31 Mart 2013 Pazar

ABD İSTİYOR, AKP-PKK UYGULUYOR 1



            Haftalardır Türk kamuoyu 21 Mart’a kilitlendi. Sanki tılsımlı bir el o gün dokunacak Türkiye’ye ve her şey güllük gülistanlık olacakmış gibi bir beklenti yaratıldı. Terör bir anda kesilip atılacak, ülke olağanüstü bir dönüşümle çağ atlayacaktı. Günlerce medyadan beyin yıkama propagandaları yapıldı. AKP-BDP cephesi, anayasanın değiştirilemez maddelerinin ülkenin gelişmesini nasıl tıkadığını anlatmak için bin takla attılar. Herkesin beklediği bölücü başının mektubu en sonunda Diyarbakır’da okundu.
            Okunan metin, Türkiye’nin bölünme fermanıydı. Ferman kimden mi geldi? Tabi ki ABD’den. Taşeronlara da fermanı okuyup uygulama görevi verilmişti.
            Bölücü başının yazdığı söylenen metin de Öcalan’a ait bir tek sözcük bile yok. Konuşmanın biçim ve içeriğine, planlanmasına bakıldığında tipik bir AKP grup konuşması havasında. Anlatımda kullanılan imgeler, karşılaştırma öğeleri, örneklemeler, tanımlamalar, topluma verilmek istenen iletilere bakıldığında RTE’nin salı konuşmalarından farksızdı. Yine yazıda kullanılan dil, cümle kuruluşları, vurgular RTE’nin geleneksel konuşma biçeminin yansımasıydı. Buradan hareketle bu metinin Erdoğan’ın danışmanlarınca yazıldığını kolaylıkla söyleyebiliriz. Kimler tarafından yazıldığının çok da önemi yok, önemli olan AKP ve PKK’nın ruh ve amaç birlikteliğinin olmasıdır. İşte, bu metin de bunu yansıtmakta.
            İmralı tutanaklarıyla 21 Mart Nevruz metnini karşılaştırdığımızda dil, anlatım biçimi gibi özellikler bakımından zerre kadar bir benzerliğin olmadığını görürüz. Bu demektir ki ABD, RTE’ye dikte ettiriyor, RTE de Öcalan’a.
            Nevruz metninde İslami vurgu öne çıkmakta. Bu, Sünni İslam birlikteliğini kurmak için yapılan bir açılım. Kime karşı bu Sünni cephe? Başta tüm Ortadoğu halklarına karşı, özelde ise Şii-Alevi inanca sahip olanlara. Parası Katar ve Suudi Arabistan’dan, militanlığı ise AKP-PKK’dan bir cephe oluşturulmakta. Kürtleşen Alevilerin bu noktada konumlarını gözden geçirmelerinde yarar var. AKP-PKK Sünni ittifakının Alevilere tavrının nasıl olacağını tahmin etmek güç değil. Toplumumuzda geçmişte yaşanan bazı olumsuz olaylar uyarıcı olmalı.
            21 Mart’tan sonra AKP çevrelerinin telaşı gözden kaçmamakta. Çünkü bölünmeye gittiği açıkça belli olan bir açılım sürecini halka kabul ettirmek neredeyse olanaksız.
            PKK çevresinde de bir tereddüt oluşmakta. Önümüzdeki günlerde örgütü sorgulayıcı bir tartışmanın olması beklenebilir. Kandırılan ve yıllarca dağda bayırda eylemsel bir özveri ile örgüte tabi olanlar, PKK’nın BOP’un piyonu olduğunu görmeye başlayacaklarına umudum tamdır. İşte, bu noktadan sonra derin tartışma ve ayrılıklar gündeme gelecektir. Aynı şey AKP’de de olacak. İslam’ı kullanarak Müslümanlara karşı Haçlı Seferine çıkmanın bedeli AKP için ağır olacak. Yıllarca aldatılan kitlelerin uyanması, din simsarlarının sonunu getirecek.
            21 Mart ülkemiz için bir dönüm noktası olacak. BOP’un piyonlarıyla yurtseverlerin halk tarafından iyi anlaşılmasını sağlayacak. Kürtlerin yüzlerini Ankara’ya dönmesinin yolu 21 Mart ihanet metniyle açılmıştır.
                                                           Adil HACIÖMEROĞLU
                                                           22 Mart 2013
            Not: 1 Nisan 2013 tarihli Ulus Gazetesinde yayımlanmıştır.
            Yazılarımın tümünü, http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

            

