31 Temmuz 2013 Çarşamba

KABATAŞ’TA DÖVÜLEN KADIN!

                                       
Gezi Direnişi başladığında bir süre şaşkınlık yaşayan başta RTE olmak üzere tüm AKP yöneticileri, daha sonra yoğun bir iftira ve kışkırtma kampanyasına giriştiler. Bu iftiraların en çarpıcı olanlarından biri, Kabataş’ta başörtülü bir kadının direnişçilerce dövülmesiydi. Bu iftirayla asıl amaç, muhafazakâr kesimi galeyana getirerek kışkırtmaktı.
İftira senaryosu çok basitti. İlkokul çağındaki bir çocuğun bile yapabileceği bir kurgunun gerisindeydi. İftirada kullanılan imgeler, Türkiye’de sokaklarda görülecek türden değildi.
Önce RTE, hem grup toplantılarında hem de basına türlü nedenlerle yaptığı açıklamalarda bir yakınının başörtülü gelinin Kabataş’ta bebeğiyle birlikte yürürken eylemcilerin saldırısına uğradığını defalarca söyledi. Ardından yandaş basın konuyu ele aldı. İftira, iyice ayağa düştü. Kışkırtma için olağanüstü çaba gösterdi AKP cephesi.
Kadına saldıranlar yüz kişiye yakınmış. Kadınlar küfredip erkekler dövüyormuş sözde mağdureyi. Erkeklerin üst kısmı çıplak ve ellerinde eldivenler varmış. Bu betimlemeden anlaşılacağı üzere, senaristler tapınak şövalyelerini konu alan filmleri çok izlemişler. Gezi Direnişi boyunca üç gün hariç hep Taksim ve çevresindeydim. Üstü çıplak, elleri eldivenli bir Allah’ın kuluna rastlamadım. Direniş’e katılan çok sayıda başörtülü kadın vardı. Onlar da bizimle birlikte biber gazı, zehirli su, cop yedi. Kimse onlara yan bakmadı. Saygı gördüler. İçlerinden yaralananlar oldu polis saldırılarında. Başörtüsü gaz fişeğiyle ala boyanan kadınlar gördüm.
“Kutsal başörtüsüymüş, görün bakalım kutsalı. Size neler yapacağız?” diye bağırıyorlarmış bir yandan eylemciler. Ağza alınmayacak küfürlerin edildiğini de ekliyor açıklamasına sözde dayak yiyen kadın. Gezi eylemcilerinin en bilgisizi başörtüsünün ne olduğunu bilir. Üstelik direnişçiler küfürbaz değil. Bu tür sözler, Gezi’nin dili değil.
Kabataş’ta dayak yiyen kadının kimliği kısa sürede ortaya çıktı. Başbakanın yakınım dediği kişi, İstanbul Bahçelievler Belediye Başkanı idi. Söz konusu kadın da onun gelini. Kimlik belli olunca kadının kayınpederi, olayın doğru olmadığını söyledi. Ancak bu açıklama yeterli olmadı iftiracılar için. Bu yalan günlerce söylendi.
RTE, bu konuyu her anlatışında belgelerin, görüntülerin ellerinde olduğunu ve bunları açıklayacaklarını söyledi. Herkes bekledi bu görüntüleri, ancak yayınlanmadı bunlar.
Kabataş, İstanbul’un göbeği. Her gün on binlerce insanın gelip geçtiği bir yer. Onlarca kameranın izlediği bir alan. Bir tane görgü tanığı ortaya çıkıp bu olayı gördüğünü söylemedi. Zaten kameralar böyle bir şey çekmiş olsaydı tüm televizyon kanalları döne döne bunu yayımlardı. Böylece de AKP kışkırtması amacına ulaşırdı.
İstanbul Valisi Mutlu, ekşi sözlük yazarlarıyla buluşmasında “Öyle bir MOBESE görüntüsü yok. Ben öyle bir görüntü izlemedim.” Diyerek konuya son noktayı koydu. Bu açıklamasıyla Mutlu RTE’yi yalanlamış oldu.
Türkiye’yi yönetenlerin böyle basit yalanlarla toplumu birbirine kırdırmak istemeleri yurtseverlik değil. Yalan ve iftiradan başka sermayesi olmayanların bir ulusun yazgısını belirlemekleri aymazlıktır, yanlıştır. Bir ulus yalan ve iftiralarla maceralara sürüklenmekte. Çok yazık!
Yandaş basının türbanlı yazarı, dayak yediği iddia edilen kadınla röportaj yapmıştı. Yani senaryonun yazarlığına soyunmuştu. O konuşmada, olayı daha acıklı duruma getirerek kışkırtmanın düzeyini artırmak için duygusallığı da katmıştı bu yazar(?).Söz konusu kadına,  “Soru sormaktan utandım.” demişti. Acaba, şimdi bu sözde yazar, iftiraya ortak olduğu için Gezi Direnişçilerinden, tüm ulustan, kandırarak kışkırtmaya çalıştığı muhafazakâr kesimden, tabi en başta kendi ailesinden utanıyor mu?
RTE ve diğer AKP’liler, böyle basit iftiralarla insanlara çamur attıkları için yüzleri kızarıyor mu acaba? Yüreklerinde bir sızlama duyuyorlar mı? Özür dilemelerini, beklemiyorum; çünkü özür dilemek, erdemli kişilerin işi.
Yalan söylemek, iftira atmak, halkı birbirine kırdırma düşüncesi insanlık erdeminden payını almayanların işi. Yalan, iftira bir ayıp olarak sahibinin yakasına yapışacak; gerçek ise erdemli toplumların yolunu ve yaşamını aydınlatacak.
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           31 Temmuz 2013
Not: 2 Eylül 2013 tarihli Ulus Gazetesinde yayımlanmıştır.


