30 Ocak 2013 Çarşamba

TARİH YANIYOR, MİLLET BAKIYOR


            Dün akşam Zincirlikuyu’dan Söğütlüçeşme’ye gitmek için metrobüse bindim. Otobüs tıklım tıklımdı. Cam önünde bir yere yaslanmış, ayaktayım. Bir yandan sudoku çözüyor, bir yandan da dışarıyı izliyorum. Bir anda Ortaköy’de yükselen alevler gözüme takıldı. Diğer yolcuları unutarak yüksek sesle “Eyvah!” dedim. Benim bu kendiliğinden uyarıcı bağırışım, herkesin yangının çıktığı noktaya odaklanmasına neden oldu. Nerenin yandığı konusunda tahminlerde bulunurken genç bir kız, Galatasaray Üniversitesi’nin yandığını söyledi. O da elindeki telefonun internet bağlantısından öğrenmiş.
            Daha önce Haydarpaşa Garı’nın alevler içinde kalışını yüreğim yanarak izlemiştim. Bu kez Boğaziçi Köprüsü’nden geçinceye kadar yangından gözlerimi ayıramadım. Eve gelince ilk işim televizyonu açıp yangının durumunu öğrenmek oldu. Edindiğim bilgiler iç açıcı değildi. Koca bir tarih milyonların gözünün önünde kül oluyordu. Bu kaçıncı tarihsel yapı yangınıydı?
            Yangın çıkıyor, ivedilikle itfaiye çağrılıyor. İtfaiye gelip yangının söndüğü yolunda tutanak tutuyor ve yangın yeniden başlıyor. Anlayacağınız itfaiyenin gözü önünde cayır cayır yanıyor koca tarih. Cağaloğlu’ndaki Milli Eğitim Müdürlüğü binası da itfaiyenin kontrolünde yanmıştı aynı biçimde.
Televizyonların birinde kıyı emniyeti yetkilisi: “Kara itfaiyesinden talimat beklediğimizden denizden müdahalemiz gecikti.” açıklamasını yapmakta. Gerekçeye bakın! Sanki yangın talimatla yanıyor, sizin bürokratik saçmalıklarınızı, kişisel keyfinizi bekleyecek… Neredeyse denizin içindeki bir yapıya, denizden müdahale edilemiyor. Bu beceriksizlik için de bürokratik gerekçeler üretilmekte. Ne kadar yazık değil mi?
Koskoca üniversitede yangın önlemlerinin tam anlamıyla alındığı söylenemez. Birçok kurumda yangınla ilgili önlemler kâğıt üzerindedir. Her hangi bir teftiş sırasında işi kurtarmaya yöneliktir tüm yapılanlar. Tarihsel yapılar, her türlü felakete karşı daha özenli korunmalı.
Son yangınlarda itfaiyenin basiretsizliği de affedilir bir şey değil.  Kurumlara siyaset bulaştıkça iş yapma yetenekleri azalıyor. İşin niteliklerine uygun adam değil de torpilliler kurumlara yerleştirilince iş üretilmiyor.
Temmuz 2002’de yanan Ortaköy Gazi Osman Paşa İlköğretim Okulu için mezunlar internette gruplar oluşturdular, aylarca imza topladılar. Yanan okullarının tekrar eğitim yuvası olması için olağanüstü bir çaba gösterdiler. Yağmur, kar, kış, soğuk, sıcak demeden Ortaköy’de her geçenden imza isteyip dertlerini anlattılar. Yargıya gidip haklarını aradılar. Yargı süreci lehlerinde işlerken birden okulun külleri üstünde otel inşaatının temeli atıldı. Tarihin bir yaprağı daha burada dumanlarla uçtu, gitti. Dede, oğul, torunun okuyup mezun olduğu okul kent yağmacılarının açgözlülüğüne kurban edildi.
Gazi Osman Paşa İlköğretim Okulu mezunları geceli gündüzlü mücadele ederken Galatasaraylılar, Kabataşlılar, Haydarpaşa garı için gözyaşı dökenler, Cağaloğlu Milli Eğitim Müdürlüğüne içi yananlar neredeydiniz? Kent yağmacılarının bir gün gözünü sizin tarafa doğru çevireceğini düşünmediniz mi? “Deniz kıyısında okul olmaz, otel olur.” Diyen açgözlü, doymak bilmez asalakların sizin tarihinizi de yok edebileceğini neden düşünemediniz. Gazi Osman Paşa İlköğretim Okulu yeniden yapılabilseydi, Haydarpaşa Garı, Milli Eğitim Müdürlüğü binası, Galatasaray Üniversitesi sapasağlam ayakta kalırdı.
Koca bir tarih yanıp kül oluyor; millet yalnızca bakıyor, o alevlerin kendini yakmadığını düşünerek.
Erdem, başkasının felaketine koşmaktır; felaket kapımıza geldiğinde feryat etmek değildir. Başkasının yarasına ne kadar merhem olabiliyorsak o kadar erdemli, o kadar insanız.
Uzmanlar gelip araştırıp inceleyecekler… Teknik kurullar toplanacak… Yangın talimatları ortaya serilecek... Mevzuat hazretlerine bakılacak… Sonuç: Kimsenin ihmali yok, kusur elektrik kontağında, denecek. Tüm sorumsuz sorumlular huzur(!) içinde görevlerini sürdürecekler.
                                                                       Adil HACIÖMEROĞLU
                                                                               24 Ocak 2013




1 yorum:

  1. İlahi hocam, yazınızdaki tarihi eserlerin her biri birer ucube idiler. İstanbul'un siluetine yakışmıyorlardı. Sizin de belirttiğiniz gibi çoğu deniz kıyısında. Şimdi yerlerine beşer yıldızlı otelleri diksek, o otellerde zengin Arapları konuk etsek, ülkemize bolca döviz bıraksalar kötü mü olur. Siz bu statikocular zaten hep iş yapmak isteyen böyle çalışkan hükümetlerin önünü kesmek için şartlamışsınız kendinizi. Gelen gideni aratır diye boşuna dememişler. Özal geldiğinde 25 milyar dolar olan dış borcumuzu 50 milyar dolara çıkardı diye hop oturup,hop kalkmıştık. Şimdi 750 milyar dolar olmuş kimsenin gıkı çıkmıyor. Eeee böyle saça böyle tarak hocam. Bizler layık olduğumuz yönetimce yönetiliyoruz ama o şaheserler bu uygulamaları hiç haketmiyor. Sağlık ve sevgiler.

    Adnan Yiğiter

    YanıtlaSil