25 Mayıs 2013 Cumartesi

SOSYAL DEMOKRASİ BUDUR KILIÇDAROĞLU

                            
            CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Brüksel’de Avrupa Parlamentosu (AP) Sosyalist Grup Başkanı Hannes Swoboda ile yapacağı görüşmeye ev sahibi tarafından kabul edilmedi. Neden mi? Kılıçdaroğlu, Swoboda ile yaptığı ortak basın toplantısında Erdoğan’la Esat’ı bir tutarak ikisi ne de diktatör dediği için.    
Swoboda görüşmeyi iptal etmesinin gerekçesini şöyle açıkladı: “Erdoğan’ı eleştirebilirsiniz, Erdoğan halkın oyuyla iktidara gelmiş birisi. Kabul etsek veya etmesek de halkın oylarına anlayış göstermek durumdayız. Erdoğan’ın politikasını kabul etmeyebilir eleştirebilirsiniz. Ama diktatörle halkın oyuyla gelen arasında büyük fark olduğunu bilmemiz gerekiyor. Ayrıca AP Sosyalist Grubu’nun Esad ile ilgili duruşu ve politikası belli. Bizim için Esad eli kanlı bir diktatördür. Bir an önce yönetimi bırakmalıdır. Esad ise halkın oyuyla iktidara gelen birisi değil. İki lider arasında büyük fark var.” Bu sözler, Avrupa sosyal demokrasisinin ne olduğunu açıklaması bakımından ilginçtir.
Swoboda’ya Hitler ve Mussolini’nin de seçimle geldiğini anımsatmalı öncelikle. Demek ki Avrupalı sosyal demokratlar bu iki faşist lidere de saygı duymaktalar. Avusturya’da seçimlerden birinci çıkan ırkçı lider Jörg Haider’e Avrupa’nın demokrasi şampiyonları neden saygı göstermediler? Irkçı liderin başbakanlık koltuğuna oturmaması için neden Avrupa’nın solu da sağı da seferber oldu? Avusturya halkının tercihine niye anlayış gösterilmedi? Demek ki Avrupalı siyasetçiler çifte standart uygulamaktalar.
Peki, Avrupalı siyasetçilerin Erdoğan sevgisi nereden geliyor? RTE, ABD ve AB emperyalistlerinin çıkarlarına uygun davrandığı için şimdili baş tacıdır. Özellikle Suriye konusunda ABD ve AB’nin ileri karakolu gibi davranması, Batılıların ona karşı sevgisini daha da artırmakta. Tabi bu sevgi şimdilik... İlerde sevgi, nefrete dönüşebilir.
Swobada ve AP sosyalistlerinin Esat düşmanlığının nedeni nedir acaba? Esat, AB ve ABD’ye boyun eğmeyip İsrail’in yayılmacı, saldırgan politikasına da karşı duruyor. Her şeyden önce ülkesinin bütünlüğünü savunmakta. Bunun içindir ki Batılı emperyalistlerin hedefinde Esat.
Swoboda’nın sözlerinde tek doğru var: RTE ile Esat’ın bir tutulamayacağı… Evet, Kemal Bey bu iki siyasetçiyi karşılaştırmada yanlış yapmıştır. Esat; emperyalist saldırganlığa karşı duran, ülkesini savunan, teröristlerle mücadele eden bir yurtsever. Erdoğan ise terörle müzakere ederek ülkesini bölünmenin eşiğine getirmiş BOP eşbaşkanı. Bu ikisi, bir tutulur mu Kemal Bey?
Bazı gazeteler ve köşe yazıcıları, Swoboda’nın tavrını kişiselleştirip yumuşatmak, Avrupalı sosyal demokratları temize çıkarmak için türlü gerekçeler öne sürmekteler. Bunların en dikkat çekici olanı ise Swoboda’nın eşinin yönetici olduğu şirketin Türkiye’deki rüşvet olayı. Böylesi bir olayın Avrupalı sosyal demokratların genel politikasında belirleyici olması olanaksız. Eğer CHP, Batı’nın Suriye politikasını kayıtsız, koşulsuz destekleseydi; büyük bir olasılıkla bu kaba davranışla karşılaşmayacaktı Kılıçdaroğlu.
Irak işgaline karşı çıkan Avrupalı sosyal demokrat görüp işittiniz mi Kemal Bey? Üstelik İngiliz Tony Blair, Bush’la kol kola bir buçuk milyon Iraklının ölümüne neden oldu.
Dünyanın dört bir köşesinde alevlenen sömürgeciliğe karşı ulusal kurtuluş savaşlarını destekleyen Avrupalı bir sosyal demokratı gören var mı? Gören olamaz, neden mi? Çünkü sosyal demokrasi emperyalizmin sol ayağı olarak görevini yapmak zorunda. Emperyalizme hizmet etmek onların görevi, ezilen halkların savaşımı onları ilgilendirmez.
Dünyada sömürgeciliğe karşı ilk kurtuluş savaşının öncüsü olan CHP’yi, sosyal demokrat ideoloji bataklığına sokarak emperyalist kapılarda rezil etmeyin Sayın Kılıçdaroğlu. Swoboda’ya kırılmışsınız, davranışını kaba bulmuşsunuz. Sosyal demokrasi budur Kemal Bey, şaşırmayın, onların süslü sözlerine kanmayın. Ezilen ulusları elleri titremeden kıyan Avrupa’nın Hıristiyan demokratlarıyla sosyal demokratları değil mi?
Türkiye!nin de CHP’nin de geleceği, emperyalizmin sağ ve sol ayaklarını oluşturan ideolojilerde değil; “Kemalizm”dedir Kemal Bey!
                                     Adil HACIÖMEROĞLU
                                     22 Mayıs 2013
Not: 27 Mayıs 2013 tarihli Ulus Gazetesinde yayımlanmıştır.