24 Mart 2013 Pazar

İSRAİL’LE AKP’NİN CEPHE KARDEŞLİĞİ


            22 Mart günü akşama doğru İsrail’in, Mavi Marmara olayı nedeniyle özür dilediği haberi medyayı canlandırdı. Dışişleri Bakanı, TRT Haber’deki canlı yayında muzaffer Romalı general edasıyla gülücükler dağıtmaktaydı. Bayram çocukları gibi şendi.
            Davutoğlu: “İlk defa barış döneminde, bizimle savaş halinde olmayan bir ülkenin düzenli ordusu bizim vatandaşlarımızı öldürdü. Bunun karşılığı var ve bu bir asır sürse biz bu konudaki tutumumuzu değiştirmeyiz. Nihayet aklıselim galip geldi, hukuk ne gerektiriyorsa, bu anlamda hem evrensel hukuk anlamında hem de uluslar arası hukuk anlamında gereği yapıldı ve bu aşamaya geldik.” diyerek başarısını ilan ediyordu.
Bakan Bey’in en büyük sorunu tarih bilgisi yoksunluğuyla kavramları karıştırmasıdır. İsrail’in ilk defa öldürdüğü yurttaşlarımız, Mavi Marmara baskınında değil.  25 Şubat 1973’te sekiz yurttaşımız, İsrail tarafından Trablus yakınlarında öldürülmüştür (Bkz. ATEŞLE DANS, http://adiladalet.blogspot.com/2010/06/atesle-dans.html).
Yukarıdaki açıklamaya bakılınca sanki hukuksal süreç tamamlanmış, uluslar arası mahkemeler karar vermiş, İsrail mahkûm olmuş ve bunların sonunda özür dilemiş. Bu söylemle AKP hükümeti büyük bir utku kazanmış gibi bir algı yaratılmakta.
Ortada yargı kararı yok! Mahkûm olan da yok! Diyarbakır’da okunan Türkiye’nin bölünme fermanı karşısında halkın tepkisiyle sıkışan ve İran’a saldırı konusunda ayak sürüyen AKP’ye küçük bir nikâh armağanı büyük ağabey ve ikiz kardeşten. Büyük ağabey ABD, ikiz kardeş de İsrail.
Davutoğlu’nun açıklamasından yola çıkarak bu özrün ABD marifetiyle dilendiği kolayca anlaşılabilir. “İlişkilerin normalleştirilmesi konusunda değişik kanallardan kendilerine mesajlar iletildiğini, son dönemde ABD Dışişleri Bakanı John Kerry ile bu konuda defalarca görüştüğünü” söylüyor, kendisine özgü gülümsemesiyle. “ABD Başkanı Barack Obama’nın İsrail ziyareti başladıktan sonra format üzerine müzakereler yürütüldüğünü” anlatıyor Bakan Bey. Neden sözü dolaştırıyorsun Ahmet Bey? Kısaca  “Obama, Netenyahu’ya özür dile, dedi; o da diledi.” desen de herkes anlayıverse.
“Umarım, Erdoğan-Netanyahu görüşmesi ilişkileri derinleştirir.” diyor aynı saatlerde Obama. “Bölgesel barış güvenlik açısından Türkiye-İsrail arasındaki ilişkilerin iyileştirilmesine büyük önem veriyoruz.”  ABD Başkanı, gerçek niyetini burada açıklıyor. ABD’nin barış ve güvenlikten anladığı Irak, Suriye tipi bir barış. Milyonlarca insanın ölümüyle sağlanmak istenen petrol güvenliği!
Obama “Görüşmenin iki lider arasında bu ve diğer birçok mücadele ve fırsat konusunda daha derin işbirliği sağlayacağından umutluyum.” diyerek AKP’ye hedefi de gösteriyor. Türkiye ile İsrail’in önündeki yeni “mücadele ve fırsat”lar neler olabilir? Bunlar, İran’a karşı ABD öncülüğünde işbirliği ve İkinci İsrail’in kurulmasında yardımlaşma. Bir de direnci kırılamayan Esat var. Esat gitmeden İran’ın antiemperyalist direnişini kırmak olanaksız. Bu nedenle eş başkanın biraz daha özveride bulunması gerek. Bunun için de Türkiye kamuoyunun güvenini kazanmalı RTE.
Bölücü başının 21 Mart iletisiyle köşeye sıkışmakta olan RTE’ye, ABD’nin hem gündemi değiştirmek hem de dış politikada olumlu algı yaratması için bir armağanı bu. Yazının başında nikâh armağanı demiştik. Şimdi merak edilebilir kimin nikâhı diye? Tabi ki AKP-PKK nikâhı, hem de evangelistlerce kıyılan. Böyle bir günde AKP’nin ikiz kardeşi Ortadoğu’daki kader arkadaşı İsrail de boş durmaz tabi. O da çam sakızı çoban armağanını anında gönderir.
İsrail’in özrüyle birlikte yandaş ve merkez medyanın bülbülleri ötmeye başladı. Davutoğlu’nun dışişlerindeki başarısından, RTE’nin İsrail’i nasıl dize getirdiğinden dem vurdular. Oysa gerçek çok farklıydı. Obama’nın açıklamalarını, ABD ve İsrail basınının yazdıklarını gizleme olanağı yoktu. Artık, mızrak çuvala sığmamakta. İliştirilmiş, besleme basının beyin yıkama operasyonu bu kez amacına ulaşmadı. AKP ile İsrail’in Ortadoğu halklarına karşı bir cephede yer alması o kadar açık ki, görmemek olanaksız. Tarihin derinliklerinden gelen bir ulus, BOP eş başkanının masallarına kanmamakta artık.
                                                           Adil HACIÖMEROĞLU
                                                           23 Mart 2013
Not: Yazılarımın tümünü, http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.




20 Mart 2013 Çarşamba

ERGENEKON ÖZGÜRLÜKTÜR, TUTSAKLIK DEĞİL


            
18 Mart Pazartesi günü Silivri savcısı, yurtseverler hakkındaki mütalaasını açıkladı. Mütalaadaki ceza istemleri beni ve davayı izleyen birçok duyarlı yurttaşımızı şaşırtmadı. Balyoz davasındaki Cumhuriyet karşıtı tavır, Ergenekon’da da sürdü. Görevli mahkemelerin, görevlendirilmiş savcılarından farklı bir uygulama beklenemez.
Savcı, altmış beş kişiye ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası istiyor. TCK değişmemiş olsaydı bu kişilere idam isteyecekti. Türkiye tarihinde hiçbir davada görülmemiş bir durum bu. ( Müebbet istenenlerin ikisi tertipçilerin adamı bunu belirtelim.) Altmış üç kişi için hiçbir delil olmadan en ağır ceza istenmesi yargının Silivri’de mahkûmiyetidir. Yargı diktatörlerin, adaletin ne olduğunu bilmeyenlerin elinde Silivri’de hapsedilmiştir. Aslında bu istem, ta tutuklamalar başladığında belliydi.
Ergenekon, Türk Ulusu’nun yeniden tarih sahnesinde doğduğu gündür. Dağları eriten bir ulusu, Silivri duvarlarının ardına hapsetmek olanaklı mıdır? Ergenekon, Türk’ün tutsaklığının değil; özgürlüğünün simgesidir. Savcının mütalaası da özgürlüğe kanat çırpmanın başlangıcı olacak.
Savcının mütalaasını açıkladığı gün de rastlantı değil. 18 Mart, Çanakkale zaferinin kutlandığı bir gün. Ayrıca şehitlerin de anıldığı tarihsel önemi büyük bir gün. 18 Mart, emperyalizmin Çanakkale sularına gömüldüğü, Kurtuluş Savaşı’nın ayak seslerinin duyulduğu bir gündür. Tarih sahnesinden silindiği düşünülen Türk Ulusu’nun ayağa kalktığı, dirildiği gündür 18 Mart. Bu zaferi kazanan milletiyle bütünleşmiş Türk ordusudur. Çanakkale’de eşsiz bir utkunun kahramanları olan Türk evlatları, Kurtuluş Savaşı’nı da veren askeri kadrodur.
Çanakkale utkusu, bizi millet yapan bir savaştır. Uluslaşma bilinci orada başlamış, alt kimlikler yerine Türk Ulusu üst kimliği benimsenmiştir. Çanakkale şehitliğinde yatanların inançları, etnik kimlikleri mezar taşlarında yazmıyor. Çünkü onların hepsi, Türk Ulusu’nun birer yurttaşıdır. Onun içindir ki Çanakkale bizim için çok önemli.
Ulusumuzun tarihi için bu kadar önemli olan bir günde, ülkemizin bölünmez bütünlüğü için savaşan askerlerin, yurtsever aydınların idamını istemek anlamlıdır. Bu yolla Çanakkale’nin intikamı alınmaktadır. Çanakkale utkusuna nispet yapmaktır. Atatürk’ün ordusunu Çanakkale’de teslim alamayanlar, Silivri’de bunu yapmak istemekteler.
18 Mart’ta BDP yöneticilerinin İmralı’ya gidip bölücü başıyla görüşmesi de ilginç bir rastlantıdır.  Heyetin İmralı dönüşü Öcalan’ın 21 Mart’ta çok önemli bir ileti göndereceği haberi basının birinci gündemi oldu.
Bölücü başının, Nevruz kutlamasında Diyarbakır Meydanı’nda iletisinin okunması, terör örgütünün zaferi kabul edilmeli. Bu galibiyeti onlara yaşatan AKP hükümetidir. Bu utanılacak bir durum.
18 Mart gibi önemli bir günde gündeme işbirlikçi irticanın ve bölücülüğün damgasını vurması ulusumuz açısından acı vericidir. Kurtuluş Savaşı’nın yenikleri,  emperyalistlerle birleşerek Türk Ulusu’nu parçalamak için işbaşında.
Tarihi bir günümüzde kürek kemiklerimiz arasına zehirli iki hançer saplandı. Zehir vücuda yayılmadan önlem almalıdır. Türk Ulusu’nun adaletsizliğe, bölücülüğe, emperyalizme karşı ayağa kalkma zamanı gelmedi mi daha?
                                                           Adil HACIÖMEROĞLU
                                                           19 Mart 2013
Not: Yazılarımın tümünü, http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