30 Temmuz 2013 Salı

KÜRDİSTAN KURULURKEN SEN GEZİ İLE UĞRAŞ


PKK, Güneydoğu Anadolu Bölgesinin bazı kentlerinde asayiş gücü kurup yollarda kimlik kontrolleri yapıyor. Asayiş gücüne katılanlar için diploma töreni düzenleniyor, halk şaşkınlıkla izliyor olanları. AKP’nin kırık plaklarından ses yok. Yandaş basın, satılmış kalemler, kiralık bülbüller üç maymunu oynuyor.
PKK maliye örgütü kurup esnaflardan vergi toplamakta… Ankara suskun, basın dilsiz, aydınlar görmez olmuş.
Bölücü örgüt ilçelere kaymakam atıyor. İlçenin resmi atanmış kaymakamı tehdit ediliyor. Ankara, Mısır’daki Münafık Kardeşlerin hukukunu korumakta… Kendi atadığı devlet yöneticilerinin hukukunu koruyamayanlar, başkalarının haklarını savunmak için üç öğün konuşmaktalar.
Bölücü örgüt, ölen militanları için sözde şehitlik kurup mezarlık için açılış töreni yapıyor. RTE, Mursi kardeşinin göreve geri dönmesi için gece gündüz çaba göstermekte…
Suriye sınırımızda PKK özerklik ilan edip devletçik kurmakta. PKK’nın Suriye’deki kolu PYD bayrağını göndere çekiyor. AKP hükümeti, PYD liderini İstanbul’da ağırlıyor. Görüşmeler sonunda PYD bayrağı indirilip Kürt Konseyi bayrağı çekiliyor göndere. AKP’liler “PYD bayrağını indirttik.” diye seviniyor. Sanki ayrılıkçı Kürtlerin birleştirilmesi AKP’nin göreviymiş gibi, bu konuda çaba göstermekteler. Oysa orada göndere çekilmesi gereken bayrak Suriye bayrağı. Suriye’nin parçalanmasının Türkiye’nin bölünmesi olduğunu bir türlü anlamayan gaflet içindeki hükümet; halkımızı ispiyoncu olmaya özendirmekte. Tencere, tava çalanların ihbar edilmesi için olağanüstü çaba göstermekte RTE.
Sınır kentlerimiz Ceylanpınar ve Akçakale’de neredeyse gün aşırı en az bir yurttaşımız, Suriye’deki teröristlerin ateşiyle öldürülmekte…Suriyeli teröristlerin öldürdüğü yurttaşlarımızın yasını tutamayan başbakan ve diğer AKP yöneticileri, Gezi Direnişi’ne katılanları gece evlerinden toplayıp hapsetmekte…
Suriye’deki AKP beslemesi teröristler, Akçakale ve Ceylanpınar’a her gün ateş açtığından halk sokağa çıkamıyor, işine gidemiyor. Köylü tarlasında, bahçesinde vuruluyor. Aşırı sıcaktan dam üstünde yatan halk, bu geleneğinden vazgeçip cehennemi sıcakta evlerinin içinde kavruluyor. AKP Hükümeti, halka can güvenliklerini korumak için müthiş öneriyi sunuyor: “Sokağa, çıkmayın, evlerinizde oturun.” Terörist kurşunuyla ölen Şanlıurfalıları görmezden geliyor iktidar partisi. Gezi Direnişi’nde ölenler için üzüntü bildiren en küçük bir açıklama yok AKP cenahından. Ama Gezi Direnişi’ne katılanları kötülemek için adeta yarışmakta AKP’liler.
PKK, Tunceli’de tepelere çaputlarını asmış, buralar benim egemenliğimde, diyor. Hükümet, sanki Antarktika’yı yönetmekte, burnunun dibini görmüyor. Sayın Kamer Genç, bu çaputları fotoğraflayıp gündeme getiriyor, gözüne sokuyor Ankara’nın. İktidar Antarktika’da da muhalefet de Arktika’da. Kamer genç de olmasa siyasetçilerin tümü uykuda diyeceğiz. PKK çaputları Pülümür vadilerinde çevre kirliliği yaparken AKP, olmamış bir darbenin yargılanmasından söz etmekte. Orduya diz çöktürme sürecini işletmekte.
ABD-İsrail, Kürdistan’ı kuruyor göz göre göre; AKP Gezi ile uğraşmakta. Çünkü onlar için tehlikeli olan halk direnişi. Halk direnişi AKP’yi iktidardan eder. ABD-İsrail’in egemenlik sınırlarını daraltır. Onlar için varsa yoksa BOP.
Türkiye bölünmüş, Suriye parçalanmış, Irak yok olmuş, Ortadoğu insan kanıyla sulanmış önemli mi? AKP için önemli olan kendi vurgunlarının sürmesi, efendilerine bir zeval gelmemesi.
                                                                       Adil HACIÖMEROĞLU
                                                                       29 TEMMUZ 2013

            

26 Temmuz 2013 Cuma

OTELLERİN GÜNAHINI CAMİ Mİ ÖRTECEK?


Atatürk’ün kurduğu, yaptığı ne varsa sattınız. Satamadıklarınızı yıktınız. Bir takım yandaşlarınızı varsıllaştırmak için var gücünüzle pazarladınız halka ait ne varsa. Doymak bilmeyen bir iştahla aç kurtlar gibi saldırdınız ulusun değerlerine, varlıklarına. Dün süngüyle kovduklarımızı, milletin başına efendi yaptınız.
Açlığınız o kadar çoktu ki hiçbir şey sizi durduramadı. Atatürk’ün yaptıklarını satmak yetmeyince Fatih’in kurduklarına sıra geldi. Fatih, İstanbul’u aldıktan iki yıl sonra, 1455’te Haliç kıyısında Tersane-i Amire’yi kurdu; bugünkü adıyla Haliç Tersanesi’ni. İleri görüşlü, genç dahi padişah beş yüz elli sekiz yıl önce tersane yapıyor. Biliyor ki denizlere egemen olmadan karaları elde tutmak güçtür. Büyük devlet olmanın yolu, denizciliğin gelişmesine bağlı, diye düşünmüş Fatih. Ne yazık ki bugün “Fatih’in torunuyum!” diyerek övünenler denizcileri hukuksuz, mesnetsiz hapislere atmakta. Böylece de Türklere denizleri kapamakta.
Haliç Tersanesi’nin bulunduğu yer “Haliç Yat Limanı ve Kompleksi Projesi” adıyla satışa çıkarıldı. İhaleyi başbakana âşık olduğunu söyleyen yandaş işadamı Fettah Tamince’nin de ortak olduğu grup kazandı. İhale bedeli, bir milyar üç yüz kırk altı milyon Amerikan doları. "Neden lira değil de dolar?" diye sorabilirisiniz. Bir ülkenin bağımsızlığının en önemli simgelerinden biri parasıdır. Kendi ülkenizde paranız bir değer değilse durup düşünmek gerek. Bu kadar yüksek bedeller ödeyen bu işadamı acaba ne kadar vergi ödemiştir? Bu sorunun yanıtı da merak konusudur.
Haliç Yat Limanı ve Kompleksi Projesi’nde neler var? Yat limanı, beş yıldızlı iki otel, apart oteller… Dükkânlar, restoranlar, kongre ve kültür merkezleri, sinema, eğlence tesisleri, otopark (kısacası AVM) ve bir de cami…
Beş yüz elli sekiz yıldır ayakta duran bir tarihsel değeri yandaşa peşkeş çekeceksin, orayı ticarethaneye dönüştüreceksin, yanına da göstermelik bir cami yapacaksın. Ondan sonra kalkıp dindar insanları cami yaptım, diye kandıracaksın… Yarın öbür gün Haliç’teki yağmaya karşı çıkıldığında AKP sözcüleri; “Bunlar cami yapılmasını istemiyorlar.” diyecekler. Haliç’i, tarihi, Fatih’in yapıtını, halkın hakkını savunanları dinsizlikle suçlayacak bu yağmacı zevat.
AKP iktidarı, doğayı yok ettiği gibi tarihi de yok etmekte. Amaç, ulusun tarihsel köklerini kesmek. Böylece de tarihsel belleği ortadan kaldırmak. Tarihi, kökü olmayan toplumlar kimliklerini yitirirler, diye düşünmekteler. Önce yakın tarihe saldırdılar, şimdi sıra eski tarihte.
AKP zihniyeti için para söz konusu olduğunda ne Osmanlı dinlerler ne de Cumhuriyet. Onların dünyaları da rüyaları da yeşil dolar üzerine kurulu. Onların Osmanlı hayranlığı da sahtedir.
Sen, ecdat yadigârı tersaneyi yok edip yerine AVM; otel, yat limanı yapacaksın, yeşil dolarları cebe indireceksin, bir tane cami yaparak bu yağmacılığını örteceksin öyle mi? Kulları belki kandırırsınız, Allah’ı nasıl kandıracaksınız?
AKP gittikçe halk kayasına tosluyor, Allah şaşırtıyor onları. Yaptıkları ellerine, ayaklarına dolaşmakta. Yağmacılık gözlerini o kadar döndürdü ki ne yapacaklarını şaşırmış durumdalar. Aç kurtlar gibi saldırmaktalar her şeye. Hele gideceklerini de anladılar ya, iyice kural tanımaz oldular. Artık dindar yurttaşlar da AKP’nin kurnazlıklarına inanmamakta.
Kandırıldığını anlayıp BOP’un farkına varan, yağmacıların asıl yüzünü anlayan gerçek Müslümanların gazabından Tanrı, AKP’yi korusun.
                                               Adil HACIÖMEROĞLU
                                               25 TEMMUZ 2013





25 Temmuz 2013 Perşembe

SENİ LEYLEKLER Mİ GETİRDİ EFENDİ?


