29 Ağustos 2013 Perşembe

DOLARLA KONTROL EDİLEN ADAM


Musri’nin devrilmesi karşısında RTE: “Mısır’daki darbenin arkasında İsrail var, elimizde belgesi var.” demişti. Herkes belgeyi merak etti. Erdoğan’ın belge dediği şey, iki yıl önce İsrail’de düzenlenen bir panelde konuşan Fransız Siyonist Bernard Henry Levy’nin sözleri. İsrail devletinin resmi sözcüsü mü? Hayır! İsrail devletinin resmi görevlisi mi? Hayır!

Söylentileri, sokaktaki adamın sözlerini, panel konuşmalarını belge sanan bir başbakanın kendi ülkesinin başını belaya sokması, devletinin saygınlığını zedelemesi çok kolaydır. Önce Erdoğan ve danışmanlarına belgenin ne olduğunu güzelce öğretmek gerek.

Başbakanın uyduruk belgesine ilk tepki yol arkadaşı ve velinimeti ABD’den geldi. Beyaz Saray Sözcüsü Josh Earnest, “ Başbakan Erdoğan’ın bugünkü sözlerini güçlü bir biçimde kınıyoruz. İsrail’in Mısır’daki olaylarla bir biçimde sorumluluğu olduğunu söylemek saldırgan, delilsiz ve yanlıştır.” dedi. Bu sözler, yenilir yutulur türden değil. Sözcü, açıkça Erdoğan’a “yalancı” diyor. Ama anlayan kim?

İran’ın dini lideri Ayetullah Hamaney’in askeri danışmanı General Safavi, “Ücretli kukla!” diyor RTE’ye. Kavgada söylenmez bu söz.

Mısır Cumhurbaşkanlığı sözcülerinden El Musalamani ise “Batı’nın ajanı” diye nitelendirmekte RTE’yi. Bir devlet yöneticisinin, böyle ağır ithamlara muhatap olması ilginçtir. Bir başka ülkenin ajanı olmak için, yönettiğin ülkeye ihanet etmen gerek.

Esat ise Erdoğan’a “Dolarla kontrol edilen adam” demekte. Bu sözler çok ağırdır. Bir devleti yönetenlerin yabancı paralarla kontrol edilmesi kabul edilemez. Dolarla kontrol edilmek ne demek? Esat, bu sözlerle RTE’nin dolar karşılığı satıldığını ima ediyor.

Bir ülkenin başbakanı “yalancı, ajan, kukla, satılık…” gibi sıfatlarla anılıyorsa komşu ülkelerde, bu durum düşündürücüdür. Dünya lideri olduğunu iddia eden birinin düştüğü acıklı duruma bakın! Çok yazık, çok…

Diplomatik kurallar, nezaket, saygı ortadan kalkmış. Buna kim neden oldu? Erdoğan ve Davutoğlu… Kahvede konuşur gibi konuşursan devlet yönteminde, alacağın karşılık da böyle olur.

Komşuları ve hizmet ettiği efendileri nezdinde beş paralık değeri olmayan birinden dünya lideri olur mu? Olmuyor zaten. Efendileri de son kullanma tarihini beklemekteler. Gerçi halk, onun bu yüzünü hızla gördüğünden insanlığa daha çok zarar vermesini önleyecek. Onu, son kullanma tarihi dolmadan tarihin çöplüğüne gönderecek.

                                                          

Adil Hacıömeroğlu

                                                           28 Ağustos 2013

 

                                                          



27 Ağustos 2013 Salı

KİMYASAL YALANI


Suriye konusunda akıl almaz yalanlar ortaya atan ABD ve onun Ortadoğu’daki işbirlikçileri, şimdi de Esat yönetiminin Kimyasal silah kullandığını ileri sürdüler. Direnen Suriye’yi diz çöktürmek için akıl almaz iftira kampanyaları yapmakta Emperyalizm ve onun yardakçıları.
Esat yönetimi, muhalif kılıklı uluslar arası teröristleri tam da temizlediği anda kimyasal silah yalanı ortaya atılmakta. Esat, üstünlüğü ele geçirdiği anda kimyasal silah kullanmanın intihar olacağını bilmeyecek kadar ahmak mıdır?
ABD emperyalizmi saldırganlığını ve bunun sonucunda da sömürüsünü sürdürmek için yalanlara başvurur sık sık. Yalan, ABD’nin en büyük silahıdır. ABD’nin en büyük yalanlarından biri Vietnam’la ilgilidir. Kuzey Vietnam devriye botlarının, Tonkin Körfezi’nde seyretmekte olan ABD savaş gemisi Maddox! a saldırdığını öne sürerek Vietnam’a saldırdılar. Aradan kırk yılı aşkın süre geçtikten sonra ABD resmi kaynakları, saldırı gerekçesinin aslının olmadığını açıkladı. Olan bu kirli savaşta ölenlere oldu. Milyonlarca insan yaşamını yitirdi, sakat kaldı, Güneydoğu Asya’nın bu güzel ülkesi harap oldu.
ABD, Vietnam’da      kimyasal ve biyolojik bombalar dâhil, her türlü silahı kullanıp denedi; orada bir vahşetin suçlusu oldu. Vietnam Savaşı’nda ABD insanlık suçu işledi. Kendi çıkarları uğruna uydurulan bir yalan üzerine milyonların yaşamını tehlikeye atabilen bir zihniyetin temsilcisidir Amerika.
Yalan makinesi Irak’ta da işledi. Saddam’ın kitle imha silahları yaptığını ısrarla söylediler. Hatta bunun için uyduruk fotoğraflar bile yayımladılar. Tüm dünyanın kafasında insanlık düşmanı bir Saddam portresi yerleştirdiler. Dünya kamuoyu Amerikan yalanlarına inandırıldıktan sonra düğmeye basıldı. 2003’te Irak işgal edildi. Bir milyonu aşkın insan öldürüldü. Milyonlarcası sakat kaldı. On binlerce kadına tecavüz edildi. Irak’ta taş üstünde taş kalmadı. Ülke kalın çizgilerle üçe bölündü. Etnik ve mezhepsel ayrılıklar körüklendi. Her gün bombalamalarla onlarca insan ölmekte. Daha sonra ABD’ce yapılan açıklamada istihbarat raporlarının yanlış olduğu açıklandı. Milyonların kanını petrolden kazanacağı yeşil dolar için içen vampirler, şimdi de Suriye konusunda yalanlar üretmekte.
Kimyasal silahın kullanıldığı yer, Şam. Bomba, askeri lojmanların yakınında patlıyor. Saldırıda ölenlerin bir kısmını askerler oluşturmakta. Yani Esat, kendi askerlerini öldürüyor, öyle mi? Buna kargalar güler. Şam, Esat güçlerinin en hâkim olduğu bölge.
Suriye’deki muhalif teröristler zor durumda ve savaşı yitirmek üzereler. Bu aşamada her türlü çılgınlığı yapmaları olası. Suriye umurlarında değil. Zaten çoğu da Suriyeli değil.
ABD, İsrail, Katar, Suudi Arabistan ve AKP ittifakı Suriye direnişi karşısında ağır bir yenilgi almak üzereler. Yenilgi, ittifakı çözer, bölgede geriletir. ABD’nin petrol üzerinde egemenliği, İsrail’in güvenliği, AKP ve Körfez işbirlikçilerinin koltukları tehlikeye girer. İşte,  tam bu noktada komplo devreye giriyor.
Rusya, uydu görüntülerini BM’de gösteriyor. Bu görüntülerde kimyasal silah kullananların teröristler olduğu görülmekte. Buna karşın, yalan propaganda tam gaz yol almakta. Suriye’ye müdahale için en istekli olan da AKP.
AKP ve bazı Arap yönetimleri, emperyalizmin petrol kuyularını korumak için bir haçlı seferinin kışkırtıcıları durumundalar. Suriye’ye müdahale, en çok Türkiye’ye zarar verir. Bölünme süreci hızlanır, Ortadoğu’da birçok devletçiklerin oluşmasına, sonu gelmez çatışmaların başlamasına neden olur. Bu nedenle Türk halkı, bu konuda uyanık olmalı, savaş çığırtkanlarına pirim vermemeli.
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           27 Ağustos 2013




                                                           

