf Bey’in yanıtı şöyledir: “Ben, saltanat ve hilafet makamına vicdanen ve hissen bağlıyım. Çünkü benim babam, padişahın nimeti ve ekmeğiyle yetişmiş, Osmanlı devletinin büyükleri arasına girmiştir. Benim de kanımda o nimetin zerreleri vardır. Ben nankör değilim. Padişaha sadakatimi muhafaza etmek borcumdur. Halifeye bağlılığım ise terbiyem icabıdır… Umumi mütalaam da vardır: Bizde umumi vaziyeti tutmak güçtür. Bunu, ancak herkesin erişemeyeceği kadar yüksek görülmeye alışılmış bir makam temin edebilir. O da saltanat ve hilafet makamıdır. Bu makamı kaldırmak, lağvetmek, onun yerine başka bir mahiyette bir varlık yerleştirilmesine çalışmak felaket ve hüsrana mucip olur. Asla caiz değildir. ” Bu sözlerden sonra Atatürk, Refet paşa’ya görüşünü sorar. O da Rauf Bey’e katıldığını söyler.
            
         Atatürk Ali Fuat Paşa’ya görüşünü sorduğunda yurt dışından (Moskova elçiliğinden) yeni döndüğünden siyasal gelişmeler hakkında fazla bilgisi olmadığını anlatır. Ali Fuat’ın yanıtı çok politiktir. Kardeşi kadar yakın olduğu M. Kemal’i kırmak istemediğinden böyle bir yanıt vermiştir. Oysa görüşü, Rauf Bey’den farksızdır.
             
          Karabekir Paşa, Keçiören’deki konuşmaları Erzurum’da telgraf başından izlemektedir. Kazım Paşa’ya düşüncesi telgrafla sorulduğunda, o da diğerleri gibi düşünür. Dört arkadaşı saltanat ve hilafetin yanında yer almıştır Atatürk’ün. O ise cumhuriyetin ilanı konusunda kararlıdır.
            
        Atatürk arkadaşlarının kaygılarını gidermek için bir kâğıda : “Üzerinde durduğumuz konu bugünün işi değildir. Meclis’te bazılarının telaş ve heyecana kapılmalarına da gerek yoktur.” sözlerini yazar ve bunları mecliste de söyler. Saltanat ve hilafet işinin meclisin işi olduğunu da anlatır. Rauf Bey görece bir siyasal utku kazanmanın sevinci içindedir. Kısa bir süre sonra saltanat kaldırılıp cumhuriyet ilan edilir. Rauf Bey mi ne yaptı? Saltanatın kaldırılması lehinde konuşma yaptı. Saltanatın kaldırıldığı günün resmi bayram olmasını istedi.
            
      Padişahın ekmeğiyle büyüyenlerle yoksulluk içinde yaşamını kazanan Atatürk’ün yol ayrımıydı bu. Cumhuriyet, ekmeği padişahtan alıp milletin eline vermektir. Ülkeyi bir ailenin malı olmaktan kurtarıp vatanı, milletin egemenliğine emanet etmektir. Cumhuriyetimizi son padişah RTE’nin “ekmeğini yiyen(!) kulları mı koruyacak, yoksa çağdaş Türkiye’nin özgür yurttaşları mı? İşte, tüm tartışmalar bu sorunun yanıtında yatmaktadır.

Kulluktan özgür yurttaş olmayı hak ettiğimiz bu en büyük bayramımız ulusumuza kutlu olsun. Bu güzel günde Atatürk’e ne kadar minnet duysak azdır.
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           29 Ekim 2012
Not: Yazılarımın tümünü, http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.


           




            

27 Ekim 2012 Cumartesi

TÜRKİYE'Yİ SEL ALDI…


          Yazın kavurucu sıcakları yerini, sonbaharın ılık esintilerine bırakırken yağmurlar da başladı. Sonbahar yağmurları sararıp solmakta olan doğaya canlılık aşılar. İlkbaharda canlanacak toprağı yumuşatır bu yağmurlar, suya doyurur tarlaları,  bahçeleri, ormanları… Ağaçlar sonbahar yağmurlarıyla özsularını depolar. Çiftçinin ürününün bereketi, sonbahar yağmurlarından belli olur.

Yağmura “rahmet” dedi atalarımız. Bizler de rahmetin suladığı bereketli topraklarda kolayca sürdürdük yaşamımızı. Yağmur yağdığında “Rahmetten kaçılmaz.” düşüncesiyle ıslanırdık özgürce sırılsıklam. Köylü sevinirdi yağmurun yağmasından, çünkü ambarı rahmetin bereketiyle dolardı. Kentli mutlu olurdu; özlemini çektiği toprak kokusu, yağmurla işlerdi hücrelerine. Şimdi öyle mi? Her yağmur yağdığında ülkemizin bir köşesinden felaket haberi gelmekte.

Geçtiğimiz günlerde hava tahmin raporlarında bayrama yağmurla gireceğimiz söylenip durdu, uyarılarda bulunuldu. Yağışların batıdan doğuya doğru kayacağı duyuruldu.

Yağmur, önce Trakya’yı vurdu. Tekirdağ ve Kırklareli illerimiz yağmura teslim oldu. Halk çaresiz, devlet yöneticilerimiz umursamaz. Sel suları evleri, hayvan sürülerini, tarladaki ekini, bahçedeki meyveyi, ambardaki birikimi vahşi ve doymak bilmeyen bir canavar gibi yuttu. Lüleburgaz, Saray, Çorlu, Çerkezköy’de yurttaşlarımızın çaresizliği yüreklerimizi burktu, içimizi eritti. Sel suları çekildiğinde üç kişi yaşamını yitirdi. Yıkılan köprüler, kuyuya dönüşen yollar, sel sularında sürüklenen taşıtlar… Milyonlarca liralık mal kaybı, felaketin boyutlarını göstermek açısından ilgi çekici.

Yağış, bir gün sonra İstanbul’a geldi. Denize kıyısı olan Sarıyer ve Beykoz sular altındaydı bu kez. Metrelerle ölçülebilecek yakınlıktaki denize, sel sularını ulaştıramamak hangi beceriksizliğin ürünüdür acaba?