Son günlerde din adına konuşanların bazıları saçmalamayı gelenek durumuna getirdiler neredeyse. Konuşmalarını akla, mantığa, bilime uydurmak olanaksız. İnsan, zaman zaman sormadan edemiyor. “Bu adamların akılları başlarında mı?” diye.
Saçmalıklar dizisinin son halkası TRT’nin beyaz camından eklendi. Tasavvufçu (?) olduğu söylenen biri, Ramazan söyleşisinde hamile kadınlara yönelik saldırgan sözler sarf etti. Tasavvufçuluk ve saldırganlık yan yana gelir mi? Kin ve nefretin olduğu yerde tasavvuftan söz edilebilir mi?
Hamileliği davul çalarak ilan etmek bizim terbiyemize aykırıdır. Böyle karınla sokakta gezilmez. Her şeyden önce estetik değildir. Yedi sekiz aydan sonra anne adayı biraz hava almak için beyinin otomobiline biner, biraz dolaşır. Sonra akşamüstü çıkarlar. Şimdi ise maşallah, kanatlısı kanatsızı televizyonlarda uçuşuyor. Ayıptır ayıp. Bunun adı realizm değildir. Bunun adı terbiyesizliktir.” Bu sözler ramazan söyleşisiyle halkı dinsel telkinler versin diye TRT’de konuşturulan Ömer Tuğrul İnançer’e ait. Hamile kadınlara hakaret dolu tümceler, günümüz dünyasında kabul edilebilir mi?
AKP’liler ve yandaş basın son günlerde kadınların yaşamın içinde olmasını hazmedemiyorlar. Bu nedenle kadınların evlere hapsedilmeleri konusunda özel bir çaba göstermekteler. Onları aşağılamak, ikinci sınıf kişiler olduklarını söylemek konusunda yarışmaktalar bu muhteremler.
Neymiş efendim, “Hamile kadın sokakta gezmemeliymiş.” Neden? “Estetik değilmiş” de ondan. İnsan, nasıl bakarsa öyle görür. Sen, çevrendeki çirkinliğe, estetik dışılığa alışmışsan ve iyinin, güzelin ne olduğundan haberin yoksa estetik olanı nasıl anlayacaksın? Hamileliğin doğal bir mucize olduğunu, doğal mucizelerin de estetik yüklü olduğunu söylemeye gerek var mı?
Bu sözlerde hamileliğin, cinsel ilişki sonrası oluştuğu vurgusu var. Aslında ayıplanan, yanlış bulunan bu. Hamile kadının karnını görerek cinsel çağrışım yapmak, nasıl bir ruh durumudur? İnsanların cinsel ilişki dışında çoğalma biçimi henüz keşfedilmemiş. Ha, mitoz bölünmeyle çoğalan bazı insansı canlılar varsa, bundan haberimiz yok. Doğanın insana verdiği özellikleri ve yetenekleri reddetmek, yasaklamak, onları ayıp kabul etmek kadar mantıksız bir şey var mıdır? İnsanın sorası geliyor: Seni leylekler mi getirdi efendi?
Muhterem: “Hamile kadın, beyinin otomobiline binip dolaşsın biraz; ya da akşamüstü çıksınlar.” Buyuruyor. Yani saklana saklana gezecek sokaklarda. Akşam karanlığında hırsız gibi dolaşacak çevrede, kimseye görünmeden. Sanki kötü bir şey yapmış birisiymiş gibi. Karanlıkta, yarasalarla hırsızlar dolaşır kuytu yerlerde kimselere görünmeden. Kadın, dünyaya bir can getirecek; yeryüzünün en mucizevî olayının kahramanı olacak ve bundan da utanacak öyle mi?
Bazı kişilerin beyinlerinde, yüreklerinde sapkınlık olabilir. Mısır’daki Musricilerin ölü eşle sevişme yasası çıkarmak için nasıl bir uğraş verdiklerini unutmadık henüz. Eskiden sapık düşünce ve hayalleri olanlar, bunları açığa vuramazlardı. Son yıllarda ne yazık ki her türlü sapık düşünce açıklanır oldu. Önemli olan, budur.
               Tasavvuftan söz edilince aklımıza Yunus Emre geldi. “Bir kez gönül yıktın ise/ Bu kıldığın namaz değil/ Yetmiş iki millet dahi/ Elin yüzün yumaz değil” diyor Koca Yunus. Büyük Ozan, gönül yıkmanın çok kötü olduğunu söylemekte. On binlerce kadının, genç annenin gönlünü yıktınız Sayın İnançer. Hem de Ramazan gibi birleştiriciliğin önemli olduğu bir zamanda gönülleri tarumar ettiniz. Azcık da olsa Yunus’a kulak verin. Verin ki tasavvuf denen deryadan bir damla nasiplenirsiniz belki.

              
                                                                            Adil Hacıömeroğlu
                                                                            25 Temmuz 2013



24 Temmuz 2013 Çarşamba

GÜNAYDIN SAYIN GÖRMEZ

                                           
            Gezi Direnişi’yle ilgili ilk ve en büyük yalan, Dolmabahçe Bezmi Alem Valide Sultan Camisi’nde olanlarla ilgili söylendi. İlk günden itibaren kamera görüntülerinin açıklanacağını söyledi başbakan; ne yazık ki bir türlü sözünü tutamadı. Var olan görüntüler ise RTE’yi yalanlar nitelikteydi.

Caminin müezzinin açıklamaları atılan iftiraları yalanlar durumdaydı. Ne yazık ki dini siyasete alet edenler, bu iftirayı temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp kamuoyunun önüne getiriyorlar. Son olarak Diyanet İşleri Başkanı Görmez, 23 Temmuz günü katıldığı iftarda yaptığı konuşmada bu konuya değindi.

Bizim kabul etmediğimiz şu, olaylar başlamadan bir içinde şiddeti barındıran bir hareket. Bir camiyi bir karargâh olarak belirleyip önceden çuvallarla eşyalarını oraya taşımışlarsa bunu kabul edemeyeceğimizi söyledik. İçeriye gelince üç günlük kamera kayıtları bizim elimizdedir. Sadece yaralılar yok, sadece masum olarak oraya sığınanlar yok. Her hangi bir Müslüman’ın kabul edemeyeceği başka davranışlar da var. Onların bir kısmını paylaşmayı doğrusu zayih kabul ettik. Gönül isterdi ki böyle bir şey hiç olmasaydı.” diyor Sayın Görmez. Ne zaman diyor bu sözleri? Olayın üzerinden neredeyse iki ay geçtikten sonra. Peki, sormazlar mı adama: Bu zamana kadar neredeydiniz?

Görmez’in bu açıklaması, soru işaretleriyle doludur. Eğer elinizde görüntüler dediğiniz gibiyse açıklayın da başbakan yalancı duruma düşmesin.

Bu açıklamasıyla Görmez, Gezi Direnişçileri hakkında şüphe yaratmakta. Günlerdir kamuoyunu meşgul eden bir konuda böyle üstü kapalı konuşmalar yapmak, gerçek bir din adamına yakışır mı? Sen görüntülerin tamamını yayımlamayacaksın, ama görüntülerde “Müslüman’ın kabul edemeyeceği başka davranışlar var.” diyeceksin. Böyle bir ifade tarzı olur mu? Bu kişilere suç yüklemek değilse nedir?

Sayın Görmez, halkımız bu tür sözlere “karnından konuşmak” der. Karnınızdan konuşmayın. Çıkın gerçeği söyleyin, açıklayın görüntüleri, herkes aydınlansın.

Görüntülerin bunca zaman sonra gündeme gelmesi iyi niyetle açıklanamaz.  Bu görüntüler, Balyoz Davasındaki CD’lere benzemesin sakın. RTE, günlerce görüntüleri açıklayacağını söyledi. Açıklayamadı, çünkü görüntü yoktu. Şimdi kalktınız görüntü var, diyorsunuz. Belgesiz konuşmak dedikodu yapmaktır. Şu mübarek Ramazan’ı siyasete alet etmeyin. Bir devlet memuru olarak siyasetçi gibi davranmayın. Eğer, siyaset yapmayı çok istiyorsanız, çıkarın sarığınızı katılın AKP saflarına.
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           24 Temmuz 2013