13 Mayıs 2013 Pazartesi

SENİN MALİYETİN NE KADAR CENGİZ?


                                   
Gerek AKP sözcüleri gerekse yandaş ve besleme basının iktidar destekçisi köşelemecileri halkı küçük görme, zaman zaman da topluma hakaret etme konusunda yarışmaktalar. Bunun son örneği de Radikal Gazetesi yazıcısı Cengiz Çandar. Reyhanlı bombalarını kendince yorumlayan Çandar’ın bombalarla can veren yurttaşlarımıza bakış açısı ilgi çekicidir.
13 Mayıs 2013 tarihli “İsrail’e Vuramayan Reyhanlı’ya Niçin Vurur?” başlıklı yazısında şöyle diyor Cengiz Çandar: “Bu nedenle, Reyhanlı’daki patlamaları ve şimdiye dek herhangi bir benzeri olayda görülmemiş yükseklikteki can kaybını, Ortadoğu politikasında ‘etkili bir aktör’ olmanın ‘kaçınılmaz maliyetlerinden biri’ olarak görmek gerekiyor.” Reyhanlı’da ölenleri “kaçınılmaz maliyet”  olarak görmekte köşe yazıcısı.
Şöyle sürdürüyor yazısını Çandar: “Bu, tatsız bir gerçek ama maalesef böyle. Böyle bir maliyetten uzak kalmak için Türkiye’nin Suriye’de olan bitenlerden uzak durması gerekmez miydi?”
Konuyu daha iyi anlamak için “maliyet” sözcüğünün anlamını anımsayalım öncelikle.
“Maliyet: Üretimde bir mal elde edilinceye değin harcanan değerlerin toplamı. (TDK Türkçe Sözlük)”
Demek ki bir mal üretmek için maliyet hesaplanır. Her malın bir maliyeti vardır. Ekonomik konular söz konusu olduğunda kullanılır bu sözcük.
Ey köşe yazıcısı, insan mal mıdır ki maliyeti olsun. İnsanın değeri, parayla pulla ölçülebilir mi? İnsan yaşamına paha biçilir mi hiç?
Ortaçağ’ın köleci düzeninde insanlar, alıp satılırdı. Yoksa senin çok savunduğun, yerlere göklere sığdıramadığın AKP iktidarının köleci düzeni uyguladığını mı söylemektesin.
Rüzgâra göre yön, mevsime göre renk değiştiren dönek medya bülbüllerinin bir maliyeti mi var efendilerine? Bundan mıdır eskiden inandıkları davalarına bir anda sırtını dönmekte bu bülbüller?
Günümüzde bazı kişiler beyinlerini, dillerini satarlar efendilerine. İnanmadıkları davaların adamı olurlar üç kuruş uğruna. Böyle olunca da herkesi kendi gibi sanır bu muhterem zevat.
AKP’li eski bir bakan, halka “malzeme” derse yandaş gazeteci de o “malzeme”nin “maliyeti”ni hesaplar.
Yılların gazetecisine bir şeyi anımsatmak isterim. Bir gün birileri de kalkar “Senin maliyetin ne kadar Cengiz?” diye sorarsa şaşırmamak gerek. Belki de bu soru, çoktan sorulmuştur.
Öncelikle Türkiye’de yaşayan kim olursa olsun her yurttaşa saygı duymalı siyasetçi de gazeteci de. Kısacası, insana insan saygı duyar.
                                               Adil HACIÖMEROĞLU
                                               13 Mayıs 2013

