26 Şubat 2013 Salı

TÜRKÇE BİLMEKTEN PİŞMAN OLMAK



            24 Şubat akşamı televizyonlarda futbolun konuşulduğu programlardan birini az da olsa izledim. Fenerbahçe ile oynadıkları maçtan sonra Kasımpaşa teknik direktörü Şota’nın yaptığı açıklama ilgimi çekti.
            “İlk defa Türkçe bilmeseydim, dedim. Bu kadar küfür hiç duymamıştım. Bu kadar fazla küfür eden futbolcuları bir arada gördüm Niye Türkçe biliyorum, diye sordum. Oyuncular bize küfür ediyor, helal olsun.”  Bu sözler, Şota’nın dilinden üzüntüyle dökülüyor basın toplantısında. Dostluğun, barış içinde insanca bir yarışmanın olması gerektiği bir karşılaşma sonunda bu sözlerin söylenmesi toplumumuz adına ne acı, değil mi?
            Konuşmasında Şota: “Öldüm!” diyor, çektiği acıyı anlatmak için. İnsan kişiliğine ölümcül darbeler vuran küfür, insan olanın diline yakışır mı? Türkçe bilen bir yabancıyı, anadilimizi öğrendiği için pişman edenler adamdan sayılır mı?
            Türkiye’de yıllarca futbol oynayan, ardından çeşitli takımlarımızda hocalık eden bir Türkiye ve Türkçe sevdalısına böylesi bir davranışta bulunmak insanlık kitabının hangi sayfasında yazar?
            Birçok yabancı sporcu yıllarca ülkemizde kalmalarına karşın bir tek tümce Türkçe öğrenmemek için çaba göstermekteler. Şota gibi Türkçe öğrenenler ise iyi niyet elçilerimiz.
            Daha önce binlerce taraftarın; futbolcuya, hakeme, kulüp yöneticilerine küfürleri işitmiştik. Şimdi saha içinde küfrün egemenliğini görüyoruz.
            Ne yazık ki toplumumuzdaki küfürler “anaya, avrata, bacıya…” yönelik. İnsanın “Namusum!” dediği kişileri aşağılamak anlaşılmaz bir şey! Kendi namusuna, onuruna değer vermeyen kişi; başkasının namusuna, onuruna saygı duymuyor. Küfrün altında yatan gerçek bu.
            Toplum gittikçe muhafazakârlaşıyor. Buna koşut olarak küfür artıyor. Ne yaman çelişki değil mi? Demek ki toplumun önündeki muhafazakâr örnekler kişilere ahlak konusunda doğru kılavuzlar olamamakta. Üstelik bu ülkenin okullarında yıllardır ahlak dersi okutulur.
            “Cennet anaların ayakları altındadır.” Şiarına inanmış bir toplumun anaya bu kadar kolay küfretmesi nedendir acaba?
                                                          Adil HACIÖMEROĞLU
                                                          25 ŞUBAT 2013
            Not: Yazılarımın tümünü, http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