17 Mart 2013 Pazar

HEY ON BEŞLİ, ON BEŞLİ


Hey on beşli, on beşli/ Tokat yolları taşlı/ On beşliler gidiyor/ Kızların gözü yaşlı/ Aslan yârim kız senin adın Hediye/ Ben dolandım sen de dolan gel beriye/ Fistan aldım endazesi on yediye
Gidiyom gidemiyom/ Az doldur içemiyom/ Sevdiğim pek gönüllü/ Koyup da gidemiyom (Kavuştak)
Giderim ilinizden/ Kurtulam dilinizden/ Yeşilbaş ördek olsam/ Su içmem gölünüzden (Kavuştak)” Çok bilinen bir Tokat türküsünün sözleri bu dizeler.
1915’te Çanakkale kara savaşları amansız bir biçimde sürmektedir. Cepheye asker yetiştirmekte güçlük çekilmektedir. Yalnızca Çanakkale değil, diğer cepheler de asker beklemekte. Askerlik çağında neredeyse erkek kalmamıştır kentlerde, kasabalarda ve köylerde. Yirmi yaş üstü erkekler cephelerde şehit olmaktalar bir bir. Sıra askerlik çağına gelmemiş çocuk diyebileceğimiz delikanlılara gelir.
Osmanlı Padişahı Sultan Reşat, 27 Mayıs 1915’te bir emir yayımlayarak Rumi takvimle 1315 (1897) doğumluları askere çağırır. Vatanın zor durumunu gören sakalı, bıyığı terlememiş gençler de gönüllü yazılırlar vatan hizmeti için. Koca bir ulus, seferberlik koşularında elinden geleni yapmaya çalışır.
Anadolu ve Rumeli’nin gencecik fidanları cepheye koşarken arkada yavuklularını bırakıyorlardı. O yavuklular da vatanını savunmak için koşan erkeklerinin arkasından türküler, ağıtlar, maniler yakmaktaydılar. İşte, yukarıdaki türkü de 1315 doğumlular askere giderken yakılmış. Üzücü ve acı dolu bir askerlik öyküsünün destanıdır bu dizeler. Savaşmaya giden Hüseyin’le arkasında bıraktığı nişanlısı Hediye’nin yürek yakan öyküsü dile gelir bu dizelerde. Vatan hizmeti için cepheden cepheye koşanlarla vatan hizmetini hiçe sayarak çetecilik yapıp halkı soyanların öyküsü de vardır bu sözlerde. Ersiz kalan köy ve kasabalarda halkın malına, namusuna göz diken; savaşı ganimet, fırsat sayan ihanet çetelerinin yaptıkları da anlatılır bu Tokat türküsünde.
Hüseyin’le Hediye’nin öyküsüne kısaca değinelim. Hüseyin, Tokat’ın Tahtoba köyündendir. Örtmeliönü’nden Hediye’ye sevdalanıp nişanlanır. Tam düğün dernek yapacakken 1315 doğumlu Hüseyin askere gider. Gider de yıllar geçer dönmez. Artık umutlar kesilmiştir sağ salim dönmesinden. Anadolu’da kızlar fazla bekletilmez baba evinde, laf söz olur diye. Babası yaşında zengin biriyle evlendirilir Hediye, lakin bir yıl geçmeden kocası ölünce dul kalır. Bir gün asker kaçağı çeteciler kapısına dayanır. Evini soyup kaçırırlar dağa Hediye’yi. Namusunu kirletir arsız, uğursuz eşkıyalar.   Ahali yüzünü çevirir Hediye’den. Hediye de terk eder yaşadığı yeri. Nereye gittiğini kimseler bilmez.
Sekiz yıl sonra Hüseyin döner evine. Usunda Hediye’si vardır. Annesiyle kısa bir söyleşiden sonra Örtmeliönü’nün yolunu tutar sevinçle. Acı gerçeği öğrenir, o da bilinmez bir yolculuğa çıkar. (Öykünün ayrıntılı anlatımı için bakınız. Hulusi Üstün, Türkü Dostları)
Toplumlarda tarihsel bellek yitimi başladığında yozlaşma en üst noktaya çıkar. Değerler çöker, beyin düşünmez olur, yürek kararır, göz görmez, kulak işitmez… Acıyla mutluluk, felaketle utku, iyiyle kötü, dostla düşman ayırt edilemez olur. Halk olarak hangi zorlukları aşarak özgürlüğe kavuşulduğu unutulur.
Hazin bir öykünün anlatımı olan “Hey On Beşli, On Beşli” türküsü günümüzde anlamına uygun dinleniyor mu acaba? Bu türküyü dinlerken kaç kişi tarihsel bir yolculuğa çıkmakta ve Hüseyin’le duygudaşlık yapmakta. Hüseyin’i bir simge kabul etmeli. Benzer öyküler yurdumuzun her köşesinde yaşandı, yaşanmakta. Sönen ocaklar, vatan için can veren yiğitlerin öykülerini ne tez unuttuk?
Bu Tokat türküsünü söyleyenlerin çoğu, göbek atarak sahnede endam etmekteler. Kimse “Niye göbek atıyorsun bu acıklı öyküyü okurken?” demiyor. İzleyiciler de söyleyene katılıp “Şıkıdım, şıkıdım!” oynuyor. Bu türküyü dinlerken kaç kişi Çanakkale’yi düşünüyor? Kaçımız Yemen ellerine yolculuk yapıyoruz hayal dünyamızda? Sarıkamış’ı, Galiçya’yı, Kanal’ı, Irak’, Filistin’i, Suriye’yi; İnönü’yü, Sakarya’yı, Dumlupınar’ı, 9 Eylül’ü ne tez unuttuk? Biz unutuyoruz, ama o cephelerde savaştıklarımız buraları hep anımsamaktalar. Unutan yenilir, unutmayansa yengilerin yolunu açar.
          Not: "Hey On Beşli On Beşli" türküsünün söylenişiyle ilgili iki ayrı örneği http://www.youtube.com/watch?v=Wlnfm2ut-vk bu linkten izleyebilirsiniz. Linki göndererek yazıma katkıda bulunan sayın Prof. Dr. Bingür Sönmez’e teşekkür ederim.
                                                                       Adil HACIÖMEROĞLU
                                                                       17 Mart 2013
Yazılarımın tümünü, http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.