12 Mayıs 2013 Pazar

REYHANLI’NIN HESABINI NASIL VERECEKSİNİZ?


                        
            11 Mayıs günü Hatay’ın Reyhanlı İlçesinde belediye ve postane binalarının önünde şiddetli patlamalar oldu. Patlamalarda elliyi aşkın yurttaşımız yaşamını yitirdi.
Yüzden fazla yurttaşımız da yaralandı. Ölenler ve yararlananlar sivil insanlar. Sivil hedeflere yöneltilen bu saldırıya ve yer seçimine bakıldığında saldırganın kimliği de ortaya çıkmakta.
El Kaide’nin, geçmişte de ülkemizde benzer eylemleri olmuştu. Hem daha önce yapılanlarda hem de Reyhanlı’daki eylemde amaç, olabildiğince can kaybına neden olmak, bu yolla da kamuoyunu sindirmek.
Reyhanlı’daki patlamaların yol açtığı faciaya karşı halkın tepkisi yükselmeye başladığı bir anda, AKP’li bakanların da açıklamaları birbirini izledi. Hemen suçluyu buldular: Esat. AKP’liler, “Çözüm sürecini baltalamak isteyenler…” biçiminde başlayan tümceler kurdular. AKP sözcülerinin her şeyin sorumlusu olarak gördükleri “Ergenekon ve Esat”tı.
Reyhanlı’daki eylemi, en son yapacak siyasal adres Şam yönetimidir. Çünkü böyle bir kışkırtmadan en büyük zararı görecek olan onlardır. Kendisine büyük zararlar getirecek, hatta sonunu hazırlayacak bir eylemi Esat yönetimi neden yapsın?
Suriye’de Şam yönetimine karşı savaşan El Nusra Örgütü, Reyhanlı patlamasını saniye saniye görüntüledi. Rastlantının böylesi de olmaz, değil mi? Bir yerde bir eylem olacaksa bunu önceden bilip kameraya almayı kimler düşünür? Tabi ki eylemi yapanlar… Adamlar eylem öncesinde hazırlıklılar. Bombaların patladığı anda tekbir sesleri duyuluyor. Anlayacağınız Reyhanlılı yurttaşlarımızın öldürülmesini “tekbir”le kutsayıp kutlamada eli, kanlı cinayet şebekesi. Neden? Akıllarınca orada ölenlerin Alevi ya da laik yurttaşlar olduğunu düşünmekteler. İnternette El Nusra’nın çektiği görüntülere kolayca ulaşılabilir.
Gerçek, bu kadar ortadayken işi saptırmanın bir gereği var mı? Bir kişinin yalan söylemesi önemli suç ve günahtır. İftira atması ise daha büyük suç ve günahtır. Yalan da iftira da çok ayıptır, insana yakışmaz. Cahilce kurnazlığınızla insanları aldatacağınızı mı düşündünüz? Herkesi kendiniz gibi bilgisiz, saplantılı, milletine, tarihine düşman mı sanıyorsunuz?
AKP, besleme teröristlerle kendi halkını öldürten bir iktidar olarak tarihin kirli sayfalarındaki yerini alacak. Hem Suriyeli hem de Türk şehitlerin kanı onların büyük bir ayıbı, günahı olarak sonsuza dek yakalarını bırakmayacak. Emperyalist dolduruşlarla, hayalci ideolojik saplantılarla maceralara girişmenin cezasını ödemeli bu iktidar. Türkiye’yi etnik kökenlere, inançlara göre böldüğünüz yetmediği gibi komşularımızı da paramparça ediyorsunuz. Ne uğruna? Cehalet ve efendiye hizmet uğruna… Ayıptır bu, çok ayıp…
                                               Adil HACIÖMEROĞLU
                                               12 Mayıs 2013

11 Mayıs 2013 Cumartesi

PKK GERÇEKTEN ÇEKİLİYOR MU?



