28 Kasım 2013 Perşembe

SEÇİMDE GÜÇBİRLİĞİ YAPMAYANI MİLLET AFFETMEZ 2

                    
Gezici Araştırma’nın sonuçları ilgi çekicidir. Bu sonuçları gören her yurtsever, Milli Güçbirliğinin ne kadar yaşamsal olduğunu anlar. Önceki yazımda güçbirliği yapıldığında otuz büyükşehir belediyesinden yirmisini milli güçlerin kazanacağını söylemiştim. Güçbirliğinin yaratacağı sinerjiyle Kayseri, Gaziantep, Samsun, Kahramanmaraş ve Malatya’da AKP ile başa baş bir seçim yaşanır. İktidar aleyhine değişecek koşullar göze alınınca bu illerde, Milli Güçbirliğinin seçim kazanması güçlü olasılıktır.
Gezici Araştırma’nın yaptığı sormacanın sonuçları AKP’nin akıllı bir stratejiyle çökeceğini göstermekte. Büyükşehirler dışında kalan diğer elli bir ilimizde de durum üç aşağı beş yukarı aynıdır. Bu illerde de AKP’ye karşı milli güçler birlikte davrandığında Tayyipgiller kaybedecektir.
Türkiye’nin neresine giderseniz gidin, kime sorarsanız sorun aklın yolu birdir. Yüreğinde vatan sevgisi olan herkes size, AKP-PKK birlikteliğine karşı milli güçlerin bir araya gelmesi gerektiğini söyler. O zaman önümüzdeki engel ne? Önümüzdeki engel, parti yönetimlerine çöreklenmiş kıt görüşlü yönetimler... Ne yazık ki CHP ve MHP yönetimleri Türkiye’nin gerçeğini algılamamaktalar. Halka doğru yolu gösteremedikleri gibi halkın onlara gösterdiği ülke gerçeklerini görmemekte ayak diremekteler.
Peki, CHP ve MHP yöneticileri Milli Güçbirliğine yanaşmazlarsa durum ne olur? Onlara rağmen güçbirliği gerçekleşir, ancak birazcık zorlanarak. Yönetimlerin tepede yapamadığını, halk tabanda yapar. Oylar; milletin birliğini, vatanın bütünlüğünü savunan adaylara verilir. Böylece milletin sesine kulak vermeyen CHP ve MHP yönetimlerini siyaset mezarlığına gönderir seçmen. Zaman; kendi kişisel çıkarını, particiliği halkın çıkarından üstün tutanları siyasetin dışına itme zamanıdır.
Milli Güçbirliğine CHP, MHP, İP, TKP kurumsal olarak katılmalı. Emperyalizme ve işbirlikçiliğe karşı olan tüm demokratik kitle örgütleri de destek vermeli. Bu güçbirliği, hem AKP hem de BDP tabanından da destek bulacaktır.
            AKP, AKP’yi taklit edenlerce yıkılamaz. BOP eşbaşkanlığının ipliğini pazara çıkararak yıkılır. Gayrı milli olanın karşısına milli olanla çıkarsanız kazanırsınız. Şu an Türkiye’ye emperyalist bir saldırı söz konusudur. Emperyalist saldırı, ancak milli güçlerin birlikteliğiyle püskürtülür.
            Emperyalizmi, onun işbirlikçisi irtica ve bölücülüğü yenmenin yolu Milli Güçbirliğinden geçer. Milletin gücünü bölenler, düşmana hizmet eder. Bu nedenle CHP ve MHP yönetimlerini uyarıyoruz. “Milletin gücünü birleştirin ve AKP’yi yıkın!” diyoruz. AKP’ye karşı birleşmezseniz millet sizi affetmez.
Not: Yazılarımın tümüne, http://adiladalet.blogspot.com dan ulaşabilirsiniz.
                                                           Adil Hacıömeroğlu