26 Ağustos 2013 Pazartesi

ÖNCE ERKEKSİZ EVLER


Doğu Karadeniz’de kışlar iç kısımlara gidildikçe sertleşir. Hava sıcaklıkları sıfırın altına çok az düşer. Kar yağışı, deniz kıyısından uzaklaştıkça artar. Dağlar yükseldikçe yerdeki kar çoğalır.
Kar ne kadar yağarsa yağsın karasal iklimin görüldüğü yerlerde olduğu gibi buz olup aylarca yerde kalmaz. Sıkı bir lodos ya da kıble esince kar eriyiverir.
Çocukluğumda kar çok yağardı. Yollar kesilirdi. Yol dediğim de patikalar. Yalnızca insanların yürümesi içindir bu yollar. Yollar elbirliğiyle açılır. Komşular birlik olur, kışa karşı savaşıma girişir. Evleri aşağıda olanlar yukarıya doğru güçlükle çıkarken tepede bulunanlar daha kolay aşağıya inerlerdi. Her iki yönden gelenler soğuğa aldırmadan karı yararak yol açarlar kendilerine. Sununda ortada buluşulur. Buna yol vurmak, denir. Yol açılınca dinlenip soluklanmak zamanı gelmiştir artık. Yakın olan bir evde toplanarak çay içilip ocak başında ısınılır. Bir süre dinlendikten sonra diğer komşulara yardım için kollar sıvanır.
Yol vurma işi bittikten sonra, yani ulaşım sağlanınca kar silme işine sıra gelir. Bazen kar bir metreyi bulurdu. Yaşlı evlerin çatıları karın ağırlığına dayanamazdı çoğu zaman. Çatılar, çökme tehlikesi ile karşı karşıya kalırdı. Kar silme işine ivedi olarak girişilmesinin birinci nedeni buydu.
İkinci nedense çatıdan sarkan buzların oluşmasını engellemek. Çok sert olan bu sarkıt buzlardan çocuklar kılıç yaparak savaş oyunu oynarlardı kendi aralarında. Kimi zaman da bu sarkıt buz parçaları çatılardan insanların başına düşerek yaralanmalara neden olurdu. Bu nedenlerle ivedilikle çatıdaki karların kürenmesi gerek. Bunun için gönüllü komşular küreklere yapışır. Genellikle gençlerden oluşur bu özverili komşular. Tabi, iş bilir, yaşlıların kılavuzluğunda yapılır bu iş. Çünkü çatıda yürümek beceri, dikkat ve deneyim ister. Acemi biri, çatıdan düşerek istenmeyen sonuçlara yol açabilir.
Kar silme işine önce erkeksiz evlerden başlanır. Evin erkeği ölmüşse ve evde yetimler varsa öncelik bu ailenindir. Ardından erkeği gurbette ya da askerde olan evlere sıra gelir. Sonrasında diğer evlerin çatılarındaki kar kürenirdi.
Çatılardaki karlar kürendikten sonra herkes gönül rahatlığıyla aşhananın (Şimdilerde şömine diyorlar buna.) başındaki yerini alırdı. Eğer karınlar açsa yeni pişmiş mısır ekmeğinin içine tereyağı ve peynir konularak çay eşliğinde yenir. Yemeğin ardından çaylar keyifle yudumlanırken pilekide patatesler pişerdi korlanmış ateşte. Ev sahibi; fındık, ceviz ve patlamış mısır ve kış meyveleriyle konuklarına ziyafet çekerdi.
Önce erkesiz evlerin çatısındaki karları silen ruhu nerelerde bıraktık. Güçsüze sahip çıkan Karadeniz’in bıçkın delikanlılarına ne oldu. Komşuya yardım etmeyi ibadet sayan inancımıza ne oldu? İnancı ruhtan, yaşamsal gereksinimlerden kopararak biçimsel zorunluluk durumuna getirenler, bu ulusa nasıl bir kötülük yaptıklarının farkındalar mı?
Çocukluğumda şimdikine göre daha korunaksın bir evde büyüdüm. Çoğu zaman soğuk rüzgârları evin içinde hissederdik, ama üşümezdik, hem de hiç. Kızaran ellerimiz, moraran burnumuz, buz kesen ayaklarımıza karşın üşümezdik. Sıcak komşuların, aile bireylerinin dostluk sobasında ısınırdık. İnsanda üşüme, yalnızlık ve dostların olmayışıyla başlar. Giderekte donar bir yerlerimiz, çözülmemek üzere.
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           24 Ağustos 2013



24 Ağustos 2013 Cumartesi

ÖĞRENCİDEN GİZLİ TANIK


19 Ağustos 2013 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nin manşeti ilgi çekiciydi. Manşette “Gezide “gizli tanık” baskısı” yazılıydı.  (Ergenekon ve Balyoz davalarında gizli tanıklara alışmıştık. Üstelik bunlar, terör örgütü yöneticileriyle en aşağılık suçları işlemiş kişilerden seçilmişlerdi.
Cumhuriyet’in başlığını görünce Ergenekon ve Balyoz aklıma geldi ilkin. Duyutun (haberin) içeriğini okuyunca gerçeği anlamış oldum. İlköğretim 6, 7 ve 8. Sınıf öğrencileriydi söz konusu olan. Küçücük yaşta insanları ihbarcılığa zorlamanın önemli bir nedeni olsa gerek. Diktatör, Gezi Direnişinden çok korktu. Bu korkudur ki onu, direnişin olduğu tüm kentlerde insan avı yapmasına neden oldu. Siyasal geleceğini kurtarmak için küçücük yavruları kullanmaktan çekinmeyen bir anlayışa “demokrat” denebilir mi?
MEB’den gelen buyrukla Ankara Milli Eğitim Müdürlüğü harekete geçmiş. Emniyet, bu konuda MEB’e tam destek vermekte. Ne de olsa suçlu aranıyor ya… Alınan buyrukla yaz dinlencesinde bulunan öğrenciler okullara çağrıldı ve onlara aşağıdaki sorular yönlendirildi:
“6-7 Haziran tarihlerinde okula gitmemenizi hangi öğretmenleriniz istedi?
 Eyleme gitmenizi isteyen öğretmenlerin isimlerini yazın.”
 Eyleme katılan arkadaşlarınız ya da öğretmenleriniz oldu mu? Bu isimleri de yazın.”
Bu sorularla öğrenciler, öğretmenlerini ihbara zorlanmakta. Eğer Öğretmenle öğrenci/veli arasında ufacık bir yanlış anlaşılma, kırgınlık, kızgınlık, anlaşmazlık varsa işte size intikam fırsatı. Öğretmenleri diken üstünde oturtacak bir uygulama bu. 12 Eylül diktatörlüğünde evinden çıkaramadığı kiracısını örgüt üyesi diye ihbar eden ev sahipleri hala belleklerimizde.
Biz kimin hangi kâğıdı verdiğini bilmeyeceğiz, sadece biz bileceğiz öğretmen ya da arkadaşlarınız kim isim yazmış bilmeyecek, rahat olun.” demeyi de unutmamış yöneticiler. Küçük yaşta gizli kapaklı iş yapmayı öğretiyor eğitimciler(?) öğrencilere.
Böylesi işler, minik yüreklerde korkuya neden olmaz mı? Onları bir güvensizlik çemberi içine sokmaz mı? Öğrencileri küçük yaşta muhbir yapmak onları sosyal açıdan rahatsız etmez mi? Bu soruların yanıtlarını düşünmek için sorumluluk duygusu içinde görev yapan eğitimciler gerek. Bir öğrencinin tinsel durumunu bilmeden onları siyaset aracı yapmak dünyanın neresinde görülmüştür?
Bu işin bir de pedagojik yanı var. Çocukları yaşama hazırlarken onlara hep olumlu örnekler vermeli. Onları küçük yaşta muhbir olmaya zorlamak, onların tinsel gelişimlerini olumsuz yönde etkiler. Silik kişilikli bireyler böyle ortamlarda yetişir.
Allahtan küçücük öğrencilerin sağduyusu, aklı yetişkin yöneticilerden üstün geldi ve öğretmenleriyle arkadaşlarını ihbar etmediler. Kocaman adamların tezgâhladıkları kirli oyunu küçücük çocuklar bozdu. Kişilikli duruşlarıyla zalime alet olmayı reddettiler.
Gezi, diktatörün ipliğini pazara çıkarması bakımından önemli bir direniştir. Komşuyu komşuya, öğrenciyi arkadaşına ve öğretmenine, polisi halka düşman eden bir sistem kurmakta padişah bozuntusu. Kendi saltanatı için halkı birbirine kırdırmak isteyen bir diktatörün tinsel sağlığının yerinde olduğu söylenebilir mi?
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       20 Ağustos 2013
Not: 26 Ağustos 2013 tarihli Ulus Gazetesinde yayımlanmıştır.