            PKK, Türkiye’deki silahlı güçlerinin 8 Mayıs’ta Irak’ın kuzeyine çekileceğini açıkladı. AKP, BDP ve bunlara inanan farklı kesimlerden kişiler neredeyse bayram yapacaklar. Ellerinden gelse bu günü, resmi bayram ilan edecekler. İktidar partisince kamuoyunda terörün tamamen bittiği algısı yaratılmakta. Acaba terörün tamamen bitmekte olduğu doğru mu, PKK gerçekten çekiliyor mu?
PKK’nın Türkiye topraklarında ne kadar silahlı gücünün olduğu kesin olarak belli değil. Çekilecek olanları, resmen belirlemekte olanaksız. Teröristlerin çekildiğini, ancak PKK kaynaklarının verdiği bilgiler ölçüsünde bileceğiz. Çekilen teröristler, silah ve mühimmatlarını ne yapacaklar? Terör örgütünün çeşitli illerde üs olarak kullandıkları yerler, barınaklar ne olacak? Buralardaki yığınakların kendi haline bırakılacağını düşünmüyoruz. Üslerdeki silah, mühimmat ve yaşam malzemeleri bakıma, korumaya muhtaç. Bu nedenle bir kısım teröristin buralarda konaklaması gerek.
Teröristlerin önemli bir bölümünün geri çekilmeyip köyüne, kasabasına dönerek her an göreve hazır biçimde bekleyeceği bir gerçek. Bu teröristler, hem rahat bir ortamda kendi güvenliklerini sağlarken hem de olası bir silahlı milis örgütlenmesinin elemanları olarak görev yapacaklar. PKK, tarihinde görülmedik bir örgütlenme, propaganda ve yandaş toplama olanağına kavuşmakta. Böylece de ilerde düşünülen halk ayaklanmasının altyapısının oluşması için önemli bir olanağa kavuşmakta bölücü örgüt.
Peki, bölücü örgütün tarihinde görülmedik biçimde rahat örgütlenme olanağına kavuşmasındaki etkenler neler? Birincisi, kamuoyuna pompalanan barış havası nedeniyle devlet görevlilerinin bu tür örgütlenmeleri görmezden gelmeleri. Barışı baltalayan kişi olmamak için hiçbir resmi görevli PKK’ya karşı bir tavrın içinde olmayacaklar.
İkinci nedense güvenlik güçlerinin neredeyse tamamen geri çekilmesi. Zaten PKK’nın öncelikle gerçekleşmesini istediği önkoşul bu. Güvenlik güçlerinin dağları, ovaları, sınır hattını boş bırakması bölücü örgütün arayıp da bulamayacağı bir nimettir. Bu süreçte terör örgütü yeni üsler oluşturmak için fırsat bulacak. Özellikle sınır boylarında teröristlerin yuvalanması, örgüte yeni gelir kaynakları sağlayacak. Bu da halkla yöneten-yönetilen ilişkisinin oluşmasını sistemleştirecek.