İşin en trajik yönü ise Marmara Adası’nın sel baskınına uğramasıdır. Çamur deryasına batan Ada’da yaşam durdu, bayram zehir oldu. Küçücük adayı sele teslim ederek bir dünya rekoruna imza atmış oldu ülkemiz. Dört tarafı denizle çevrili bir yerde sel sularının akacak yol bulamamasına gülelim mi, ağlayalım mı? Hoyrat bir turizm anlayışına, doymak bilmez yapsatçılığa, görgüsüz yazlıkçılığa kurban ettik güzelim adayı.

Sonraki gün, sel Gaziantep’teydi. Karayolları, nehirlere dönüştü. Araçların içindekiler bir can pazarının cehenneminde kaldılar. Ne yazık ki üç yurttaşımızı yitirdik burada da. Ağaçların tepesinde, otobüslerin üzerinde canını kurtarmak için çırpınan insanların görüntüleri kaldı belleklerde.

Sel “canavarı” ertesi gün Şanlıurfa’daydı. Başta Harran olmak üzere birçok yerleşim yeri sular altındaydı. Üç yurttaşımızı sele kurban verdik Urfa’da.

Acaba sırada hangi ilimiz var? Sel sularına kaç canımızı daha kurban vereceğiz kim bilir?

Kentlerimizi bilime, teknolojiye inat yanlış inşa ediyoruz. Varsa yoksa para… Bir ülkede varsıllaşmanın tek yolu inşaat sektörü olunca insan yaşamı ikinci sıraya itiliyor. Kentin her santimetre toprağı para olarak görülmekte. Suya akacak yer, güneşe ısıtacak toprak bırakılmıyor. Küçücük kasabalar bile zevksizliğin örneği olarak oluşturulmakta.

Kentlerin oluşmasındaki yanlışlar ortada. Peki, kırsal kesimde seller neden olmakta? Son yıllarda orman ve doğa katliamı yapılmakta. Dağların yeşili, yerini grinin soğukluğuna bırakmakta. Yedi veren ovalar, açgözlü siyasetçinin hoyratlığında çoraklaşıyor. Ne kentlerde ne de köylerde planlama var. Nerede, neyi yetiştireceğimiz belli değil. Neyi, ne kadar üreteceğimizi bilmiyoruz. Doğada bir denge olmalı. Ne, ne kadar tüketilmeli, bilinmeli.

Türkiye’yi batıdan doğuya sel aldı, biricik yârimiz ülkemizi hoyrat eller mahvetmekte. Sel, deprem, heyelan, çığ… Canlarımızı koparıp almakta. Su baskınları “doğal afet” denilip geçiştirilmekte. Türkiye’de yaşanan su baskınlarının büyük çoğunluğu insanın doğaya verdiği zararlardan kaynaklanmakta. İnsanların kendi hatalarını doğaya, Tanrı’ya yükleyerek sorumluluktan kaçmaları şark kurnazlığı! Bunca felaketten ders almayan bir toplumun geleceğe umutla bakması olanaklı mı?

                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                           27 Ekim 2012
Not: Yazılarımın tümünü, http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.










17 Ekim 2012 Çarşamba

BAŞBAKAN, TARİHİ NEDEN SAPTIRIR?



   Başbakan Erdoğan, bugün (17 Ekim 2012) toplanan AKP Genişletilmiş İl Başkanları toplantısında alışılagelen CHP’yi her şeyin suçlusu ilan eden konuşmalarından birini yaptı. Türkiye de hangi olumsuzluk varsa CHP’den kaynaklanıyormuş algısı yaratmayı sürdürdü Başbakan.
            
    Ekonomi için gaza basacaklarını söyleyen RTE, bugünkü konuşmasında öyle gaza yüklendi ki frenleri boşaldı birden. “Okullar olmasa Milli Eğitimi ne güzel idare ederdim, diyen bir zihniyetin temsilcisidir CHP.” diyerek sapla samanı iyice birbirine karıştırdı.
            
    “Şu mektepler olmasaydı, maarifi ne güzel idare ederdim.” diyen kişi, bir CHP’li değil. RTE’nin hayranı olduğu Osmanlı’nın Maarif Nazırı Emrullah Efendi. Bu sözler söylendiğinde CHP kurulmamıştı. Üstelik bu sözleri söyleyen de şaka olsun diye söylemiş o zaman. Ancak şakayı anlamak, o şakayla neyin anlatılmak istendiğini kavramak da zekâ işi. Herkesin zekâsı, aklı, kültürü, algılaması aynı olmadığından bazen şakalar anlaşılmaz. Emrullah Efendi, sıradan bir Osmanlı değil. Felsefe, eğitim, siyasetle ilgilenen biri. Bu alanlarda yazıları, yapıtları olan bir Osmanlı Maarif Nazırı.
            
    RTE, CHP’ye vuracak ya… Vura vura, suçlaya suçlaya malzeme kalmadı elinde. Ne yapsın? Bu sefer CHP kurulmadan önce söylenen sözler, yaşanmış olayları da CHP’ye mal etmeye başladı. Eee, bir adamın tarih bilgisi kıt, matematiği de olmayınca ne yapsın olayları birbirine karıştırmaktan başka? Yakında Avrupa’daki veba salgını, yüzyıl savaşlarını CHP çıkardı derse şaşmayalım. Bir kez gaza bastı, ayağını pedaldan çekmeye de niyeti yok hazretin.
            
    RTE’nin bu CHP sevdası(!) niye? Aslında bugünkü CHP’yle fazla bir derdi yok başbakanın. Derdi, Atatürk’ün, İnönü’nün CHP’siyle. Yani Cumhuriyet’in kuruluşu ve kurumlarıyla sorunu var. Amacı, Cumhuriyet’e, kurucu parti CHP’yle vurmak.
            
      Çağdaşlaşma, modernleşme adına ne varsa hepsine saldırmakta RTE. Yalnızca Türkiye’de mi? Yetinir mi Türkiye ile? İslam ülkelerinde de az da olsa var olan çağdaşlık kırpıntılarını bile içine sindiremiyor. Var gücüyle yükleniyor Esat’a. Dün de Kaddafi’ye yüklenmişti.
            