23 Şubat 2013 Cumartesi

12 EYLÜL ÇOCUKLARI, VURUN 28 ŞUBAT’A



            12 Eylül darbesi ABD’nin “bizim çocukları” tarafından yapıldı. 24 Ocak kararlarının mimarı Özal, dikensiz gül bahçesinde liberal kapitalizmi uygulayarak emekçilerin daha çok köleleşmesine neden oldu. Demokrasi sözde kaldı. Hak aramak, örgütlenmek en büyük suç oldu.
            Yedi bin kişi için idam istendi. Beş yüz on yedi kişiye ölüm cezası verildi. TBMM’ye iki yüz elli dokuz idam dosyası gönderildi, bu kişilerden ellisi asıldı. İdam cezalarının hepsinde RTE’nin demokrasi kahramanı ilan ettiği Özal’ın onayı var, ya başbakan ya da başbakan yardımcısı olarak…
            Altı yüz elli bin kişi gözaltına alınıp bunların iki yüz otuz bini yargılandı. Gözaltına alınanlar stadyumlara, kapalı spor salonlarına sığmadı.
            Bir milyon altı yüz seksen üç bin kişi fişlendi.
Sakıncalı sayılan üç bin sekiz yüz elli dördü öğretmen, yüz yirmisi üniversite öğretim üyesi, kırk yedisi yargıç olmak üzere toplam otuz bin kişi işten atıldı.
            Üç yüz seksen sekiz bin yurttaşımıza pasaport verilmedi.   
            İki yüz doksan dokuz kişi cezaevlerinde kuşkulu biçimde öldü.
            On dört bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı.
            Otuz bin kişi siyasal mülteci olarak yurtdışına gitti. Türkiye’nin en büyük ozanlarından kanser hastası Ruhi Su’ya tedavi olmak için yurtdışına çıkış izni verilmedi. Ülkemizin türkülerini en coşkulu söyleyen sesini ne yazık ki yitirdik. Bugün de cezaevlerinde amansız hastalıklara yakalanan tutukluların serbest bırakılmaması, 12 Eylül anlayışının sürmekte olmasının bir gereği sanırım.
            Yirmi üç bin altı yüz yetmiş yedi dernek kapatıldı.
            Sakıncalı bulunan dokuz yüz otuz yedi film yasaklandı.
            Dört yüz gazeteciye toplam dört bin yıl hapis cezası istendi, yargılamalar sonunda gazeteciler üç bin üç yüz on beş yıl altı ay ceza aldı. Gazeteler, üç yüz gün yayın yapamadı. Otuz dokuz ton gazete ve dergi imha edildi.
            Sayılamayacak kadar kitap sakıncalı bulunup toplatılıp yakıldı. Yıllarca kitap toplumda en büyük suç unsuru sayıldı.
            On binlerce memur ve işçinin başka kentlere atamaları yapıldı.
            Birçok aile baskı ve asılsız ihbarlardan kurtulmak için başka yerlere göç etmek zorunda kaldı. 12 Eylül’de olanların tümünü anlatmak için sayfalar yetmez.
            28 Şubat’ta idam edilen, cezaevinde ölen yok! Stadyumlara, spor salonlarına doldurulan tutuklular yok! Yakılan gazete, dergi ve kitap yok! Yurtdışına sürülen yok! İktidardakiler ve TSK’nın komutanları, ABD’nin “bizim çocuklar”  dediklerinden değil.
            Bugün, yani ileri demokrasiye geçtiğimiz AKP iktidarında 12 Eylül’ün sorumlularından tutuklanan yok! Üstelik 12 Eylül rejiminin simge adı Özal, RTE’nin öncülü.
28 Şubat’la ilgili tutuklamalarsa sürüyor. Neredeyse dışarıda emekli general kalmadı. Eski YÖK başkanı da tutuklu. Darbe yapan bir profesör olarak tarihe geçecek sanırım.
Darbecilerle hesaplaştığını söyleyen iktidar kimlerle hesaplaşıyor belli değil mi? ABD’nin “bizim çocukları” nın izinden gidenlerle Türkiye’nin birliğinden, dirliğinden yana olanlar arasındaki mücadele süreceğe benziyor.
12 Eylül’ün çocukları; vurun 28 Şubat’a, olmayan darbeye! Vurun ki efendilerinize yaranın… Vurun ulusun geleceğine, ülkenin dirliğine, güvenliğine… Vurun ki efendilerinizden önce Türk halkı sizi deliğe süpürsün!
                                                                       Adil HACIÖMEROĞLU
                                                                       16 Şubat 2013
Not: 25 Şubat 2013 tarihli Ulus Gazetesinde yayımlanmıştır.
Yazılarımın tümünü http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