23 Ağustos 2013 Cuma

SEN AĞLA, GÖZYAŞLARIN BU TOPRAĞA DÜŞMEZ


RTE, bir televizyon kanalında gündeme ilişkin soruları yanıtlarken ağlaması herkesin ilgisini çekti. Yandaş ve kimliksiz televizyonlar başbakanın Mısırlı Esma’ya ağlayışını döne döne göstermekte.
Münafık Kardeşlerin liderlerinden Muhammed el Bilteci’nin kızı Esma, geçtiğimiz günlerde Adeviye’de öldürülmüştü. Her ölüm acıdır. Hele birileri tarafından öldürülmek daha da acı. Bir de genç yaşta toprağa düşmek var ya, buna yürek dayanmaz. Ölüm karşısında insan olan herkes üzülür.
Esma’ya ben de üzüldüm. Yüreğim sızladı derinden. Emperyalist bir kışkırtmanın kirli savaşında yaşamını yitirdi. Her baba gibi onun da babası, evladını yitirmenin üzüntüsünü derinden yaşadı. Yüreği yandı. Yüreği paramparça oldu. Babadır acı ve üzüntü duyması doğaldır.
Başbakan, bir yandan ağlarken bir yandan da Bilteci’nin, kızına yazdığı mektubu okudu. Mektubun bitiminde söylediği sözler ilgi çekicidir.
Benzer şeyleri ben yaşadım. Esma'ya el-Bilteci tabii bu mektubu yazarken, o ifadelerde adeta ben de çocuklarımı gördüm. Bir de onun Esma'nın cenaze namazını kıldıramayışı ve bir de tabii şu olgunluk ve geleceğe bakıştaki ölüm ötesi dünyayı okuyuşu beni ciddi manada duygulandırdı. Tabii şehadet çok farklı bir şey. Esma hayata doymadan, ama o şehadet makamına koştu. O duruşun, babasının duruşu, inanıyorum ki dünyadaki birçok İslam dünyasındaki ülkelere inşallah ders olur. Gençlerimize ders olur, örnek olur. Baba evlat ilişkisinde bizler için örnek olur.” diyor RTE.
Ey başbakan, PKK kurşunlarıyla toprağa düşen şehitlerimizin babalarının “Vatan sağolsun” derken gösterdikleri duruşu görmedin mi sen hiç? Şehit analarının gözlerindeki acıyla yoğrulmuş öfkeyi fark etmedin mi? Yıllardır şehit çocuklarına mektup yazan anne ve babaların satırlarındaki dili anlamadın mı sen? Hele şehit olmadan önce şiir, mektup, telefon konuşmaları ve sosyal medyadaki iletilerinde şehadet duyutunu önceden muştulayan Mehmetçikleri duruşundaki soyluluğu yurt sevgisini, insanlık için özveriyi, cesareti neden yok sayıyorsun?
Vatanı uğruna kahpece öldürülen Mehmetçiklere ağladığını neden görmedik senin?
Mayın tuzaklarında sakat kalan vatan evlatları için bir damla gözyaşı akıttın mı sen?
Sel baskınlarında, depremlerde, açgözlü yapsatçının yaptığı çöken evlerde, iş kazalarında yaşamını yitirenler yüreğini sızlatmadı mı senin?
Hatay, Reyhanlı, Akçakale, Ceylanpınar’da senin beslediğin teröristlerin bomba ve kurşunlarıyla can verenler karşısında gözpınarların neden kupkuruydu?
Uludere’de ölenlere niçin üzülüp ağlamadın?
Gezi Direnişleri sırasında dövülerek can veren Ali İsmail’in gülen gözlerine iç baktın mı beyaz camda? Abdullah Cömert, Ethem Sarısülük, Mustafa Sarı, Mehmet Ayvalıtaş’ı anımsar mısın? Hani despot bir diktatörün, iktidar hırsı ve BOP eşbaşkanlığı uğruna katlettiği pırıl pırıl gençler için yüreğine acı bir kama saplandı mı hiç? Onlara bakıp evlatlarını gözünün önüne getirdin mi?
Gencecik Mehmetçikler toprağa düşüp şehadet şerbetini içerken askerlik yapmayan oğlunu düşündün mü sen? O Mehmetlerin anne ve babalarıyla göz göze gelmeyi denedin mi hiç?
Irak’ta bir milyonu aşkın insan ABD silahlarıyla katledilirken neden ağlamadın beyaz camda?
Sen, gözyaşlarını hep bu topraklar dışında akıttığından Türkiye topraklarına akacak, şehit kanlarına karışacak, kutsal vatanı sulayacak gözyaşların yok senin.
Sen, beyaz camda aslında Esma’ya da ağlamadın. Ağladığın bitmekte olan saltanatın, kayıp gitmekte olan iktidarına ağladın. Sen, Mısır’da kendi sonunu görüp içlendin. Yandığın bir can değildir, iktidarındır. Ağlayarak oy devşirmek istedin halktan.
Türk Ulusu, gözyaşının sahtesiyle gözpınarlarından coşkunca akanını iyi ayırt eder. Sen üzülme, Türk halkı zalim değildir; yalnızca zulme karşıdır.
                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               23 Ağustos 2013

22 Ağustos 2013 Perşembe

KARAKULLUKÇULARIN EKİNİ


Çal yöresi, Anadolu’nun fethi sırasında genellikle uçbeylerinin yerleştiği bir bölgedir. Uçbeyleri dayanışma içinde olmak zorunda. Çünkü dayanışmanın olmadığı bir yerde başarı olmaz.
Çal’a bağlı İsabey Kasabası, Ege’nin en yüksek dağlarından biri olan Çökelez’in eteklerinde endam eder. Dağın eteklerinden bir kartal duruşuyla gururla bakar Baklan Ovası’na. Dağın vakarı, görkemi kasabanın duruşuna yansımıştır adeta. Çökelez, Baklan Ovası’nı koruyan bir dev gibidir. İsabey de dağın kucağında nazlı bir gelin. Kasaba halkı da yaşadığı doğanın özelliklerini yansıtır. Babacan davranışları görmek zor değil güngörmüş dik duruşlu insanlarda. Alçak gönüllüğün altında yatan efe duruşunun heybetini duyumsarsınız Dibek Başındaki kahvede yarenlik edenlerde. Dibek Başı’nda ovayı en iyi gören dut ağacının serinliğinde, kasketini kaldırarak ve alnındaki teri mendiliyle eski bir şarkının yavaş ritmiyle silen, Çökelez bakışlı dedelerin mavi gözlerindeki buğu hala tüter toprağın bağrında.
Temmuz ayının ortalarına doğru önce arpa biçilir. Orakçılar, hazırdır ekinin hışırtılı müziğini dinlemek için. Susuz ovada arpa boy atamaz. Cüce ekinler, kış boyu hayvanlara samanı ve tanesiyle can verecektir. Arpadan sonra sıra buğdaya gelir. Kavrulmuş toprakta buğday başakları, yavuklusunu özlemle bekleyen utangaç kızlar gibidir. Gün çalışma, arpayı, buğdayı ambara doldurma zamanıdır.
Sabah ezanıyla atlar, arabaya koşulmaya başlar. Bir anda sessiz günün sabahını at kişnemeleri ve atlara hükmeden buyruk tümceleri her yanı kaplar. Sesler birbirine karışır. Çoğalır, çoğalır, sel olup akar Derepınar’ın cılız sularıyla can bulan dereye. Akar, akar ovanın bağrında sarı ekinde, yeşil üzümde can olur ses deresi. Uykulu çocuklar belirir, demir parmaklı pencerelerde. Yumuş gözleri, çapaklı bir bakışın merakını taşır.
Atların nal sesleri taş yollarda çınlarken tekerleklerden çıkan tiz ezgi gökyüzünün boşluğunda çınlarken nadir de olsa kağnı gıcırtıları ağır aksak ritmi kulağı tırmalarken tellalın sesi işitilir. “Sayın İsabey Halkı! Arabası, kağnısı olmayan karakullukçuların destesi çekilecektir, duyurulur.” Tellal avazı çıktığı kadar bağırarak tüm köyü dolaşır. Duyan, duymayana haber verir. Bir imecenin kutsal ayinin başlamasının iç rahatlığı duyumsanır her yanda.
Yörede karakullukçu adı verilen kişiler, yoksul, tarlası yetersiz olan bu nedenle de tarımsal araç gereci olmayan kişilerdir. Delişmen atlar, yorgun öküzler ovaya sürülür. Karakullukçuların ekinleri elbirliğiyle kaldırılır. Herkes, kendi işine gösterdiğini özenden fazlasını gösterir bu imeceye.
Karakullukçuların ekini ambara doldurulduktan sonra sıra asıl işe gelmiştir. Kendi tarlalarının yolunu tutar güngörmüş toprakların özverili çocukları. İnsanlar, mutludur. Çünkü yoksulun ambarı dolmuştur.
Tırpan sesleri, eski bir kutsal şarkının bereketli ezgisini seslendirir. Atlar terler, dizginleri tutan eller yorulur. Tarla sahibi yağlığıyla önce atların terini siler, sonra kendi yüzünü kurular. Yüzler güleçtir, dillerde bitmeyen türkülerin ezgisiyle ova dile gelir, gökle kucaklaşır. Toprak, göğün şefkatli kollarında toy verir.
Önce yoksulun ekinini biçerek onun yaşamını garanti altına alan bu toprağın çocuklarına ne oldu? Karakullukçuları, kara talihlerinin bilinmez çukurlarına gömdüğümüz günümüzde topraktan, gökten, ekin başaklarından, kartal bakışlı köylerden, bereketli ovalardan, gururlu dağlardan utanmadık mı hiç? Zamanın derinliklerinden kopup gelen vicdanın sesini nasıl duymaz olduk? İmece coşkusundaki mutluluk, üç beş kuruşa satılacak, terk edilecek bir değer miydi?
Dünyanın adalet, eşitlik isteyen tüm filozoflarını kıskandıracak ve onlara esin kaynağı olacak bir geleneği yok saymanın nasıl bir toplumsal yitik olduğunun farkında mıyız? Farkında mıyız kazandıklarımızın, yitirdiklerimizin yanında yalnızca bir hiç olduğunun?
Yoksulu aç bırakmamanın erdemidir karakullukçuların ekininin kaldırılması. Toplumsal dayanışmanın doruğudur bu imece. Adaletin hücreler işlediği kutsal ayindir bu. Komşusu açken tok yatamayanların vicdanının haykırışıdır yoksulun ekininin öncelikle kaldırılması.
                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               22 Ağustos 2013