     Ülkemizdeki Amerikancı sağ siyaset, oldum olası yalan üretmede, tarihi çarpıtmada ustadır. RTE’nin ustalık dönemi de bu olsa gerek. Tarihi olayları saptırmada, kendilerinden öncekilerle sıkı bir yarışa girmiş durumda. Ustalık bu, kolay değil! Bakalım, Atatürk’e ne zaman asker kaçağı diyecek? Bekliyoruz…
                                                                       
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       17 Ekim 2012
            Not: Yazılarımın tümünü, http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

BARO SEÇİMLERİ



     14 Ekim Pazar günü İstanbul ve Ankara barolarında seçim yapıldı. İstanbul Barosu, dünyanın en çok üyesi olan baro. Ümit Kocasakal, yüzde elli sekiz oy alıyor. Rakiplerini ezerek geçiyor. Kim mi rakipleri? AKP yanlıları, bölücüler, numaracı cumhuriyetçiler, koltuk sevdasını düşüncesinden ve ülkesinden üstün tutanlar, yetmez ama evetçiler…
            
       Metin Feyzioğlu da ülkemizin ikinci büyük barosunda seçimi yüzde elli altı oyla kazandı. Feyzioğlu’nun da rakipleri, İstanbul’dakilerle aynı.
            
      Kocasakal da Feyzioğlu da Atatürkçü, cumhuriyetçi görüşlerini cesaretle savunan iki Türk aydını. AKP hukuksuzluğuna karşı çıkışlarındaki yurtsever aydın duruşları örnek alınmalı. Namuslu bir yurttaşın ülke sorumluluğunun nasıl olabileceğinin iki örneğidir Kocasakal ve Feyzioğlu. Akademik kariyerlerini, mesleki geleceklerini hiçe sayarak karşı durdular AKP’nin dikta rejimine. Sözü ağızlarında eğip bükmediler. Gerçekleri tüm ayrıntılarıyla dile getirdiler fırsat buldukça. Birçok aydının yaptığı gibi modaya uyup iktidar limanın sularında boşa kürek çekmediler. Herkesin karanlığa teslim olduğu bir zamanda gırtlakları yırtılırcasına aydınlığı haykırdılar. AKP hukuksuzluğunun nasıl adım adım ülkeyi sarmaladığını, cumhuriyet kurumlarını yok ettiğini bıkmadan, usanmadan anlattılar halka.
            
     Kocasakal da Feyzioğlu da bir önceki kongreye göre oylarını artırdılar. Demek ki halkımızın içindeki Cumhuriyet cevheri daha yok olmamış. Ortaçağ karanlığı, tüm kurumları teslim alamamış. Bu nedenle her iki başkana olağanüstü destek veren avukatları da kutlamak gerek.
            
     Kongreden bir gün önce bir televizyonda İstanbul Barosu başkan adaylarının tartışmasını izleyip bir yandan da sosyal medyada Kocasakal’la ilgili destek iletileri gönderiyordum. Adaylardan biri, Kocasakal’a “Yüksek siyaset yapıyorsunuz.” diyerek kendince en büyük eleştirisini yöneltti. Kocasakal’ın yanıtı kısa ve çok açıktı: “Alçak siyaset mi yapalım.” Bu yanıt, Atatürkçü bir aydının cumhuriyetçi kararlılığıydı. Evet, alçak siyaset yapanlar Atatürk’e, Cumhuriyet kurumlarına, ulusal birliğimize, toprak bütünlüğümüze, yurttaşlık haklarımıza saldırmayı demokrasi sanıyorlar. Emperyalist planların bir parçası olmayı özgürlük diye yutturuyorlar. Ülke onurunu, tam bağımsız olmayı, tarihiyle övünmenin onurunu bilmeyenler alçak siyasetin piyonu olmayı yeğlemekteler.
            
    Burada birkaç sözüm de siyasetçilere. Atatürk’ün kurduğu CHP, arayışları bırakıp özüne dönsün. Cumhuriyetçiliği savunmak barolarda iktidar yapıyor Atatürkçüleri. Toplumun nasıl bir siyasal duruş istediği, baro seçimlerinde açıkça görülmekte. AKP’ye öykünmeyi bırakıp Atatürk’ün yolunda yürüsünler, O zaman iktidar olurlar, AKP’de yıkılır. Tabi iktidar olma istekleri varsa YCHP yöneticilerinin.
            
     Yazılarımı genellikle umut dolu tümcelerle bitiririm. Çoğu zaman da okuyucularım bu tümcelerimi hayalci bulur. Bense bundan hiç vazgeçmem. İçimdeki umut fidanını capcanlı tutarım. 19 Mayıs’ta üç yüz bin kişinin yürüdüğü bir ülkede umutsuz olur mu insan? Hele ki İstanbul ve Ankara barolarını görünce umudu çoğalmaz mı toplumun? İstanbul ve Ankara baro yönetimlerine başarılar diliyorum. Sayın Feyzioğlu, Sayın Kocasakal yolunuz açık olsun! Cumhuriyet erdemli ve ahlaklı insanların yönetimidir. Bu unutulmamalı…
                                                                                  
                                                                                  Adil Hacıömeroğlu
                                                                                  16 Ekim 2012
            Not: Yazılarımın tümünü, http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.








           

16 Ekim 2012 Salı

İNSANLIK TUTSAK



    Ergenekon davasından tutuklu Prof. Fatih Hilmioğlu’nun gencecik evladı Emir, geçen hafta sonu bir trafik kazasında yaşamını yitirdi. Merhuma Tanrı’dan rahmet, ailesine sabır, yurtseverlere başsağlığı dilerim.
            