                                                           28 Kasım 2013

27 Kasım 2013 Çarşamba

SEÇİMDE GÜÇBİRLİĞİ YAPMAYANI MİLLET AFFETMEZ 1


27 Kasım 2013 tarihli Milliyet Gazetesinde, Gezici Araştırma’nın otuz büyükşehirde yerel seçimlerle ilgili bir sormacası yayımlandı. Yurttaşlara siyasal parti tercihlerini sordular. Sonuçlar ilginç. Özellikle siyasal parti yöneticilerinin bu sonuçları inceleyerek iyi değerlendirmesi gerek.
Yapılan sormacada; İstanbul’da AKP: 48.1, CHP: 39.2, MHP: 8.3 olarak gösterilmekte. CHP ve MHP seçime birlikte girerlerse bunun yaratacağı olumluluk birkaç puan daha oy getirir ve AKP kaybeder.
Ankara’da AKP: 34.6, CHP 29.9, MHP: 30.7, Diğer: 4.8... Diğerin içinde İşçi Partisi de var. Burada MHP adayı desteklenmeli. Milli güçlerin oy toplamı, seçimi açık ara alır. Bu da Başkent’te AKP’nin yıkımı olur.
Bursa’da AKP: 45.8, CHP: 32.8, MHP: 18.8 olarak görülmekte. Bu durumda AKP, Bursa’yı kazanır. Ancak Milli Güçbirliği olursa AKP seçimi yitirir, milli güçler kazanır. Burada MHP’nin, CHP’yi desteklemesi Cumhuriyet’in ve milletin hayrınadır.
Sakarya, iktidar partisinin kalesi görünen bir ilimiz. AKP: 45.3, CHP: 24.7, MHP: 26.2... Muhafazakar görünümlü bu ilimizde MHP adayı desteklenmeli. Güçbirliği yapıldığında AKP kaybeder.
Kocaeli’deki oy dağılımı da milli güçleri birleşmeye zorlamakta. AKP: 41.4, CHP: 26.8, MHP: 23.7, Diğer: 8.1 Kocaeli’de. Burada MHP adayı çekilmeli, CHP adayı desteklenmeli. Milli güçler birleştiğinde AKP hezimete uğrar.
Erzurum’da AKP: 48.7, CHP: 2.8, MHP: 43.1... Burada CHP’nin seçimi kazanma olasılığı yok. Bu durumda MHP’yi desteklemesi akılcı olur. Milli Güçbirliğinin halkta yaratacağı güven, MHP’ye seçimi kazandırır.
Trabzon’da oy dağılımı, AKP: 45.2, CHP: 38.1, MHP: 8.9, Diğer: 7.8 olarak görülmekte. Trabzon’da MHP, CHP adayı lehine seçimden çekilmeli. Bu durumda AKP seçimi kaybeder.
Hatay, AKP’nin mahvettiği bir kent. Gezici Araştırma AKP’yi 38.4, CHP’yi 36:9, MHP’yi 19.8 göstermekte Hatay’da. Milli güçler CHP’yi desteklerse AKP büyük bir yenilgi alır.
Antalya’da AKP: 36.8, CHP: 39.3, MHP: 19.7... Burada MHP ve diğer milli güçler CHP’yi desteklerlerse seçim zorlanmadan kazanılır.
Denizli’de oylar, AKP: 37.2, CHP: 36.5, MHP: 20.5, Diğer: 5.8 olarak dağılmakta. Milli güçler CHP adayını desteklendiğinde AKP yenilir.
Adana’da AKP: 32.1, CHP: 24.5, MHP: 35,4... CHP, MHP’yi desteklediğinde seçim zorlanmadan kazanılır.
Yukarıda sormaca sonuçlarını ele aldığımız on bir ilimizde, AKP’nin güçbirliği karşısında seçimleri kaybedeceği açıkça görülmekte. Ayrıca burada ele almadığımız Aydın, Eskişehir, İzmir, Mersin, Muğla, Ordu, Tekirdağ’da CHP; Balıkesir ve Manisa’da MHP belediye başkanlıklarını kazanacak durumda. Bu illerle birlik otuz büyükşehir belediyesinden yirmi tanesi, Milli Güçbirliğinin olur. AKP, önemli güç kaybına uğrar. Yerel seçimlerin galibi milli güçler, mağlubu ise AKP olur. Bu yenilgi ile AKP, hızla inişe geçer.
Milli Güçbirliğinin göstereceği adaylar da önemlidir. Cumhuriyet ve Atatürk çizgisinde olmayan adayların gösterilmesi birleşmeyi sağlamaz. Bu nedenle Aslanlı Yol’un sesine kulak vermek gerek.
Türk Milletinin tercihi bu kadar açıkken halkın isteği dışında davranan siyasetçiler ve partiler tarihsel sorumluluktan kurtulamaz. İktidar seçeneği ne ABD’de ne AB’de ne de tarikat ve cemaatlerdedir. İktidar milletin bağrındadır. Bu iktidarı kuramayan, AKP diktatörlüğünü yıkamayanları millet de tarih de affetmez.
                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               27 Kasım 2013