İMRALI TUTANAKLARI 6


    
Sırrı Süreyya, Öcalan’a soruyor: “Sizin konumunuz ne olacak?”
Öcalan şu yanıtı veriyor: “Ne ev hapsi ne de af… Bunlara gerek kalmayacak. Herkes, hepimiz özgür olacağız. Şunu bilin ki bu hamlem komployu boşa çıkaracaktır. Ben komployu aşıyorum. Başarılı olursam, ne KCK tutuklusu kalır ne başkası. Bu olmazsa elli bin kişiyle halk savaşı olacak. Ölen ölecek, ben karışmıyorum. Yalnız herkes bilmeli ki: ne eskisi gibi yaşayacağız ne de eskisi savaşacağız. Kendime güveniyorum. Şunu iyi bilin devlet de ben de vazgeçemeyiz.”         
Bölücü başının yanıtında özgür kalacağının kararlılığı var. Ev hapsi ve affında dışında bir özgürlük ne olabilir? Bir tek şey olur. Bölücülerin yıllardan beri savaşını verdikleri Kürdistan olur. Kendi devletini kurunca ev hapsine de affa da gerek kalmaz. İmralı’dan çıkar tıpış tıpış BOP’la oluşacak 2.İsrail’in başına geçer. Demek ki bu konuda RTE ile APO arasında sağlam bir anlaşma var. Hem de ABD’nin güvencesinde…
“Hepimiz özgür olacağız.” sözüyle de bütün Kürtler kastedilmekte. AKP-PKK anlaşmasının ayrışmaya gitmekte olduğunu iki taraf da bilmekte. Çünkü her şey BOP gereğince bölünme planına uygun.
“Eskisi gibi yaşamamak ve savaşmamak” la ne anlatmak istiyor bölücü başı. Bu sözlerle tabana “Güçlüyüz!” iletisi verilmek isteniyor öncelikle. “ABD’ye de AKP’ye de teslim olmadık.” demek istiyor teslimiyetini gizlemek için. Kürtlerin aldatıldıklarını fark etmemeleri için kendince cesaret örtüleri örtüyor kirli anlaşmaların üstüne. Ancak şunu bilmiyor ki ne örtersen ört, ihanetin boyutu çok büyük ve hiçbir örtü kapatamaz bu kirliliği.
“Devletin de Apo’nun da vazgeçemeyeceği” nedir? Aralarında nasıl bir bağıt var ki ikisinin de vazgeçmesi olanaksız. Sözler ABD nezaretinde verilmiştir. Görevler de aynı merkezden iki tarafa tebliğ edilmiştir. Bölücü başı RTE’ye, RTE de ABD’ye teslim olmuştur. Bu teslimiyetten dönüş yok! İşte, “vazgeçememe” kararlılığı budur.
İmralı tutanaklarının basına sehven sızdığına inanmıyorum. Tutanakların bilinçli olarak sızdırıldığı kanısındayım. Hatta bu sızdırmadan iktidarın haberinin olmadığı da söylenemez. Neden mi? Tutanaklar sızdırılarak kamuoyu ve PKK tabanı ihanet sürecine inandırılmaya çalışıldı. 21 Mart’ın alt yapısı hazırlandı bu yolla.
Habur ve Oslo açılımlarından sonra başlayan İmralı süreci, rezaletin son perdesi. Tutanakların yayımlanması, AKP-PKK’nın amacına ulaşmasını zorlaştıracak. Burada yapılan toplum mühendisliği terse dönecek. Halk, üç perdelik ihanet oyununun son bölümünde gözünü açmaya başladı. Güneşin aydınlığı puslu havayı dağıtacak, oyun sona erecek.

                                               Adil HACIÖMEROĞLU
                                               15 Mart 2013
            Not: Yazılarımın tümünü, http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