21 Ağustos 2013 Çarşamba

HERKES YESİN, HELALDİR


Doğu Karadeniz Bölgesinde doğup büyüdüm. Ancak Ege Bölgesi de yaşamımı çok etkilemiştir. Düşüncelerimin oluşmasında büyük bir öneme sahiptir Ege. Annem Denizlili. Hem de arı gibi insanların olduğu Çal İlçesinden.
Ben beni bildim bileli her yaz dinlencesinde Çal’a bağlı İsabey Kasabasına giderdik ailece. Bazı dinlencelerde uzun, bazılarında kısa olurdu bu gezilerimiz. Ben ve kardeşlerim için tadına doyulmaz bir şeydi bu. Farklı bir bölgenin geleneklerini, yaşam biçimlerini öğrenmek; farklı bir bitki örtüsüyle tanışmak; değişik lezzetleri tatmak olağanüstü heyecanlıydı bizim için. Dağınık yerleşim biçimli bir yerden, toplu yerleşimin olduğu bir bölgeye gitmek farklılığın temelini oluşturmaktaydı. Üstelik ortaokul üçüncü sınıfı İsabey’de okumam başka bir güzellikti yaşamımda.
Bizim yaşadığımız Karadeniz’de at arabaları yoktu. İsabey’de sabahın kör karanlığında at arabalarının tekerleklerinin çıkardığı tiz seslerle uyanırdım. At arabalarını sürenlerin kıyafetleri hoşuma giderdi. Hemen herkesin başında yağlık denen sarı, turuncu ve beyazın egemen olduğu örtüler şapkaların altından boynu örterdi. Bu örtüler; güneşten, arpa samanının yakıcılığından, tozdan korunmak içindi.
Şapka, yurdumuzun hemen her yerinde olduğu gibi erkeklerin başından eksik olmazdı İsabey’de de. Atatürk devrimlerinin halk tarafından benimsenmediğini söyleyen kimi siyasetçiler, Anadolu ve Trakya’nın köylerine gidip baksınlar, bakalım ne görecekler? Tarlada çalışan, yolda yürüyen kahvehanede oturan erkeklerin hemen hepsinin başındaki şapkaları görecekler tabi ki.
İsabey, büyükçe bir kasabaydı. Nerdeyse her evde bir ya da birden çok üniversite mezununun olduğu aydın bir yerdi. 1954’ten beri belediye ile yönetilmekte. O zaman iki ilkokulu, bir de ortaokulu vardı. Kışın dışındaki tüm mevsimlerde hareketlilik üst düzeydeydi.
Biz yaz dinlencesinde İsabey’e gittiğimizde dedem çok mutlu olurdu. Kendisi hacıydı. Bağnaz değildi. Boş zamanlarında genellikle dini kitaplar okurdu. Eğer yanındaysam kitap okuma işi benimdi. Ben, kitabı okurken dikkatle dinler, bir yandan da tespih çekerdi. Neredeyse bütün dinsel efsaneleri dedem sayesinde ben de okuyup öğrenmiş oldum. Mahalle camisinin masraflarının bir bölümünü karşılamaktan mutlu olurdu. Hacca gitmeden önce bekâr olan iki oğlunun okul ve evlenme masraflarını karşılayacak parayı banka hesaplarına yatırmıştı.
İsabey’e vardığımızda bağa giderdik tüm aile. Dayı, teyze çocukları bir araya gelince oyun oynamak çok keyifli olurdu. Çünkü bu çocuk kalabalığı, bir bayram coşkusu yaratırdı bizde. Yılda bir kez olsun buna hakkımız vardı.
Dedemin ziyafeti, Kirazlı Bağ’da olurdu. Çevresi kiraz, erik, badem, elma ve armut ağaçlarıyla çevriliydi buranın. Hele o bal erikleri, yok mu? Tadına doyum olmazdı.
Bağda, meyve ağaçlarına iliştirilmiş küçük tahta parçaları vardı. Bunlara “Allah için gelip geçen yesin, helaldir.” yazısı göze çarpardı. Bu tahta parçalarını sayardım. Diğer bağlara gidince bu yazıyı arardım. Var olduğunu gördüğümde içten bir mutluluk duyardım. Bu hayırda benim de payımın olduğunu düşünerek iç rahatlığı duyardım. Merak içinde beklerdim, biri gelse de meyve ağaçlarından bir meyve alıp yese diye.
Bağların kıyısındaki meyvelere asılı tahtalardaki yazıları yaşamım boyunca her yerde aradım. İnsanların helalden uzaklaşıp harama yöneldikleri günümüzde o küçük tahta parçalarının özlemini duymak hakkımız olsa gerek.
                                                                       Adil HACIÖMEROĞLU