24 Kasım 2013 Pazar

ÖĞRETMENLİK KOLAY MI?


            Öğretmenlik kolay mı kör karanlığın egemen olduğu topraklarda? Kolay mı bin yıllık köleliğe kalemden kılıç çekmek?
Bilgisizliğin ufka yayıldığı, Ortaçağ düşüncesinin karabasan gibi çöktüğü bir ülkede kolay mı aydınlığın ışığı olmak?
Kuralsızlığın, kural sayıldığı memlekette bilimin kurallarını anlatmak kolay mı sanıyorsunuz?
Sanatın neredeyse her türünün günah kabul edildiği bir yerde ressam, yontucu, yazar, ozan, tiyatrocu, müzisyen... olup sevap işlemek kolay mıdır?
Derin bir kör kuyunun dibinden bakarak dünyayı küçücük görenleri, yükseğe çıkararak ufka baktırmak olanaksızı başarmak değil midir?
En ölümcül sayrılıkları üfürükle otayan bir toplumu çağdaş tıbba inandırmanın bir tansık olduğunu hala anlamadınız mı?
Ahırında beslediği beş on tane inekten bir bakraç süt alamayan adamı, suni tohumlama yoluyla hayvan ırkının ıslahına ikna etmek kolay mıdır hiç?
Yaban meyveleri tek tek aşılayıp köyleri meyve toyuyla varsıllaştırmanın tadına varanınız var mı?
At arabaları ya da traktör kasalarını birleştirerek çarşaftan perdeyle köy meydanında sahne yapıp tiyatro oynamanın zevkini bileniniz var mı?
Yöre ağasının, iktidar partisi yöneticisinin, çanak yalayıcı küçük asalakların, din bezirgânlarının akıl almaz iftiralarına karşı koymanın zorluklarını bileniniz var mı? Tüm bu oyunlara, sahtekârlıklara karşı çalışma gücünü azaltmadan ışık saçan öğretmenlerimizi kaç kişi anımsar?
Sıtma, verem, suçiçeği, frengi, kolera salgınlarını önlemek için özverili sağlık ordusuyla omuz omuza veren öğretmenlerimizin yurt topraklarındaki izleri takip eden kaç kişi var günümüzde?
Gezici kitaplıkları en kuytu köylere getirtip yurttaşa ışık saçmayı heyecanlı bir uğraşa dönüştüren adsız kahramanların öykülerini hala dinleyenler var mıdır bu topraklarda?
Köy gençlerini imeceyle toplayıp yoksulun ekinini bir günde kaldırtan öğretmenlerimiz unutuldu mu dersiniz?
Sınır boylarında, kuş uçmaz kervan geçmez köylerde yedi numara gaz lambasının loş aydınlığında uygarlık nöbeti tutan öğretmenlerimiz bir masal kahramanı mıydı acaba?
Köy odalarında, güngörmüş ihtiyarlardan bilmece, türkü, deyim, atasözü, masal, öykü, ninni, söylenceler dinleyerek sarı yapraklı defterlere yazanların kimler olduğunu bileniniz var mı?
Mala, keser, testereyle kendi okulunu yapan öğretmenleri biz unutmadık, unutanınız var mı?
 Okuma yazma taburlarında karatahta başındaki öğretmenleri bu memleket unutur mu hiç? Askerlik bittiğinde köyüne okuryazar olarak dönen Mehmet’in sevincini göreniniz var mı?
Bayat ve küflenmiş ekmeği kazıyıp yiyerek yaşama sıkı sıkıya sarılan birisini işittiniz mi?
Yumurtayı; sabah suda, öğleyin yağda, akşam peynirle pişirerek bir gün içinde yiyeniniz var mı?
Tarlalardan okul çağına gelmiş çocukları toplayarak sınıf oluşturan öğrenmeler ne oldu sizce?
İlkokulu bitirir bitirmez evlendirilen kız ve erkek öğrencileri için ağlayan öğretmenlerin gözyaşlarının suladığı topraklarda açan kır çiçeklerini koklayanınız var mı?
Bir damla ışık saçmak için bilmediği köylerin yolunu tutup oralarda terörist kurşunuyla can veren aydınlık emekçilerinin mezar taşlarını göreniniz var mı?
Her sabah ant içerek insanlık erdemlerini bir kuş cıvıltısıyla coşkuyla söyleyen yarının büyüklerinin sesini kısan diktatör bozuntusunu kınamayanınız var mı?
Türk eğitimine çağlar aştıran başöğretmen Atatürk, Mustafa Necati, Doktor Reşit Galip, Saffet Arıkan, Hasan Ali Yücel ve binlerce adsız kahramanı linç edenlere karşı söyleyecek sözünüz, sözümüz var mı? Ortaçağ karanlığına teslim olmamak için bir düşünceniz var mı?
Not: Yazılarımın tümüne, http://adiladalet.blogspot.com dan ulaşabilirsiniz.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       24 Kasım 2013