İMRALI TUTANAKLARI 5



RTE, Suriye işine bulaştığında tüm aklıselim kişiler onu, kuzeyde bir Kürt yapılanması olacağı konusunda uyardı. Esat’ın gitmesiyle ülkenin bölüneceği vurgusu yapıldı. AKP sözcüleri ise ısrarla buna izin vermeyeceklerini söylediler. Oysa Suriye’nin kuzeyinde PYD’nin, Barzanistan’la koşut bir yapılanma içinde olduğu apaçık görülmekte.
“Kürtler (Suriye’deki Kürtleri kastederek) Barzani’nin emrine giremez. Onun çizgisi farklı. Kürtler, mutlaka bir öz savunma gücü oluşturmalı.” diyor bölücü başı İmralı tutanaklarında. “Öz savunma gücü” ne demek? Kürtlerin kendi silahlı güçlerini oluşturması demek.
Peki, Suriyeli Kürtler neden silahlı güç oluşturacaklar? Tabi ki yeni bir devlet kurmanın altyapısını oluşturmak için. Çünkü devlet olmak için askeri güç, ordu gerek. Dünyanın hiçbir yerinde ordusuz bir devlet ayakta durmaz. (Dünyada birkaç tane ordusu olmayan minik prenslikleri saymazsak) Hele Ortadoğu coğrafyasındaysanız ordunuz olmadan bir saniye ayakta duramazsınız.  
Barzanistan’ın silahlı gücü peşmergeler… PYD de silahlı gücünü oluşturacak. PKK, zaten yıllardır silahlı ve askeri deneyimi yüksek bir güç. Böylece kurulacak devletin (Bu ikinci İsrail’dir.) ordusu oluşturulmuş oluyor. Bu sözlerden de anlaşılacağı üzere Öcalan’ın ve PKK’nın Türkiye ile yola devam etme olasılıkları da niyetleri de yoktur. Açılım süreçleriyle kuracakları devletin kurumlarını oluşturmanın peşindeler.
Bölücü başı şöyle sürdürüyor sözlerini: “Komisyonlar kurulacak. Hakikat komisyonu da kurulacak. Akil adamlar denetiminde olacak. Çekilme o zaman olacak. Köylere geri dönüş olacak. Bunları yapmazlarsa geri çekilme olmaz. Çekildiğimiz alanda gerillayı daha da büyüteceğiz. Çekilirsek gerilla biter, görüşüne katılmıyorum. Suriye var, İran var. Şu an Suriye’de elli bin, Kandil’de on bin, İran’da kırk bin var.”            
PKK’nın silahlı güçlerinin çekilmesi, komisyonların kurulmasına bağlı. Bu komisyonlar nerede kurulacak? TBMM’de tabi ki. Yani ulusu birleştirmek için kurulan TBMM, ayrılıkçılığın kararını verecek, öyle mi? Bu yolla ayrılmanın hukuksal zemini oluşturulacak. Akil adamlarla da konu uluslararası boyuta taşınacak. Böylece sorun, terör konusu olmaktan çıkıp devletlerarası düzeye taşınacak. PKK da uluslar arası alanda terör örgütü olmaktan kurtulup devletmiş gibi taraf olacak. CHP’nin “akil adamlar, hakikatler komisyonu… gibi” söylemlerden vazgeçmesi gerek. Bu söylemlerle PKK’nın değirmenine su taşındığı gibi, Türkiye’nin bölünmesinin de yolu açılmakta.
“Çekildiğimiz alanda gerillayı daha da büyüteceğiz.” tümcesiyle ne anlatmak istiyor Öcalan? Demek istiyor ki: “Görünürde bir kısım silahlı militanı çekip sempatizanlardan yeni silahlı güçler oluşturacağız.” Hem de bu yeni güç, AKP hükümetinin tanıyacağı yasal çerçevelerde olacak.
PKK’nın silahlı güçleri çekilince nereye gidecek? Görünür adres Suriye’dir. Suriye’de oluşan merkezi otorite boşluğu bazı bölgelerde çetelerce doldurulmakta. Suriye’deki karışıklık, en çok PKK’ya yarar getirmekte. Silahlı güçlerinin konuşlanacağı geniş bir meskun alana sahip olmak üzere. Zaten Öcalan’ın yukarıdaki sözlerinden de bu durum anlaşılmakta. Suriye’deki PKK güçlerinin sayısının elli bin olduğunu söyleyerek oradaki örgütsel yığılmayı da açıklamakta.
PKK; Suriye’de elli bin, Irak’ta on bin, İran’da kırk bin, Türkiye’de elli bin, toplam yüz elli bin militanıyla ne yapacak? Bu gücünü niçin, kime karşı oluşturmuş? Bu sorunun yanıtı, her şeyi doğru düşünmemizi sağlar.
                                               Adil HACIÖMEROĞLU
                                               14 Mart 2013
Not: Yazılarımın tümünü http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.

                 


16 Mart 2013 Cumartesi

İMRALI TUTANAKLARI 4



            İmralı’da, BDP heyetiyle yapılan görüşmede bölücü başı soruyor Sırrı Süreyya’ya: “Sinop olayı rast gele mi, organize mi?” Sıradan gibi görünen, ama önemli bir soru. Sorudan anlaşılacağı üzere bölücü başı dışarıdaki gelişmeleri, olayları yakından izliyor. Dışarıda olsa bu kadar izleyemez.           
            Sırrı Süreyya yanıt veriyor: “Organizeydi başkan. Çünkü ancak bir reklam ajansı grafiği ile önceden hazırlanmış pankartlar ve bildiriler vardı. Sosyal medya üzerinden bize dönük kampanyalar başlatıldı. Darbe araştırma Komisyonunun görevi sosyal medya üzerinden bittikten sonra, Özel Harp Dairesi ile ilgili, Gladyo ile ilgili, Kürdistan bölgesi hariç özellikle Karadeniz’i deşifre eden bilgiler geldi.” Sayın vekil, BDP’den seçilmiş ve TBMM’de bulunmakta. “Başkan” diye saygıyla hitap ettiği kişi ise terör örgütü lideri. Yasalar içinde görev yapması gereken biri, yasa dışı örgüt liderine bağlılığı çok açık. Ayrıca Türkiye’de “Kürdistan” diye bir yerin olmadığını bilmiyor mu milletvekili andı içen kişi? TBMM kürsüsünden devletin bütünlüğünü koruyacağına dair yemin eden birinin bölücü örgüt diliyle konuşması nedendir?
Milletvekilinin(?) Öcalan’a verdiği yanıttan anlaşılmaktadır ki, Karadeniz Bölgesinde bölücülüğe karşı tepki, hem AKP hem de PKK çevrelerinde rahatsızlık yaratmakta. Bu rahatsızlığı gidermek için yakında Karadeniz’e yönelik bir takım provokatif hareketler olursa şaşırmam. Bölgede var olan ulusalcı anlayışı tasfiye etmek için birtakım çalışmaların olacağı kesin. Bu konuda özellikle Karadenizli yurttaşların oyuna gelmemesi gerek.
AKP-PKK sözcülerinin son günlerde sosyal medyayı dillerine dolamaları ilgi çekici. Yazılı ve görsel basını teslim alan AKP iktidarı, muhalefetin sesi olan sosyal medyayı susturmak için bazı yasaklar getirebilir. Muhalefet konuştuğu sürece bölücülük tartışılamaz da uygulanamaz da bu ülkede. Halkla ulusal güçlerin ilişkisini koparmak için her türlü baskıyı yapmaya hazır BOP’çular.
“Bir daha kendi öz savunmanızı hazırlamadığınız hiçbir yere gitmeyin. Size bir vurduklarında on vuramayacaksanız, gitmeyin, devlete güvenmeyin. Biliyorsunuz ki Ahmet Türk’ü            iki kez vurdular; bir Samsun’da, bir İzmir’de…” diye sürdürüyor sözlerini terörist başı. “Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az.” demiş atalarımız. Terörist başı her şeyi açıkça söylemekte. İktidarda gaflet uykusuyla horuldayanlar ise kendi horultularından başka bir şey duymamaktalar. Terörist kıstası koymuş, “Bir vurana, on vurun!” diye.
Öz savunma gücü ne demek? PKK’nın silahlı gücü demek. Oysa bir ülkede güvenliği kim sağlar? Resmi kolluk güçleri. Devlete güvenmemeyi öğütlüyor terörist başı. BDP’li vekillerin gittikleri yere PKK militanlarıyla gitmesini salık veriyor Öcalan. Demek istiyor ki gidilecek her yere kavga edecek biçimde gidin. Molotoflu, silahlı, bıçaklı, cepleri taş dolu militanları eksik etmeyin yanınızdan. Bölücü başı, bir iç savaş çıkarmanın peşinde. Kanla beslenen terör, daha çok kan içmek için ortam hazırlamak istemekte. Bütün bu sözler iktidarın görevlendirdiği kişilerin huzurunda söylenir. Türkiye’yi yöneten sorumlu sorumsuzlarsa bunların demokrasi gereği olduğunu halka anlatmak için kırk takla atmaktalar.
Bölücü başı dışarıda olsa örgütüyle devlet kurumlarıyla bu kadar rahat iletişim kuramaz. İstediği an örgütün dünyanın her hangi bir yerindeki sorumlusuna mektup yazabilmekte, dilediği devlet görevlisiyle görüşmekte. Açılım politikası, ihanet uçurumuna yuvarlanmakta. 12 Eylül’ün çocukları olan irtica ve bölücülük ihanet kemendini atarken bir şeyi hesaplamıyorlar: O da uyuyor görünen devin ayağa kalktığında neler yapacağı…
                                                           Adil HACIÖMEROĞLU
                                                           13 Mart 2013