                                                                       20 AĞUSTOS 2013

20 Ağustos 2013 Salı

İSTEYİCİ ODASI


Doğu Karadeniz’de evler toprağa serpiştirilmiş ekin taneleri gibidir. Herkes evini mendil kadar olan bahçe ya da tarlalarının bir köşesinde yapar. Uzak ya da yakın olsun bu dağınıklığa karşın herkesin birbirinden haberi olur. Sevinç de üzüntü de anında köyün tüm evlerinde duyulur.
Köylere “isteyiciler” gelirdi. Bu kişiler, bir nevi dilenciydiler. Ancak yöre halkı “dilenci” demekten kaçınırdı. “İsteyici” sözü, yapılan işi “güzel adlandırma” yoluyla iyi göstermek içindi.
İsteyiciler, sırtlarında torbalarıyla ev ev dolaşırlardı. Para istemezlerdi. Genellikle fındık, mısır ve fasulye isterlerdi köylülerden. Çoğunu tanırdık. Nerdeyse bazıları kadrolu isteyicilerdi. Yılda birkaç kere aynı köye uğrayanlar vardı. Çoğunun nereli olduğu, aile yaşamı, başından geçmiş acıklı olaylar köylülerce bilinirdi.
İsteyici, yemek zamanı gelmişse sofraya buyur edilirdi. Onun gelmesi tanrısal bir lütuf sayılır. Ev sahipleri, onu memnun etmeye çalışırlardı.
Kimi zaman boş evlerle karşılaşırdı isteyiciler. Çünkü ev ahalisi tarla ya da bahçede olurdu. İş zamanı evler boşalırdı. Boşalan evlerin kapıları genellikle kilitlenmezdi. Kapılar, üstünkörü kapatılıp çıkılırdı aceleyle. İsteyicilerin hırsızlık yaptıkları neredeyse hiç işitilmemiştir.
İsteyici, dere tepe yürür, dağınık evler arasında adeta mekik dokurdu. Yorgunluğu her halinden belli olurdu. Benim çocukluğumda köylerde ulaşım çok zordu. İstediğiniz zaman, istediğiniz yere gidemezdiniz. Hele akşam saatlerinde bir yere gitmek olanaksızdı neredeyse. Ancak araba kiralayabilirdiniz. Bu da zamanın koşullarına göre çok pahalı bir işti. Araba dediğimiz de genellikle kamyon. Kiralasanız da kamyonun gidişi ayrı bir olay. Yollar çamur içinde. Çoğu zaman kamyonun yolları aşıp gitmesi olanaksız. Bu durum karşısında isteyicinin köyden ayrılması düşünülemez. Üstelik, ertesi gün komşu köylere gitmesi gerek.
İsteyicinin kalabileceği yerlerden biri camidir. Cami içinde bulunan bir oda, oda yoksa son cemaat yeri konuk için geceleyecek uygun yerdir. Ancak köyümüzde komşumuz evinin bir odasını isteyici odası yapmıştı. Bu odanın kapısı dışarıya açılırdı. Odanın küçük bir pencereyle evin ana bölümüne bağlantısı vardı. Konuğun yemekleri bu bölümden verilirdi. Dışa açılan kapının yanında bir de tuvalet bulunuyordu. İsteyici burada rahatça geceler, sabah gün doğarken torbalarını yüklenerek komşu köye doğru yol alırdı.
Komşumuzun özenle koruduğu isteyici evi, görünürde küçük bir şey. Aslında gönlünde büyük bir konaktı o odacık.
Kapı kapı dilenen kişiye “dilenci” demeyi uygun bulmayıp “isteyici” diyerek ona saygı bahşeden bu güzel halka ne oldu?
Köye gelen isteyicinin konaklama sorunu düşünerek evine bir “isteyici odası” yapan köylü amcalara ne oldu? Bu yüce gönüllü yurttaşlarımız nerelere gitti? Onların torunları, bu cömertliği nasıl unuttular hemencecik? Köylerden kentlere hızla göçerken doğanın biçimlendirdiği yaşam biçimimizi bir çırpıda terk ettik. Tanrı misafirlerini ağırlamamak için neredeyse kaçacağız köşe bucak. Yabancılaştık birbirimize. Kocaman kentlerde yalnızlıktan öleceğiz neredeyse. İnsan içinde insana hasret gideceğiz.
                                                           Adil Hacıömeroğlu

                                                           20 Ağustos 2013

15 Ağustos 2013 Perşembe

İFLAS EDEN DIŞ POLİTİKA


Kendini Osmanlı padişahı sanan Erdoğan’la düşler dünyasında yaşayan Davutoğlu, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’ya sefere çıktılar akıllarınca. Bu seferle Osmanlıyı yeniden kurmak isteğindeydiler.
Erdoğan ve Davutoğlu, Osmanlının fetih politikalarını kendi öz gücüyle yaptığının farkında değiller. Bu nedenle de ABD ve AB desteğiyle Osmanlıyı yeniden diriltmeye çalışmaktalar. Atalarımız; “El eşeğine binen, tez iner.” diye boşuna dememiş. RTE ve Davutoğlu, Osmanlı düşünden duvarlara çarpmaktalar sürekli olarak. Ne yazık ki bu çarpmalar, onları uykudan uyandırmıyor. Tersine gittikçe gerçek yaşamdan uzaklaşarak düş dünyalarını gerçek sanıyorlar.
AKP hükümeti, ilk kez Batılı güçlerin askeri olarak Kaddafi’yi devirmek için kolları sıvayarak cepheye koştu. Kaddafi devrildi. Batılı ülkeler, Libya’yı resmen yağmaladı. Petrol ve uranyum yatakları emperyalist ülkelerin kontrolüne geçti. AB ve ABD bombalarıyla yıkılan Libya’nın yeniden imarı işini de yıkanlar üslendi. Türkiye bu paylaşımı yalnızca izledi.
Kaddafi döneminde binlerce işçimiz Libya’da çalışıp, onlarca işadamımız orada iş yapmaktaydı. Yıllarca süren bu ekonomik ilişki sayesinde Türkiye’ye milyar dolarlar akmaktaydı. Türkiye’nin Libya ile ticareti, Türk ekonomisi için yaşamsaldı. Türkiye Libya’da kaybetti, hem siyasal hem de ekonomik olarak.
Libya’yı tarumar eden iki baş aktör Sarkozy ve Berlisconi, kendi ülkelerinde koltuklarını yitirdiler. Erdoğan ve Davutoğlu ise yeni düşlerin peşindeler…
AKP’nin ikinci büyük seferi Suriye’ye oldu. ABD’nin Esat’a karşı başlattığı yıkıcı projenin en önüne AKP geçti. Kendisini Osmanlı akıncıları sanan Erdoğan ve Davutoğlu, Şam’daki Emevi Camisinde cuma namazı kılmak için süre bile veriyordu dünya kamuoyuna. AKP’li cengâverler, Emevi Camisinde namaz kılamadılar; ama Esat, bu gidişle Türkiyeli yurtseverlerin konuğu olarak Sultanahmet’te namaz kılacağa benzemekte.
ABD ve AKP, Suriye’yi bölünmenin eşiğine getirip ülkeyi yıkıntı durumuna getirdiler. Binlerce insanın ölümüne, on binlercesinin yaralanmasına, yüz binlerce kişinin göçüne neden oldular. Tarihsel öneme sahip kentler harap oldu. Suriye yakılıp yıkıldı ABD ve AKP destekli teröristlerce.
Suriye ile Türkiye’nin ticareti sürekli gelişmekteydi. Gaziantep, Hatay ve Halep Halepikili ticaretin merkezleriydi. Halep yakıldı, yıkıldı. Barbarların eliyle büyük bir uygarlık yok edildi.
Türkiye’nin ekonomik, siyasal, toplumsal barış açısından en istikrarlı kentleri mahvoldu. Hatay, Şanlıurfa, Kilis ve Gaziantep kirli bir savaşın kurbanı oldu AKP sayesinde. Yurttaşlarımız öldü, yaralandı. Suriye ile ticari ilişkilerimiz sıfırlanmakla kalmadı, üstüne para da harcamaktayız. Mülteci adı altında binlerce teröristin beslenmesi, barınması Türkiye’ye yük oldu. Bir de teröristlerin silahlandırılması için harcanan paralar var tabi. Türkiye, Suriye’den ticari kazancını yitirdiği gibi yitirdiği gibi boşu boşuna para da harcamakta.
AKP’nin düşçülerinin üçüncü seferleri Mısır’a yapıldı. Ortadoğu’nun siyasal açıdan en önemli ülkesinin iç işlerinde taraf olma gibi büyük bir hatanın içine girdiler. İdeolojik saplantı ve çıkarlarını, ülke çıkarlarının önüne geçirdiler. Mısır’da Münafık Kardeşler Örgütünü kışkırtarak iç çatışmayı körüklediler. Mısır bu yıkıcı davranışa anında yanıt verdi ve Türkiye ile ticaret durma noktasına geldi. İki ülke arasında siyasal ilişkiler tarihte görülmedik bir biçimde gerginleşerek kesilme durumuyla karşı karşıya kaldı.
Erdoğan ve Davutoğlu’nun emperyalist destekli hayal politikası, Türkiye’yi her bakımdan zarara uğrattı. Ekonomik, siyasal açıdan kaybetmiş bir Türkiye var. Arap halkları nezdinde itibarını yitirmiş bir AKP Türkiye’si. Bazı yandaş ve özgürlüğünü teslim etmiş medya sözcüleri çıkıp AKP’nin dış politikasının başarısından söz etmekteler. Sürekli kaybeden bir dış politikada başarıdan söz edilebilir mi?
Erdoğan ve Davutoğlu Türkiye’nin çıkarlarına ve itibarına çok zarar verdiler, çok. Koca bir ülkeyi, emperyalizmin çıkarlarına ve ideolojik saplantılara feda ettiler.
                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               15 Ağustos 2013

