30 Eylül 2013 Pazartesi

İHANET PAKETİ 1

                                                      
Nihayet başbakan, beklenen demokratikleşme paketini açıkladı. Günler öncesinden kamuoyu, bugünü heyecanla bekledi. AKP’in her zaman uyguladığı taktik gereği olarak önce konuyla ilgili bazı bölümler kamuoyuna sızdırıldı. Yandaş gazeteciler ve AKP sözcüleri sızdırılan başlıklarla ilgili tartışmalar yaptılar. Bu yolla hem halkı alıştırma yolunu seçtiler hem de kamuoyu tepkisini ölçmeye çalıştılar.
RTE, tam kırk beş dakika havadan sudan söz etti. Bir türlü asıl konuya giremedi. Bu, onun paketin içeriğinde bulunan ihanet önerilerinin farkında olmasıyla açıklanabilir.  Ses tonu bir tedirginliği, korkuyu yansıtmaktaydı. Yüzü soluk ve durgundu. Gözlerinde yanlış bir işi bile bile yapan birinin bakışı vardı. Paketi bir türlü açamaması ve sözü uzatması, milletin aleyhine bir şeyler yapmanın verdiği suçluluk duygusundan kaynaklanmaktaydı.
RTE, konuşmasının ilk bölümünü çok uzun tuttu. Bu bölümde yuvarlak laflar, genellikle her konuşmasında yinelediği ve çoğu kimsenin de ezberlediği mağduriyet edebiyatı vardı. Cumhuriyet’i ve kurucularını düşman gösterme alışkanlığı burada da sürdü. Menderes, Özal ve Erbakan’a atıfta bulunması kendi ideolojik köklerinin anlatımı açısından önemli. Araya Gazi Mustafa Kemal’i sokması bir aldatmaca ve timsah gözyaşları...
“Andımız”ın ilkokullarda kaldırılacağının söylenmesi ilginçtir. Bu, bölücü örgütün bir isteği. Rahatsızlık nereden kaynaklanmakta? Ant’ta yer alan “Türk’üm” sözcüğünden. Eğer adı Türkiye olan bir ülkede “Türk” sözcüğü iktidarda yer alanlarla bölücü bir partiyi rahatsız ediyorsa durum vahimdir. Bir iktidarın yönettiği ülkenin ve milletin adından rahatsız olması, Türk’e duyduğu düşmanlıkla açıklanabilir. Bu, “Türk” sözcüğünün anayasadan çıkarılacağının habercisidir. Demek ki iktidar ve bölücü örgüt bu konuda anlaşmışlar.
Dünyanın birçok ülkesinde “Andımız”a benzer metinler okullarda, fabrikalarda ve değişik sosyal grupların yer aldığı ortamlarda okunur. Bu konuda kamuoyunu yanlış bilgilendirmek art niyetliliktir.
Yerleşim yerleri adlarının değiştirilmesi düşüncesi yanlıştır. Bu, hem Türk’ü hem de Türkçeyi bu topraklardan silme gayretidir. Dünyanın her ülkesinde yerleşim yerleri adları değişime uğramıştır. Egemenlik, dil olmadan olmaz. Dilini, kültürünü, sanatını, uygarlığını, ruhunu yaşadığı topraklara nakşedememiş bir toplum; yaşadığı yeri vatanlaştıramaz. Türkler, bu toprakların konuğu değil, sahibidirler. Benim de köyümün adı, 1962’de değiştirildi ve bu durumdan çok mutluyum. Türkçe olan bir ad, neden rahatsız etsin ki beni?
“Q, X, W” harflerinin kullanılmasının serbest bırakılması düşüncesi, Türk abecesini değiştirmeye yönelik bir girişim. Bu, iki dilli bir yapıya gitmenin önünü açacak. İki dil demek, iki devlet demektir. Anayasada yer alan, resmi dilin Türkçe olması kuralı değiştirilecek. Yani anayasanın değişmez maddeleri AKP ve PKK’nın anlaşmalarının olmazsa olmazı.
Adı demokratikleşme paketi, ancak bir diktatörün yönetimini sağlamlaştıracak bir öneriler dizisi var içinde. Türkiye’nin birliğini ve dirliğini ortadan kaldıracak nitelikte. Göz boyamayla halk inandırılmaya çalışılıyor. Halka, kendi sonunu getirecek bir yolun taşları kendi elleriyle döşettirilmekte. Ülkenin bölünmesi resmileştirilmekte bu paketle.
                                                           Adil Hacıömeroğlu

30 Eylül 2013. 

28 Eylül 2013 Cumartesi

DOKUZ YAŞINDAKİ VATAN HAİNİ


27 Eylül 2013 tarihli Sözcü Gazetesinin manşetindeki haberi görünce önce inanamadım. “Bu kadar da olmaz!” dedim. Dokuz yaşındaki öğrencisine vatan haini diyen bir öğretmen. Allah’ım ne olur aklımı koru! Daha neler işiteceğiz, neler...
Olay, Antalya’nın Muratpaşa İlçesinde bulunan Mustafa Asım Cula İlkokulu’nun 2 A sınıfında geçmekte.
Sınıf öğretmeni, başkanlık için seçim yapmayacağını söyleyip geçen yılki başkanın görevini sürdürmesini söyler öğrencilerine. Öğrencilerden dokuz yaşındaki Ö.İ.K., “Seçim olsa ne olacak? Ben seçimin güzel bir şey olduğuna inanmıyorum. Başbakan da seçimle geldi, ama ağaçları kesiyor, su sıkıyor, gaz sıkıyor.” diyor.
Öğretmen Ö.İ.K.’nın bu sözleri üzerine onu uyarır. Ardından öğrencinin annesi Filiz K.’yı çağırarak “Çocuğunuzla konuşun, okulda siyasi konulara girmesin.” diyor. Kısacası veliyi uyarıyor.
Tabi, konu çok ciddi. Üzerinde durmak gerek öğretmene göre. Çocuk siyasetle uğraşıyor. Belki sınıfta çapulcuları örgütler. Ne olur, ne olmaz? Önlem almak gerek ivedi olarak.
Öğretmen, olayı Facebook’a taşıyor. Küçük Ö’nün bu sözleri Gezi eylemcisi ablasından öğrendiğini söyleyerek “Vatan hainliği meşrulaştı.” diye yazıyor. Bunun üzerine anne, olayı yargıya taşıyor.
Yaşadığımız şu ileri demokrasi günlerinde dokuz yaşındaki çocuğun sözlerine tahammül edemeyen bir öğretmenin vatanına nasıl hizmet ettiğini gördük. Küçücük bir çocukla konuşmak ve ona hoşgörü göstermek yerine suçlayan, mahkûm eden bir kafa yapısının sağlıklı olduğu söylenemez. Kendi dar kalıplarına uymayan herkesi düşman gören sakat bir kafanın ürünü bu davranış. Böyle kişilerin eğitim ordusu içinde yer alması ise tam bir garabet.
Sınıf başkanının ve eğitsel kollarda görev alacak öğrencilerin seçimle görevlendirilmesi okullarda başlayan bir demokrasi eğitimidir çocuklar için. Öğretmen bunun da farkında değil.
Öğretmen olasıdır ki bu sözlerini inkâr edecek. “Yanlış anlaşıldım ya da şaka yaptım.” diyecek. Suçu velinin ve çocuğun üstüne atmak için bin bir türlü yalana başvuracak tıpkı öncüsü olan siyasetçiler gibi.
“Benim gibi düşünenler dost, düşünmeyenler düşman.” diyen anlayış değil midir toplumda bölünmeleri yaratan? Kendisi gibi olmayanları düşman görüp sonra da onları yok etmeye çalışan Ortaçağ kafası budur. Suriye’de küçük çocuklara “dinsiz” yaftasını yapıştırıp kafasını kesen, üzerlerine kimyasal gaz atan da aynı zihniyettir.
Dokuz yaşındaki çocuğu vatan haini ilan edene, söyleyeceğimiz şey aynaya bakmasıdır. Bakınca acaba ne görecektir.
                                                           Adil Hacıömeroğlu