            

20 Kasım 2013 Çarşamba

SUSMAK, DESTEKLEMEKTİR KILIÇDAROĞLU


16 Kasım günü, Diyarbakır’da AKP ve Barzani’nin bölücülük gösterisi, Türkiye için önemlidir. Bu nedenle iktidarda ya da muhalefette olsun her politikacının, her siyasal partinin, her demokratik kitle örgütünün taraf olması gereken bir konudur bu. Ülkenin bütünlüğünü, geleceğini yakından ilgilendiren bir konuda susmak olmaz. Hele konuyu geçiştirmek, görmezden gelmek basit bir kurnazlık yoludur.
Diyarbakır’daki bölücü rezalet yaşandığında bekledik ki CHP sözcüleri anında görüşlerini açıklasın. Atatürk’ün koltuğunda oturan kişi, bu bölücülük manevrasına karşı çıksın, ülkenin bölünmez bütünlüğünü savunsun. Birkaç gün geçti, ses yok! CHP’li bazı arkadaşlar grup toplantısını beklediler umutla. Oysa perşembenin gelişi çarşambadan belliydi. Böylesine yaşamsal bir konuya, anında karşı çıkışı olmayan bir siyasetçi doğru tavır gösteremez sonradan.
19 Kasın günü CHP grup toplantısı... Kemal bey kürsüde... Yine söz atışması... Erdoğan’ın tümcelerinin nesneleri değişmiş. Güya yanıtlıyor başbakanı. Yanıtlarken RTE’nin toplumda yerleştirmek istediği algıyı güçlendirmekte ustaca. Aynı sözcüklerle yanıtlama isteği var nedense. Tabi RTE’nin bilgisizliği nedeniyle sözcük dağarcığı yetersiz olduğundan aynı duruma düşmekte Kemal Bey.
Birkaç saat önce AKP grup toplantısında alkışçı görevliler “... (Bir ilin adı var boşlukta) seninle gurur duyuyor.” Diye tempo tuttular. Her bağırışta ilin adı değişti. İl adı değişince de RTE, o ille ilgili birkaç söz söyleme fırsatı yakalamakta. CHP grup toplantısında da aynı slogan... Kemal Bey de aynı yaklaşımda bulunmakta. Oysa sol üretkendir, yaratıcıdır, yenilikçidir, taklitçi değildir... AKP’ye öykünerek AKP’yi devireceksiniz öyle mi? Güldürmeyin adamı...
Konuşmada uzun uzun dersane konusunu anlattı Kılıçdaroğlu. Dersaneler bozuk, yozlaşmış eğitimin ortaya çıkardığı kurumlar. Sol, dersaneler var oldu olalı, bu kurumlara karşı çıkmıştır. Dersaneleri savunarak cemaatin destekçisi durumuna düşmekte CHP. Oysa cemaat taraftarlarını, militanlarını dersanelerden devşirmekte. Cemaat, imam hatiplerle pek ilgilenmez. İlgilendiği okullar iyi okullar. Başarılı öğrencilerdir onların hedefindekiler. Cemaatin adliye ve emniyetteki adamlarının neredeyse tamamına yakını kendi dersane ve yurtlarından yetişen kişilerdir. Bunu görüp bilmeden bu konuda taraf olmak bilgisizliktir.