23 Temmuz 2013 Salı

AKP, KÜRDİSTAN’I KURUYOR


Türkiye’nin güneyinde yeni bir komşusu oldu. PYD denetiminde Suriye’nin kuzeyinde kurulan Kürt devletçiği.
Dünyanın en azılı iki terör örgütü PKK ve El Kaide günlerdir sınır boylarımızda çatışmakta. Ne yazık ki Akçakale ve Ceylanpınar ilçelerimiz ateş altında. Yurttaşlarımız sokağa çıkamamakta. Yöneticiler, ilçe sakinlerine zorunlu olmadıkça evlerinden çıkmamalarını öğütlemekteler. El Nusra ve PYD çatışmasında Türkiye’nin yurttaşları ölmekte, yaralanmakta. Ateşin kimden geldiği önemli değil. Büyük bir olasılıkla Akçakale ve Ceylanpınar ilçelerine düşen mermiler, AKP hükümetinin teröristlere yaptığı yardımlardandır belki de.
PKK’nın Suriye’deki kolu olan PYD çatır çatır devletçiğini oluştururken AKP yöneticileri, sanki Patagonya’da yaşıyormuş gibi konuya ilgisizler. Dimyat’a pirince gidenler evdeki bulgurdan olmaktalar.
Ortadoğu politikalarını, Münafık Kardeşlere göre planlayıp ABD’den buyruk alanlar Türkiye’yi felakete sürüklemekteler. Türkiye gerçeklerine yabancı, tarih bilgisinden, öngörüden yoksun siyasetçiler ulusal bütünlüğümüze zarar vermekteler.
PYD, Suriye’nin kuzeyinde kent ve kasabaları tek tek ele geçirirken iftar sofralarında Mısır için ağlayan başbakanın, İstanbul’un Fethi sırasında Ayasofya’da meleklerin cinsiyetini tartışan Bizanslılardan ne farkı var? Kendi yurttaşına ağlayamayan, ülkesinin düştüğü zor durumu kavrayamayan, dar düşünceli siyasetçi koskoca ülkeyi felakete sürüklemekte. Yalnız kendi ülkesine değil, komşularına da büyük zararlar vermekte.

Esat’ın, Suriye’yi birleştirici rolünü göremeyenler, teröristleri desteklemeyi sürdürmekteler. Ortadoğu’nun nasıl bir kan gölüne dönmekte olduğunu anlayamayanlar, tarih önünde bu gafletin hesabını vereceklerdir.
PYD’nin Rasulayn’ı ele geçirmesi Türkiye topraklarında da kutlanmakta. Ne yazık ki AKP hükümeti bu gösterilere müdahale edememekte. Çünkü güvenlik güçleri bölgeden çekilmiş durumda. Barzanistan’dan sonra Suriye’nin kuzeyinde kurulan uydu devletçiğin oluşmasını iktidar yalnızca izliyor.

 AKP’nin Suriye politikasındaki yanlışlık defalarca anlatıldı, sorumlu kalemlerce. Bugün ortaya çıkan bölünmüş Suriye görünümü, öngörü sahibi Türk aydınlarınca ısrarla anlatıldı. Ancak BOP eşbaşkanı olarak ortaya çıkanlar, Türkiye ve komşularının geleceğini değil, ABD çıkarlarını düşündüler.
Erdoğan ve Davutoğlu, Barzanistan’ı kurdurdular. Şimdi de Suriye’de bir Kürt devletçiği kurulmasına ön ayak olmaktalar. Zaten PKK, Güneydoğu Anadolu bölgesini fiilen yönetmekte. Hızla bir devlet örgütlenmesine gitmekte. Büyük Kürdistan’ın üç parçası AKP eliyle kuruldu. Erdoğan ve Davutoğlu, tarihe üç ülkeyi bölen ve üç devletçik kuran kişiler olarak yazılacaklar. Bu ihaneti, hiç kimse bağışlamaz.
Var olan görüntü, ABD ve işbirlikçilerinin lehine görünse de gelişmeler BOP’u iflasa sürüklemekte. Mısır’da Münafık Kardeşlerin devrilmesi, Esat’ın Suriye’deki duruma egemen olması BOP planlarını boşa çıkaracak. Gezi Parkı direnişiyle ayağa kalkan halk, ulusu birleştirerek bölücülüğü önleyecek ve AKP’yi de tarihin çöplüğüne atacak.
                                                           Adil HACIÖMEROĞLU
                                                           21 TEMMUZ 2013



22 Temmuz 2013 Pazartesi

DEVİN GÖLGESİNDEKİ CÜCELER


Gezi Direnişi’nin tüm yurda kök saldığı ve Taksim Komünü’nün yaşama geçirildiği şanlı günlerde Türkiye Basketbol Birinci Ligi’nin de finali oynandı. Tarih 15 Haziran’dı. Final serisini Galatasaray kazandı. Galatasaraylılar, yirmi üç yıl sonra gelen şampiyonluğun mutluluğunu yaşamaktaydılar. Ulusal takım oyuncusu Cenk Akyol da öyle.
Final serisinin son maçında Banvit’le karşılaşmıştı Galatasaray. Maç bitiminde televizyon kameraları sporcuların sevinçlerini görüntülemek için yarışmaktaydılar. Birden mikrofonlar yıldız oyuncu Cenk Akyol’a uzatıldı. Akyol, NTV mikrofonunu diğerlerinden ayırıp yere attı ve sevincini anlattı. Tüm izleyenlerle duygularını paylaştı genç sporcu.
Cenk Akyol, NTV’ye karşı tavrını “Tüm Türkiye’nin üzüntüyle takip ettiği Gezi Parkı olayları sırasında sessiz kalan bir televizyon kanalına kendi özgür irademle konuşmama hakkımı kullandım. Konuşmak kadar bazen konuşmamak da demokratik bir tepkidir, saygısızlık değil.” sözleriyle açıkladı.
Türkiye’nin en büyük ikinci toplumsal olayını (Birincisi Kurtuluş Savaşı’dır.) görmezden gelerek yemek programı yayımlayan NTV’ye karşı böyle bir tavrın gösterilmesi sorumlu yurtsever bir bireyin yapması gerekendir. İktidar yanlısı yayın yapmayı “özgür gazetecilik” diye yutturan bir televizyon kanalının yanlışını yüzüne vurmak yurttaşlık görevi.
“Sen misin iktidar yanlısı televizyona konuşmayan, o zaman ulusal takımada giremezsin.” Düşüncesiyle Cenk Akyol ulusal takım kadrosuna alınmadı. Formunun zirvesinde olan bir oyuncunun kadroda olmaması herkesi şaşırttı. Akyol da şaşırdı tabi ki. İlgilileri aradı, aldığı yanıt ise ilginçti. “Devlet” Akyol’un Avrupa Şampiyonasına katılmasını istememişti. Sportif nedenlerle değil, siyasal tavırla başarılı bir sporcu ulusal takımın dışında bırakılıyordu.
AKP camiye, okula, kışlaya, yargıya, polise, sanata, kültüre, bilime siyaseti bulaştırır da spor bunun dışında kalır mı? AKP; her alanda olduğu gibi sporda da Türkiye’yi bölmekteydi. Bu nedenledir ki son yıllarda dopingli sporcular artmış, başarılar ise azalmıştır. Ülke çıkarlarını, dar kafalı particilik uğruna harcayan bir zihniyetten başka bir tavır beklenemezdi zaten.
Cenk Akyol, gösterdiği duyarlılıkla “dev adam” olduğunu kanıtladı. Spor tarihinde ve Türkiye’nin onurlu bir direnişinde saygın yerini aldı. Kahramanlar zor günlerde ortaya çıkar. O da diktatörlüğe karşı özgürlüğün, halkın yanında yerini aldı. Akyol’u ulusal takıma almayanlar mı? Onlar tarihe yüreksiz cüceler olarak yazıldılar. Kişi, duygu ve düşünceleriyle birey olur. Ahlaklı sporcu, ahlaksızlığa, haksızlığa karşı çıkıp formasını terletendir.
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           20 Temmuz 2013