                                                           28 Eylül 2013

27 Eylül 2013 Cuma

ABD’DE İKTİDAR ARAYAN CHP

                                           
Geçtiğimiz günlerde CHP’den iki genel başkan yardımcısı ABD’ye gitti. Bu gezinin zamanlamasının Gül’ün ABD’de bulunmasıyla çakışması ilginç bir rastlantı. Nedense Türkiye’deki iktidar arayıcılar, halktan değil de ABD’den izin almayı yeğlemekteler.
Yorum yapmadan önce ABD gezisinden dönen Umut Oran’ın açıklamalarına yer verelim. “Dış politikada gelinen nokta, ABD-Türkiye ilişkilerini de yönetilemeyen bir süreç haline getirmiş. Türk halkının Erdoğan’dan daha iyisini hak ettiğine yönelik mesaj aldık son on iki saatte.”
Türkiye’nin nasıl bir yönetimi hak ettiğine ABD mi, yoksa Türk Ulusumu karar verecek? Erdoğan’ı Türkiye’nin başına bela eden ABD değil mi? ABD, Erdoğan’dan daha iyisini hangi kıstaslara göre belirliyor. Neye göre iyi? ABD’ye göre iyi olan, Türkiye’ye göre iyi olur mu? ABD, son kullanma tarihi dolmakta RTE’nin yerine yeni piyonlar mı aramakta kullanmak için? Oran’ın bu sözleri son derece talihsizdir, bir CHP’liye uygun değildir.
“...Türkiye’nin sadece AKP’den ibaret olmadığını, Türkiye’de başka bir görüşe, anlayışa, vizyona sahip ve iktidara talip olan bir muhalefet partisinin olduğunu hissettirmek, anlatmak, paylaşmak üzere geldik.” diyor Loğoğlu. Bu sözler, iktidar olmak için ABD’den icazet almayı ifade etmekte. Çok yazık! Sömürgeciliğe karşı savaşın içinde kurulan bir partinin getirildiği duruma bakın. CHP, Kurtuluş Savaşı’na önderlik ederken, devrimleri yaparken o günün büyük devletlerinden izin mi aldı? Tam tersine sömürgecilerle savaşarak kurdu çağdaş Türkiye’yi.
“Türkiye’nin içindeki gelişmeler bağlamında da şimdilik herhalde biraz saklı tutmamız gereken değerlendirmeleri oldu. Türkiye’yi yakından takip ettiklerini, demokrasi bağlamındaki sıkıntıların ciddiyetinin farkında olduklarını belirten gözlemlerde bulundular.” Türk kamuoyundan saklı tutacağınız sizce önemli sır nedir Sayın Loğoğlu? Emperyalistlerle sırdaş olmak, hayra alamet değil. Bunu bilesiniz. Demokrasi havarisi ABD’nin, Türkiye’deki, “demokrasi bağlamındaki sıkıntılarını” da merak etmekteyiz. Yoksa demokrasimizi geliştirerek Irak, Libya, Suriye’ye getirdikleri demokrasiyi mi bize de uygun gördüler?
“Konuştuğumuz Amerikalıların, Türkiye’deki gelişmeleri hakkıyla ve artık olması gerektiği gibi çok yakından takip ettiklerini, sordukları sorulardan, yaptıkları gözlemlerden anlıyoruz. CHP’nin görüşüne, duruşuna çok yoğun bir ilgi var. Bizim açımızdan iktidara talip olan bir partinin görüşlerini dinlemelerinin yararı var; ama burada artan ilginin de Türkiye’deki iç dengeleri ne kadar takip ettiklerini göstermesi açısından önemli.” diyerek açıklamalarını sürdürmekte Loğoğlu.
“CHP’nin görüşüne, duruşuna ilgi” göstermesi gereken Türk halkı. ABD’nin bir ilgisi ve beğeni varsa bu ülkemiz açısından vahimdir. CHP açısından da üzücüdür. Bugün yaşadığımız sorunların birçoğu ABD’nin başımıza sardığı dertler. ABD, CHP’yi dinleyip karar verecek iktidar olup olamayacağına öyle mi? Bin kere yazıklar olsun sizlere! Dünyanın ilk bağımsızlık savaşına önderlik yapan bir partiyi emperyalist uşaklığına soyunduruyorsunuz. Sizi ne tarih, ne millet ne de CHP’liler affeder.
CHP, iktidarı yanlış yerde arıyor. Tıpkı AKP’nin 2002 öncesi yaptığı gibi. Gül ve Gülen de RTE sonrası okyanus ötesinde iktidar arayışındalar. CHP’nin yeni yöneticileri ABD icazetiyle iktidar olacaklarsa AKP’den ne farkları kalacak? Partinin adının ne olup olmadığı burada önemli mi?
CHP’liler partilerine sahip çıkmalı. Kişisel çıkarlar bir kenara itilmeli. Basit hesaplar unutulmalı. Söz konusu olan vatan... Vatan deyince akan sular durulmalı. Bağımsızlık savaşında doğma onuru, emperyalist icazete kurban edilmemeli. Atatürk ve arkadaşlarının kemiklerini sızlatmaya kimsenin hakkı yok!
Not: Konuyla bağlantısı nedeniyle aşağıdaki yazıları okumakta yarar var.
                                                                  Adil Hacıömeroğlu
                                                                  26 Eylül 2013



MEYVE SATILIR MI HİÇ?


Ortaokul birinci sınıftan ikiye geçtiğim yaz dinlencesiydi. Evimizin çevresindeki meyve ağaçları, dallarındaki yükü çekemez durumdalar. Armutların dallarından bal akmakta. Meyve kokusu, insanı sarhoş etmekte. Günün büyük bir bölümünü meyve ağaçlarında geçirmekteyiz. Mahallemizdeki çocuklar doğa ananın bu büyük toyundan nasiplenmedeler. İçimiz dışımız armut. Ye babam, ye...
Ballanan armutlar yemekle bitecek gibi değil. Farklı bir yol denemeliyim. İlk ticari girişimimim böyle başladı.
Benden büyük olan ve komşu köyde yaşayan halamın oğluyla anlaştık. Armutları toplayıp Hayrat pazarında satacağız. Pazarın kurulacağı pazartesi gününü iple çekiyoruz. Karadeniz köylerinde eşeği olan neredeyse yoktur. Koskoca köyde bir eşek var. Onun da sahibi akrabamız. Eşeğin sahibi, çocukları seven bir teyze. Derdimizi anlatınca eşeği bir günlüğüne emanet vereceğini söylüyor. Meyveleri eşeğe yükleyeceğiz. Bir bölümünü de biz taşıyacağız.
Terazimiz yok. Onun da çözümünü kolayca bulduk. Yıllanmış bakır bir tas ölçümüz. Bir tas meyve yirmi beş kuruş. Daha başlamadan kazanacağımız paranın hesabını yapıyorum kendimce. Bu parayı nereye harcayacağımda belli. Yani gelir gider dengesi denk.
Sıcak, nemli bir pazar günü. Erkenden işe koyuluyoruz. Ağaç dallarında mutluyuz. Ben yukarıdan armutları toplayıp sepete dolduruyorum. Sepeti, iple aşağıya sarkıtıyorum. Halaoğlum, sarkıttığım küçük sepetteki armutları özenle büyük sırt sepetine dolduruyor. Öğlen olmadan Üç beş sepet doldu. Tabi ev ahalisinin ve komşularının haklarını da unutmadık. Onlar için topladıklarımızı ayırdık. Artık, keyfimize diyecek yok. Bir gün beklemek uzun bir zaman. Gidip gelip armut sepetlerine göz atıyorum. Sepetlerin üzerlerini örtülerle kapatıyorum, sıcaktan etkilenmesinler diye. Ne de olsa sermayem onlar. Pazartesi, sabah ezanıyla yola çıkacağız.
Benim telaşlı coşkumu gören ninem (babaannem), neden bu kadar heyecanla koşturduğumu sordu. Ben de büyük bir iş başarıyormuşçasına anlattım her şeyi.
Ninem: “Aferin oğlum, iyi yaptın, iyi ki topladın armutları. Zaten çok olgunlaştılar, çürümeleri yakındı.” deyince sevindim içten içe.
Ben de: “Hayrat’a götürüp satacağım onları.” dedim.
Ninem sürdürdü konuşmasını kararlılıkla: “Meyve, hiç satılır mı oğlum? Neden Hayrat’a götürüp zahmet çekiyorsun. Meyvenin kendisi hayrattır zaten. Evin üst yanındaki yola çık, gelene geçene ver armutları geçmişlerinin ruhu için. Hayır yap, dua al.” deyince yapacak bir şeyim yoktu.
Ninemin dediğini yaptım. Sıcak bir yaz gününde gelene geçene armut dağıttım. Yorgunluk duymadım, çünkü çok mutluydum. Böylece ilk ve son ticari girişimim başlamadan sona ermiş oldu, büyük bir yaşam dersiyle.
Aradan yıllar geçti. Ninemin o sözleri hala kulaklarımda çınlamakta. Meyveleri hep kutsal varlıklar olarak gördüm. Meyvenin sahibi doğa ana, paylaşacak olanlar ise tüm insanlar.
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           27 Eylül 2013