   Gencecik insanların kazalarla aramızdan ayrılması yürek parçalayıcı. İnsan olan insan böyle bir acıya duyarsız kalamaz. Bu acıyı yüreğinde duyumsamayan da insan olamaz. Yirmi iki yaşında, umudu dağlar kadar yüksek, hayalleri denizler kadar engin, yüreği evren kadar geniş bir gencin kuş olup uçması kolay mı sanıyorsunuz? Bir ailenin böylesi bir kaybı kabullenmesi, acıyı unutması olanaklı mı? Böylesi acılar, zaman geçtikçe unutulmaz, tersine acının oluşturduğu yara her geçen gün biraz daha derinleşip tüm uzuvları kaplar. Genç insanın yokluğu o ailenin tüm yaşam sevincini, neşesini, mutluluğunu yok eder.
            
   Fatih Hilmioğlu, başarılı bir bilim adamı. Ömrünü bilime adayan özverili bir yurtsever. Atatürkçü olmak, Cumhuriyet değerlerini savunmak, Anadolu bozkırında çağdaş bir üniversiteyi yaratmak, üniversitede hurafeyi değil de bilimi egemen kılmak, fırsatçılık yaparak kişisel kurtuluş yerine toplumsal kurtuluşu yeğlemek en büyük suçu. Bu nedenlerle Silivri’de tutsak. Bir yandan tutsaklığın getirdiği zulme direnirken bir yandan da karaciğer kanseriyle savaşmakta.
            
   Gencecik evladı göçüyor dünyadan. Ateş düştüğü yeri yakıyor tabi ki. Bir anne babanın böyle bir acıya dayanması olanaksız. Tutukevinden oğlunun cenazesine katılması için dört gün izin veriliyor kendisine. Jandarmalar eşliğinde Ankara’ya götürülüyor Hilmioğlu cenaze için. Gidiyor Ankara’ya, ailesiyle acıyı paylaşıyor. Acının, kişiyi teslim aldığı andır bu an. Akşam oluyor, Prof. Hilmioğlu jandarmalarca Sincan cezaevine götürülüyor geceyi geçirmesi için. Hasta, acılı, yaralı haksızlıklarla yıpranmış bir adam. Ailesiyle bir geceyi geçirmesi bile sakıncalı görülen bir insan, bir insan evladı, bir evlat babası, bir eş… Aile üyelerinin dayanışmaya, birbirine yaslanmaya, sarılmaya gereksinim duyduğu bir anda dalından koparılıp kolu kanadı kırılıyor.
            
   Acılı, yüreği yanan bir babanın en zor zamanında tutukevine tıkılması nasıl bir insanlıktır? Anlayan var mı bunu? Karaciğer kanseri tutsak kocasının, yaşamının en kötü gününde bir gece olsun evinde kalmasına izin verilmeyen oğul acısıyla yüreği yanan bir annenin ne durumda olabileceğini bilen var mı? İnsan karşısındakiyle ilgili bir karar verirken kendini, o kişinin yerine koymalı. “Aynı davranış bana yapılsa ne yaparım?” diye düşünmeli.
            
   Sizin eşiniz, evladınız, anneniz, babanız yok mu mevzuat hazretleri? Sizin yanacak bir yüreğiniz, ağlayacak gözünüz, düşünen bir beyniniz yok mu?
            
    Silivri-Hasdal tutsakları ve aileleri hastalanıyor, kazalar geçiriyor, işleri bozuluyor. Uğradıkları hukuksuzluk, onları yiyip bitiriyor göz göre göre. Fiziksel ve ruhsal dirençleri zayıflamakta. Fiziksel ve ruhsal bakımdan çok yorulmaktalar. Bu durum hastalıklara, kazalara neden olmakta. Adeta bu aileler sistematik olarak yok edilmekte. Emir’in geçirdiği kaza da bu bağlamda düşünülmeli.
              
    Sincan cezaevinde tutsak edilen Prof. Hilmioğlu değil, insanlıktır insanlık, yitirmekte olduğumuz insanlık. Silivri’de, Hasdal’da can çekişen insanlığı Sincan’da gömüyoruz toprağa. Vicdanların karardığı bir yerde insanlıktan söz edilebilir mi?
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       16 Ekim 2012
            Not: Yazılarımın tümünü, http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

13 Ekim 2012 Cumartesi

AKP YIKILACAK!



          Türkiye, AKP’nin uyguladığı yanlış, sorumsuz, bilinçsiz politikalarla çıkmaza sürüklenmekte. Bir iktidar düşünün ki küresel emperyalizmin istekleri doğrultusunda kendi ulusunun çıkarlarını hiçe saymakta… Bir muhalefet düşünün ki iktidarın aymazlıklarını görmezden gelip çoğu zaman bu aymazlıklara destek olmakta… Bir ülke düşünün ki devlet kurumları can çekişmekte… Bu ülkede halkın mutlu olması olanaklı mıdır?
            
    12 Haziran 2011 seçimlerinden bir gün sonra yazdığım yazıda (bkz.  13 HAZİRAN,  adiladalet.blogspot.com/2011/06/13-haz) bu günleri tahmin etmiş, ülkemizin bir çıkmaza sürüklendiğini vurgulamıştım. Türkiye temel sorunlarını iktidarıyla yönetip çözüm bulamamakta, muhalefetiyle de yeni ve doğru seçenekleri sunamamaktadır. Bu da sorunların çığ gibi büyümesine neden olmakta.
            Ülkemizin çözümlenemeyen en temel sorunları nelerdir, bunların ortadan kaldırılması nasıl olmalıdır?
           
          Terör Sorunu
            
          AKP, 2002’de hükümet olduğunda neredeyse terör sorunu bitme noktasındaydı. Terör örgütünün hem silahlı eylem yapma alanı daraltılmış, gücü azaltılmış hem de siyasal manevra alanları yok edilmişti.
            
         Terör örgütünün propaganda ağı çökmüş, PKK’nın basın organlarını kullanarak halkı etkileme olanağı bulunmuyordu on yıl önce. Bugün neredeyse medyanın tamamı terör örgütünün propagandasını yapmakta. Örgüt militanlarından sahte kahramanlar yaratılmak istenmekte. Devleti yönetenler kendi ellerinde bulunan medyayı adeta PKK’nın propagandasının yapılacağı bir alana dönüştürdü.  Her gün yapılan bölücü yayınlarla PKK, halk nezdinde legal bir konuma getirilmeye başlandı. Bu yolla da hem sempatizanı hem de militanı arttı. Özellikle yandaş basının yazıcıları ve ekranlardaki söz ebelerinin devleti zorba gösterme çabaları özel bir rol oynadı.