KCK operasyonları sırasında devletin bir kısım istihbarat elemanları açığa çıktı. Kısacası KCK içindeki devletin istihbaratçıları, yine devlet eliyle deşifre edildi. Bu, dünyanın hiçbir ciddi devletinde görülmeyecek bir olaydır. Hiç kimse, hiçbir kurum bindiği dalı kesmez. İstihbaratı olmayan devlet, devlet olmaz. Bir devletin gücü ve büyüklüğünde en etkili etmenlerden biri, istihbarattır. İstihbarat ağının yara alması, örgütlenip büyüme konusunda PKK’yı rahatlatacaktır.
Terör eylemleri sırasında devletin yanında yer alan Kürtlerin çoğunluğu çözüm sürecinde en büyük şaşkınlığı yaşayan kesim. Devlete güvenerek PKK’ya karşı gerektiği zaman mücadeleden çekinmeyen bu insanlar ortada bırakıldı. Bu yolla da bölücü örgüt, yeni bir alanda yayılma olanağına kavuştu. Yıllardır isteyip de yapamadığı bir şeydi bu.
Yukarıda anlattıklarımızdan da anlaşılacağı üzere PKK, Kürtlerin çoğunluğuyla bütünleşme ve onları temsil etme olanağına kavuşturuluyor bu çözümsüzlük süreciyle.
Geri çekilme konusunda gözden kaçırılmak istenen bir gerçek daha var. O da PKK’nın döşediği mayınlar… Şehitlerimizin ve yaralı askerlerimizin önemli bir bölümünün mayın patlamasıyla olduğunu düşünürsek konunun önemi sanırım anlaşılır. PKK’nın döşediği mayınların sayısı hakkında kesin bir bilgi yok. Yüz binlerle ifade edilmekte bu sayı. Bir mayının en az bir askerimizi etkisiz duruma getirdiği düşünüldüğünde PKK’nın silahlı varlığının geri çekilme olsa dahi süreceğinin bir kanıtıdır. PKK, mayınlar sayesinde araziyi kontrol etme olanağını elinde tutmakta.
Adı “barış” olan çözüm sürecinin aslında Türkiye’yi nasıl bir çözümsüzlük sürecine soktuğu açıkça görülmekte. Önümüzdeki aylarda bölücü örgüt; siyasal, ekonomik, özgüven ve askeri alanlarda eskisinden daha güçlü duruma gelecek. Türkiye ise teröre karşı mevzisini yitirecek. Burada moral bir çöküşten de söz etmeliyiz. Yıllardır süren terörün sorumluluğunu, nedenini Türkiye Cumhuriyeti’nin kurumlarına yükleme kampanyası devleti zayıflatırken PKK’yı güçlendirmekte.
PKK, gerçekte geri çekilmiyor; mevzi kazanıp kök salıyor. Geri çekilen ise Türkiye. İş bilmez, tarihsel gerçeklerden habersiz, yazgısını emperyalist güçlere bağlamış siyasal bir erk; hem Türkiye’nin hem de Ortadoğu ülkelerinin başına büyük belalar açmakta. Var olmak için bu oyunu bozmak gerek. Yurtseverliğin, barışçı olmanın gereği bu.
                                               Adil HACIÖMEROĞLU
                                               9 Mayıs 2013
Not: 13 Mayıs 2013 tarihli Ulus Gazetesinde yayımlanmıştır.