21 Temmuz 2013 Pazar

ESNAFA KULAK VER TAYYİP


Gezi Direnişi başladı başlayalı başta RTE olmak üzere AKP sözcüleri ve yandaş basın, esnafı kışkırtmaya çalıştılar. Halkı bölmek için ellerinden geleni yaptılar. Sağduyulu esnaf, AKP’nin bu oyununa gelmedi.
Kendini esnafın temsilcisi olarak gösteren bazı kişiler esnafın direnişe karşı olduğunu ve siftah yapmadığını söylediler. Sonradan bu kişilerin esnaflıkla ilgisinin olmadığı ortaya çıktı.
20 Temmuz günü, Nuray ve Özgür’ün Gezi Parkı’ndaki nikâh törenini içine sindiremeyen AKP iktidarı, polisin acımasız saldırısıyla nikâh çağrılılarını dağıttı. Nikâha gelenleri ara sokaklarda kovaladı. TOMA ve akreplerin desteğindeki polis, sokak aralarında insan avına çıktı.
Polis, Balıkpazarı’na geldiğinde tahmin etmediği bir tavırla karşılaştı. Esnaf, polisin sokağa girmesine karşı çıktı. Balıkpazarı esnafı, polisin sokaklarına girmemesini istedi. Hem de TOMA ve akrep yokken. Bu direniş karşısında polis, sokağa girmedi.
Balıkpazarı esnafı,  kimin kendilerine zarar verdiğinin farkında. Züccaciye dükkânına girmiş fil gibi her yanı dağıtan, kıran, yıkan emniyet güçlerini iyi tanımakta. AKP hükümetinin faşizmini de bilmekte. Bu nedenle de sokağını despotizmden uzak tutmak istemekte.
Türkiye’de en eski geleneklerde biri esnaflıktır. Tarihsel kökleri Ahiler Ocağına dayanan Türk esnafı sağduyusuyla tehlikeyi görüp önlemini alır. Oyuna gelmez. Kışkırtmaları boşa çıkarır. Bin yılı aşkın Lonca kültüründen gelen esnafı, BOP’çuların bölmesi olanaklı mı?
Esnaf, Gezi Direnişi’nin bir parçası olmaya başladı. AKP ve yandaşlarının yıllardır böldüğü halk büyük bir hızla birleşmekte. Ulusal birliğin güçlendiği yerde işbirlikçi iktidarların yaşaması olanaksız. AKP’ye yol göründü. İktidardan gideceğini anlayan RTE, daha çok şiddet uygulamakta. Uyguladığı şiddet de sonunu hızlandırmakta.
Milleti bölenlerin, kendileri bölünecekler. Biber gazının, zehirli suyun, copun, hukuksuz gözaltıların, bunca gürültünün nedeni AKP ve PKK’daki çatırtıları duyurmamak içindir. Gençleri sokaklarda dövülerek öldürülen bir ülkede özgürlük sesleri daha da yükselecek.
                                               Adil Hacıömeroğlu
                                               20 Temmuz 2013


20 Temmuz 2013 Cumartesi

NURAY VE ÖZGÜR


Nuray ve Özgür… Yürekli iki genç insan. İkisi de umut dolu. Yaşama gönülleriyle bakan, düşünceleri insanlık sevgisi dolu yurtseverler.
Gezi Direnişi başlar başlamaz yerlerini aldılar halkın safında. Revirde çalışmaya koyuldular tüm özverileriyle… Biber gazından boğulanların soluklanmasına yardım ettiler.
Gaz fişeğiyle, copla yaralananların derdine derman oldular kara, yorgun gecelerin bunaltan azabında. Zamana meydan okudular biber gazının, zehirli suyun, copun körelttiği iktidar vicdanlarında. Yılgınlık, yorgunluk, korkaklığı unuttular ay ışığının şarkı söylediği gecelerde.
Gezi’nin coşkusunda deniz oldular. Cehenneme dönünce her yan kaya gibi durdular şeytani saldırıya karşı.
İnsanları çok sevdiler. Çiçekleri, ağaçları, hayvanları da çok sevdiler. Bir yaprağın incinmesine, bir kuşun yuvasız kalmasına,  bir çiçeğin çiğnenmesine, bir böceğin ezilmesine gönülleri razı olmazdı. Hele ki bir ağacın bedenindeki testere sızısına yürekleri dayanır mıydı?
Gezi Parkı’ndaki zamansız mesaide tanıştılar. Yardımlaşma, dayanışma, özveri, diktatöre karşı özgürlük savaşımında yakınlaştılar. Martıların biber gazına boğulduğu gecelerde âşık oldular. Yüzlerce kuşun yuvasının bozulduğu yerde yuva kurmaya karar verdiler.
 İstediler ki ışık oldukları yerde evlensinler. Biber gazı kardeşliği yaşadıkları binlerce kişi de nikâh tanıkları olsun. Gezi’nin tüm bitkileri, hayvanları, masmavi gökyüzü, bin bir bereketi bağrında yaşatan toprak da katılsın mutluluklarına.
Evlilik hak, aile kutsaldı. Nikahta keramet vardı. “Ev yapanla evlenene Allah yardım eder.” derler; ancak diktatör mutluluktan korkmakta, Tanrı buyruğunu hiçe saymakta.
Tüm Gezi gazilerini çağırdılar mutlu günlerine. İnsan, çağrılır da gitmez mi böyle bir yere. Duyan, duymayana haber verdi. Çam sakızı çoban armağanları da unutulmadı. Poyrazın serinlettiği bir temmuz gününde Taksim, Taksim olalı böyle bir mutluluğa tanık olmamıştı. Kıskandı dünyanın tüm meydanları Taksim’i.
Meydanlar kıskanır da diktatör durur mu durduğu yerde. Buyruklar yağdı peşi sıra. Kasklar takıldı, coplar çekildi kınından kılıç gibi. Akrepler, TOMA’lar homurtuyla çalıştı. Gezi’de gençlerle kuş cıvıltısı işitip ıhlamur kokusu solumak isteyen Vali Bey; plastik mermi ve zehirli suyun yeni evlilere iyi geleceğini düşünmüş olmalı. Hoyrat eller tetiğe bastı, plastik mermiler dolu gibi yağdı Taksim meydanı’na. Karanfilleri ezen TOMA’cı girdi İstiklal’e, genç yavukluların sevdasını engellemek için. Makine bilmez ki sevda yürektedir. Yüreğe ne plastik mermi ne zehirli su ne de cop işler. Yüreğe, sevda işler. Kök salar derinliklere sevda ağacı, iş makineleri de sökemez onu yerinden.
Sevda yaşamayan bilemez yavuklu olmanın heyecanını, gururunu, soyluluğunu, yüceliğini. Hele paraya âşık olanlar, ruhunu ve aklını efendiye teslim edenler nereden bilecek sevda kuşunun kanat çırpışını. Sevda kuşu, özgür yüreklerde kanat çırpar sonsuzluğa. Uçtukça sonsuz maviliklerde soluğu artar, kanatları daha da güçlenir.
Nuray ve Özgür, sizin aşkınıza Türkiye saygı duyup dünya şapka çıkardı. Diktatör ise hala korkudan yatağında kıvranmakta sabahlara dek. Ne gecesi gecedir ne gündüzü gündüz… Kininde boğulmakta adım adım…
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           20 Temmuz 2013