Cumhuriyet düşmanlığı paydasında AKP ve PKK doğal bir bağlaşmanın iki tarafıydı. Bu nedenle de her ikisi de Cumhuriyet’e zarar verme, ondan intikam alma adına devlet kurumlarını çökertme işine giriştiler. ABD ve AB’nin dışarıdan desteğiyle kamuoyu yönlendirildi. Halkın adeta beyni yıkandı. Ne olduğu belirsiz bir “demokrasi” söylemiyle yüzyıllık devlet kurumları, ülke gelenekleri bir bir ortadan kaldırıldı. Nasıl bir “demokrasi” ki ülkemizin hem iç hem de dış güvenliğini tehlikeye atmakta, devletin temelini oluşturan temel direkler yerinden oynatılmakta. “Demokrasi!” diye diye ülkemiz, tek adam diktatörlüğüne götürülürken muhalefetin de bu modaya uyması ilginçtir.

“Açılım” politikalarının inisiyatifi terör örgütüne verdiği çok açık. Habur ve Oslo rezaletleri devleti yönetenlerce ortaya konması ülkemizin düştüğü yönetim zayıflığının çok açık örneğidir. Habur ve Oslo terör örgütünün eylemlerini onaylama, teröristi şımartmadır. AKP’nin Oslo görüşmelerinde kararlaştırılan konuları yeni anayasa adı altında yürürlüğe koymak istemesi ise bir başka aymazlık. Muhalefet partilerinin anayasa değişikliği konusunda iktidarla yarışırcasına masaya oturması çok da şaşırtıcı değil. Özellikle CHP’nin devleti kuran parti kimliğiyle bölücü anayasalara karşı durması beklenmekteydi. Ancak parti yönetimine CİA işbirlikçilerini, AKP sevdalılarını dolduran CHP, bölücü anayasa konusunda çok istekli.

PKK “demokratik talepler” adı altında ne dediyse hemen hepsi yasalaştı. Şimdi sıra özerkliğe geldi. O da “AB’de var, bizde neden olmasın?” sloganıyla halkın kafasına işlenmekte. Özerklik konusu, bölücü anayasanın da başköşesinde.

Her söylediği gerçekleşen PKK, silahlı saldırılarını artırdı. Vur kaç taktiğinin yerine “vur, kaçma, savun” yöntemi benimsenmekte son zamanlarda. Kurtarılmış bölgeler oluşturma stratejisini gerçekleştirmek için bölücü örgüt birkaç girişimde bulundu. Neredeyse her gün şehit cenazeleri gelmekte. Bu durum terörün önlenmesi konusunda halka umutsuzluk aşılayıp “Bakın, askerle polisle olmuyor?” diyerek bölücü anayasaya zorunlu kılmak ulusu.

AKP iktidarı döneminde terörün zirve yapması, gittikçe azıtması hükümetin kamuoyunda güvenilmezliğini artırmakta. Bu nenenle de AKP’nin yıkıma gitmesindeki birinci nedendir bu. Hızla bölünmeye giden bir Türkiye AKP’nin eseridir.

Dış Politika

AKP hükümetinin en çok zarar verdiği, çıkmaza soktuğu alan dış politikadır. Komşularla “Sıfır Sorun” diyerek yola çıkıp bugün  “Sıfır Komşu” durumuna getirdiler Türkiye’yi. Kendi elleriyle ülkemizi bir dış kuşatmaya soktular. Hiç sorunumuz olmayan ülkelerle düşmanlık tohumları ektiler komşuluk ilişkilerimize. Dış politikamızı ulusal olmaktan çıkarıp tamamen ABD çıkarlarına teslim ettiler. Hatta son zamanlarda “kraldan çok kralcı kesilerek” ABD’den bile ileri gittiler. Bazı noktalarda ABD’liler bile şaşkınlıklarını gizleyemez oldu.

RTE, Ortadoğu’da ABD’yle kol kola Arap halklarına karşı kılıç sallamakta. Bu durum halkımızı rahatsız etmekte. Müslüman ülkelere karşı Haçlı zihniyetindeki ABD ile aynı safta bulunmayı Türk halkının hoş karşılamayacağı açık. Özellikle Suriye konusunda ortaya konan yanlışlar, bugün ülkemizi bir çıkmazın içine sürüklemiştir. “Esat gidecek” diyen RTE, bu gidişle Esat’tan önce gidecek sanırım.

Komşularla hükümetin beceriksizliği yüzünden ortaya çıkan sorunlar, bir yandan güvenliğimizi tehlikeye düşürüp teröre uygun ortam hazırlıyor; bir yandan da ekonomik bunalımın derinleşmesine neden oluyor. Enerji gereksiniminin çoğunu dışarıdan sağlayan Türkiye, anlamsız bir maceraya atılmakta. Doğalgazın tamamına yakınını İran ve Rusya’dan karşılayan ülkemizin dış ilişkilerdeki sorumsuzluğunu anlamak olanaklı değil. Elektrik enerjisinin neredeyse yarısının doğalgazdan üretildiği düşünüldüğünde işin yaşamsallığı daha iyi anlaşılır. Türkiye’nin enerji konusunda karşılaşacağı bir sorunun ekonomiye ve günlük yaşama yansıması çok ağır olur. Bu nedenle Türkiye, Ortadoğu’da barışa en çok gereksinim duyan ülkedir. Bunu öncelikle yöneticilerin kavrayıp dış politikayı ülke çıkarlarını gözeterek oluşturmalılar.

Bölgesinde yalnızlaşan bir Türkiye’nin, başta terör olmak üzere büyük sorunlarını çözümlemesi olanaksızdır. Ülkemiz bölücü terörü; İran, Irak, Suriye ile işbirliği yapmadan çözemez. Bu gerçeği görememek büyük bilgisizlik. Bölge ülkelerinin barış içinde yaşaması en çok bizim çıkarımıza. Ortadoğu’da kalıcı barışı sağlamak için bölgesel birlik oluşturulmalı. Bu konuda Sadabat Paktı örnek alınmalı.