19 Şubat 2013 Salı

BAŞBAKANIN SAYGUN’U ZİYARETİ



            Başbakan bazı kişilerin sürpriz kabul ettiği bir ziyaret yaptı emekli orgeneral Ergin Saygun’a. Ancak son siyasal olayları iyi izleyenler için bu ziyaret olağandı. Neden?
            AKP iktidarı, yargıyı dönüştürdükten sonra askerin üstüne gitti. TSK’yı sindirmek, etkisiz kılmak için akıl almaz suçlamalar ortaya atıldı. Uydurma suikast senaryosuyla kozmik odaya girildi. Anlaşılacağı üzere TSK’nın mahremi, namahremin eline geçti.
Subaylar nezdinde TSK’yı itibarsızlaştırma kampanyası hem iktidar sözcülerince hem de medyanın bülbüllerince durmaksızın yapıldı. Burada sonuç da alındı. Elleri kelepçeli genelkurmay başkanı, kuvvet ve ordu komutanları, kahramanlıkları destanlaşan subaylar medya sırtlanlarının önüne atıldı. Sırtlanlar, acımasızca saldırdılar önlerine atılan komutanlara. Bu saldırıları cesurca göğüsleyip dimdik ayakta duranlar oldu. Bazıları da bu saldırıda yara bere içinde kaldı.
AKP taraftarları elleri kelepçeli subayları gördükçe zafer sarhoşluğu içinde bayram yaptılar. TSK düşmanlığı, AKP tabanında PKK sempatisine dönüştürüldü. İktidar sözcüleri bir yandan orduya “zalimlik” karasını çalarken bir yandan da terör örgütünü masum göstermek için acıklı öyküler uydurup gözyaşları içinde anlattılar. Kahramanlar gözden düşürülürken zalimler baş tacı edilmeye başlandı. Kısacası AKP istediği noktaya geldi. Yeni anayasa için PKK ile ortaklıklarını saklama gereği bile duymamaktalar. Terörist başıyla görüşmek bile günlük olağan iş durumuna getirildi.
RTE’nin, 1 Şubat günü Teke Tek programında söylediği “Genelkurmay başkanını niye içeri atıyorsun arkadaş?” sözündeki ince alaya dikkat etmeli. “İçeri atmak” suçluluğu kesinleşmiş kişiler için kullanılan bir deyim. Halk arasında genellikle adi suçlu, arsız kişiler için kullanılır. RTE, “tutuklamak” demeyip “içeri atmak” deyimini yeğliyor nedense. Hani halk arasında denir ya; “Kulağından tuttuğun gibi içeri atacaksın.” ses tonundaki ifade bu.
Saygun Paşa neden yataklara düştü? Prof. Hilmioğlu niçin amansız hastalığın pençesinde her geçen gün erimekte? Kâşif Kozinoğlu neden cezaevinde öldü? Daha niceleri Silivri, Hasdal, Sincan’da neden Azrail ile savaşmaktalar? Bu sorulara verilecek yanıt bellidir. Bütün bunlar AKP’nin bağımlı kıldığı yargıyla Cumhuriyet kurumlarını çökertme savaşı sırasında olmuştur. Anlaşılacağı üzere yaptığınız hukuksuzluklarla insanların sağlıklarını bozacaksınız ondan sonra da “Geçmiş olsun!" demeye gidip gönül alacaksınız. Timsahın avını yerken akıttığı gözyaşlarına benziyor bu durum. Bir yandan hasta olan paşalara ziyarete gideceksiniz, bir yandan da yeni operasyonlarla dışarıda kalan emekli paşaları da tutuklatacaksınız... MİT müsteşarını korumaya almak için ivedi bir yasa çıkaracaksınız, subaylar ve haksızlığa uğrayan diğer tutuklular için kılınızı kıpırdatmayacaksınız… Ondan sonra da insani gerekçelerle kendinizi bu işlerden sıyıracaksınız öyle mi?
AKP’nin en iyi yaptığı iş, algı yönetimi. Bu “geçmiş olsunlar”, sahte gözyaşları, güya adaletsizliğe karşı çıkışların amacı yeni algılar oluşturmak toplumda. Kendine muktedir ve muzaffer, hasta yatağındaki zulme uğrayan paşaları da merhamete muhtaç gösterme amacında. Günlerdir olmayan tahliyenin RTE’nin ziyaretiyle çakışması ne büyük rastlantı değil mi?
Kişisel kurtuluş çabaları zalimi güçlendirir. Zulme toplu başkaldırı ise hukuksuzluğu bitirir.
                                                                                  Adil HACIÖMEROĞLU
                                                                                  14 Şubat 2013
Not: Yazılarımın tümünü http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

           