TÜRK’ÜN ATEŞTE YANMASI YAZGI MIDIR?



            10 Mart’ta Almanya’nın Backnang kentinde sabaha karşı çıkan yangında anne Nazlı Özkan’la yedi çocuğu can verdi. En kötü ölüm biçimlerinden biri yanarak yaşamını yitirmek... Daha önce Almanya’da ırkçıların değişik zamanlarda yaptıkları kundaklamalarda birçok yurttaşımız yaşamını yitirmişti. İşte, bu nedenle Özkan ailesinin evinde meydana gelen yangın, kundaklama olasılığını akla getiriyor.
            Yoksulluğun pençesinden kurtulmak amacıyla bir damla umut, bir lokma ekmek için gurbet ellere düştü binlerce yurttaşımız. Köyünde karasabanı kavrayan el, birden devasa makinelerin kollarını çevirdi. Çelik sesi, kimyasal madde kokusu, kükreyen makinelerin homurtusunun karmaşık ortamında yaşam savaşı verdiler. Dilini, kültürünü bilmedikleri bir memleketin sokaklarını arşınladılar, sabahın kör karanlığında koşar adımlarla işe yetişme telaşıyla.
            Sevdalar, anılar, umutlar artlarında kaldı. Yarpuz, kekik, bahar ve güz kokusunun özlemiyle kavruldular. Kimi bozkırın sarı sıcağını, kimi deli poyrazların yaz yağmurlarını, kimi Karadeniz’in azgın dalgalarını, kimi Akdeniz’in bereketini, kimi bal damlayan ovaları, yağ akan dağlarının aşkıyla yaşadılar.
            II. Dünya Savaşı ile yerle bir olan Almanya’nın yeniden imarıyla ayağa kalkmasında büyük emek harcadı Türk işçileri. En ağır, tehlikeli işlerde çalıştırılıp Almanya’nın ağır işçileri oldular. Zaman geçti çocukları doğdu gurbet ellerde. Onlar hem doğdukları topraklara hem de baba topraklarına yabancı büyüdüler. Kültürler arası çatışmanın, uyumsuzluğun girdabında bir yol aradılar hep. 
İşte, Nazlı Özkan da ikinci kuşak “Almancı” idi. Aile işsizdi. Çocuk yardımlarıyla geçinmeye çalışan bir aile. Kısacası gurbet ellerde üç kuruş için sürünen yurttaşlarımız… Çok sayıda çocuk… İnsanca yaşamak için uygun olmayan fabrikadan bozma bir ev… Hangi nedenle çıktığı belli olmayan yangın, ailenin sekiz üyesini koparıp alıyor. Anne ve çocuklar yaşamları boyunca görmedikleri memleketlerinin toprağına ancak ölünce kavuşuyorlar. Üzüntü, acı verici bir öykü Özkan ailesininki…
Peki, Almanya’ya giden yurttaşlarımız için Türkiye ne yaptı? Dövizin kıt olduğu zamanlarda onları kurtarıcı gördü siyasetçiler. Almanya’dan gelecek markların, delik deşik bütçenin bir yerine yama olacağı düşüncesiyle davranıldı. Türkiye’de “Almancı”, Almanya’da “yabancı” işçiydiler. Yani iki arada, bir derede…
Alman toplumuna uyumları, ikinci kuşağın kendi kültürünü unutmaması söz konusu olduğunda siyasetçiler çareyi din eğitiminde buldu. Çok sayıda din görevlisiyle yurtdışındaki işçilerin sorunlarını giderme yolunu seçti Türkiye’yi yönetenler. Onların sosyal, kültürel, uyumsuzluklarının asıl nedenleri hep görmezden gelindi. İşçilerin birçoğu ya bölücü örgütün ya da çeşitli tarikatların insafına terk edildi. Yaşadıkları toplumla aralarında var olan eğitim uçurumunu gidermek için hiçbir çalışma yapılmadı denebilir. Onları dindarlaştırarak var olan sorunları çözeceğini sanan bir siyaset anlayışı, Özkan ailesinin yandığı evde kül olup savruldu, duman olup uçtu havaya.
Yine büyük büyük laflar edilecek. Bir örnek başsağlığı iletileri yayımlanacak. Herkes, herkesi suçlayacak. Sonunda değişen hiçbir şey olamayacak. Bölücü örgüt haraç toplamayı sürdürecek. Tarikat ve cemaatler “yardım” adı altında gariban işçinin parasını cebe indirecek. Aileler parçalanacak… İşsizlik parası için Almanya’daki sefil yaşam devam edecek… Çok çocuk yapıp çocuk yardımından yararlanarak Türk icadı olan geçim biçimi vazgeçilmez olacak. Her geçen gün toplumlararası kültürel fark çoğalacak. Türkiye de bütün bu sorunları çözmek için yurtdışına daha çok din görevlisi gönderecek. Döngü böyle sürecek…
Türk’ün değişmez yazgısı oldu ateşlerde yanmak neredeyse. Almanya’da Naziler, Madımak’ta kendini bilmez Ortaçağ kalıntıları, şantiye çadırında açgözlü sömürgenler, cezaevi aracında yüreğini yitirmiş devletli, fabrikada “ihmal” denen ilkellik, maden ocağında taşeron denilen asalaklık, evde elektrik kontağı denen bilinmezlik yakıyor Türk’ü. Yakanlar mı? Yananların küllerinden, dumanlarından siyaset, egemenlik, para, varsıllık devşirmedeler…
                                               Adil HACIÖMEROĞLU
                                               15 MART 2013
            