Ekonomik Sorunlar

Önümüzdeki günlerde AKP hükümetini en çok zorlayacak sorunların başında ekonomik bunalım olacak. On yıldır sıcak parayla sürdürülen sözde “ekonomik istikrar” duvara toslamak üzere. Üretmeden çok fazla tüketen bir ülkede, ekonomik çarkların düzgün işlemesi olanaksız. Uluslararası para babalarının para pompalamalarıyla sonsuza dek ekonomik dinamikleri ayakta tutmak akıl dışı. Taşıma suyla değirmen dönmeyeceğini halkımız iyi bilir.

Sanayisi işlemeyen, tarımı çöken, hayvancılığı can çekişen, turizmi bir türlü kârlılığını artıramayan, madenciliği peşkeş çekilen bir ülkenin ekonomik çarkı dönmez. Birçok tarım ürününün yanı sıra bu yıl samanı da dışarıdan almaya başlayan ülkemizde, ekonomik bunalımın ayak sesleri duyulmakta.

Son on yılda en çok kazanan, büyüyen iki sektör var: bankacılık ve inşaat. Dünyanın hiçbir gelişmiş ülkesine uymaz bu durum. Bankalar, müteahhitler ve yurttaş arasında adeta bir “saadet zinciri” oluşturulmuş. Bu zincirin yurttaş halkası kopmaya başladı. AKP’nin halk desteğinin önemli bir kısmı da buradan gelmekte. Yıllardır konut edinme hayalleri kuran, bu konuda özlemle yanıp tutuşan dar gelirli halk kitleleri, TOKİ öncülüğünde başlayan her keseye uygun konut yapımından ev sahibi oldular. Yeterli birikimi olmadan bankalara borçlanarak edinildi bu konutlar. Bu nedenle de iktidar değişiminin bankacılık sektöründe bunalım yaratacağı algısı oluşturulan kitleler, AKP’ye var güçleriyle destek verdiler.  Halkın gelirinin azalması ya da artmaması, tüketim mal ve hizmetlerinin sürekli zamlanması konut taksitlerinin ödenmesini güçleştirdi. Konut edinen yurttaşların çoğu hem elinde avucunda olan parayı kaptırırken hem de konutunu yitiriyor. İşte bu noktada halk, AKP’ye verdiği desteği sorgulamaya başlamakta.

Türkiye ile İspanya ekonomileri büyük benzerlikler göstermekte. İspanya, ülkemize göre daha sanayileşmiş bir görünüme sahip. İspanya ekonomisinde inşaat ve bankacılık sektörleri öne çıkmakta tıpkı ülkemiz gibi. Burada kurulan saadet zinciri koptu ve ekonomik iflas kapıda. AB’nin kendilerini kurtarmasını beklemekteler, ama bu olanaksız. İkinci bir Yunanistan AB’yi zorlamakta. Demek ki inşaat sektörünü destekleyerek ekonomide görece bir ferahlık sağlansa da gelecekte sonu iflasla biten bir macera bu.

Önümüzdeki günlerde büyük inşaat firmalarında iflasları beklemek hayal değil. “Saadet zinciri”nin halk ayağı kopunca ödemeler aksayacak. Dengesiz, kontrolsüz, hızlı ve iktidar desteğiyle büyüyen; öz sermayeleri yetersiz firmaların ayakta kalmaları olanaksız. Çünkü ekonomik çarkını halktan gelen ödemelerle döndüren şirketler, parasal darboğaza girecekler. Ayrıca çok büyük projelere girişen şirketler, eskisi gibi pazarlama, satış olanakları bulamamakta. Bu durum, bankalara yarayacak. Bankalar, Türkiye’nin emlak kralları olacak.

Ekonomide bunalımın işaretlerinden biri de bütçe açıklarının bu yıl hızla artması. Bütçe açığı demek, yeni zamlar demek. Yeni zam demek, halkın cebinden para almak demek. Zar zor geçinen halka yeni zamlarla kemer sıktırmak, onu iyice köşeye sıkıştırmak demektir. Borçla yaşamını sürdürmeye çalışan yurttaşların, önümüzdeki günlerde gelecek zam furyasına ses çıkarmaması olanaksız. Ekmeği küçülen kişi, isyan eder. İnsan için en büyük korku, aç kalmaktır. Aç kalmak demek yaşayamamak demek. Aç kalma korkusu, diğer sorunlarla da birleşerek halkı sokağa dökebilir. İşte, AKP’nin yumuşak karnı burası.

Yolsuzluklar

AKP, iktidara gelirken “yoksulluğu ve yolsuzluğu” bitireceğini vaat etti. Ne yazık ki yoksulluk halkımızın yazgısı. AKP yolsuzluğu bitiremediği gibi hem yoksul sayısını artırdı hem de yoksulları daha da yoksullaştırdı.

Yolsuzluk ise sıradanlaştı ve toplumu hastalıklı bir ur gibi sardı. Özellikle iktidar yanlısı kişilerin son yıllardaki servet artışları dikkat çekici boyutlarda. Büyük kentlerin zengin mahallelerinde lüks arabalarla dolaşan badem bıyıklı, türbanlı sayısı dikkat çekici boyutlarda. Bu durum, AKP’yi iktidara taşıyan yoksul kesimin dikkatinden kaçmamakta. İçten içe homurtular yükselmekte. “Cefayı biz çektik, sefayı onlar sürüyor.” sözleri yüksek sesle söylenmekte. AKP yöneticileri “Biri yer, biri bakar; kıyamet ondan kopar.” sözünü unutmuş görünüyor.

Yolsuzluğun yaygınlaşması, yurttaşlar arasında “Haksızlığa uğradım, aldatıldım.” duygusunu güçlendirmekte. Kendini aldatılmış olarak duyumsayan kişi, isyan duygusuyla dolar. Yolsuzluğun varsıllaşmanın neredeyse biricik yolu olması, üreten kişileri de üzmekte. Yaşamı boyunca alın teriyle geçinmekten başka bir yol bilmeyen insanlar, yolsuzluk düzeninde enayi yerine konulmakta. Bu durum, toplumun çalışma şevkini kırmakta.