 Dersane kavgası bitti nihayet. Tam sevindik, asıl konuya gelecek diye. Bu kez Ahmet Kaya kavgası başladı. “Efendim, Ahmet Kaya yaşasaydı, nerede olurdu?” Dünyanın hiçbir yerinde ölmüş birisinin olaylar karşısında nasıl davranacağı konuşulmaz. Bunu konuşanlara da iyi gözle bakılmaz. Sen, diri olarak ne diyorsun Diyarbakır rezaletine Kemal Bey? Söyle de anlayalım kimin tarafındasın. RTE ölünün aklını okuyor, Kemal Bey ise ölünün ne yapacağına karar veriyor. Yazık sizlere... Hem de çok yazık hepinize...
Kemal Bey, ölünün düşüncesini okuyarak İstanbul’un Fethi sırasında meleklerin cinsiyetini tartışan Bizanslı papazların durumuna düştüğünüzün farkında mısınız?
Ortada somut bir durum var ve somut tepki gerektirir Kemal Bey. Siz Diyarbakır’daki bölücü uzlaşmanın yanında mısınız, yoksa karşısında mısınız? Daha açık dille sorayım isterseniz: Siz Türkiye, Irak, İran ve Suriye’nin bölünerek ikinci İsrail’in kurulmasını mı istiyorsunuz; yoksa ülkemizin bölünmez bütünlüğünü korumak için mi savaşacaksınız?
Konuşması boyunca taraftarlarını oyalamak isteyen futbolcu gibi topu sürekli dolaştırıp taca attınız Kemal Bey. Bir türlü konuya gelemediniz. Bu tavrınızla AKP’ye destek verdiğinizin farkında mısınız? AKP’ye verilen bu desteğin, bölücülüğe ve emperyalist planlara verildiğini sanıyorum bilmektesiniz.
Gezi Direnişinde milyonlar meydan ve sokaklardaydı. Hem de ellerin de Türk Bayrağı ve Atatürk posterleriyle. 10 Kasım’da bir milyon seksen dokuz bin altı yüz almış beş kişi Anıtkabir’deydi. Dolmabahçe’ye koşanların sayısından haberiniz var mı Kılıçdaroğlu? Neredeyse tüm il ve ilçelerimizde insanlar sabahtan gece yarılarına kadar Atatürk anıtların koştu. Bu insanların niçin bayrak elde, Onuncu Yıl Marşı dilde geceyi gündüze kattıklarını biliyor musunuz Kemal Bey?
İsterseniz ben söyleyeyim Kemal Bey. Vatan için, Cumhuriyet için geceler gündüzlere katılmakta. Vatanın bölünmez bütünlüğünü savunmaktır biricik derdimiz. Aydınlık yüzlü Türk Ulusunu, Ortaçağ karanlıklarında yok ettirmemektir savaşımız. Ortadoğu coğrafyasında yaşayan Acem, Arap ve Kürt kardeşlerimizle barış içinde yaşamaktır amacımız. Halkımızı ve komşularımızı, emperyalist çıkarlara kurban etmemek için çırpınmaktayız. Atatürk’ün açtığı yolda sonsuza dek yürüyecek dermanımız da var dizlerimizde. Ya siz Kemal Bey? Bizimle mi yürüyeceksiniz Atatürk güneşinin aydınlattığı yolda, yoksa grup konuşmanızdaki gibi asıl konuya değinmeyerek eşbaşkanın ekmeğine yağ mı süreceksiniz?
Not: Yazılarımın tümüne, http://adiladalet.blogspot.com dan ulaşabilirsiniz.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       20 Kasım 2013