9 Mayıs 2013 Perşembe

KİŞİSEL ÇIKAR, TOPLUMSAL ÇIKARIN ÖNÜNE GEÇERSE



            Üç aylık maaşını peşin alan milletvekili, seçimlerde meclis dışında kalırsa hak etmediği aylığı geri ödemeyip afiyetle yiyecek. Milletvekillerinden biri üç aylığını peşin aldıktan birkaç gün sonra cumhurbaşkanı seçilirse vekillik maaşını geri vermeyeceği gibi Çankaya’dan da aylık alacak. Anlayacağınız üç ay çift maaş.
            “TBMM üyeleri ile eski milletvekilleri ve dışarıdan atanan bankalar ile süresi sona erenlerle bunların eşleri, anne ve babaları ile bakmakla yükümlü oldukları çocuklarının, dul ve yetimlerinin tedavileri ile ilgili her türlü gider TBMM’den karşılanacak. ( Kişi, çıkar peşinde koşmaktan başka bir şey bilmezse sözcük dağarcığı böylesine kıt, dil kurallarına uymada bu kadar yetersiz olur. Bir tümcede “ile”yi beş, “ve”yi ise üç kez kullanır.) Bu tümceden anlaşılacağı üzere bir gün milletvekilliği yapan birinin yedi sülalesi ömür boyu birinci sınıf tedavi görecek.
            “Eski vekiller yasama, ödenek, yolluk, genel kurula girme dışında kalan ve TBMM üyelerine tanınan bütün haklardan yararlanacak.” Milletvekilinin yenisi de eskisi de hazineden beslenmek için ayrıcalıklı olacak.
            “Yeni ve eski vekiller kamu kurum ve kuruluşlarının sosyal tesis ve imkânlarından yararlanacak.”                      
            “Milletvekilleri, başkent protokolünde orgeneral ve oramiraller ile YÖK Başkanının önüne geçecek.” Zaten öne çıkmasalar kendilerini kimsenin fark etmeyeceğinin farkındalar.
“Milletvekillerinin temsil niteliği bulunan programlar için yapmış oldukları giderler, TBMM bütçesinden karşılanacak.” Bunun Türkçesi şudur: Vekillerin yurt içi ve yurt dışına yapacakları tüm gezilerin parası devletten çıkacak.          
“Eski vekillerin kendileri, eşleri ve çocukları kırmızı pasaport kullanacaklar.” Yani yaşam boyu ayrıcalık. Kırmızı pasaport, Barzani ve Talabani’ye verildikten sonra zaten ayağa düşmüştü, şimdi çarşı pazarda dolaşacak.
“Eski ve yeni vekillerin silahlarının ruhsatı sınırsız olacak.” Aslında onlara koruma da gerekli. Yetim hakkına bu kadar göz dikenlerin azcık vicdanı varsa utanıp korkarlar sokağa çıkmaya.
“Milletvekillerinin resmi ziyaret ve programları sırasında kullandıkları araçlar itfaiye, cankurtaranlara tanınan geçiş üstünlüğüne sahip olacaklar.” Ne vekillerimiz var ama? Her kıpırdadıklarında yangın söndürüp can kurtarmaktalar…
“Vekillerin aylıkları gelir vergisine tabi olmayacak.”
Yukarıda tırnak içinde yazılan eski ve yeni vekillere tanınan ayrıcalıklar bir muz cumhuriyetinde değil, demokratik olduğu savlanan ülkemizde söz konusu. Dünyada krallara bile tanınmayan haklara sahip olan vekillerin, bu durumuyla milleti temsil etmeleri olanaklı mıdır?
TBMM’de bulunan dört partinin böyle bir konuda işbirliği yapması ilginçtir. Asgari ücretten vergi alınan bir ülkede vekillerin üstün ekonomik ayrıcalıklara sahip olması ayıptır. Halkı yoksullaşan ülkelerde krallar varsıllaşır. Şimdi, TBMM’de milletin vekili var mı, onu göreceğiz. Bu soygun yasasına karşı çakacak namuslu, yetim hakkı yemeyecek vekilleri merakla beklemekte kamuoyu. Kişisel çıkarını, temsil ettiği toplumun çıkarından üstün tutan siyasetçinin halk için yapacağı hiçbir şey yok.
Eee, bir ülkede padişah varsa derebeyler, kralcıklar da olacak. Kralcıklara yaptıkları hizmetin karşılığı da ödenmeli değil mi? Memleket elden gidiyor, kimin umurunda? Halkın çoğunluğu açlık sınırındaysa padişah ve avanesini ilgilendirir mi? Halk da aç kalmasın, ekmek bulamıyorsa pasta yesin!
                                               Adil HACIÖMEROĞLU
                                               8 Mayıs 2013