­



24 Eylül 2013 Salı

SANSÜRCÜ TELEVİZYON

                                               
22 Eylül 2013 Pazar günü oynanan Beşiktaş-Galatasaray maçı, Türk futbol tarihine geçecek olaylara sahne oldu. Oynanan oyundan çok, olaylar konuşuldu maç sonrası.
Maçın 34. dakikasında yaklaşık doksan bin kişi “Her yer Taksim, her yer direniş!” diye bağırıyor. Ancak televizyon başında maçı izleyenler bu haykırışı, protestoyu işitemiyor. Neden mi? Hükümet protesto edildiğinden canlı yayında televizyon, tribünlere sansür uyguluyor. Çünkü son padişah hazretlerini eleştirmek, ona karşı çıkmak yasak.
Eğer izleyiciler hep bir ağızdan hakeme ya da karşı takımın bir oyuncusuna küfretseydi beyaz cam önündeki izleyiciler bunu işiteceklerdi. Muhafazakâr iktidar, bu çirkin tezahürattan hiç rahatsız olmayacaktı. Bu durumda mağdur olan hakem ya da oyuncunun hakları hiç konuşulmayacaktı.
Beşiktaş’ın efsanevi taraftar grubu Çarşı’ya, kara çalmak için yandaşları otobüslerle mahallelerinden toplayıp bedavadan maça sokacaksın. Sonra da bu yandaş ve futbolun “f”sinden haberi olmayan güruh, sahaya dalıp olay çıkaracak; sağduyunun sesi Çarşı’yı utanmazca suçlayacaksın beyaz camdan. Yalan haberlerle kara çalacaksın. Yalanı yaymak serbest, gerçeği susturmak özgürlük(!) öyle mi?
İktidar eliyle taraftar grubu kurulacak, birden örgütlü bir yapıya erişecek ve ondan sonra da gittikleri ilk maçta olay çıkaracaklar... Hemen ekran bülbülleri başlayacak Çarşı’yı kartalamaya, bunun adı da ileri demokrasi olacak.
Küfür serbest... Yalan söyleyip iftira atıp kara çalmak özgürlük... Amma ve lakin iktidarı eleştirmek yasak... Hem de Gezi Direnişi’ne destek vermek tamamen yasak... Sansür hazretleri televizyonun sesini de keser, bağıranı da içeri alır.
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           23 Eylül 2013


23 Eylül 2013 Pazartesi

TUNCELİ Mİ, DERSİM Mİ?


“Adonis, Hıns-ı Mansur, Akroenos, Karakilise, Garsaura, Ameseia, Engürü, Tralles, Karesi, Parthenios, Payperd, Çabakçur, Gangrea, Diyar-ı Bekir, Hadrianapolis, Mamüretül Aziz, Erzigan, Arz-ı Rum, Dorlion, Ayıntap, Kerasos, Defterhane-i Ali Osman, Kostantinopolis, Smirna, Kastrakommeni, Caesarea, Kırkkilise, İkonion, Katiaenion, Melita, Magnesia, Muşkara, Anahita, Kotyoro, Rihizios, Sangari, Amisos, Sinope, Diaspolis/ Eyalet-i Rum, Tekfurdağı, Komano Pontika/Dokia, Trapezus, Dersim, Temenothytia, Edessa, Sandraka...” bunlar,  bazı illerimizin eski adları. Kimi antik çağdan, kimi Roma, kimi de Osmanlı döneminden gelmekte. Bu adların bazıları antik dönem tanrılarını, bazıları imparatorları, bazıları da derebeyleri çağrıştırır.
Bazı yerleşim yerlerinin onlarca adı olagelmiş günümüze kadar. Adlar değişe değişe gelmiş çoğu zaman. Halk kolayına nasıl gelmişse öyle söylemiş bunlar. Değişmeyenleri de zamanla yönetimler değiştirmiş ya da halk yeniden adlandırmış.
Türkiye’nin her yerinde hemen hemen herkes yaşadığı yerin eski adını bilir. Halkımızda bu anlamda bir bilinç yitimi söz konusu değil. Yerleşim yeri adlarını değiştirmek yalnızca ülkemizde söz konusu değil. Birçok ülkede benzer uygulamalar var. Özellikle Fransa’da, Devrim’den sonra yüzlerce yerleşim biriminin Latince adlarının yerine Fransızcaları konuldu.
Bunlar da sırasıyla yukarıdaki illerin bugünkü adları: “Adana, Adıyaman, Afyon, Ağrı, Aksaray, Amasya, Ankara, Aydın, Balıkesir, Bartın, Bayburt, Bingöl, Çankırı, Diyarbakır, Edirne, Elazığ, Erzincan, Erzurum, Eskişehir, Gaziantep, Giresun, Gümüşhane, İstanbul, İzmir, Kastamonu, Kayseri, Kırklareli, Konya, Kütahya, Malatya, Manisa, Nevşehir, Niğde, Ordu, Rize, Sakarya, Samsun, Sinop, Sivas, Tekirdağ, Tokat, Trabzon, Tunceli, Uşak, Urfa, Zonguldak...”
AKP hükümeti, BDP ile anlaşarak daha demokratik bir Türkiye oluşturmak için yer adlarının değiştirilmesini kararlaştırmışlar. Yerleşim yerlerinin eski (tarihsel) adlarını almasında bir sakınca yokmuş. Öncelikle de Tunceli’nin, Dersim olması için yoğun bir çalışma başlatıldı. Hani derler ya, el çabukluğu marifet, diye. Üç CHP milletvekili ön alıp hemen TBMM’ye bir kanun teklifi verdiler. Cumhuriyet’i kuran parti, Cumhuriyet yıkıcılığında AKP ve BDP ile yarışmakta. CHP yönetimi bu konuda parti tabanının, halkın görüşünü alarak mı, böyle bir girişime izin verdi.
AKP-PKK’nın öncülük yaptığı, yeni CHP yönetiminin gafletle öne atıldığı yerleşim yerleri adlarının değiştirilmesi, Cumhuriyet yıkıcılığı olduğu gibi, aynı zamanda da Sevr benzeri anlaşmaların uygulanması için yol açmaktır.
Adı değiştirilmek istenen yerler belirlenerek ülke genelinde bir halkoyu yapılmalı. Bakalım ne olur o zaman?
Yedi düvel topuyla tüfeğiyle geldi yerleşim yerlerinin adlarını değiştirmek için, başaramadı. Aklınızı başınıza devşirin efendiler! Yedi düvelin yapamadığını siz de yapamazsınız.
Tüm CHP üyeleri bu tuzağa karşı uyanık olmalı. Partilerinin Cumhuriyet yıkıcılığına alet edilmesine karşı durmalıdırlar. Atatürk’ün koyduğu Tunceli adını feodaliteyi, gericiliği Çağrıştıran Dersim’e çevirme gayretine karşı durmalılar. Bugün Dersim, yarın başka bir şey. Cumhuriyet düşmanlarında oyun biter mi?
Not: Konuyla bağlantılı olması nedeniyle aşağıdaki yazıyı okumakta yarar var.