16 Şubat 2013 Cumartesi

REYHANLI’DA PATLAYAN BOMBA



            11 Şubat Pazartesi günü Reyhanlı’da patlayan bomba; dördü Türk, on üç kişinin ölümüne neden oldu. Komşudaki yangın Türkiye’ye sıçrıyor ve can kaybına neden oluyor. Önce Akçakale, şimdi Reyhanlı…
            İktidar yanlısı köşe yazıcılarıyla beyazcam bülbülleri suçluyu hemen belirlediler: Suriye yönetimi… Suriye gizli servisi Muhaberat’ın bu tür saldırıları nasıl yaptığı konusunda uydurma senaryolar yazıyorlar. Amaçları, Türkiye ve Batı ülkelerinin Suriye’ye saldırmalarına yol açacak kışkırtmayı yapmak.
            Cilvegözü’nde patlayan bomba kaza ile de patlayabilir; planlı ve bilinçli olarak da patlatılabilir. Hangi seçenek olursa olsun bu bombanın patlamasında ve gelecek günlerde olabilecek benzer olaylarda AKP hükümeti sorumludur. Tıpkı Akçakale’de ölen yurttaşlarımızda olduğu gibi.
            Bomba yüklü araba nereden gelmiş? Suriye’den mi gelmiş, yoksa Türkiye’den Suriye’ye mi gidiyormuş? Aracın nereden gelip nereye gittiği önemliyse oradaki kamera görüntülerini izlersen görürsün. Bu görüntüleri kesip kırpmadan kamuoyuyla paylaşırsın halk da görür gerçeği. Bomba yüklü aracın nereden gelip nereye gittiği çok önemli değil. Neden mi?
            Yılardır elinde bomba, omzunda tüfek Afganistan’dan Irak’a, Somali’den Libya’ya, Pakistan’dan Sudan’a giden profesyonel teröristleri toplayacaksın Hatay’a, Gaziantep’e; beş yıldızlı otellerde konaklatacaksın, yaralıları en güzel özel hastanelerde tedavi ettireceksin; sonra bombalar patlayınca şaşıracaksın. Kim inanır sana? Dünyanın bilumum eşkıyalarını toplayacak Türkiye’ye Suriye’ye saldırsınlar, diye. Polisini darp edecekler, yurttaşının huzurunu kaçıracaklar, bunun karşılığında hoşgörü göstereceksiniz… Karınlarını doyurdukları lokantaya para ödemeyecekler, sorulduğunda “Tayyip Amcam ödeyecek!” desinler, meskûn yerlerde elde tüfek gezinsinler; sonra da bomba patlatınca şaşıracaksınız. Neden şaşırıyorsunuz beyler? Bu eşkıyaları mevsimlik işçi olsunlar diye mi getirdiniz Hatay’a?
            Bomba yüklü aracı patlatma eylemi, bir El kaide klasiği. Daha önce bu tarz eylemlerini defalarca gördük değişik coğrafyalarda ve ülkemizde. PKK da birkaç yerde denedi benzer eylemleri. Suriye sınır boylarındaki sözde mülteci, gerçekte terörist kamplarında bombalar kimlerin elindeyse sorumluları da onların arasında aramak gerek.
            Suriye konusunda RTE-Davutoğlu politikası iflas etti. NATO desteğiyle birden aslan kesilen AKP, Osmanlı rüyasından erken uyandı. El alemin desteğiyle Osmanlıcılık olmaz. Osmanlı Viyana kapısına gittiyse kendi kılıcıyla gitti. RTE-Davutoğlu ise ABD silahı, Suud ve Katar parası, AB okşaması, terörist saldırılarıyla Şam’a girip Emevi camiinde namaz kılmak istiyorlardı, ancak destekler yok olunca hayaller de bitti. Bu nedenle AKP, Suriye konusunda yeni formüller aramakta. Doğaldır ki bu formüllerin içinde teröristler yok. Adamlara söz vermişsin, ceplerine para koymuş, ellerine silah tutuşturmuşsun, yuvalarından çıkarıp kurduğun kamplara yerleştirmişsin şimdi yan çiziyorsun. Buna da eşkıyanın sessiz kalmasını bekliyorsun öyle mi? Her âlemin bir kuralı vardır. Bu unutulmaya…
                                                                         Adil HACIÖMEROĞLU
                                                                         14 Şubat 2013
            Not: 18 Şubat 2013 tarihli Ulus Gazetesinde yayımlanmıştır.
            Yazılarımın tümünü http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.