TAKSİM’İ ALDIK, SIRA MESSİ’DE


Futbola çok uzak değilim. Onu bir seyirlik olay olarak görür, arada sırada gittiğim maçlarda zevki ön planda tutarım.  Yenen ve yenilen takım umurumda değildir. Futbol adına iyi hareketler beni coşturur. İzleyicilerin tezahüratlarını can kulağıyla dinlerim. Yıllar önce öğrencilerimin ısrarıyla İnönü’de Beşiktaş maçına gittim. Hem de Çarşı tribününün ortaya yerinde oturduk.  Tezahüratları dinlemekten maçı izledim dersem yalan olur. Çarşı; yaratıcı, üretken şarkılarıyla, sloganlarıyla benim hayranlığımı kazandı o gün. Özellikle sosyal ve siyasal olaylara olan duyarlılıkları benim hayranlığıma neden oldu. O gün bugündür Çarşı’yı dinlemek için yılda birkaç kez Beşiktaş maçlarına giderim.
Gezi Direnişi’nin en renkli gruplarından biri şüphesiz ki Beşiktaş Çarşı Grubu’dur. Direniş’in dönüm noktası olan 31 Mayıs gecesi Çarşı Grubu Gezi Parkı’na geldi. Gezi’ye girmek isteyenlere karşı polis tüm acımasızlığıyla saldırmaktaydı. İşte, o gece Çarşı, Gezi’ye girdi. Hem de onca biber gazına, copa, zehirli suya karşı koyarak. Ne yazık ki o gece Çarşı’nın olduğu tarafta değildim. Bu nedenle de üzgünüm. Biz de farklı bir noktada biber gazı yemekle meşguldük.
Çarşı, Gezi’nin en disiplinli gruplarından biriydi. Slogan üretmedeki yaratıcılıklarını burada da gösterdiler. Bazı sloganları, Direnişin simgesi oldu. “Sık bakalım, sık bakalım, biber gazı sık bakalım. /Kaskını çıkar, copunu bırak, delikanlı kim bakalım?” Bu sözler ezgisiyle birlikte söylendiğinde milyonlar coşuyordu.
“Beşiktaş Çarşı, faşizme karşı!”  haykırışı ise bir başka güzel. AKP despotizmine karşı yükselen bu ses, halkın özgürlük arayışının bir çığlığıydı.
Çarşı’nın gerek Gezi’de gerek Beşiktaş’ta gerekse Dolmabahçe’de polisle karşılaşmaları halk arasında birer kahramanlık öyküsüne dönüştü. Halk sevdiği, güvendiği, özverisini gördüğü kişi ya da grupları kahramanlaştırır. İşte, Çarşı da Gezi Direnişi’nin kahramanları arasında yerini aldı.
“Taksim Komünü” kurulduktan sonra Çarşı’nın “Taksim’i aldık, sıra Messi’de!” pankartı her yana yayıldı. Sosyal medyada günlerce paylaşıldı. Güzel bir ülkede ne kadar güzel insanlarla yaşamaktayız. Şu söze bakın! Zekâ, akıl, hiciv, mizah, yaratıcılık dolu bir söylem. Hedefi büyük tutan bir anlayışın azmi. Sorunları çözmede, başarıya ulaşmada gösterilen bir kararlılık ve inat. Futbol eğlencesiyle vatana hizmetin sorumluluğunu bir potada eriten ustalık.
Çarşı Grubu, Taksim’e girerken Galatasaray ve Fenerbahçelilerin saygı, sevgi, biraz da kıskançlık dolu karşılamasını görmeliydi herkes. Türk futbol tarihinde ilk kez ezelim rakiplerden ikisi diğerini olumlu tezahüratla karşıladı ve alkışladı. Fenerbahçe ve Galatasaraylıların, Çarşı grubu 8 Haziran günü Taksim’e girerken “Çarşı, sen bizim her şeyimizsin!” bağırışları yüreklerden kopup gelen bir sevgi seliydi. Bir hakkın, haklıya teslimiydi. Emeğe duyulan saygının çığlığıydı. Çarşı üyelerinin gözleri buğulu, mutlu yüz ifadeleriyle ezeli rakiplerinin bu bağırışına alkışla yanıt vermesi ise görülmeye değerdi.
Futbolu sömüren asalak siyasetçinin, kulüp yöneticilerinin çıkarları uğruna böldüğü, düşmanlaştırmaya çalıştığı taraftarları Gezi Direnişi birleştirdi. Bundan sonra bu birliği bozdurmamak gerek.
Vatan ve insanlık söz konusu olduğundan gözünü kırpmadan, kararsızlık göstermeden kedini TOMA’nın önüne atan Çarşılılar gönlümüzde hak ettikleri yeri aldılar. Bu konuda birçok kişiye de örnek oldular.
                                               Adil HACIÖMEROĞLU
                                               17 TEMMUZ 2013

                                                                       

17 Temmuz 2013 Çarşamba

SAHTE ESNAFIN KIŞKIRTMASI


            Gezi direnişi başladığından beri AKP yöneticileri Türkiye’de bir iç çatışma çıkarmak için kışkırtıcılık yaptılar. RTE, “yüzde elliyi evde zor tuttuğunu” söyleyerek kışkırtmanın fitilini ateşledi. Daha sonra neredeyse tüm konuşmalarında başbakan, benzer sözlerle AKP taraftarlarının sokaklara inmesini istedi.
Birçok kentte Gezi Direnişi eylemlerinde ellerinde pala, sopa, cop, taş, silahlarla sokak saldırganları görüldü. Ara sokaklarda kıstırdıkları eylemcileri linç etmek,  öldürmek için salyalarını akıtan kuduz hayvanlar gibiler. Eskişehir’de öldürülen Ali İsmail Korkmaz. Böyle bir kışkırtma sonunda yaşama gözlerini yumdu.
AKP’lilerin kışkırtmaları çok masum serzenişlerle başlamakta. “Neymiş efendim, esnaf siftah yapamıyormuş.” Eylemler başlamadan önce esnaf, sanki altın küpünün içindeydi… Gezi direnişi başlamadan önce siftah yapmadan evinin yolunu tutan esnaf sayısı neredeyse yarı yarıyadır. AKP iktidarı döneminde AVM’ler yüzünden kapanan esnaf sayısını ne kadardır bilen var mı? Mahallelerin gönüllü bekçileri olan bakkallara, kasaplara, manavlara, yufkacılara, terzilere, kuruyemişçilere, tuhafiyecilere ne oldu? Esnafın alışverişini direnişçiler değil, sokakları cehenneme çeviren polis ve AKP’nin sivil görünümlü fedaileri engellemekte.
Kışkırtmayı haklı temele dayandırmak için Türkiye Esnaf ve Sanatkârlar Kredi ve Kefalet Kooperatifleri Birliği (TESKOMB) Başkanı Abdülkadir Akgül, Beyoğlu esnafını kastederek siftah yapamadıklarını söyledi. Akgül kim? AKP eski milletvekili. Geleceğini, RTE’nin iradesine bırakmış biri. Beyoğlu’nda üç tane dükkânın adını sayıp, iki sokağın adını bilmez. İstiklal Caddesi’nin müşteri görünümünün nasıl olduğundan haberi yoktur. AKP’li belediyenin esnafa kan kusturduğunu söyleyecek cesareti de yoktur. İstiklal esnafının müşterisi Gezi direnişçileridir. AKP taraftarlarının çoğu, yaşamları boyunca belki bir kez bile İstiklal’e uğramamıştır. Eee, oraya gitmeyen kişilerin müşteri olmaları da beklenemez.
Esnafın gerçek temsilcisi, Türkiye Esnaf ve Sanatkârları Konfederasyonu (TESK) varken TESKOMBUN açıklama yapması nedendir acaba? İktidar güdümündeki bazı derneklerin açıklamaları suyu bulandırmak içindir.
Beyoğlu Eğlence Yerleri Derneği (BEYDER) Başkanı Tarkan Konar: “Esnaf taraf değil, Türkiye’yle bütündür. Her şeyden önce tüm kurum, kuruluş ve şahıslara sesleniyorum. Kimse esnafı genellemeler yaparak tarafmış gibi lanse edemez. Toplumda olduğu gibi esnaf içinde de eylemleri fiziken ya da fikren destekleyenler olduğu gibi karşı olanlar da vardır. Bu durum gayet normaldir. Şiddete başvurulmadıkça olağandır. Gerçek esnafın silahla, palayla, bıçakla, sopayla işi olmaz. Sorunlarını diyalogla çözer.” Diye açıklama yaptı yüz esnaf arkadaşıyla. Beyoğlu esnafının toplumu birleştirici bu tavrı herkese örnek olmalı.   
BEYDER Başkanı Konar’ın işyeri; esnafın temsilcisi olarak vicdanın sesi olduktan tam bir saat sonra belediyece kapatıldı. Şu ileri demokrasiye bakın, devlet çarklarını nasıl da hızlı döndürmekte!        
Akgül, basın toplantısında esnafa açıkça, “Direnişçilere saldırın!” demek istiyor. Kan dökülmesi için kışkırtma yapmakta. Kardeşi, kardeşe kırdırmak; yalnızca Türkiye düşmanlarına yarar. Bu durumda AKP yöneticileri ve Akgül gibi sorumsuz kişiler kimlere hizmet etmekteler?
Konar ve Akgül’ün açıklamaları tamamen ters. Konar’ın açıklaması, sorumluk sahibi, ekmek parasını emeğiyle kazanan, temsil ettiği kitlenin haklarını ön planda tutan, mesleki dayanışma ruhu olan, ulusal bütünlüğü gözeten bir içerik taşımakta.
Akgül’ün açıklaması ise toplumu bölen, ulusal bütünlüğe zarar veren, çatıştırmacı, kışkırtıcı, temsil ettiğini söylediği kitlenin sorunlarına yabancı, iktidara göbeğinden bağlı, esnafı değil, kendini düşünen bir anlayışın ürünü.
Haziran direnişi başladığından beri AKP iktidarı tarafından türlü komplolar kuruldu, hepsi halkın sağduyusuyla boşa çıkarıldı. Akla, hayale sığmaz yalanlar üretilip yakıştırmalar yapıldı, hepsi gerçeğin duvarında paramparça oldu. Esnafa yapılan kışkırtma da güneşin yakıcı aydınlığında eridi. Eriyen buzumsu kütledeki kirli sular, ancak lağım farelerini besler.
                                                           Adil HACIÖMEROĞLU
                                                           17 TEMMUZ 2013