2 Mayıs 2013 Perşembe

1 MAYIS’TA BÜYÜK PROVA


                                            
            1Mayıs öncesi hükümetle sendikalar arasındaki restleşmenin nereye varacağını birçok kişi tahmin etmiştir. Anlamsız inatlaşmaların faturası hep günahsız insanlara çıkmakta.
AKP Hükümetinin demokrasiden uzak, faşizan uygulamaları bilinmekte. Gündem değiştirme konusundaki becerisine ise şapka çıkarılır. “Barış süreci” denilen bölücü girişime karşı geniş bir halk muhalefeti gelişmekte. Medyanın tüm sansürüne karşın halk muhalefeti çığ gibi büyümekte. Gündemi değiştirmek için “milli içki” tartışması ortaya atıldı, ama tutmadı. Gündem değişmedi. Akiller her gittikleri yerde hayal kırıklığıyla karşılaştılar. O zaman yeni bir konu gerekmekteydi. İşte, tam da bu noktada çoğunluğu akillerden oluşan sendika başkanları yetişti AKP’nin imdadına. “Taksim’e gireriz. Giremezsin.” tartışması, hem emekçilere hem de İstanbullulara bayramı zehir etti. Bunda sorumsuz ve halktan, işçiden uzak sendikacılığın da önemli payı var. 1 Mayıs 2013’ün sorumsuz sendikacılığın sona ermesi açısında bir kırılma noktası olduğunu da söyleyelim.
AKP’nin akiller listesinde yer alan sendika liderlerinin emekçikler lehinde doğru karar vermeleri olanaksızdır. Çünkü aklı ve vicdanı karışık, temsil ettiği kitlelere ters politikalar izleyen kişiler doğru karar veremezler. Bu nedenle sert görünerek iktidarla uzlaşmalarını örtbas etmek isterler. Bu 1 Mayıs’ta da öyle oldu. Akil adamlıkta kuzu olanlar, alanlarda aslan postu giyen koyun pozunu takındılar.
AKP sendikacıların gafletini affetmedi. Bir taşla birkaç kuş vurma fırsatını tepmedi.
Taksim’e gitmek için toplanan gruplara sert müdahalelerde bulunuldu. Orantısız güçle insanlar yaralandı. Bina ve araba içlerine, otamaevlerine, cankurtaranlara gaz bombaları atıldı. Tazyikli su ile insanlar perişan edildi. Coplardan kadın erkek demeden herkes payını aldı. Polis, düşman kuvvetlere saldırır gibi vurmakta kendi halkına. Beşiktaş ve Şişli’de olanları açıklayacak yek sözcük var: Vahşet!
Bu arada emekçiler arasına karışmış yüzleri maskeli kışkırtıcılardan da söz etmeli. Yüzünü kapatan bu kişilerin işçilerin arasında ne işi var? Kendini solda gören bazı sendikalar, bölücüleri ve halktan kopuk maceracıları solcu görüp onlarla yürümeyi sürdürdükleri sürece yurttaşlardan soyutlanırlar. Azalmakta olan üyelerini de yitirirler.
Sabahın erken saatlerinden itibaren İstanbul’da ulaşım durdu. Metro, metrobüs, deniz otobüsleri, şehir hatları vapurları, Boğaz motorları, birçok hattaki belediye otobüsleri çalışmadı. Galata ve Haliç köprüleri açılarak trafiğe kapandı.
Sabahleyin işten çıkan gececi işçiler duraklarda mahsur kaldı. İşe gitmek isteyenlerin durumu ise çok acıklıydı. Hele yevmiye usulü çalışanlar, bir günlük nafakalarının gitmesi karşısında ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Havanın güzelliğini fırsat bilip ailece dışarı çıkanlarsa bir kâbusun ortasındaydılar. Koskoca İstanbul açık hava cezaevine dönüverdi. İnsanlar, saatlerce tutsak oldular AKP’nin faşizan uygulamasına.
AKP, 1 Mayıs’ta önemli bir prova yaptı. Büyük bir toplumsal gösteri durumunda kenti hapsetmenin provası. Bir nevi sokağa çıkma yasağı. Aynı kentin farklı semtleri arasında iletişimi koparmanın denemesini uyguladı iktidar. Çünkü halkta milli bir uyanış söz konusu. Bu dalga büyüdüğünde ne AKP dinler ne de ABD. İşte, dün milli bir kalkışmanın nasıl önlenebileceğinin denemesi yapıldı. Polis, valilik ve belediye gücüyle kentlerin nasıl teslim alınabileceği uygulamaya konuldu.
1 Mayıs’ta AKP, kenti teslim alma denemesi yaparken bir yanılgı içinde. Yarın BOP’a karşı ayağa kalkacak olan yurttaşların ellerinde Türk Bayrağı, dillerinde İstiklal Marşı, başlarında Kuvay-ı Milliye kalpakları, yüreklerinde Atatürk düşüncesiyle yoğrulan vatan sevgisi olacak. Tıpkı 29 Ekim’de olduğu gibi. O zaman ne cop ne tazyikli su ne de gaz bombası işe yarayacak. Çalışmama kararı verilen toplu taşım araçlarını halk yürütecek. Milyonlar ayağa kalktığında her sokak, bir gösteri alanı olacak. Halkın gücü karşısında hiçbir önlem işe yaramaz. Bir de akiller olmayacak milli uyanışın içinde.
Son Osmanlı Padişahı RTE emir verdi, İstanbul’da yaşam durdu. Koca kent cehenneme döndü. Padişahın keyfi yerine gelince yaşam normalleşti. Son padişah olmak zordur. Sonuncuların yazgısı emperyalistlerin gemilerinde son bulmakta.
1 Mayıs’ta İstanbulluları mahkûm eden anlayış halktan karşılığını bulacaktır. AKP’nin demokrasi dışı uygulamaları yurttaşlarca daha açık görülecek. AKP’nin sahte demokratlığıyla emekçiden kopuk sendikacılık, Taksim’deki inşaat çukuruna yuvarlanmıştır. Bundan sonra, her sabah daha aydınlık bir Türkiye’ye uyanacağız.
                                               Adil HACIÖMEROĞLU
                                               1Mayıs 2013