                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           23 Eylül 2013


22 Eylül 2013 Pazar

DOĞRU SÖYLEYENİ SÜRÜN, SÜRÜNDÜRÜN


Gezi direnişinin odağında yer alan kişilerden biri, Dolmabahçe Bezm-i Alem Valide Sultan Camisi Müezziniydi. Başta RTE olmak üzere AKP sözcüleri ve yandaş basın cami ile ilgili yalanlar üretmişlerdi hep bir ağızdan. Direniş’i karalamak için üretilen ilk ve en önemli yalandı Dolmabahçe Camisinde içki içildiğinin söylenmesi.
Gezi Direnişi ile ilgili söylenen tüm kara çalma çabaları işe yaramadı. Çünkü yalancının mumu yatsıya kadar bile yanmıyordu. Yalanlar birer birer çürütüldü. Gerçeğin ateşinde yalan, buhar oldu.
Dolmabahçe ile ilgili içki içildiğini kanıtlayan görüntü olmayınca tek yol, görgü tanığı olan cami müezziniyle imamın yalan söylemesiydi. Yüreğinde iman ve Allah korkusu olan imamla müezzin doğruyu söylediler. Ancak söylenen bu doğru, başbakanı yalancı çıkarıyordu. Doğruyu söylemek ahlaklı olmanın bir gereği.
AKP, doğruyu söyleyen ve bu tavırlarıyla gerçek Müslüman olduklarını gösteren din görevlilerini, affetmedi. Camide görevli imam ve müezzine baskı yapmayan Beyoğlu Müftüsü İstanbul dışına tayin edildi. Tabi, bunun olağan bir atama olduğu açıklandı.
Bezm-i Alem Valide Sultan Camisi müezzini Başakşehir’in Kayabaşı köyüne sürgün edildi. Diyanet’in ileri sürdüğü gerekçeye kargalar bile güler.
Yine aynı caminin imam hatibi de Zeytinburnu’na gönderildi. Nedeni açık... İktidarın yalanına ortak olmamak...
Müezzin Fuat Yıldırım, dürüstlüğün, doğruluğun, iman dolu bir yürek taşımanın kurbanı oldu. Adı, gerçek dindarlığın simgesi... Din simsarlarıyla dindar arasındaki farkın güzel bir örneği.
AKP iktidarı ve onun bürokratı Görmez, bu uygulamalarıyla dürüstlüğü cezalandırmışlardır. ABD’nin eşbaşkanlığını yapan bir iktidara da yakışan budur. İmanlı adamı cezalandıran bir zihniyetin gerçek yüzünün ortaya çıkması yakındır. Yalanlarla ayakta durmaya çalışanların sonu firavunlardan kötü olacaktır.
                                               Adil Hacıömeroğlu
                                               22 Eylül 2013







21 Eylül 2013 Cumartesi

ÇİÇEKLENEN MEYVE DALLARI NEREDE?


Çocukluğum meyve ağaçları arasında geçti. Baharın gelmesiyle rengârenk çiçeklenen meyve ağaçları, farklı bir coşkunun insan yüreğinde ılık ılık akmasına neden olurdu. Küçücük çocuk yüreklerimiz, top top çiçeklenen kiraz ve elma ağaçlarının güzelliği karşısında göğüs kafesine sığmazdı neredeyse. Erik, armut, vişne, dut, incir, üzüm, karayemiş, ceviz, kestane ve fındıklar... küçücük çocuk dünyama, büyük hayallerin muştucusu olurlardı. Hele çalıların, dikenlerin bedenimize verdiği acıya aldırmadan zevkle topladığımız böğürtlen, yaban mersinlerinin tadına doyum olmazdı. Kayalarda bir keçinin çevikliğiyle dolaşarak çilek toplamak ayrı bir güzellikti.
Sabahleyin uyanınca ilk işim pencereyi açmaktır. Bu, çocukluğumdan beri böyle gelmiştir. Açık pencereden dışarı bakmak, çiçeklenen ağaçları doyasıya izlemek, sabahın kokusunu ciğerlerime doldurmak doyulmaz bir zevkti. Meyve ağaçlarını tek tek gözlemler, değişiklikler varsa onları belirlerdim. Çiçeklerin meyveye dönüşmesi aşamasını kaçırmamaya dikkat ederdim. Tırnak ucu kadar küçücük bir meyvenin mucizevî bir biçimde büyümesini hayranlıkla izlerdim.
Her sabah, sanki meyve ağaçlarında büyük bir değişiklik olacakmış gibi heyecanla fırlardım yatağımdan. Dalda olgunlaşan ilk meyveyi görmek için günlerce beklerdim, ivedi ve coşkuyla. İlk olgun meyveyi gördüğümde bütün ev halkını toplardım ağacın başına. Deli gibi koştururdum sağa sola. Duymayan kimse kalmasın, herkes mevsimin ilk meyvesini görsün, diye.
İlk olgunlaşan meyveyi koparmak istemezdim dalından. Çünkü kalabalık ailede kimseye yetmezdi bu. Büyükler “İlk görenin hakkıdır bu.” deseler de benim için bir şey değişmezdi. Babam, beni rahatlatmak için “Koparmamakla iyi yaptın; ham olanlar, olgun olanı görünce hızla olgunlaşırlar.” derdi. Bu, benim için bir neden yaratırdı tek meyveyi koparmamak adına.
Önce erikler olgunlaşmaya başlar, tabi türüne göre. Erik olgunlaşır da kirazlar ondan geri kalır mı? Tabi ki kalmaz. Al kirazlar, sevdalı bir gelin gibi nazlı nazlı gösterir kendini dallar arasından. Kirazın ardından imdada dut yetişir. Kirazı fazla yiyen çocukların bağırsakları bozulur, vücut su yitirir. “Kiraz ‘Dut yetişmezse beni yiyenin boynunu sapıma döndürürüm.’ demiş.” atasözünün gerçekleştiğine onlarca kez tanıklık etmişizdir.
Armutlar türlü türlüdür. Haziranda başlayan armut toyu, sonbaharın ılıklığının yerini kışın soğuk rüzgârlarına bıraktığı günlere kadar sürer. Renk renk, irili ufaklı, türlü aromaları, eşsiz tatları sunan armutlar tanrısal bir ziyafetin eşsiz meyveleridir.
Elmalar, incirler, üzümler, karayemişler yazın diğer tatlarıdır. Yaz, doğa ananın tüm nimetlerini cömertçe sunar evlatlarına. Bu eşsiz sofrada tüm insanların ve diğer canlıların yeri vardır. Herkes, payına düşeni alır. Kimi karnını doyurmak, kimi de bal yapmak için. Kuşlar, yuvalarındaki yavruya bu meyvelerle can verir. Yere düşen yüzlerce meyve, ineklerin memelerinden süt olarak akar bakır bakraçlara.
Bir karganın sert gaga darbesiyle yere düşen incir, altta toprağı tükenmez bir azimle eşeleyen tavuğun yumurtasında can bulur. Gelincikler, sincaplar cirit atar meyve ağaçlarının dallarında. Onlar için de bir coşkudur toy mevsimi.
Bugün kentin betonlaşmış görünümünde yine çocukluğumda olduğu gibi cama koşarım sabahın seherinde. Meyve çiçeklerinin kokusunu içime doldurmak isterim. Ama nafile... Keskin bir egzoz kokusu yakar genzimi. Ararım meyve dallarında bin bir lezzete gebe rengârenk çiçekleri. Grinin donuk bakışlarındaki soğukluk yakar içimi. Olgunlaşmadan dalından düşen bir meyve gibi hüzünlenirim mevsime. Ne baharı bahar gibi, ne de yazı yaz gibi yaşarız bu beton denizinde. Bir çiçeğe, kuş cıvıltısına, arı vızıltısına özlemle geçer ömür.
Yaşamın tadı; doğanın sunduğu güzelliklerin, nimetlerin değerini anlayıp bilmekte. Griyi, yeşile egemen kılmak mıdır marifet? Yaşamak, bahar rüzgârlarının türlü kokularında yıkanan ruhları susuz bırakmak mıdır çöl ortasında?
Nerede rengârenk çiçeklenen meyve dalları? Olgunlaşan meyvelerin ziyafet sofrasında yerinde almakta mıdır cümle mahlûkat? Her sabah erkenden uyanıp pencereyi açan kaç çocuk vardır acaba bacası tüten köy evlerinde?
                                                           Adil Hacıömeroğlu

                                                           21Eylül 2013

19 Eylül 2013 Perşembe

LAHEY YOLLARI MI GÖRÜNDÜ YOKSA?