14 Ağustos 2013 Çarşamba

ÇATININ BEREKETİ


            Çocukluğumun, gençliğimin geçtiği Of’ta evlerin yapılmasında en şenlikli aşama, çatının çatılmasıdır. Bu şenliğin nedeni, yapılan bir işin başarılmasının verdiği mutluluktur ve evin bitirilmekte olduğunun konu komşuya duyurulmasıdır.
Ev, Anadolu kültüründe kutsaldır. “Allah, ev yapana ve evlenene yardım eder.” atasözü bu kutsallığı anlatmak içindir. Yeni bir eve sahip olmak; yeni hayalleri, yeni mutlulukları da beraberinde getirir.
Evin yapımı, maharetli ustaların çabalarıyla hızla sürdürülür. Bu ustaların en önemli özelliği, temelden çatıya kadar her işte uzman olmalarıdır. Duvarcılık, kalıpçılık, marangozluk, sıvacılık, demircilik, boyacılık, tesisatçılık, fayansçılık… gibi ustalık isteyen işlerin bir ya da iki ustanın becerileri arasında bulunması şaşırtıcıdır. Mala tutan el, aynı ustalıkla keserle harikalar yaratabilir. Testereyle tahtalara biçim veren usta, demirleri eğip bükmede acemilik çekmez. En kaba işleri hoyratça yapan eller, yapının ince işlerinde bir sarrafın özenini gösterebilir.
Bütün işler bitirilip sıra çatının yapımına geldiğinde keyifli, heyecanlı bir telaş başlar. Çatıya konacak keresteler özenle seçilir. Çünkü poyrazın ayazına, karayelin nemine, yıldız fırtınalarının delişmenliğine, lodosun yıkıcılığına, akçayelin sıcak esintilerine karşı dayanmak zorundadır buraya konacak ağaçlar. Çatıyı oluşturacak ağaçlar hafif ve sağlam ağaçlardan seçilir. İlk tercih kestanedir. Kestane ağacı, dayanıklılıkta yıllara meydan okur. İşlenmesi, biçim verilmesi kolaydır. Kestanenin sağlamlığını kanıtlamak için halk arasında bir öykü söylene gelir.” Kestaneye kaç yıl dayanırsın?” diye sormuşlar. O da: “Kırk yılda suyumu salarım.” demiş. Bu anlatımdan da anlaşılacağı üzere kestane ağacı kolay kolay çürümez, kırılmaz. Böcek saldırılarına karşı korunaklıdır. Kestanenin bulunamadığı durumlarda çam ağacı kullanılır çatı yapımında.
Çatıda dökme adı verilen ve ev duvarından dışarı taşan bölüm önemlidir. Genellikle dökmelerin üstü tahtalarla kapatılmaz. Çünkü dökmelere sonbaharda mısırlar asılır. Bu görülmesi gereken güzel bir tablodur.  Mısırların sıra sıra dizilmesi, seyrine doyulmaz bir görünümdür. Kış boyu mısırlar değirmenlerde un yapıldıkça bu görünüm yok olur. Dökmelere asılan mısırlardan kışın zor koşullarında kuşlar da nasiplenir. Onların da beslenmesi için uygun bir ortamdır dökmeler.
Çatının en üst noktasına dikilen direğe önce bayrak çekilir. Türk bayrağının gökyüzünde süzülüşünü gururla izler komşular. Çatı, yapılmaya başlandığı zaman iki sırık dikilir. Bunlar arasına bir ip gerilir. Ustalar, çatı çivilerini keserlerin ritmik müzikleriyle çakarlar. Bu ritim çift keser diye adlandırılan bir ustalıkla yapılır. Keserlerin çivilerle oluşturduğu bu ritim, evin bitirilmekte olduğunu haber verir komşulara. Komşular da gönüllerinden ne koparsa havlu, patiska, peştamal, dolaylık, giysi dikilecek kumaş… getirirler. Para verilmesi ayıp karşılanır.  Her getirilen eşya sırıklara gerilen ipe özenle asılıp sergilenir. Kiremitler çatıyı kaplamaya başladığında bu armağanlar toplanır. Bunlar, ustalara bir bahşiştir. Evi, başarıyla bitirmenin bir ödülü. Bu ödül, çatının bereketidir.
Ev yapımında ödüllendirilen ustalar memnun ve mutludur. Alınan helallikten sonra vedalaşılır. Yeni bir evin yapımına kadar dinlenme vaktidir artık. Gönül rahatlığıyla yeni işler beklenmektedir.
Ustalık toplum içinde saygı gören mesleklerdendir. Bir kişinin adının yanında usta unvanının bulunması, onun saygı gördüğü anlamındadır. Ustalarda bu unvanlarını gururla taşırlar. Toplum tarafından emeklerinin, uzmanlıklarının değer bulması onları mutlu eder.
Çatılar çatılırken kutsal bir ayinin ritmini andıran keser sesleri yok olmakta. Komşuluk hakkı deyip mendillerde düğümlenip saklanan paralarla ustalara alınan armağanlar çatılarda endam etmemekte artık. Çatılarda dalgalanan Türk bayrakları, ulusal bir ruhun şahlanışıydı.
Günümüzde bu gelenekler yitirilmekte. Toplumdaki dayanışma ruhu yok olmakta. Keserin, çiviye her vuruşunda oluşan müziğin ezgisi kulaklarımda eski bir şarkının nağmesi olarak yaşamakta. Dökmelerden sarkan mısırlarla beslenen insanlar ve kuşlar bir başka diyara göç etti. Doğa ana, evlatlarını yitirmenin yasını tutmakta. Bu yasa, yürekler ne kadar dayanır acaba?
                                                                                  Adil Hacıömeroğlu

                                                                                  14 Ağustos 2013

12 Ağustos 2013 Pazartesi

BEL AĞACI

                                                           
Karadeniz evlerinde ahır bağının üzerine yerleştiren ve tüm odaların, diğer bölümlerin yükünü çeken kalasa, bel ağacı denir.
Bel ağacı, evin tam orta bölümüne, ahır bağı direklerinin üstüne yatay olarak yerleştirilir. Neredeyse tüm yapının yükünü çeker. Aynı zamanda yapının dengesini de sağlar. Bu nedenle sağlam, dayanıklı ve tek parça olması çok önemlidir. Tek parçadan oluşması, sanki ilahi bir gereklilikti. Bu özellikler göz önüne alındığında öncelikle seçilen ağaç meşedir. Doğu Karadeniz’de meşe ağacına pelit denir. “Meşe” sözcüğü de anlam değiştirerek “kişiye ait orman” anlamında kullanılır.
 Uygun meşe ağacı bulunamadığı durumlarda kestane, dişbudak, karaağaç ve armut ağacı kullanılır. Meyve ağaçlarının kesilmesi günah sayıldığından armut en son tercihtir. Fırtınalarla yıkılan ya da yaşlanma nedeniyle ayakta duramayacak olan armut ağaçları bel ağacı yapılabilir.
Bölgede yaşayan her aile arazisinin kıyısında birkaç özel ağaç yetiştirir. En sıkıntılı dönemler de bile bu ağaçlar korunur. Bunlardan birincisi ölüm durumunda kullanılacak ağaçtır. Ölü gömüldüğünde üzerine örtülen dokuz tahta içindir bu ağaç. Bunun türü çok önemli değildir.
İkincisi ise seçili ağaç türlerinden oluşur. İlerde ev yapımı için kullanılacak keresteler için sağlam nitelikli ağaçlar özenle yetiştirilir. Zamanı gelince de ağaçlar kesilerek Karadeniz’in olağanüstü güzellikteki ahşap evlerinin yapımı için kullanılır.
Evler her zaman öngörülen zamanlarda yapılmaz. Doğal afetlerle yıkılan ve yangınla kül olan evlerin yerine yenisini yapmak toplumsal bir imecenin, yardımlaşmanın olağanüstü birlikteliğiyle yapılır. Bir kişiyi evsiz barksız bırakmak yakışık almaz. Komşulardan hiçbirinin gönlü buna razı olmaz. Ayrıca olağan durumlardaki ev yapımlarında da dayanışma hem komşuluğun hem de sevap işlemenin gereğidir.
Bel ağacı olacak ağaç ustalarca özenle seçilir. Ev yaptıranın bahçesinde uygun ağaç yoksa devreye komşular girer. Uygun ağaç bulununca imece usulü kesilir, balta ve rendelerle biçimlendirildikten sonra yerine konur.
Yıllara meydan okuyacak, fırtınalara, yağmurlara, sert rüzgârlara dayanacak bu ağaç. Mutluluk rüyalarına ev sahipliği yapıp sevinç çığlıklarıyla şenlenecek. Acıları ev sakinleriyle paylaşıp üzüntüleri içine gömecek. Zorluklara, evdeki ailelerle karşı koyacak. Karanlık gecelerde evin küçük çocuklarının yoldaşı olacak yıllarca. İnsanların her adım atışında tahtalardan çıkan gıcırtılı ezgiye el çırpacak. Nice doğumların, ölümlerin, sayrılıkların tanığı olacak.
Çocuklar uzun kış gecelerinde masalları burada dinleyip oyunlarını burada oynarlar. Her türlü zıplamaya dayanır bel ağacı. Düğünlerde horonlar tepilir delicesine. Harman zamanı ürünün yükünü çeker. Konuklar ağırlanır bel ağacının sağladığı güven ortamında. Kahkahalarla dolu yemekler yenir. Çalışmanın getirdiği yorgunluklar bel ağacının taşıdığı sedirlere uzanılarak giderilir.
İnsanlar, üst katta mutluluk çığlıkları yükseltirken alttaki ahırda bel ağacının sağladığı güvenli ortamda hayvanlar yaşar. Sabahleyin küçük kazanlarda kaynatılan sütün kokusu yayılırken küçük pencereli mutfaklara, herkes karınca diriliğiyle işbaşı yapmanın telaşındadır.
Toplumlarda ev gibidir. Toplumun bel ağacı, onu ayakta tutan değerleri ve kurumlarıdır. Bunlar zayıfladığında toplum ayakta duramaz, çöker, tıpkı ahşap evler gibi. Bu nedenledir ki son zamanlarda emperyalistler ve onların işbirlikçileri belimize belimize indirmekteler darbeleri. Bel sakatlanınca yaşayan bir ölüye dönecek halk. İşte, bütün kavga bundandır. Bizim bel ağacımız, kuzeyin ayaz tutan, güneyin delişmen rüzgârları; yağmura doymak bilmeyen toprağın bitekliğinde yetişen meşe ağacındandır. Kolay kırılmaz.
                                                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                                                             12 Ağustos 2013