9 Şubat 2013 Cumartesi

CHP TARİHİNİ BİLMEYEN YÖNETİCİLER



            CHP Genel Başkan yardımcısı Gürsel Tekin, bir gazetecinin sorusuna: “Sayın Kılıçdaroğlu’nu devirmeye kimsenin gücü yetmez. Bunun yerel seçim sonuçlarıyla bağlantısı yok. İddia ediyorum, Mustafa Kemal Atatürk’ten sonra partide, tabanda en güçlü lider Sayın Kılıçdaroğlu’dur.” diye karşılık vermiş.   
            Dili varmadı, ama neredeyse “Kılıçdaroğlu’nun Atatürk’ten de güçlü genel başkan olduğunu” söyleyecekti Tekin.
CHP ve ülke tarihini bilmeyen, görev yaptığı partinin önceki genel başkanlarını zerre kadar tanımayan biri, ancak böyle konuşabilir. CHP’nin ilk iki genel başkanı tarihsel kişiliklerdir. Yalnız Türkiye tarihine yaptıkları olumlu katkılarla değil, dünya tarihini etkilemeleri açısından siyaset tarihinde yerlerini almıştır Atatürk ve İnönü.
Gürsel Tekin’in Kılçdaroğlu ile karşılaştırma gafletinde bulunduğu İnönü’den kısaca söz edelim. Öncelikle İsmet Paşa’nın Kurtuluş Savaşımızın komutanlarından biri ve bir kahraman olduğunu belirtelim. Sayın yöneticinin, Kurtuluş Savaşı tarihini ivedi olarak öğrenmesi gerek. İsmet Paşa’nın hangi zorlukları aşarak CHP Genel Başkanlığına geldiğini öğrenmeli günümüz parti yöneticileri. Öğrenmeliler ki kimi, kimle, nasıl karşılaştırması gerektiğini bilmeliler.
İsmet Paşa’nın Lozan’da emperyalist tuzakları bir bir aşarak tam bağımsız Türkiye’yi dünyaya kabul ettirdiğini anlamadan değerlendirme konusu yapmak yanlıştır. Lozan Antlaşmasının tam metnini, tutanaklarını, telgraflarını okumadan İnönü’yü değerlendirmek ise bilgisizliğin doruklara ulaştığının göstergesidir.
İnönü, hem savaş hem de barış döneminin kahramanıdır. Buna demokrasi kahramanlığını da eklemeli. Cumhuriyet kurucuları, siyasetin doruklarına basının şişirmesiyle ya da lidere mersiyeler düzerek çıkmadılar. Onlar, dişleriyle tırnaklarıyla bir vatan mücadelesinin sonunda siyaset alanında var oldular. Bu nedenle kimseye minnet borçları yoktu.
Sayın Tekin’in gezmeyi, halkla konuşmayı sevdiği biliniyor. Gittiği yerlerde 1939 ve 1940’lı yıllarda doğan yurttaşlara soruversin adlarını. O yıllarda doğanlarda “İsmet” adının ne kadar yaygın olduğunu görecektir. Bu, sevgi değil de nedir? AKP çevrelerinin İsmet Paşa hakkında yaptığı karalama propagandasından etkilenmemeli CHP yöneticileri.
CHP’nin Üçüncü Genel Başkanı Bülent Ecevit’tir. Ecevit’in genel başkanlığa seçilmesi, yıllarca yapılan bir çalışmanın sonucudur. Ecevit, genel başkanlığa seçildiğinde elinde bir programı ve yanında parti kadrolarını oluşturan arkadaşları vardı. Genel Başkan olduktan sonra girdiği genel ve yerel seçimlerin hepsinden birinci çıktı, iktidar oldu.
Kıbrıs fatihi olarak Türk halkının kalbindeki yerini aldı. Bugün bile ülkemizin en kuytu köşesindeki bir köye gitseniz evlerin başköşesinde Bülent Bey’in fotoğraflarına rastlarsınız. Türkiye’de yalnız kendine oy vermiş seçmenlerin değil, karşıtı olan partililerin de sevgi ve saygısını kazanmış tek politikacıdır Ecevit.
İnönü ve Ecevit, genel başkan seçildiklerinde il başkanları genel merkez atamasıyla göreve gelmiyor; milletvekili listeleri, genel merkez odalarında yazılmıyordu. MYK’da görev yapanlar, genel başkana övgüler düzmüyordu, tersine yeri geldiğinde eleştiri yapmaktan çekinmiyorlardı.
Bir liderin “partide ve tabanda güçlü” olabilmesi için halkın desteğini alması gerek. Bunun yolu da seçim kazanmaktır. İnönü 1957 seçimlerinde DP’nin tüm hilelerine karşın yüzde kırk bir, Ecevit ise 1977’de yüzde kırk iki oy aldılar. Bu başarıları görmezden gelmek doğru değil.
Deniz Baykal’a gelince… Laik Cumhuriyeti savunması övgüye değerdir. Ancak bugünkü YCHP’de basının rüzgârıyla yelkenleri şişen yöneticileri parlattığı da bir gerçek. Gürsel Tekin de Baykal sayesinde yıldızı parlayanlardan. Dün Deniz Bey’in yanındaydı. Bugün ise Kemal Kılıçdaroğlu’nun, yarın mı ne olacak? Partideki rüzgârın yönüne bağlı…
Sayın Kılıçdaroğlu’nun bu anlamsız ve sahte yakınlaşma gösterisine sessiz kalması ilginç. Bu tür övgüler tehlikeli ve uyarıcıdır. Tarihin sayfaları abartılı övgüler yapanların, liderlerin ayağı birazcık kaymaya başladığında onları nasıl terk ettikleriyle dolu. Kemal Bey’in övgüye değil, kendisine yanlışıyla doğrusuyla gerçekleri söyleyecek içten dostlara gereksinimi var.
                                                                       Adil HACIÖMEROĞLU
                                                                       6 Ocak 2013
Not: 11 Şubat 2013 tarihli Ulus Gazetesinde yayımlanmıştır.
Yazılarımın tümünün http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.