Neredeyse tüm ülkeler Suriye’de barışa odaklanmışken RTE ve Davutoğlu’nun savaş diye diretmesinin nedeni nedir? Üstelik barış ortamından en çok yararlanacak ülke Türkiye olacağı kesinken AKP’li politikacıların savaşı kışkırtmaları ve bu konuda ivedi davranmaları nasıl açıklanabilir?
Şimdiden Suriye sınırında iki komşumuz var: El Kaide ve PYD. Yarın yeni komşularımızda olabilir. Bölünmüş ve çatışma içindeki Suriye, en çok Türkiye’ye zarar vermekte. Demek ki Türkiye’nin çıkarı barışta. RTE ve Davutoğlu, ülke çıkarlarına ters biçimde savaş istemekteler. Kişisel çıkarlarını, ülke çıkarlarının önünü koymaktalar. Acaba neden? Nedeni, çok açık. Kendilerini kurtarmak için çırpınmaktalar.
21 Ağustos’ta Suriye’de kimyasal silah kullanıldı. AKP, İsrail ve onların savaş tamtamları çalan Batılı dostları suçu hemen Esat yönetimine yıkmaya çalıştılar. Ölenlerin Esat taraftarı olduğu görülünce işin rengi değişmeye başladı. Uluslararası gözlemciler, kimyasal silahın muhaliflerce kullanıldığını belirlediler.
Önce BM Güvenlik Konseyinde Rusya, uydu görüntülerini gösterdi. Görüntüler, kimyasal gazın muhalif teröristlerce kullanıldığını belirlemekteydi. Bu nedenledir ki başta ABD olmak üzere, Batılı ülkeler geri adım attılar Suriye’ye müdahale konusundan.
Sonrasında, ABD haber ajansı WND’nin yayımladığı istihbarat raporunda Amerikan Ordusunun El Nusra militanlarının birinin evinde sarin bulduğu haberini yayımladı. Daha önce Adana’da Suriyeli muhaliflere ait sarin gazı ele geçirilmişti. Bu bilgiler kimyasal silahların, Türkiye üzerinden Suriye’ye gittiğini göstermekte. Tabi, AKP iktidarının haberi olmadan böylesi bir sevkiyatın yapılması olanaksız.
BM Genel Kurulunda Türkiye, kimyasal silahlar konusunda suçlandı. Rusya daimi temsilcisi Çurkin, Mayıs 2013’te Türkiye’de sarin maddesiyle yakalanan teröristlere dikkat çekti.
Kimyasal saldırı konusunda El Nusra ile AKP işbirliği önümüzdeki günlerde yoğun olarak dünya gündemine geleceğe benziyor. Kanıtlar ortaya döküldükçe RTE ve Davutoğlu köşeye sıkışacak. Köşeye sıkıştıkça da saldırgan bir söylemle kendilerini kurtarmaya çalışacaklar. Tabi, bu kurtuluş yolu değil.
Suriye’deki kimyasal saldırının yanı sıra Gezi eylemlerinde TOMA’lardan atılan niteliği bilinmeyen madde de sorun oluşturmakta AKP’ye. Suya karıştırılan bu maddenin ne olduğu merak konusu.
Önümüzdeki günlerde RTE ve Davutoğlu ikilisini zor günler beklemekte. Kimyasal silah kullanmak insanlık ve savaş suçu. Bu yol, suçluları Lahey’e kadar götürür. Türkiye’de siyasallaşan yargıdan önce uluslararası mahkemeler harekete geçebilir. Sıcak bir güz, terleten bir kış yaşayacağız sanırım.
                                                           Adil Hacıömeroğlu

                                                           19 Eylül 2013

18 Eylül 2013 Çarşamba

BÖLÜCÜBAŞINA YAZIK(!) ETMEYİN BEYLER


PKK ve lideri Kürtçe öğreten kursların açılmasını istediler AKP’den yasa çıktı kurslar açıldı. Ne giden var ne gelen. Sinek avlamakta Kürtçe kursları. Başta BDP yöneticileri olmak üzere PKK’ya gönül verenler bile çocuklarını göndermediler Kürtçe öğrenmeye. Buna karşı PKK anadilde eğitim istiyor.
Kürtçe yayın yapan televizyon istediler, hemen yerine getirildi bu istek. Ancak Kürtçe yayın da izlenmedi Kürtlerce.
PKK, çekiliyorum, dedi. Göstermelik bir şeyler yaptılar. Militanlar çekilmeyip asayiş gücü, oluşturdular Güneydoğu kentlerinde. Yani PKK’nın polis gücü… TSK çekildi terör bölgesinden. Polis başta İstanbul olmak üzere Gezi direnişçilerine karşı konuşlanmak üzere taşındı.
Güney sınırlarımız kevgire döndü, PKK gümrük vergilerini toplamaya başladı. Ankara, Nusracı kardeşlerini rahat ettirmenin peşinde.
PKK, kaymakam ataması yapmakta, RTE ise “Ey Nobel…” diye seslenerek dünyaya ayar vermenin peşinde.
“Odam dar.”dedi Öcalan. Geniş odayı uygun gördü AKP. Bir de RTE’den armağan televizyon gönderildi. Ne de olsa aralarında bir dostluk var. İnsan yazgı arkadaşından bir televizyon esirger mi?
Bölücü başı, yalnızlıktan canım sıkılıyor, deyince hemen yanına arkadaşlar gönderdiler voleybol oynasın diye.
Hareketsizlikten canı sıkıldığını söyleyince terörist başına, anında spor aletleri postalandı.
BDP’lilerle görüşmek isteyince Öcalan, hemen yerine getirildi. Bu kez Kandil’le görüşmek istediğini söyledi. Ses yok! Yakında gerçekleşir bu da. Belki de cep telefonlarıyla görüşmekteler şu an.
BDP’liler, açılımda muhatap İmralı’dır, deyince hemen tekneler ayarlanıp Ada seferleri başlatıldı. Gelecek iletiler iskelelerde basın ordusuyla beklendi.
BDP kurulunun İmralı’dan getireceği iletiler yetersiz olacak ki, bölücü başı basın toplantısı düzenlemek istiyor. Şimdilik bir şey yok, ama yakında bu da olur.
Türk bayraklarını tahrik unsuru görüp toplattı AKP hükümeti. PKK kendi paçavralarını çekti göndere.
PKK öldürülen teröristler için sözde şehitlik yaptılar. Törenle açtılar burayı. Ama ayıp ettiler törende. AKP’den bir yetkili çağırmadılar kurdeleyi kesmek için. AKP yöneticileri gücenmiştir buna, ancak belli etmediler gönül kırıklıklarını. Olsun, başka açılışlarda çağrılırlar.
Eski bir bakan “Allah verdikçe veriyor.” Demişti. AKP de verdikçe veriyor PKK’ya. Ödün verdikçe yeni ödünler sırada beklemekte.
Öcalan serbest kalıp siyaset yapmak istiyor. Nerede mi? Kuracağı uydu devletin başında. Ey AKP’liler yazık etmeyin bölücü başına! Bunca dostluğunuz, yazgı arkadaşlığınız var. Çıkarıverin dışarıya gezsin dünya gözüyle memlekette.
Ha, unutmadan söyleyeyim. Şu anda sıfır komşu bıraktınız. Hiçbir komşunun yüzüne bakacak durumunuz yok! Buna AKP kongresinde ağırladığınız Hamas da dâhil. Eğer Öcalan’ın uydu devleti kurulursa bir kapınız var demektir. Komşuluk ilişkileriniz iyi olur. Çünkü göbek bağınız aynı merkeze bağlı…
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           17 Eylül 2013