18 Kasım 2013 Pazartesi

SARIGÜL’ÜN YANITLAMASI GEREKEN SORULAR


Mustafa Sarıgül’ün CHP’ye üye olmasından sonra İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığına adaylığı için yandaş ve merkez medyanın amansız destekleri sürmekte. AKP destekçisi basın, adeta CHP genel merkezini kuşatmış durumda. Büyük bir baskıyla Sarıgül’ün aday olmasını sağlamak istemekteler. Medya, bu baskısıyla CHP tabanını da etkilemek isteğinde.
Sarıgül’ün adaylık gösterileri sürerken İşçi Partisi Genel Başkanvekili Hasan Basri Özbey, önemli bir soru soruyor Sarıgül’e: “İstanbul’da PKK ile yani BDP ve HDP ile işbirliği yapacak mısınız? Bölücülükle ittifak yapacak mısınız? (13 Kasım 2013, Aydınlık Gazetesi)” Bu soru, kaç gündür yanıtlanmadı. Türkiye’nin geleceğini ilgilendiren bir sorunun yanıtlanmaması düşündürücüdür.
Mustafa Sarıgül, yıllardır başbakan olacağını söylemekte. Belediye başkanlıklarını da bunun aracı olarak görmekte. Türkiye’yi yönetmeye talip olan birinin, ülkenin genel siyaseti ile ilgili düşünceleri herkesçe merak konusudur. İstanbul gibi dünyanın en büyük kentini yönetecek kişi, Cumhuriyet’in kuruluş ilkeleri konusundaki görüşlerini kamuoyuna açıkça anlatmalı.
Sarıgül’e, Sayın Özbey’in sorusu doğrultunda birkaç soru da ben sormak istiyorum.
Birinci soru: Anayasanın değiştirilmesi teklif dahi edilemez maddeleri konusunda ne düşünmektesiniz?
İkinci soru: “Türkiye Birleşik Devleti” kurulması konusundaki görüşünüzde hala ısrarcı mısınız?
Üçüncü soru: Kendinizi hangi siyasal çizgide görmektesiniz? “Ben Atatürkçüyüm.” diyebilir misiniz?
Dördüncü soru: Zaman zaman ABD elçileri, konsolosları ve heyetleriyle görüştüğünüzü basında öğrenmekteyiz. ABD’lilerin size karşı olan ilgileri nedendir? Bu görüşmelerde neler konuştuğunuzu kamuoyu ile paylaşabilir misiniz?
Beşinci soru: ABD’deki cemaat lideriyle ilişkileriniz hangi düzeydedir? Bu cemaati, Atatürk ve Cumhuriyet düşmanı olarak görüyor musunuz?
Altıncı soru: On bir yıllık AKP iktidarını eleştirdiğinizi duymadık hiç. Bunun özel bir nedeni var mı?
Yedinci soru: Yoksul bir aile çocuğu olarak dünyaya geldiniz. Şu anki mal varlığınızı kamuoyuna açıklayabilir misiniz?
Sekizinci soru: Şişli gökdelenlere dolu, yeşile hasret bir kent oldu sayenizde. Büyükşehir belediye başkanı olduğunuzda İstanbul gökdelenlere mi teslim olacak, yoksa yeşilin egemenliğine mi girecek?
Dokuzuncu soru: Türkiye tarihinin en büyük toplumsal eylemi olan Gezi Direnişi konusundaki görüşleriniz nelerdir? Bugüne kadar kamuoyuyla paylaşmadığınız görüşlerinizi herkes merak etmektedir.
Onuncu soru: Wikileaks belgelerinde hakkınızda söylenenler doğru mu? Bu konuda kamuoyunu aydınlatmayı düşünüyor musunuz?
Yukarıdaki sorular çoğaltılabilir. Şimdilik bu kadarı yeterli. Bu soruların yanıtlarını milyonlarca kişi merak etmektedir. Yanıtlayın ki sorularımızı halkımız aydınlansın, oyunu kullanırken yanılmasın, kimi seçtiğini iyi bilsin.
Not: 18 Kasım 2013 tarihli Ulus Gazetesinde yayımlanmıştır.
Yazılarımın tümüne, http://adiladalet.blogspot.com dan ulaşabilirsiniz.
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           14 Kasım 2013