Halk, yolsuzluğun yoksulluğu derinleştirdiğinin farkında. Yolsuzluğu önleyeceğim diyerek gelen AKP, yolsuzluğu daha da yaygınlaştırdığı için gidecek.

Hukuksuzluklar

Ergenekon, Balyoz… gibi davalar, toplumda AKP hukuksuzluğu olarak algılanmakta. “Darbecileri yargılıyoruz.” sloganıyla askerleri sindirme operasyonu, ilk başta halkın desteğini kısmen alsa da bugün bu destek yok oldu.

Yapılan tüm kamuoyu araştırmalarında en güvenilir kurum yine TSK çıkmakta. Halkın bu kadar güvendiği bir kurumu dost ve düşmanın gözünde rencide etmek, halkın kanına dokunuyor. Ordusu güçsüzleştirilen bir Türkiye’nin, bu coğrafyada yaşayamayacağının farkında halkın çoğunluğu. PKK’lı teröristlere bile reva görülmeyen cezaların askerlere verilmesi halkta rahatsızlık konusu. Bu konuda hükümetin yanlı davrandığı düşünülmekte. Hukuksuzluk uzun süre sürdürülemez.

Halkın büyük çoğunluğu, AKP’nin yerleşik hukuk kurallarını ortadan kaldırarak kendi iktidarını kurmakta olduğunun farkında. Artık geldiğimiz aşamada demokrasi yutturmacasıyla hukuksuzlukların üstünü örtmek olanaksız.

RTE’nin önüne geleni azarlayıp fırçalaması hoş değil. “Dediğim dedik, çaldığım düdük” tavrı halkta diktatör algısı oluşturmakta. En son Esat’a git demesi ve verdiği sürede hiçbir şeyin olmaması onun kabadayı tavrının kof olduğu izlenimi yaratmakta. AKP’nin yol açtığı hukuksuzluklar, ayağına dolanmak üzere.

Değerlere Saldırı:

Türkiye’yi bir arada tutan vazgeçilmez değerlerimiz var: Atatürk, bayrak, İstiklal Marşı, vatan, tarihsel kahramanlarımız, devlet…

AKP sözcülerinin ve yandaş medyanın sürekli ulusal değerlerimizi sorgulamak adına, onlara saldırmaları yurttaşlarımızı rahatsız etmekte. Cumhuriyet kurucularımıza karşı sürdürülen sistemli karalama kampanyaları, insanların moralini bozmakta. Muhalefet partilerinin bu konuda sessiz kalmaları, hatta zaman zaman bu saldırılarda rol almaları umutsuzluk yaratmakta. Bu nedenle de mevcut partilere güvensizlik hat safhada. Bu durum, siyasette yeni oluşumları gündeme getirmekte.

Ulusal duyarlılıkları aşındırma çabaları, halkta terör örgütüne karşı yenilgi algısı oluşturmakta. Halk, ulus olarak geleceğini tehlikede görüyor. Bu nedenle de içten içe kaynamakta sokaklar.

Değerlerin aşındırılması toplumda çözülme yaratmayı amaçlasa da halkın sağduyusu buna direnmekte. Bir kişinin, toplumun kimliksiz, kişiliksiz yaşayamayacağı düşünüldüğünde ulusun böyle bir saldırıya sonsuza dek susması beklenemez. Değer sistemine sürekli saldırılarak köşeye sıkıştırılan insanların öfkesi zamanı geldiğinde dizginlenemez.

Din Sömürüsü

AKP, iktidarını sürdürmek için sürekli olarak din sömürüsüne başvurmakta. Her vesile ile kendilerini dindar göstermekteler. Bunu yaparken de Muhalifleri dinsizlikle itham etmekteler. Ancak eskiye bakıldığında her şeyi din üzerinden açıklamak ve yapmak halk tarafından hoş görülmemekte. Yapılan yolsuzluklara, aydınlara yapılan baskılara, yurttaşlar arasındaki ayrımcılığa, sosyal hakların gasp edilmesine, taşeron sisteminin sömürüsüne dinsel kılıflar uydurmak insanların dikkatini çekmekte. Bu şark kurnazlığı yurttaşlar tarafından fark edilmekte.

AKP’nin dinsel alanda yaptığı ikinci önemli yanlış da mezhep ayrımcılığıdır. İslamiyet denince uslarına yalnızca Sünnilik gelmekte. Aleviliği, İslamiyet dışı bir inançmış gibi gösterme gayretindeler. Bu da ulusal bütünlüğümüzü tehlikeye atmakta. AKP’nin mezhep ayrımcılığı yalnızca ülkemiz sınırları içinde yapılmıyor; İslam ülkeleriyle ilişkilerinde de mezhep bağlamında davranılmakta. Koyu bir dinsel tutuculuğu her alanda uygulamaya çalışmak ulusun geleceğini tehdit altına sokmakta.

“Hem dindarım hem de rüşvet yerim.” anlayışını uzun sürdürmek olanaksızdır. İnsanların yüreğinde tertemiz sakladığı dinsel duyguları ve yaşayışı siyasetçinin kötü emellerine kalkan yapmak uzun süre sürdürülemez. Yurttaş, bunu fark ettiğinde öfkesinin önünde durulamaz. Kandırılmış insanın gazabı fenadır.

Eğitim Sistemi

AKP’nin, halk arasında içten içe en çok eleştirildiği nokta eğitim sisteminin altüst edilişidir. Eğitimin geriye gidişi, 4+4+4’le doruğa ulaşmıştır. Eğitim sistemi tamamen bir kargaşanın içine sokulmuştur. Hangi okulun, hangi alanda eğitim vereceği bile okulların açıldığı güne kadar tam olarak belli olmadı. Veliler, bu durum karşısında ne yapacaklarını, çocuklarını hangi okula götüreceklerini şaşırdılar.