17 Eylül 2013 Salı

BARIŞA BOMBA


16 Eylül günü Türkiye, Suriye’ye ait bir helikopteri düşürdü. Tam da Cenevre’de barış görüşmelerinin başlayacağı bir anda bu olayın olması ilgi çekicidir.
Rusya’nın akılcı ve sorumlu diplomatik girişimleriyle Suriye’de barışa yaklaşılması, AKP’yi rahatsız etti. Neredeyse dünyadaki tüm ülkeler bu barış girişiminin yanında oldu. Başta ABD olmak üzere Batılı ülkeler, Suriye’ye müdahale düşüncesinden vazgeçtiler. Böylece AKP iktidarı yalnız kaldı. Müttefikleri barışı seçince o da El Kaideci, Nusracı teröristlerle savaş ittifakını güçlendirmeyi seçti.
Aylardır savaş çığırtkanlığı yapan RTE ve Davutoğlu, Putin’in barış girişimi karşısında eşekten düşmüş karpuza döndüler. Ne yapacaklarını şaşırmış durumdalar. Yalanla dolanla kurguladıkları saldırganlık planları işe yaramadı. Hem Ortadoğu’da hem de Batı’daki müttefiklerini yitirdiler. Yalnızlık, terk edilmişlik psikolojisiyle saldırganlıklarının artması olağandır. Yeni komplolar kurmalarının vaktidir.
Yeni bağlantı kuralları açıklanalı neredeyse iki yıl oldu. Bu süre zarfında hiç mi sınır ihlali olmadı? Tabi ki olmuştur. O zaman neden şimdi? Çünkü AKP, aylardır kendini savaşın çıkacağına inandırmıştı. Birden savaş tamtamları susup barış rüzgârları esince her şey ters döndü. RTE-Davutoğlu ikilisi, işi oldubittiye getirip savaş çıkartmak istiyorlar. Suriye helikopterinin düşürülmesi bunun ilk adımı. Ancak bu komployu fark edecek siyasetçiler çoğunlukta dünyada. Barışın bombalanmasına izin verilmeyecektir.
Helikopter pilotları saldırıdan sağ kurtuluyorlar. Bu da helikopterin düşürülme biçimi hakkında soru işaretleri yaratmakta. Konunun her yönüyle aydınlatılması gerek. Olayın aydınlatılması savaş komplosunu önler.
Helikopter pilotunun başının, Nusracı teröristlerce kesilmesi sanal medyada yayımlandı. Teröristlerden biri, kesik başı kameralara gururla(!) göstermekte. İnsanım diyen kimsenin yüreğinin dayanmayacağı görüntüler bunlar. Bu, bir savaş ve insanlık suçu. Dinci teröristleri kayıtsız koşulsuz destekleyen AKP de bu suça ortak. Vicdanı olan biri, bu insan avcılarını desteklemek bir yana, onların yanından bile geçmez. Yazık, çok yazık! İdeolojik saplantılar, bilgisizlik, eşbaşkanlık görevini kusursuz yapma isteği; kişiyi dünyanın en cani örgütleriyle kol kola yürümeye mecbur bırakmakta.
AKP’li bakanların muzaffer komutanlar gibi konuyla ilgili açıklama yapmak için sıraya girmeleri de gülünç. Niçin sıradasınız? Savaş tamtamları çaldığınız için mi, yoksa başı kesilen pilota sevindiğiniz için mi?
AKP hükümeti, yalnız Suriye helikopterini bombalamadı; insanlığı, vicdanları, barışı, erdemli olmayı da bombaladı.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       16 Eylül 2013

16 Eylül 2013 Pazartesi

ORTADOĞU’DA ULUS DEVLETLER ÇAĞI


ABD güdümündeki emperyalist tekellerin teorisyenleri “ulus devletin sonunun geldiğini” yüksek perdeden savunadursun, Ortadoğu’daki son gelişmeler ulus devletlerle dünya barışının korunacağını ortaya koymakta. Ortadoğu’da ulus devletlerin bölge halklarının iradesiyle oluşması süreci, uygarlığın beşiği olan bu topraklarda emperyalizmin etkisinin de gerilemesine neden olmakta.
Suriye’de Esat’ın emperyalizmin saldırganlığına karşı verdiği onurlu savaş, Irak’ın sömürgeci dayatmayla bölünmeye karşı durması, İran’ın ABD tehditleri karşısında geri adım atmaması, Gezi Direnişi ve Tahrir Meydanı’ndan Mısır Devrimi’nin doğuşu Ortadoğu’da BOP planını çökertti. BOP, parçalamak istiyordu bölge ülkelerini; geldiğimiz noktada ise halkaların birleşme isteği ağır basmakta.
BOP gereğince Ortadoğu ülkeleri etnik ve mezhep temelinde bölünebildiği kadar parçalanacaklardı. Ne kadar çok bölünme olursa, o kadar çok anlaşmazlık ve çatışma olacaktı. Bu durumda emperyalistlerin bölgeyi daha kolay yönetmeleri söz konusu olacaktı. Özellikle enerji kaynaklarının ve diğer doğal varsıllıkların sömürülmesi böylece kolaylaşacaktı. ABD ve ortakları bu iş için ılımlı İslamcıları, Münafık Kardeşler Örgütünü, ırkçı ayrılıkçıları (PKK örneğinde olduğu gibi) kullandı. İslam dünyasını Sünni- Şii cepheleşmesinin karanlığında sonu gelmez savaşlara sokmaktı emperyalist kurgucuların amacı. ABD’nin mezhep kutuplaşmasında kullandığı güçler: Suudi yönetimi, Katar, Mısır ve Suriye’deki Münafık Kardeşler ve AKP idi.
BOP’un çöküşü önce Suriye’de başladı. Esat yönetiminin hem savaşı hem de diplomasiyi akılcı bir yöntemle kullanması ilk işaret fişeğidir. Arkasından Türkiye’de başlayan Gezi direnişi, BOP eşbaşkanının gücünü ve yönetimini tartışmalı duruma getirdi. Gezi Direnişi, hem etnik bölücülüğün hem de mezhepsel ayrımcılığın Türkiye’de yaşam bulamayacağının bir ifadesiydi. Mustafa Kemal posterleriyle Türk Bayrakları birliğin simgesiydi.
Gezi Direnişi’nin hemen ardından başlayan Tahrir ayaklanması, Ortadoğu tarihinde görülmemiş bir halk çoğunluğunun iktidara yürümesidir. Mursi devrilince BOP’ta çöktü. Çünkü Mısır’ın yeni yönetimi, Suriye’nin yanında yer alarak mezhep cepheleşmesine yol vermedi.
Irak yönetiminin ülkenin bölünmesine karşı gösterdiği kararlı tutum ilgi çekicidir. Hem mezhep farklılığı hem de etnik ayrımcılık sarmalından ustaca kurtuldu Maliki yönetimi. Ülkesinin birliğini tüm olumsuzluklara karşın sağlama yolunda emin adımlarla ilerlemekte.
İran ise çok farklı etnik kökenden oluşan yapısıyla tüm kışkırtmaların karşısına ulusal bir bütünlükle çıktı. Diz çökmedi, direndi, kazandı.
Gelinen aşamada Ortadoğu’da türlü nedenlerle çatıştırılan halklar birleşiyor. Aynı ulus devletin bireyi olmaktan gurur duyma süreci başladı. Irkçılık mikrobu temizleniyor bölgeden. Mezhepçilik, Ortaçağ’ın karanlık dehlizlerinde ölümü beklemekte. Emperyalizmin işbirlikçisi olmak, artık bundan sonra çok zor. Çünkü bu, büyük ayıp olarak algılanmakta. Kendi ulusuna ihanet ederek küresel güçlerin hizmetine girenlerin sokağa çıkacak yüzleri kalmayacak. Ortadoğu, bu topraklara kök salmış siyasetçilerce yönetilme dönemine girdi. Bu nedenle bölge ülkelerinde BOP kapsamınca oluşturulmuş siyasal liderler tablosu hızla değişecek. Türkiye de bundan nasibini alacak. Hem iktidarın hem de muhalefetin yandaş liderleri BOP’la tarih olmaya aday.
Ortadoğu halkaları emperyalizmle ve Ortaçağ kalıntılarıyla savaşa savaşa uluslaşmaktalar.
Ortadoğu’da I. Dünya Savaşı sonrasında sınırlar cetvelle çizilmişti. Şimdi halk kendi isteğiyle bir yaşam seçeneği ortaya koymakta. Arap dünyası yeni birleşmelere gebe.
Atatürk’ün ulus devlet modeli ve emperyalizme karşı utkusu Ortadoğu’nun itici gücü. Ulus devletlerin güçlenmesiyle çağdaşlaşma atılımlarını da bekleyelim. Bu, Kemalizm’in yol göstericiliğinde olacak bölgede. Güneş doğudan doğarken ışıklarındaki aydınlık tüm dünyaya yoll gösterecek. Çağ ulus devletler çağı, bağımsızlıkların göverdiği çağ, Ortadoğu’ya ve tüm insanlığa kutlu olsun.
                                                           Adil Hacıömeroğlu