11 Ağustos 2013 Pazar

VARDAR OVASI

                                                     
            Hükümetin ağlamaktan sorumlu bakanı, “Vardar Ovası” türküsünün kavuştak bölümünde geçen “Kazanamadım rakı parası” dizesindeki “rakı” sözcüğünden hoşlanmamış. Yüzlerce yıldır söylenen türkünün sözleri bir bakanı neden rahatsız eder?
Arınç, bayram ziyaretine gittiği Bursa’daki Balkan Göçmenleri Federasyonu’nda Vardar Ovası türküsünü için "Onda rakı falan geçiyor. Başka bir şey söyleyin." buyurmuş. Yedi yüz yılı aşkındır söylenen bir türküyü yasaklamak cüretini nereden alıyor Bakan Bey? Bu türkü, ilk söylendiğinde “rakı” sözcüğü büyük bir olasılıkla yoktu sözlerinde. Türkülerimizin büyük çoğunluğunda olduğu gibi, “Vardar Ovası”nın sözleri de zamanla değişikliğe uğramış olabilir. Bu değişiklikler halkın yaşam anlayışına ters düşecek biçimde olmaz. Halk, yaşadığını yansıtır türkülerde.
Arınç’ın, türkünün sözlerine karşı çıkışının nedeni, tüm olayları olduğu gibi, türküleri de dinsel bakış açısıyla değerlendirmesindendir. Halkı, kendi yaşam anlayışının kısır iklimine sokma çabasıdır bu. Tek boyutlu, ben merkezli toplum yaratma isteğinin cahil cesaretiyle dışavurumudur.
“Türkü” sözcüğü, “Türk’e özgü olan” demektir. Bu nedenle dünyada türküsü olan tek ulusuz. Türküler, Türk Ulusu’nun yaşam biçimini, tarihsel serüvenini, sevi, kırgınlık, isyan, kahramanlık, sevinç, mutluluk, acı, kırım ve yıkımları anlatır. Halkın dil, yüreğidir. Halkın diline kelepçe vurulup yüreği zindana atılamaz.
 “Vardar Ovası” türküsünün öyküsü Balkanların fethi yıllarına dayanır. Makedonya topraklarından kopup gelen bir yürek ezgisidir. 1370’li yılların tarihi vardır üstünde. Üstelik bu yaratı bir kadınındır. Kadınlara ait türkülerde başka bir yürek vardır. Duygu yoğunluğu, tanrısal bir esin kaynağının ürünüdür. Arınç’a önerim: Kadınların yarattığı her şeye saygı duymasıdır. Kadın emeğine saygı duymamak, bir kişiyi felakete götürür. Alma kadınların ahını…
Bin yılı aşkın süredir Müslüman olan bir topluma, din öğretmek kimin haddine? AKP, kendinden önceki binlerce yılda Türklerin İslam’a aykırı yaşadığını mı söylemek istiyor? BOP’un dayattığı ılımlı İslam’ı işbirlikçi bir anlayışla bir ulusa dayatmaktır asıl İslam dışılık.
Ağlamaklı bakan, halkın binlerce yılın yaşam imbiğinden geçerek oluşmuş kültürünü değiştirmek istemekte. Türk’ü Türk yapan değerlere, yaşam anlayışına savaş açmakta bilisizce. İnsan, yamaçtaki kuru ot değil ki yaşamsal gereksinim ve zevklerden soyutlansın.
Rumeli Türklerini çok kırdınız bu söyleminizle. Türk Ulusu’nun bam teline dokundunuz. Özür dileyin tüm ulustan. Bu erdemli tavrı gösteremeyeceğinizi de biliyorum. Çünkü erdem biraz da türkülerle kazanılır.
Hani siz demokrattınız, özgürlüklerden yanaydınız? Her fırsatta baskıcı, kara yüzünüz ortaya çıkıyor. Halkın yüzlerce yıllık türküsüne bile tahammül edemiyorsunuz. En küçük yaşam pırıltısı bile sizi, karanlık dehlizlerinizde rahatsız etmekte. Işık, sizin gözlerinizi kamaştırıp zihninizi bulandırmakta. Sürekli karanlıkta kalmanız; susuz, güneşsiz, topraksız bir yerde bulunmanız nedeniyle canlılık sizi korkutuyor. Korkmayın bu kadar… Türküleri söylemekten de dinlemekten de korkmayın. Halkın sesini kısmayın: Halka kulak verirseniz gaflet uykusundan uyanırsınız. Yaşamak güzeldir, türküler tarihtir. Vardar Ovası, Rumeli’den esen aydınlık rüzgârın sesidir.
                                               Adil Hacıömeroğlu
                                               11 Ağustos 2013




10 Ağustos 2013 Cumartesi

AHIR BAĞI



            Doğu Karadeniz’de evler genellikle ahşaptı eskiden. Bunun iki nedeni vardı: Birincisi, doğal malzemenin bolluğu; ikincisi ise bölgenin aşırı derecede rutubetli oluşudur.

            Evler, genellikle iki katlıdır. Alt kat ahır olarak kullanılır. Bu bölüm, daha çok kesme taşlardan yapılır. İnsanların yaşayacağı bölümlerde taş az, ahşap çoğunluktaydı. Ev yapımında kullanılacak ahşap malzeme özenle seçilirdi. Bu konuda köylülerin sözü dinlenir, kafası çalışır kişiler önayak olur, gönüllü bir sorumluluk üstlenilirdi. Yüzyılların deneyimlerinin kuşaktan kuşağa aktarılmasıyla oluşan bilgi, bu bilgelerce yaşama geçirilirdi.

            Yeni yapılacak evin belki de en önemli bölümü ahır bağıydı. Ahır bağı, yapının tüm yükünü taşıyan bölümdür.  Evin alt bölümü taş ise ahır bağı, en sağlam taşların özenle yerleştirilmesiyle yapılır. Eğer yapı tamamen ahşapsa sağlam zemine yerleştirilen dikey kalaslardan oluşturulurdu ahır bağı. Tabi böyle olunca da bu iş için en dayanıklı ağaçlar seçilirdi.          .

Ahır bağında tercih kestane ağacından yanaydı. Evi yapan kişinin arazisinde böylesine özel bir ağacın olmaması sorun değildi. Yaşlılar(yaş+ulu) kurulu, köyde kimin arazisinde hangi ağacın bulunduğunu aşağı yukarı bilirlerdi. Uygun ağaç komşuda bulunduğunda uygun bir dille istenirdi. “Hayır!” yanıtı genellikle az duyulur, bu tür kişiler toplum içinde “makbul adam” olarak kabul edilmezdi. Onlara, anında “cimrilik, hainlik, çekememezlik…” gibi sıfatlar yakıştırılırdı.

            Seçilen ulu kestane ağacı, imece usulü kesilir, düzeltilip uygun hale getirilerek taşınırdı. Ustalar, ahır bağını özenle yapar; çoğu zaman da kenarda izleyen ya da yardıma amade meraklı gözlere, yapılan işle ilgili aydınlatıcı bilgiler verilirdi. Evin dayanıklılığı, ahır bağı olacak ağacın türüyle özdeş tutulurdu.