1 Şubat 2013 Cuma

TÜRKİYE’NİN GELECEĞİ BRÜKSEL’DE Mİ, ŞANGHAY’DA MI?



            CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, 29 Ocak 2013 günü yaptığı grup toplantısında Türkiye’nin geleceğinin Brüksel’de olduğunu vurguladı. Şanghay İşbirliği Örgütü’nün Türkiye’nin hedefi olamayacağını söyledi.
            Kılıçdaroğlu’nun konuyu gündeme getirmesinin nedeni, RTE’nin Putin’e,  ŞİO’ya (Şanghay İşbirliği Örgütü’ne) girmek istediklerini söylemesidir. Öncelikle ŞİO’nun neden kurulduğuna bakmalı.
            ŞİO, 1996 Yılında Çin, Rusya, Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan’ın katılımıyla Şanghay’da kuruldu. İlk başta adı, Şanghay Beşlisiydi. 2001’de Özbekistan’ın katılımıyla adı Şanghay İşbirliği Örgütü oldu. Hindistan, Pakistan, İran ve Moğolistan’ın gözlemci statüsünde bulunduğu örgüt, ABD’nin dünya egemenliğine karşı önemli bir güç. ŞİO çatısı altındaki ülkelere bakıldığında ekonomik alanda da ABD’ye rakip olabilecekleri bir gerçektir. Hızla büyüyen ŞİO ülkelerini bir bütün olarak düşündüğümüzde dünyada üretilen petrolün yarısından fazlasını üreten ve tüketen ülkeler olduğunu görürüz. Endüstriyel gelişimin itici, gücünün enerji olduğunu düşündüğümüzde ABD-AB ile ŞİO arasındaki asıl rekabetin enerji kaynaklarının kontrolüyle ilgili olacağını söylemek gerek. ŞİO, tek kutuplu ABD egemenliğindeki dünya düzenine karşı oluşan bir merkezdir.
            Peki, Tayyip Erdoğan ŞİO’ya göz kırpmasında samimidir? AKP, kuruluşu ve iktidara getirilişi itibarıyla ŞİO’ya karşıtlık gösterir. Neden mi? Elli yedinci hükümetin kundaklanmasındaki asıl amaçlardan biri, ŞİO’ya katılma isteğidir. ABD’nin Saddam’ı devirme ve Irak’ı işgal planına karşı çıkan Ecevit, ABD ile karşı karşıya geldi. Hem Ecevit hem de zamanın Genelkurmay ikinci başkanı, Şanghay Beşlisine katılma yönünde açıklamalarda bulundular. Bu durum, ABD’nin Ortadoğu’daki çıkarlarına zarar verebilecek önemli siyasal yönelişti. Ortadoğu’da siyasal açıdan zayıflayan ABD’nin enerji kaynaklarını kontrol etmesi de doğal olarak olanaksızlaşacaktı. Böylesi bir siyasal duruş ABD’ce kabul edilemezdi. Bu nedenle de Ecevit hükümeti alaşağı edilerek AKP’nin yolu açıldı. İşte, böyle bir ortamda bir ABD projesi olarak siyasal yaşamımıza girmiş AKP’nin ŞİO’ya girme düşüncesini içten bulmamız olanaksız. BOP’un eşbaşkanı olan birinin ŞİO politikalarıyla uyuşması olanaksız. Hem Esat, Kaddafi… karşıtı hem de ŞİO üyesi olamazsınız. Erdoğan’ın ŞİO girmek istediğini Putin’e söylemesi Batı’ya bir blöftür. Bunu böyle anlamalı.
            Şimdi gelelim Kılıçdaroğlu: “Şanghay İşbirliği Örgütü’ne neden girmek istiyorsunuz, AB’yi neden dışlıyorsunuz?” demekte. Sayın Kılıçdaroğlu, AB’yi dışlayan yok. AB, Türkiye’yi dışlıyor yıllardır; ülkemize kapıkulu muamelesi yapılmakta Brüksel kapılarında. Türkiye, yıllardır Brüksel yolunda dilenci durumunda. Bu durumda en çok pay sahibi olan da AKP iktidarı. RTE’yi eleştirirken AKP politikasına destek verdiğinizin farkında mısınız?