                                                           15 Eylül 2013

15 Eylül 2013 Pazar

SURİYE ÇIKMAZINDAN KURTULMALI TÜRKİYE


ABD’nin, BOP kapsamında mahvettiği/mahvettirdiği ülkelerden biri Suriye. “Diktatörleri devirip demokrasi getirdiklerini” söyleyerek Ortadoğu ülkelerine Haçlı seferine çıkan Batılı emperyalistlerin işbirlikçileri ise Suudi Arabistan, Katar ve AKP yönetimindeki Türkiye. Sanki bu ülkelerde demokrasi varmış gibi diktatörlükleri yıkmaya soyundu bu üç Ortadoğu ülkesi.
Açık diktatörlüklerle yönetilen Suudi Arabistan, Katar ve Türkiye; para, silah ve diplomatik destekle dünyanın dört bir yanından teröristleri Suriye’ye topladılar. Yıllardır çeşitli ülkelerde savaşan bu terör grupları, Suriye’nin altını üstüne getirdiler. Kundaktaki bebeklerin doğranarak öldürülmesi, çocuk yaştaki gençlerin ciğerlerinin sökülüp yenmesi, masum sivillerin tekbir getirilerek kurşuna dizilmeleri, kadınlara akıl alamaz tecavüzlerin yapılması gibi insanlık dışı eylemlere imza attı bu terör grupları. Suriye’nin tarihsel yapıtları hunharca yakılıp yıkıldı. Bu ülkede vahşet kol gezdi. Kimler sayesinde? ABD destekli Suudi Arabistan, Katar ve AKP sayesinde.
Suriye’de muhalefet adı altında toplanan terör gruplarının yaptıkları insanlık suçudur. Burada işlenen suçlar, insanlık için yüz karasıdır. İnsanlık tarihi, böylesi bir vahşetle çok az karşı karşıya gelmiştir. Bu nedenle bu suçu işleyenlerin, bu suça yardım edenlerin uluslararası tarafsız mahkemelerde yargılanması gerekir.
Suriye’de terör gruplarının yaptıkları,  Nazilerin işledikleri suçlardan farksızdır. Böylesi bir insanlık ayıbına uygar dünya, insan vicdanı sessiz kalmamalı.
Başta ABD olmak üzere Batılı devletlerin hemen hepsi Suriye’de işlenen insanlık dışı suçların farkındadır. Bu nedenledir ki müdahale düşüncesinden vazgeçerek Esat’la uzlaşmanın yollarını aramaktalar. Rusya’nın kararlı, barışçı tutumuyla Esat’ın direnişi Suriye’ye müdahale cephesini çatlatmıştır. Siyasal anlamda aynı cephede yer alanlar, askeri müdahale düşüncesini terk ederek barışa yönelmişlerdir.
Suriye’de teröristlerin eylemlerine her türlü desteği verenlerse büyük bir boşluğa düşmüşlerdir. Diplomatik yolları kapattıklarından yapabilecekleri fazlaca bir şey yok. Bir noktada Suriye’de işlenen insanlık suçlarının ortağı olmuşlardır. Bu mahcubiyetle barış masasında yer bulmaları çok zor.
Türkiye; AKP iktidarının bilgisiz, dar görüşlü, Ortaçağ kafalı siyasetçileri yüzünden Suriye’de vahşet uygulayan teröristlerle aynı safta yer almıştır. Bu çok üzücü ve yanlıştır. Bu siyasal çıkmazdan sıyrılması gerek ülkemizin. Bu ayıptan kurtulmak gerek, hem de ivedilikle. Bu nedenle muhalefete büyük görevler düşmekte. AKP’nin yıkıp yok ettiği diplomatik köprüleri kurmak için.
Bölgesinde yalnızlaşmış, terör örgütlerinin insanlık dışı eylemlerini destekleyen bir Türkiye görüntüsü ortadan kaldırılmalı tez elden. Bu yapılmazsa Türkiye’yi içinden çıkılmaz siyasal sorunlar beklemekte uluslararası ve bölgesel düzeyde. Türkiye, ne yapıp edip Suriye çıkmazından kurtulmalı. Yoksa AKP’nin başına sardığı belaların vebalini ödemek zorunda kalır.
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           13 Eylül 2013
Not: 16 Eylül 2013 tarihli Ulus Gazetesinde yayımlanmıştır.


13 Eylül 2013 Cuma

MERKEZ BANKASI'NDA KAYNAĞI BELİRSİZ PARA

                     
Merkez Bankası’nın açıkladığı ödemeler dengesi verilerinde Temmuz 2013’te “net hata noksan” kaleminde 4 milyar 801 milyon dolarlık para görünmekte. Böylesi önemli bir miktar paranın Türkiye’ye girişinin dikkat çekmemesi olanaksız?
“Net hata noksan” nedir? Öncelikle buna açıklık getirelim. “Net hata noksan” kaynağı belirsiz para demek.
Tüm gelirler alt alta toplanır ve ülkenin gelirleri ortaya çıkar. İhracat, turizm, vergi… gibi gelirlerin kaynağı bellidir.
4.8 milyar dolar önemli bir para. Neredeyse küçük bir ülkenin bütçesi kadar. Böylesine büyük bir meblağ bavullarla taşınmaz. Gemi, kargo uçağı ya da büyük kamyonlarla taşınıp yurda sokulabilir.
Kaynağı belirsiz bu paranın Suriye’den geldiği söylenecek. Bu kadar büyük bir parayı hangi kişi ya da örgüt, Suriye’den bankalardan çekip Türkiye’ye taşıyabilir? Bu fiziksel koşullar göz önüne alındığında böylesi bir para transferi olanaklı olur mu?
Yastık altındaki paralar ortaya çıktı desek bu da olanaksız. Şu anda yastık altından paraların çıkmasını sağlayacak bir teşvik ortamı yok. Ayrıca ekonomik ve siyasal gelişmeler de buna uygun değil. Üstelik yastık altında bu kadar para tutulabilir mi?
Çözüm süreci kapsamında PKK’nın parasının Türkiye getirilmesi konuşuldu mu? Bu konuda bölücü örgüte güvenceler verildi mi? İster istemez akla bu sorular takılıyor. Paranın büyüklüğü insana bunu düşündürtüyor?
AKP ve PKK’nın yazgı arkadaşlığı var. Aynı senaryonun iki aktörü.  Zor durumlarda birbirlerine el vermeleri olağan. AKP hükümetinin ekonomik olarak sıkıştığı bir anda PKK’nın dostuna küçük bir iyilikte bulunması güçlü bir olasılık.
Atalarımız “Komşu, komşunun külüne muhtaçtır.” dememiş boşuna…
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           13 Eylül 2013


                                                           