15 Temmuz 2013 Pazartesi

GAZDANADAM FESTİVALİ


            7 Temmuz Pazar. Sabahleyin erkenden uyandım. İçim içime sığmıyor. Kadıköy’deki Gazdanadam Festivali’ne gideceğim. Ama çok erken, zaman geçmek bilmiyor. Ne yapsam heyecanım dinmiyor. Günlerdir Gezi parkında direndiğimiz, birlikte biber gazı yediğimiz dostlarla buluşacağız. Hem de biber gazı yemeden.
Buluşma saati yaklaşınca yola çıkıyorum. Herkes Kadıköy’e akıyor. Bayraklar dalgalanmakta yurttaşların ellerinde. Her yaştan insan sokaklarda, ama gençler çoğunlukta.
Festival alanına ulaştığımda mahşeri bir kalabalık vardı. Bebekleriyle gelen anneleri görünce duygulanıyorum. Herkes saygıyla yol açıyor bu özverili annelere.
Alanda en dikkat çekici olan TOMA maketi. Uzaktan bakan gerçek sanır. İçinde gençler var ellerinde bayraklarla. Üstünde bir su düzeneğinden su fışkırtılıyor kalabalığa. Su fışkırtıldıkça insanlar coşuyor. Küçük çapta su savaşı başlıyor. Herkes mutlu. Saatlerce ayakta beklenilerek şarkılara eşlik edildi. Kimsede yorgunluk belirtisi yoktu.
Altıyol’dan başlayan bir kalabalık vardı. Binaların balkonları, terasları insanlarla doluydu. Festival alanına bakan binalarda büyük boy Türk bayrağı ile Atatürk posteri ayrı bir güzellikteydi.
Düzenleme, olağanüstüydü. Sıcaktan rahatsızlanan, fenalaşan birinin yanına anında doktorlar geliyor, kişi tedavi ediliyor.
Kaybolan cüzdanlar, eşyalar sahnedeki gençlere teslim edildikten sonra duyuruyla sahiplerine ulaştırılıyordu. Bir milyona yakın insanın toplandığı bir yerde bir tane hırsızlık, yankesicilik olayının yaşanmaması önemlidir. Kadınlara sarkıntılık, tacizin olmaması Kadıköy’de toplanan kitlenin ahlaki niteliklerini anlamak bakımından ilgi çekici.
Hiçbir partinin bayrağı, amblemi yoktu. Tek tük olanlar ilgi çekmiyordu. Sloganlar düzenli söylenmekte. Pankartlarda bağımsızlık içerikli söylemler ilgi çekiciydi. Kalabalık mücadelede kararlılığı vurgulayan haykırışı heyecan vericiydi.
RTE, Atatürk posterli Türk bayraklarını her fırsatta eleştiriyor. Eleştirdikçe de halk bu bayrakları ellerinde daha çok taşıyıp evlerine daha çok asıyor. Festival alanı Türk bayrakları ve Atatürk posterlerinden görünmüyordu bile.
Birçok siyasetçinin anlamakta güçlük çektiği ve burun kıvırdığı bu gençlik çok yaratıcı ve üretken. Her şey çok özgün. Anlık bir siyasal gelişmeye karşı anında karşılık üretilmekte. Zaten AKP yöneticilerinin afallamasının nedeni de bu. Durağan zekâlar, yaratıcık karşısında şaşırıp saldırganlık göstermekte. Geleneksel ölçülere hapsedilmiş düşünceler, özgür kafaların karşısında ne yapacağını şaşırmakta.
“Bu daha başlangıç, mücadeleye devam!” çığlığı, hükümet gitmeden bu işin bitmeyeceğini göstermekte. Sık sık yapılan “Tam bağımsız Türkiye!” vurgusu, alanın antiemperyalist kimliğini ortaya çıkarmakta.
Saatlerce ayakta duruldu. Konuşmaları coşkuyla dinledi herkes. Gecenin yarısı oldu, buna karşın kimse ayrılmak istemiyordu alandan. Biber gazı kardeşliği geniş bir aile yaratmıştı. Yardımlaşma üst düzeydeydi.
Gecenin ileri bir vaktinde gönülsüzce ayrıldım alandan. Yürüdükçe müziğin sesi zor işitilir oldu. Kulaklarımda kalabalığın yurtsever haykırışları. İçimden: “ RTE, gençliğinde böyle bir festivale katılsaydı, diktatör ruhlu olur muydu acaba?” diye geçirdim. Epeyce yürümüşüm. Saate baktım, çok geç olmuştu. Eve gitmek için rastladığım ilk dolmuşa bindim.
Mutlu bir günün verdiği iç rahatlığıyla yatağıma uzandığımda binlerce ışıldayan göz önümde gülümsemekteydi. Ben de onlara gülümseyip el salladım. Geleceğin aydınlık Türkiye’sinin mimarları olacaktı o güzel gözler…
                                               Adil HACIÖMEROĞLU
                                               8 TEMMUZ 2013
Not: 15 Temmuz 2013 tarihli Ulus Gazetesinde yayımlanmıştır.

Yazılarımın tümünü, http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz. 

10 Temmuz 2013 Çarşamba

MURSİ’NİN “AMERİKANCILIK” İTİRAFI


Mısır halkı, despot ve ABD kuklası Mursi’nin sarayına dayandığında içeride devrik Cumhurbaşkanı ile Genelkurmay Başkanı El Sisi arasındaki konuşmayı El Vatan gazetesi yayımladı. Yandaş basının hiç değinmediği, merkez medyanın bazılarında kısaca ele alınan konuşmanın tam metni Aydınlık Gazetesi’nde (9 Temmuz 2013) yayımlandı.
“Mursi: Ordunun sorumluluklarında hükümetin meşruiyetini korumak vardır.
Sisi: Ne meşruiyeti? Ordu halkın iradesini takip eder. Çoğunluk seni istemiyor.
Mursi: Benim destekçilerim daha fazla. Buna sessiz kalmazlar.
Sisi: Ordu kim olursa olsun kimsenin ülkeyi yıkmasına izin vermez. Kim olursa olsun.
Mursi: Eğer gitmek istemezsem?
Sisi: Bu iş bitti. Onurlu bir şekilde emekli ol. Taraftarlarını halkı tehdit etmek için kullanmak yerine onlara evlere gitme çağrısında bulun, kan akmasını önle.
Mursi: Ama bu bir askeri darbedir ve Amerika sizi bitirir.”
Mursi’nin son tümcesi yoruma gerek olmadan her şeyi anlatmakta. İktidarda kalmak için güvendiği Mısır halkı değil, ABD. O kadar dünyadan, uluslararası ilişkilerden habersiz ki ABD’yi dünya demokrasisinin koruyucusu sanıyor. Mısır halkının özgürlüğü sanki ABD’nin umurundaymış. ABD’nin çıkarları önemli.
El Sisi, kan akmamasını istiyor. Mursi, iç savaşı kışkırtmak için çabalıyor. El Sisi, halkın birliğini öne çıkarmakta; Mursi ise “ben ve onlar” diyerek ayrımcılığın, bölücülüğün, cepheleşmenin mimarı oluyor.
Mursi, geleceği için ABD’ye sığınırken şunu çok iyi bilmekte, kendisini o koltuğa oturtan Amerika. Zaten en büyük desteği de Türkiye’deki BOP eşbaşkanlığı ve Körfez’in uyduruk aşiret devleti Katar’dan almakta.
Mursi’nin bu itirafından sonra Türkiye’de bazı siyasetçilerin iyi düşünmesi gerek. Mursi’yi “darbe mağduru demokrasi kahramanı” yapmaya çalışmanın kimlere hizmet olduğunu anlamalılar.
Mursi’den demokrasi kahramanı olmaz. Olsa olsa ABD piyonu olur. Münafık Kardeşler (Bu adlandırma Prof. Dr. Mehmet Yuva’nındır. Ad, bu örgütün düşünceleriyle örtüşmektedir. Hocamıza teşekkür ediyoruz.) denen örgütün de emperyalizme hizmet eden bir güruh olduğu iyi anlaşılmalıdır.
RTE, günlerdir ABD’yi ve AB’yi Mursi konusunda vefasızlıkla suçlamakta. Çünkü o da meşruiyeti, Atlantik’te aramakta. İktidarlar kendi halkına dayanmalı.
Dünyada darbecilerin en büyük dayanağı ABD’dir. Mursi de RTE de sırtını ABD’ye dayamış durumda. Eğer darbeciliğe karşı çıkılacaksa Mısır’daki Münafık Kardeşler ve Türkiye’deki AKP darbesine karşı çıkılmalı. Demokrasi, bu darbecilerin tasfiyesiyle gerçekleşir; yoksa açıkça “Amerikancı” olduğunu söyleyenlerle değil.
                                                           Adil HACIÖMEROĞLU