Altmış altı aylık çocukların okula başlatılması ise kargaşanın daha da çoğalmasına neden oldu. Yaşamlarına başarısızlıkla başlayacak bu çocukların özgüvenlerini oluşturmak oldukça zor. Ezberlemenin en yüksek olduğu dokuzla on bir yaş arası olduğundan öğrencileri birinci kademeden mezun edip hafızlığa yönlendirme amacı taşıyan bir anlayışla eğitimi Arap saçına döndürmek toplumun geleceğini tehlikeye düşürmekte. Eğitimi dinsel içerikle sürdürmek ve pozitif bilimleri önemsememek halk tarafından onaylanmamakta.

İstanbul’da açılan birçok imam hatip ortaokulunun kapatılacağı bizzat Milli Eğitim Bakanı tarafından açıklandı. Demek ki halk; AKP’nin dinsel yönlendirmelerine, eğitimi bilimden uzaklaştırmasına prim vermemiştir. Eğitimdeki din sömürüsü geri tepmekte.

AKP iktidarının el atmasından sonra neredeyse her sınavında şaibe olan ÖSYM’nin uygulamaları dikkat çekicidir. Sınav yolsuzlukları halk tarafından kınanmakta. En masum konuda bile yolsuzluğun olması, insanların vicdanını kanatmakta. Adaletin olmadığı bir sınav sistemi özellikle yoksul kesimlerin hakkını gasp etmekte. Yoksulların desteğiyle iktidar olan bir partinin yoksulların haklarını hile ile ellerinden alması, uzun süre dayanılacak bir şey değil. İnsanların sabrı bir noktadan sonra taşar, bu da yakındır.

Sağlık Sistemi

AKP’nin kazandığı seçimlerde en çok kullandığı alan, sağlıktır. “Sağlık reformu” diyerek göklere çıkarılmakta. Sağlık sistemindeki değişiklikler, ilk başta popülist söylemler ve uygulamalarla halkın hoşuna gitse de bugün şikayetler yükselmekte.

Sağlık sistemi yavaş yavaş paralı olmaya başladı. Sosyal devlet terk edilip parayı verenin düdüğü çaldığı bir sağlık anlayışı yerleştirilmekte. Devlet hastanelerine yatırım ve yenileme yapmayan AKP, özel sağlık kuruluşlarını teşvik etmekte. Başbakanın özel hastane açılışlarında boy göstermesi, hükümetin sağlık anlayışını da ortaya koymakta.

Resmi sağlık kuruluşlarının muayenelerde para alması, sosyal devletin ortadan kaldırılmasıdır. Sosyal güvenlik kuruluşlarının ödeme yaptıkları ilaç türlerini gittikçe azaltmaları ilgi çekicidir. Hastalar neredeyse ilaçların yarısını kendi olanaklarıyla almaktalar. Bu da yoksul kesimlerin bütçesini zorlamakta.

Sağlık reformu adı altında yapılanlar, en çok tıp fakültelerine zarar verdi. Uzun, zorlu ve disiplinli bir eğitimden geçen tıp öğrencileri, deneyimli öğretim üyelerinin üniversitelerden ayrılmasıyla zor durumda kaldılar. Bu gidişle tıp fakültelerinde sağlıklı bir eğitim yapılamaz. İnsanların canlarını iyi yetişmemiş hekimlere emanet etmesi büyük facialara neden olacak. Tıp eğitimi ciddiye alınmalı, yerleşik sistemle fazla oynanmamalı.

Sonuç:

Her alanda yapılan yolsuzluklar, haksızlıklar din perdesiyle örtülemez. Halkın sofrasında küçülen ekmeği, gelecekle ilgili kaygılar lafazanlıkla örtbas edilemez. Türkiye’nin bölünme tehlikesinin her geçen gün daha da arttığı bir dönemde terörü okşayan bir iktidara halk desteğinin sonsuza kadar süreceğini düşünmek yanlıştır.

Dünyanın en çok Amerikan karşıtı olan halkının yaşadığı bir ülkeyi, ABD çıkarları uğruna kardeş ülkeleri karıştırması uzun süre kabul göremez. Hem dindar olacaksın hem de ABD ile kol kola yürüyeceksin, bu oyun uzun süre sahnelenemez. Sahnelense de izleyici bulamaz.

Üstümüze çöken karanlığın sonsuza kadar sürmesi olanaksız. Doğal gidişat buna izin vermez. Her gecenin bir sabahı vardır demiş atalar. Ülkemizi ve Ortadoğu’yu karanlığa, emperyalist boyunduruğa sokmakta olan bir iktidarın bu koşullarda fazlaca ayakta durması olanaksız.

AKP’nin bu kadar uzun süre iktidarda kalması, devlet kurumlarını ve toplumsal değerleri tahrip etmesinin önemli bir nedeni de muhalefet partileridir. AKP’ye benzemeyi marifet sayan muhalefet partileri AKP’ye güç katmakta, onun yaptığı yıkımları cesaretlendirmektedir. AKP’nin yıkılması, ona benzemekte yarışan muhalefet partilerinin yönetimlerini de yıkacaktır.

İktidarıyla muhalefetiyle halkın güvenmediği siyasal bir ortamdayız. Ülkemizin derinleşen yaşamsal sorunlarının çözümü için “milli merkez”e gereksinim vardır. AKP’den kurtulmak vatan sorununudur. Vatanın tehlikeye girdiği anlarda tüm yurtseverlerin ortak davranması gerekir. Bunu sağlayacak siyasal örgütlenmelere gereksinim var. Halkımızın yüzde altmışının mevcut partilere güvenmediği yapılan kamuoyu araştırmalarında ortaya çıkmakta. Ulusun geleceğini güvence altına almak, yurdu esenliğe kavuşturmak, cumhuriyeti yeniden kurmak için Atatürk’ün yolunu izlemek gerek.

AKP’nin adım adım yıkıma gitmekte, Anadolu’nun devrimci ruhu canlanmakta. Doğudan doğan güneş yurdumuzun üzerine çöken kör karanlığı aydınlatacak, ufukta şafak sökmek üzere.
                                                 Adil Hacıömeroğlu
                                                 7 Ekim 2012
Not: 15 Ekim 2012 tarihli Ulus Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
Yazılarımın tümünü, http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.