17 Kasım 2013 Pazar

16 KASIM RASTLANTI MI?

                                           
RTE ve Barzani’nin Diyarbakır’da Türkiye, Irak ve Suriye’nin bölünmesi için el sıkıştığı 16 Kasım günü her hangi bir gün müdür tarihte? Bu tarihin seçilmesindeki tarihsel anlam nedir? Bu soruların yanıtı önemlidir.
Atatürk, Edirne’de komutanı bulunduğu 16. Kolordu ile 15 Mart 1916’da Diyarbakır’a gelir. Doğu Anadolu’nun büyük bölümü Rus işgali altındadır. Mustafa Kemal, 1 Nisan 1916’da Diyarbakır’da tuğgeneral olur. Muş ve Bitlis’i Rus işgalinden kurtarır. Bu nedenle Atatürk, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da bir kahraman olarak çok sevilirdi. Diyarbakır, Atatürk için çok önemeli bir kenttir; çünkü Çanakkale’den sonra askeri başarılarının en önemlilerinden birini burada yaşamıştır.
Atatürk, 15 Kasım 1937’de Diyarbakır’a gelir. Halkevi ve orduevini ziyaret eder. Halkevinde orkestra tarafından onuruna verilen konseri dinler ve kısa bir konuşma yapar: “Yirmi sene sonra tekrar Diyarbakır’da bulunuyorum. Dünyanın en güzel ve en modern binası içinde modern, nefis bir müziği dinleyerek insanlığın uygar bir halkı huzurunda, bu halkın evinde... Bundan duyduğum zevk ve saadetin ne kadar büyük olduğunu elbette takdir edersiniz. Bunu kaydetmekle bahtiyarım.” Bu sözlerdeki içtenlik ilgi çekicidir. Sözlerle vurgulanan feodalizmi ortadan kaldıracak olan çağdaş değerlerdir. Atatürk’ün hayranlığını gizlemediği “dünyanın en güzel ve en modern binasında” acaba bugün de “nefis müzik” dinlenebiliyor mu?
Atatürk, bu gezisinde ilgililerle konuşurken ve halka seslenirken sürekli “Diyarbakır” sözcüğünü kullanıyor. Dinleyenler biraz şaşırıyorlar tabi ki.
15 Kasım gecesi, kalabalığa dönerek “Belediye reisi kim?” diye sorar. Reis yerinden kalkarak “ Bendeniz Paşam!” diyerek yanıtlar onu.
Atatürk: “ Diyarbakır’ı çok iyi buldum.”
Reis: “Diyarbekir’imiz sayenizde çok iyi olacak Paşam.”
Atatürk: “Sen Diyarbekir diyorsun, ben Diyarbakır diyorum, hangisi doğru?”
Belediye reisi ve oradakiler: “Diyarbakır!” diye yanıtladılar Atatürk’ü. Sonrasında: “Bugünden itibaren tensip buyurduğunuz isimle şehrin adı Diyarbakır olmuştur Paşam.” Diye sürdürdüler konuşmalarını.
Atatürk: “Tamam, şimdi ben sizlere bu ismi neden koyduğumu anlatayım. Burası hiçbir zaman Bekir’in diyarı olamaz, burası bakırın diyarı olur; çünkü Cenab-ı Allah diyara bakır madenini vermiş, yakınına da keşker taşını vermiş, bakır için lazım olan suyu da vermiş. Onun için burası Diyarbakır’dır.” Bu konuşmadan sonra kentin adı Diyarbakır olur. Kentin feodal bir adla anılması yerine; gelişmenin, ilerlemenin simgesi olan madencilikle adlandırılması önemlidir.
“Yeni Diyarbakır kurulur ve eski Diyarbakır imar edilip bezenirken tarihi değere sahip tek bir eser hırpalanmayacak ve iyi bir surette korunacaktır.” demekte Atatürk 16 Kasım 1937 günü. Modern Diyarbakır’ın tarihsel dokunun korunarak oluşturulması için yol göstermekte. İmar çalışmalarını bizzat yönlendirmekte.
16 Kasım’da Diyarbakır Irak ve İran demiryolunun temeli atıldı. Bölgeyi düşmandan kurtaran Diyarbakırlıların “Sarı Paşası” ulaşım, sanayi, madencilik, imar ve sanat alanlarındaki çalışmalarıyla çağdaşlaşmanın da ışığını yaktı o gün, orada.
16 Kasım 1937’de çağdaşlaşmanın aydınlığıyla feodaliteye, geriliğe meydan okuyan kent; yetmiş dört yıl sonra aynı gün feodalitenin karanlığına, emperyalizmin bölünme projelerine teslim edildi. İrtica ve bölücülük, 16 Kasım tarihini seçerek bir çağdaşlaşma devrimini boğmaya çalıştılar.
Not: Yazılarımın tümüne, http://adiladalet.blogspot.com dan ulaşabilirsiniz.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       17 Kasım 2013