                                                           9 TEMMUZ 2013

7 Temmuz 2013 Pazar

DİKTATÖR ÇOK KORKTU, ÇOK…


            Günlerden 6 Temmuz 2013. Sıcak bir yaz günü. Mısır’da Mursi devrileli iki gün olmuş. Haçlı ortağı Ilımlı İslamcılar şaşkın ve kaygılı.
Yoğun bir günün ikindisinde Taksim’e gitmek için yola çıkıyorum. Otobüs tıklım tıklım. Yollarda kimseler yok. Bu durum, bazı yolcuların dikkatini çekiyor. Orta yaşlı bir kadın, yüksek sesle kendi kendine söyleniyor: “Hava çok sıcak olduğundan sokaklar bomboş, ama otobüs dolu. Nasıl olur bu?”
Arkamdaki genç, yanıtladı kadını: “Gezi Parkı’na gidiyoruz.” dedi gururla. Bütün otobüs kulak kesildi bu genç adama. Hemen genç bir kız: “Her yer Taksim, her yer direniş! diye bağrınca sıcaktan bunalmış olan yolcular sıkışıklığa aldırmadan gök gürültüsüyle kıza katıldılar. Ardından başka sloganlar geldi. Coşku en üst düzeydeydi.
RTE’nin evinin yakınlarından geçerken adım başı polis var. Başbakanın evi ve çevresi koruma altında. Bu ne korkudur böyle? Bu koruma gücünü görünce herkes gülümsüyor anlamlı anlamlı.
Yanımda oturan ve sürekli sosyal medyadan haberler okuyan üniversiteli bir kız, bana dönerek: “Polis, Taksim’i kapatmış.” dedi heyecanla. Birden otobüsün en arkasına ulaştı haber. Taksim’e girmek için kendi aramızda çözümler üretmeye başladık. Hemen hemen herkes tedbirsizdi. Maske, baret, gözlük gibi korunma araçları yoktu kimsede. Nasıl olsa mahkeme kararını okuyacaktı Gezi Dayanışması. Bize göre masum, AKP’li yöneticilere göre ise tehlikeliydi mahkeme kararının Gezi’de okunması.
Otobüs Taksim’e giremediğinden İnönü Stadyumunun yanında bizi indirdi. Önce Gümüşsuyu’na yöneldik. Polis barikatına takıldık. Geri dönüp Maçka Parkından yürüyerek ara sokaklardan çıkış aradık, olanaksız. Sokak başlarında bile polis barikatları. Geri dönüp Harbiye tarafına geçip arkadaşlarla buluşalım, dedik. Buna da olanak yok! Tekrar geri döndük. Yeni insanlar katıldı bize, çoğaldık.
Cihangir’in merdivenli sokaklarını kan ter içinde tırmanmaktayız. Sloganlar gökyüzünü inletmekte. Zorluklar kimseyi yıldırmıyor. Yüksek, uzun merdivenlerde nefesi kesilenlerin koluna giriliyor, adeta el üstünde taşınıyorlar. Sıraselviler’e girmek üzereyken ara sokakta gaz bulutunun içinde bulduk kendimizi. Birden polislerle burun buruna geldik. Sevgili TOMA’mız da durmakta karşımızda. Öfkesi bitmeyen bir canavar gibi zehirli suyunu kusmakta durmaksızın. Biber gazına, copa, TOMA’nın zehirli suyuna karşı tek silahımız dilimiz.  Daracık sokakların tarihi yapılarından yankılanan sesimiz gök kubbeyle kucaklaşmakta. Gaz fişekleriyle adeta oyun oynanıyor. Polisler bize atıyor; yürekli, yurtsever gençler yerde solumakta olan fişeği anında alıp gerisin geri gönderiyor.
Aramızda polisin önünden kaçan turistler de var. Onların çoğunda gaz maskesi var. Yüzlerini, gözlerini, sıkıca korumaktalar. Turistler, İstanbul’un tarihi sokaklarını biber gazı eşliğinde koşarak dolaşmaktalar. Değişik uluslardan insanlar, hep bir aradayız ve yazgımız bir: biber gazı yemek... Herkes birbirine yardımcı.
Büyük koşturmaca sonunda Tophane’ye geliyorum. Polisler burada konuşlanmış. Sivil polisler çoğunlukta. Mahalleli oldukları söylenen elleri sopalı bir grup, biber gazından kaçanları avlamakta. Özellikle ellerinde Atatürk posterli Türk bayrakları olanlar hedefte. Linçten zor kurtuluyor genç bir adam. Polisler izliyor. RTE, durmadan Atatürk posterli Türk bayraklarını hedef gösterince “evlerinde zor tuttuğu” kişilerin ipleri çözülüp sokağa salınıyor. Bağımsızlığımızın simgesi olan bayrağı, ulusumuzu kurtarıcısı Atatürk’ün posterini taşımak linç edilme nedeni olmakta. Dün sömürgecilerin yapamadıklarını, bugün işbirlikçi uşakları yapmak istemekte.
Karaköy’den Kadıköy’e giden vapurdayım. Yer, gök inlemekte: “Hükümet istifa!” diye. Deniz suskun, ay göz kırpmakta. Poyraz, biber gazının yaktığı tenleri serinletmekte. Yorgun bedenler, gecenin içinde birer devrim anıtı gibi sapasağlam durmakta. Herkes durumundan memnun. Ağlayan, yakınan, yüksünen yok! Vapurda yine yeni dostlar ediniyorum. Söyleşiyoruz kırk yıllık arkadaşlar gibi. Vapur, Kadıköy İskelesine yanaştı. Herkes indi bile. Söyleşiye öyle dalmışız ki… Birden yerimizden zıplayıp iniyoruz vapurdan.
Koskoca bir kent alanının, bir parkın halka yasaklanmasını demokratik ilkelere göre açıklanabilir mi? Seyahat özgürlüğü engelleniyor ve “muktedir” bunun demokrasi adına yapıldığını söylüyor.
AKP yöneticileri çok korkuyor, çok… Hele diktatör, daha da çok korkmakta. Uçan sinek vızıltısı bile uykularını kaçırmakta. Bu ruh durumuyla nasıl yaşanır ki? Halktan ödleri patlıyor. Ezberlerinin bozulması, onları şaşkına çeviriyor. Hele iktidardan düşme olasılığı uykularını kaçırıyor. Mısır halkının Mursi’yi alaşağı etmesi, onları kara kara düşündürmekte. Sıranın kendilerine geldiğinin farkındalar. Korkunun ecele faydası var mıdır acaba?
                                               Adil HACIÖMEROĞLU

                                               7 Temmuz 2013