15 Mart 2013 Cuma

İMRALI TUTANAKLARI-3


                                               
İmralı tutanaklarının içeriğine kimseden itiraz gelmedi. “Şurası yanlış, burada saptırma, abartma var.” denildiğini duymadık. Tüm itirazlar, basına yansımasına... Bu nedenle tutanaklarda anlatılanları doğru kabul etmek gerek.
            İmralı tutanaklarını okumayı sürdürelim.
            “Metiner, ‘Sıkıştı’ diyor. Yanlış söylüyor. Sıkışma yok. Darbeyi önledim. Bir darbe var. Fakat derinliğini tam fark edemiyorum. MİT’i düşürseydiler, Türkiye’de tüm kaleler düşmüş olacaktı. Hakan Fidan tutuklansa, sonra sıra Başbakan’a gelecekti. Benim bu süreci canlandırmam, darbeyi engelleme sorumluluğu… Darbeyi önleyebileceğimi fark ettim ve süreci başlattım.” Bölücü başı, Başbakan’a yapılacak darbeyi önlediğini söylüyor. Bu sözlerden anlaşılacağı üzere kalkan oluyor RTE’ye. Bir yazgı birliği, dostça bir özveri, aynı ideali paylaşan kişilerin dayanışması söz konusu. Koruma güdüsü, tek yanlı olmaz. Eğer Öcalan Başbakan’a karşı bir darbeyi önlüyorsa, RTE’den de benzer korumaların yapılmış olması olasıdır.        
            Şu işe bakın ki iktidarıyla muhalefetiyle siyasetçiler ve devler kurumları Hakan Fidan olayında uyurken(!) bölücü başı İmralı’dan darbeyi fark ederek önlüyor(?).
 “Tüm kaleler” sözüyle anlatılmak istenen nedir? “Kale” sözüyle kast edilen AKP döneminde dönüştürülmüş devlet kurumları olduğu anlaşılmakta. Demek ki bunlar, AKP ile PKK’nın ortak “kale”leri. Her iki tarafın da “kale”leri savunma güdüsü söz konusu. Cumhuriyet kalelerinin yıkılmasında irticacılarla bölücüler kol kola.   
            Öcalan “darbe” konusuna ilişkin sözlerini şöyle sürdürüyor: “Savcının… 7 Şubat MİT’e darbesi… Ben darbeyi sezdim. Cezaevi müdürüne ‘Hakan Bey’i (MİT Müsteşar’ı Hakan Fidan’ı kastediyor.) yalnız bırakmamak gerekir’ dedim. Sözlü, yazılı iletişime geçtim. Beş ay önce tekrar kanal açıldı, diyalog başladı.”  
            Öcalan, ömür boyu hapis cezası almış değil mi? Dünyanın en büyük teröristi, İmralı’da soyutlanmış olarak cezasını çekmiyor muydu? Tutanaklarda açıklananlara bakılınca PKK liderinin soyutlanması söz konusu değil. Çünkü istediği zaman devletin üst kademelerindeki kişilerle kolayca iletişim kurabilmekte.                                                                    
            Bölücü başının Fidan aşkının nedeni ne? Niçin yalnız bırakmak istemiyor Fidan’ı? Aralarındaki bağlılık dikkat çekici. Anlatılanlardan anlaşılıyor ki açılım birlikteliği bir dava arkadaşlığına dönüşmüş. Aynı cephede olmanın dayanışmacılığı var ortada. Herkes verilen rolü, hakkıyla yerine getirmek zorunda; mevki ve sorumluluklar ne olursa olsun. Yoksa deliğe süpürülme tehlikesi var.
            Sam Amca rolleri dağıtmış. Hükümet, bölücü örgüt, medyanın satılmış kalemleri, beyazcamın bülbülleri herkes aldığı görevi yerine getirmek üzere canla başla çalışmakta. Nereye kadar bu çaba? Millet duvarına tosladıklarında her şey biter. Takke düşer, kel görünür. Millet kendi evlatlarıyla emperyalist başkentlerden rol isteyen piyonları fark ettiği gün, Türkiye’nin bayram günüdür.
                                                           Adil HACIÖMEROĞLU
                                                           11 Mart 2013 
                                              

             