            Evin en önemli bölümünün yapılmasından sonra yapım işi hızlanır. Komşular, işçilik yardımının yanı sıra kereste yardımı da yaparlardı. Herkes kendi arazisinden uygun bir ağaç kesip inşaat alanına götürürdü. Böylece ortak bir özveri, yardımlaşma ve dayanışma duygusuyla komşunun başını sokacağı yuvası oluşturulurdu.

            Yıllara, amansız yağmurlara, delişmen rüzgârlara, karakışa, dört mevsim azalmayan rutubete meydan okuyan; geçmişin tanığı, bugünün yalnızı, yarının bilinmezi ahşap evlerin mahzun bakışı nedendir dersiniz?

            Keser, rende, testeresiyle kutsal bir ayinin ritmiyle keresteye ruh ve biçim veren ustalara ne oldu? Ev yapana yardımcı olmayı büyük bir ibadet ve görev sayarak koşturan aksakallılar, özverili komşular nereye gitti? Uzun, soğuk kış gecelerinde meyvelerinin lezzetiyle keyiflenip daha çok ısındığımız ulu kestane ağaçları birer masal kahramanı mıydı? Ahır bağının güvenliği içinde bulunan sıcak, loş ahırda dünyaya gelen buzağısına evladı doğmuşçasına sevinip en güzel adı veren, ineğiyle insanmış gibi konuşup dertleşen nur yüzlü kadınlar, derin uykuda görülen rüya mıydı?

                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       10 Ağustos 2013
                                                             Twitter.com@AdilHaciomerogl


9 Ağustos 2013 Cuma

ALİ İSMAİL KORKMAZ’IN ÖLDÜRÜLMESİ


Başta başbakan olmak üzere AKP sözcüleri, Gezi Direnişi’ni karalamak için her türlü saptırmayı yaptılar. Yalnız olayları saptırmakla yetinmeyip iftiralarla, hayali senaryolarla halkı kışkırtma yolunu da seçtiler.
Siyasi kimlik taşıyanların Gezi ile bir kavgaya tutuşması normal karşılanabilir. Çünkü onların siyasal gelecekleridir söz konusu olan. Mücadelenin boyutu, niteliği ne olursa olsun yalan ve iftiraya başvurmak insana yakışmayan bir durumdur. Yalan söylemek, iftira atmaksa ahlaksızlıktır. Bunu siyasal bir yol olarak görmek, ahlaksızlığa kılıf uydurmaktır.
Devlet memuru olan valilerin siyaset adamı gibi davranması, devlet gelenekleri içinde olmaması gereken bir tavırdır. Eskişehir Valisi’nin, Ali İsmail Korkmaz’ın öldürülmesi karşısında söylediği sözler ibretliktir. Bu kadar tutarsız sözler söylemek için valiye yakışmaz.
“Kesinlikle bunu yapan Türk polisi değil. Orda birtakım kişiler tabii ki darp olayını yapıyorlar. Kırk civarında kamera görüntüsü toplanıp savcılığa verildi. Savcılık süreci devam ediyor. O kişilerin kim olduğu konusunda bir tespit yapılamadı. Birtakım gruplar işi provoke etmeye çalıştılar. Hatta aldığımız duyumlara göre kendi arkadaşlarına bile zarar verip ‘Bunu polis yaptı.’ Süsü vermeye çalışan gruplar oldu. Bu tür durumlar varken farklı bir görüntü yaratmaya hiç gerek yok. Bu münferit bir hadise.” Ali İsmail’in dövülerek öldürülmesi karşısında sorumlu orundaki bir kişinin yaptığı bu açıklamaya gülelim mi, ağlayalım mı? Kısaca, Ali İsmail’i arkadaşları öldürdü diyor Vali Bey. Sözü evirip çevirerek uzatması suçluları bilmesinden kaynaklanmakta. Bildiği suçluyu korumak istiyor uyanık vali. Suçluları korurken de Ali İsmail’in suçsuz arkadaşlarına iftira atmakta.
Zaman geçiyor, tüm engellemelere karşın kamera görüntüleri suçluları apaçık ortaya koyuyor. Üstelik bazı kameraların görüntüleri siliniyor gizli(?) ellerce. Var olan görüntüler gösteriyor ki Ali İsmail’i dövenlerden biri polis. Polis memuru, dövme olayına karışmasa bile gözünün önünde böyle bir şeye izin vermesi cinayete ortak olmaktır. Çünkü Ali İsmail’in güvenliğini sağlamak polisin görevi.
Kimliği belirleniyor bu polisin. Polis ve suça katılan üç kişinin ifadeleri basına yansıyor. Bu ifadeler ve kamera görüntüleri birleştirilince suç başka kanıt istemiyor. Her şey ayan beyan ortada.
Sanıklardan İsmail K. “…İlk başta Beşik Otel’in oradan bize talimat veren, elinde sopa benzeri bir cisim olan ve tahminimce polis olduğunu düşündüğüm kişi koşarak geldi ve tekmeyle rastgele vurdu. Bana göre en son tekmeyle vuran şahıs polisti. Bu kişi, yerde yatan kişinin küfür etmesi üzerine koşarak yerde yatan şahsa vurdu.” diyor. Kimliği belirlenen polisin olaya katıldığını anlatıyor suç ortağı.
Terörle Mücadele Şubesinde görev yapan Mevlut S. ise yediği dayaktan ötürü yerde oturan Ali İsmail Kokmaz’a, “kendisine küfür ettiği için vurduğunu” söylemiş. Mevlut S. Ali İsmail’in “kafasına değil, karnına vurduğunu” iddia etmekte. Oysa görüntülerde İsmail’in kafasına vurulduğu görülmekte.
Yukarıdaki iki ifade de dikkat çekici olan Ali İsmail’in küfrettiğinin söylenmesi. Ali İsmail küfretmese polis de ona vurmayacaktı demeye getiriliyor. Yani polisin tahrik edildiğini söyleyerek hafifletici neden yaratma peşindeler. Bu ifadelerde önceden çalışılmış bir ağız birliği var gibi.
Yukarıdaki ifadeler ve kamera görüntülerinden sonra Eskişehir Valisi yeni bir açıklama yaptı. “Bir kere şu net ortaya çıktı: Birilerinin iddia ettiği gibi, belki öyle olmasını arzu ediyordu o insanlar, örtbas edelim suçu devlete atalım,diye. Böyle bir şey olmadığı ortaya çıktı.” Vali Bey önceki açıklamasında olduğu gibi hala direnişçilere suç atmak için çırpınmakta. Suçlular ortada deliller açık, yine de kıvırmak için bahaneler yaratmakta.                      
“Burada ağırlıklı olarak sivil kişiler işin içinde. Büyük teşkilatın içinde, buna karışmış, maksadını, haddini aşan görevlilerimiz olabilir ve bununla ilgili gereken yapılır demiştik. “ diyerek sözlerini sürdürmekte Eskişehir Valisi. Vali Bey oturmuş kimin kaç yumruk, kaç tekme vurduğunu hesaplamış. Ali İsmail’e sopayla polisin mi, sivil kişilerin mi daha çok vurduğunu saymış. Sonunda sivillerin, polisten daha çok etkin olduğu sunucuna varmış. Kafaya bak, hesaba bak! Koskoca vali, polisin görevini bilmiyor. Polisin görevi kişiye vurmak değil, vurulmasını engellemek.
Ali İsmail Korkmaz yaşamının baharında aramızdan ayrıldı. O, on dokuz yaşında açmamış bir goncaydı. Büyük hayalleriyle sönüp giden bir yıldız oldu gökte. Beyaz camdaki fotoğraflarında hep bir gülümseme var. Yüzündeki masumiyet hep öyle genç ve temiz kalacak, bir halk kahramanı olarak yaşayacak.
Suçluları korumak için bin dereden su getiren vali, cinayete yol açan polis, cehaletin verdiği öfkeyle bir çiçeğin solmasına neden olan fırıncı ve akrabaları; bakın Ali İsmail’in gülümseyen yüzüne. Bir kez değil; binlerce kez bakın! Yaşamanız boyunca bu kadar içten güldünüz mü hiç? Elinizdeki kanla ekmeğe nasıl tutacaksınız? O ekmeği çocuklarınıza nasıl yedireceksiniz? Ali İsmail Korkmaz’ın gencecik bedenine yumruk olan ellerinizden, tekme olan ayaklarınızdan, sövgü dökülen dillerinizden, sopa olan düşüncelerinizden, yalanla yoğrulmuş anlayışınızdan, Ortaçağa bulanmış beyninizden binlerce kez utanın. Utanın ki herkese ibret olsun bu.
                                               Adil Hacıömeroğlu
                                               9 Ağustos 2013