10 Eylül 2013 Salı

LAİK CUMHURİYET'İN ŞEHİDİ AHMET ATAKAN

                  
Ahmet Atakan, yirmi iki yaşında… Yaşamının baharındaydı daha… Hayalleri dağ gibi büyüktü, tıpkı yüreği gibi… Yüreği vatan ateşiyle yanıp tutuşan bir genç adam… Yurtdışında çalışarak ailesini geçindiren özverili bir babanın çocuğu…
9 Eylül akşamı günün geceye ağdığı bir anda, bir güneş gibi ufuktan toprağa düştü. O, düşünce toprak aydınlandı. Hatay topraklarına binlerce güneş doğdu. Türkiye topraklarında ise milyonlarca güneşin ışığını verdi o. Sonsuzluğa erişti. Gökte sayısız yıldızın adı oldu Ahmet. Artık geceler daha aydınlık eskisinden…
Toprağa düştüğünde gece yas tuttu onun için. Loş ışıklı caddede bir çelik yığınının önünde sürüklendi bir süre. Çeliğin homurtusu yoldaşlarının feryadına karıştı. Yüreği metalleşen sürücü düşünmedi bile bir insanoğlunun feryadını. Emir almıştı ezmek için insan neslini. Emri yere getirmek onun kutsalıydı. Ahmet içinse vatana, insanlığa hizmet etmekten daha kutsalı yoktu. Vatanı sevmek de insan olmak da yürek ister. Yürek ister toprağı, kızı, kuşu böceği, yaprağı, ağacı, cümle yaratılanı sevmek… Oysa çelik yığını sevmeyi bilmez. Ezmek üstüne vidalıdır gövdeye.
En küçük hak aramaya ölüm kusmakta diktatörün robotlaşmış askerleri. Bir rüzgâr uğultusu işitse dağ yamaçlarından, fışkırtmakta kimyasal madde dolu suyunu TOMA. Sonbaharda sararmış bir yaprağın hışırtısı uykularını kaçırmakta diktatörün. Gördüğü kâbus dolu düşünde biber gazı atmakta hışırdayan her şeye. Sabahleyin bir kuş cıvıltısı duysa plastik mermiler yağmakta gökten yağmur misali. Çok korkmakta diktatör çok. Uykusuz geçen günlerinde gündüzleri, geceye çevirmek istemekte. Güneşin doğuşu canını sıkmakta, gözlerini kamaştırmakta…
Ahmet’in kanı damladı taşın üstüne yavaş yavaş. Kan büyüdü, büyüdü nehir oldu. Akmakta yurdun dört yanından ışıltılı konutuna diktatörün. Kan bulanmış erkini, orununu temizlemesi olanaklı mı artık?
Bin bir yalan söylenmekte Ahmet’in katli üstüne. Daha önce söylenenlerin bir tekrarı bunlar. Neredeyse Ahmet’i ailesi öldürdü, diyecekler. Utanmasalar, zor değil bunu söylemek… Yalan üretmenin, iftira atmanın beceri olduğunu sanan insansı canlıların tek silahı bu.
Eğer bir gösteri sırasında bir kişi yaşamını yitiriyorsa sorumlusu hükümettir. Çünkü bu topraklarda yaşayan herkesin güvenliği, yönetenden sorulur.
Küresel güçlere hizmet etmek, yurdu Ortaçağ karanlığına gömmek için fidanlara kıymakta diktatör. Kan içerek semirmek midir marifet? Genç bedenleri toprağa düşürmek midir adalet?
Ahmet de Abdullah, Mehmet, Ethem ve Ali İsmail gibi rüyalarınızdadır. Çoğalarak gelmekteler dört bir yandan… Gücünüz tükenmekte, dizleriniz çözülmekte… Dilleriniz öfke, kin, nefret kusmakta barışın, kardeşliğin göverdiği topraklara.
Ahmet’in annesinin gözyaşları akarken toprağa, feryadı yükselirken göğün yedi katına göğüs kafesinizde bir ağrı duyumsadınız mı acaba? Yoksa göğüs kafesiniz, yalnızca kafes midir? Her şeye yalancıktan ağlayan gözlerinizde Ahmet için bir damla da olsa yaş kalmadı mı?
Ahmet, Laik Cumhuriyet için toprağa düştü. Uygar bir geleceği kurma savaşımının unutulmaz kahramanı oldu. Tüm cumhuriyet şehitleri gibi bu toprağın bağrında yediveren gonca gül olarak dört mevsim açacak. Ya, onu öldürenler? Bu topraklarda pıtrak bile olamayacaklar.
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           10 Eylül 2013


8 Eylül 2013 Pazar

YALAN, İFTİRA, KIŞKIRTMA VE ODTÜ

                               
6 Eylül günü ODTÜ’de orman talanı protesto edildi. Bu arada üniversite kayıtları da başladığından AKP Gençlik Kollarıyla cemaatten bazı kişiler stant açarak yeni gelen öğrencileri kendi yurtlarına çekmeye çalışmaktaydılar. ODTÜ’lü kız öğrencilerle türbanlılar arasında bir tartışma çıktı bu arada. Bu tartışma birden büyüdü ve ODTÜ’yü linç kampanyası başladı.
Yandaş ve merkez medya, başörtülü öğrencilerin ODTÜ’ye sokulmadıklarını ısrarla söylemekteydiler. AKP’li yöneticiler de aynı doğrultuda peş peşe açıklamalar yaptılar. Hedef ODTÜ idi.
Yalana dayalı linç fırtınası sürerken sosyal medyada gerçekler ortaya çıkmaya başladı. Olaya konu olan ve bir anda saldırgan konumuna getirilen kız öğrencinin açıklamaları peş peşe geldi. Daha sonra olaya tanık olan diğer öğrencilerin söyledikleri, kamuoyunu aydınlattı.
AKP’li gençlerle cemaatçi türbanlılar, ODTÜ yurtları için bir iftira kampanyası içindeydiler. Neymiş efendim, “ODTÜ yurtlarında fuhuş varmış. Kızlar tuvaletlerde çocuk düşürüyorlarmış.” Bu söylenenler burada okuyan kızlara hakaret ve iftira. Kim yapıyor bunu? Haçlının fedaisi din simsarları. Neden söylüyorlar bu yalanı? Taşradan gelen masum kızları kandırıp Haçlıya asker yapmak için.
Peki, nerden biliyorsun orada fuhuş olduğunu? Bilmek için bu eylemin tarafı olmak gerek. Ya da bu tür eylemler, halka açık yerlerde olmalı, sen de izlemelisin.
ODTÜ yurtları yeterli mi? Yeterli… Tüm öğrenciler için barınacak yer var. O zaman bu öğrenci simsarlarının burada işi ne? Cemaate ve partiye militan devşirmek…
AKP’lilerin feryat figan okuma haklarını savundukları kadınların hiç biri ODTÜ’de öğrenci değil. Burada öğrenci olmayaların, ODTÜ’de okuma hakkını savunarak tarihe geçti sahte demokratlar.
Öncelikle şunu belirtmeli. Öğrenci olmayan kişilerin yerleşke içinde öğrencileri taciz etmeleri söz konusu burada. Onların okuma haklarına bir müdahale var. Eğer birilerinin okuma özgürlüğü savunulacaksa, bu ODTÜ öğrencileri için olmalı.
İnsanların yalan söyleyerek suçsuz, günahsız öğrencilere iftira atması bu kadar kolay mı? İnsafınız, vicdanınız, insanlığınız, inandığınızı söylediğiniz İslam’ın kuralları nerde kaldı? Yalan üzerine bina olur mu? Bir insanın namusuna, onuruna dil uzatmak hangi kitapta yazar?
Ya, bu yalan ve iftira üzerinden siyasal çıkar elde etmeye çalışan politikacı? Sana ne demeli? Biraz duygudaşlık yapsaydın, ne olurdu? Sizin kızlarınız yok mu? Aynı iftiralarla onlar karalansaydı ne yapardınız? Biraz insaf, biraz vicdan… Yalanla ayakta durmaya çalışırsanız kolay yıkılırsınız. Bir gün mart karı gibi erirsiniz.
Ya, yalanı görev bilen medya? Bu yalan haberi yayarken utanmadınız mı hiç? Yüzünüz kızarmadı mı sizin? Gerçekler ortadayken özür dilemeyi düşündünüz mü ODTÜ’lü kızlardan ve onların ailelerinden? “Ayıp” sözcüğü, sizin sözlüğünüzden “kayıp” mı oldu?
Hepinize çok yazık çok… Üç kuruş uğruna yalan söyleyip iftira atanlar, günahsız insanlara kara çalanlar kim bilir zamanı geldiğinde hangi şeytanın kılıcını sallarlar. Bu kafayla kendilerinin kutsal saydığı değerlere birileri adına saldırırlarsa sakın şaşırmayın. Çünkü yalan ve iftira bataklığındaki kişilerin değer sistemi yoktur.
                                                           Adil Hacıömeroğlu

7 Eylül 2013