10 Mart 2013 Pazar

İMRALI TUTANAKLARI-2



            İmralı tutanaklarında önemli bir bölüm: “APO’ yu bitirdik, dediler. Stratejik hata yaptılar. Ergenekon’a saptılar. Umarım, bu sefer böyle olmaz. Onun için benimle oynanmayacağını özellikle AKP’ye anlatmalısınız. AKP’lilerle konuşun, anlatın. Siz Meclis’tesiniz, size çok görev düşüyor. Anlamlı bir uzlaşmaya gidilseydi (Ecevit döneminde) ne Ergenekon ne AKP olurdu. Biz AKP’yi çıkartan gücüz.” Tutanakların bu bölümü kimselerin dikkatini çekmemekte. Oysa işin püf noktası diyebileceğimiz bölüm burası.
            Yukarıdaki sözleri iyi anlamak için AKP öncesi koşulları az da olsa anımsamalı. ABD yönetimi, Irak’a müdahale için acele etmekte ve 57. Hükümet buna karşı çıkmakta. Ecevit, Ortadoğu’nun ABD müdahalesiyle nasıl bir kan gölüne dönüşeceğini o zamandan görüyor. Alman ve Fransız basını “Hasta denilen Ecevit, ABD’nin Irak’a müdahalesini bir yıl erteledi.” biçiminde haberler yapmaktaydılar. Türkiye olmadan Irak’a bir Amerikan müdahalesinin olamayacağını bütün dünya anlamıştı. İşte, tam da bu noktada başta ABD ve diğer küresel emperyalistler Ecevit hükümetini yıkmak için kolları sıvadılar. Olmadık yerde bir ekonomik kriz çıkarılarak Ecevit hükümeti kundaklandı. Bahçeli’nin erken seçim isteğiyle AKP’nin önündeki engeller kaldırıldı. Seçimlerin sonunda Türk siyasal tarihinin en büyük politik tasfiyesi gerçekleşti.
            2002’de DSP’den istifa ederek 57. Hükümetin kundaklanmasının yolunu açan bazı siyasetçilerin bugün CHP’de yer alması açıklanabilir bir durum değil. Bu kişiler öncelikle DSP’den neden istifa ettiklerini kamuoyuna anlatmalı. Küresel bir komplonun parçası olanların Türk siyasetine ve ulusun geleceğine katacağı bir şey yoktur.
            2002 koşullarında AKP’yi ortaya çıkaran güç ABD. Hemen ardından BOP eş başkanlığı görevi çerçevesinde ABD ile iki sayfa, dokuz maddelik “Gizli Plan” için anlaşmalar yaptı Gül. O günden sonra Ortadoğu’daki tüm ABD saldırılarının ön safında AKP’yi görmekteyiz. Öcalan, “AKP’yi çıkartan gücüz.” derken kendilerini ABD ile bir bütün mü görmekte?
            “Anlamlı uzlaşma”yla anlatılmak istenen nedir? Anlatılmak istenen, federasyondur ya da özerkliktir. Adı ne olursa olsun bölücü örgütü tatmin edecek tek çözüm, bölünmeye gidecek bir sürecin yasal zemine oturtulmasıdır. Demokratik hakların sağlanması adı altındaki birtakım istekler, masumiyet ve mağduriyet yaramak için kullanılan atlama taşları.
            AKP ve PKK’nın yolları her noktada kesişmekte. Kavşak noktasında ise ABD bulunmakta. Onları ortaya çıkaran güç de Evren’iyle, Özal’ıyla 12 Eylül darbecileridir. Olmayan bir darbenin sözde sanıkları Ergenekon adı altında zindanlarda çürütülürken 12 Eylülcülerin el üstünde tutulması bundandır. Hiç evlat babasına silah çeker mi?
                                                           Adil HACIÖMEROĞLU
                                                           8 MART 2013
            Not: Yazılarımın tümünü http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.
            

8 Mart 2013 Cuma

İMRALI TUTANAKLARI-1



            23 Şubat 2013’te BDP’ den üç milletvekili ile birkaç devlet görevlisi İmralı Adasına, bölücü başıyla görüşmeye gitti. Görüşmede neyin konuşulduğu, hangi konularda uzlaşmaların olduğu merak edilirken 28 Şubat günü Milliyet Gazetesinde “İmralı Tutanakları” başlığı altında Öcalan’ın konuşmaları yayımlandı.
            “Tutanaklar” okunduğunda terör örgütü liderinin özgüveninin yüksek olduğu görülmekte. Ayrıca hükümetten önemli tavizlerin kopartıldığı, kendisi açısından yaşamsal güvencelerin alındığı da sezilmekte.
            Bölücü başının BDP, PKK’nın Avrupa sorumluları ve Kandil’deki teröristlere mektup yazıp göndermesi ilginç. Bu mektupları, BDP milletvekillerinin yemeden içmeden adreslerine ulaştırmaları ise üzerinde durulması gereken bir konu. “Devletin varlığı ve milletin bölünmez bütünlüğü” için yemin etmiş milletvekillerinin, bölücü örgütün kuryeliği için nasıl çaba gösterdikleri gözlerden kaçmamakta. Bu kişiler milletin vekili mi, yoksa terör örgütünün kuryesi mi? Bu sorunun yanıtı verilmeden Türkiye’nin normalleşmesi olanaklı mı?
            “Eski yaşam alışkanlıklarını top yekûn bırakmak gerekir. Neden? Çünkü bir rejim değişikliği olacak. Tanzimat, Meşrutiyet, Cumhuriyet, 1950 çok partili hayata geçişten çok daha önemli, bu hepsinden daha derinlikli olacak.” Bu sözler bölücü teröriste ait. Ulusumuzu bu günlere getiren tüm toplumsal değişimlerden, devrimlerden daha derinlikli olacak olan nedir? Bölücü başı burada açıkça söylüyor, anlayan anlıyor; gaflet içindekilerse ihanet yolunda dörtnala ilerliyor.  “Rejimin değişeceğini” söylüyor bölücü başı. Yani cumhuriyet yıkılacak, ona göre. Peki, yerine ne konacak? Tabi ki başkanlığa dayalı federatif sistem. Kısacası yönetiminde RTE ve Öcalan’ın bulunduğu bölünmüş bir Türkiye.
            Terör örgütü liderinin “Rejim değişikliği olacak.” Sözüne TBMM’de temsil edilen iktidar ya da muhalefet partilerinden bir karşı çıkış geldi mi? Ne yazık ki hayır! Onlar tutanakların nasıl sızdırıldığının peşinde. Neden mi? Tutanakların yayımlanmasıyla hepsi suçüstü yakalandı. Gizlice sahneye koymak istedikleri Cumhuriyet yıkıcılığı ortaya çıktı.
            Hem BDP hem de Kandil’dekilerin özgüvenlerindeki patlama kimseye bir şeyler anlatmıyor mu?
            Bölücü başı, Cumhuriyet devriminin öncülleri olan Tanzimat ve Meşrutiyet’in de önemsizleşeceğinden söz etmekte. Yani AKP-PKK Türkiye’nin geçmişinde bulunan tüm modernleşme hareketlerinin toplumsal ve siyasal etkilerini yok etmek konusunda anlaşmış durumdalar. Yalnızca Cumhuriyet değil, Osmanlı dönemindeki modernleşme hareketleri de hedefte.
            AKP-PKK Türkiye’yi Ortaçağa geri döndürme konusunda hemfikirler. Bölünmüş bir Türkiye ve feodallerin egemenliğinde can çekişen bir ulus. Emperyalizme teslim olmuş insanlığını yitirmiş bir coğrafya.
            Türkiye’de çağdaşlaşmanın getirdiği yaşam tarzını, siyasal kurumları, bilimsel gelişmeleri yok ederseniz tüm Ortadoğu zifiri karanlığın girdabında debelenir. Bu zifiri karanlığı neden istemekte AKP-PKK? ABD istediği için. Küresel sermaye enerji kaynaklarını kontrol etmek istediği için.
            ABD emperyalizmi ayakta kalsın diye Türkiye’nin yurttaşları feda ediliyor. Taşeronluk sistemi ekonomiye nasıl egemen olduysa siyasete de egemen olmakta. Olan da suçsuz, günahsız halka olmakta.
                                                                      Adil HACIÖMEROĞLU
                                                                      8 Mart 2013