 “Siz çağdaş dünyadan kendinizi koparmak istiyorsunuz. Hangi gerekçeyle, kime danıştınız, kiminle konuştunuz? Davutoğlu ile mi kafa kafaya verip bu işe karar verdiniz? Şanghay İşbirliği Örgütü’ne gireceksiniz, orası güvenlik açısından önemli, o zaman NATO’yu ne yapacaksınız?” diyerek sürdürmekte konuşmasını Kılıçdaroğlu. “Çağdaş dünya” demek, AB demek değil. “Batı değerleri” AB’de ifade buluyor anlayışı yanlış. Batı değerleri, bir dizi devrimler sonucunda oluşmuş tüm insanlığın ortak değerleridir. Emperyalist uygulamalarla Batı’nın devrimci birikimlerini karıştırmamak gerek. ŞİO’nun güvenlik açısından önemli olduğunu belirtiyor Kılıçdaroğlu. Bu, doğrudur. Asya’nın ve dünyanın güvenliğini sağlamak için ŞİO’ya gereksinim var. Türkiye’nin güvenliğine günümüzde en büyük tehdit ne yazık ki üyesi olduğumuz NATO’dan gelmekte. Bölücü örgütü destekleyen müttefik ülkeler. Sevr’i dayatan da onlar. Bu demektir ki güvenliğimizi sağlamak için NATO’dan çıkmalıyız. Daha güvenli ittifaklara katılmak zorunda Türkiye.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucuları, bir yandan Batı değerlerini benimserken diğer yandan da Batı emperyalizmin yayılmasına, tehdidine karşı Balkan ve Sadabat paktlarını kurmuşlardır. AKP’nin Atatürk’e en büyük suçlamalarından biri, Doğu’ya ve İslam dünyasına sırtını döndüğü yolundadır. Oysa bu paktların oluşumuna bakıldığında söylenenlerin gerçek olmadığı ortaya çıkar. AB’yi çağdaş değerlerin odağı görmek olağanüstü derinlikte olan Doğu uygarlığını reddetmektir. Bu da son derece yanlıştır.

Günümüzde ekonomik ve siyasal açıdan gelişen Doğu’dur, gerileyip çökmekte olansa Batı. İleriyi gören siyasetçiler gelişmekte olanın yanında olur. Türkiye gibi genç nüfusa sahip ve devinimi yüksek bir ülkenin gelişmekte olan ekonomilerde önemli çıkarları bulunmakta. Bunu göremeyen siyasetçiler ülkesinin geleceğine damga vuramaz.

Kılıçdaroğlu bu sözleriyle AB ve ABD limanlarına demir atmak istemekte. AKP gibi okyanus ötesinden atamayla mı iktidar olmak istemekte? Bu durum, CHP’nin siyasal anlayışına, tarihsel duruşuna, kuruluş ilkelerine ve Türkiye’nin çıkarlarına uygun değil.

Türkiye’nin geleceği, ülkemize düşmanca davranan Brüksel’de, Washington’da değil; Şanghay’dadır. Neden mi? Güneş doğudan doğar da ondan.

                                                           Adil HACIÖMEROĞLU
                                                           31 Ocak 2013