16 Kasım 2013 Cumartesi

BÖLÜCÜLÜĞÜN EŞBAŞKANI


Tarih, 16 Kasım 2013... Yer, Diyarbakır... BOP eşbaşkanı sahnede. Yanında aşiret lideri Barzani... Üç bavul altınla gelmiş. Evlenecek çiftlere altın takacakmış.
Türkiye’yi defalarca katil devlet ilan etmiş peşmerge kıyafetli Civan sahnede, eşbaşkanın yanında. Yani anlayacağınız iki civan yan yana... Civanlar olur da civanlar hayranı Ağlak Bakan olmaz mı? O da yerini alıyor başköşede. Yediği fırçalardan biraz utangaç. Yan gözle izlemekte civanların bölücülük naralarını...
RTE, laf kalabalığıyla söze başlıyor. Neredeyse tüm konuşmalarında aynı giriş. Diyarbakır’ın ilçelerini sayıyor tek tek, selam gönderiyor oralara. Kısa bir coğrafya dersinden sonra konuşmaya giriyor. Dini referanslar veriyor bolca. Sünni bir ittifakı, din sosuyla sunmaya çalışmakta. Bu hamurun içine birkaç gözyaşı damlası katılmasa olmaz. İmdada yetişenler var...
Barzani ailesine bolca övgüler... Peşmerge kıyafetli aşiret reisi memnun bu işten. Erbil’e razı iken kendisine bir de Diyarbakır sunulmakta, hem de altın tepsi içinde...
Eşbaşkanın amacı, terörü bitirmek değil. Türkiye’nin birliğini korumak aklının ucundan bile geçmemekte. Diyarbakır’daki görevi, Kürtleri birleştirmek. Barzanistan’ı sıkıştığı yerden dünyaya açmak istemekte. Diyarbakır’ı büyük Barzanistan’a merkez yapmak için çırpınmakta.
Kimileri seçim yatırımı diyorlar bu ziyarete. Haklılık payları yok değil. Ancak asıl amaç bu değil. ABD, eşbaşkana “Ya büyük Barzanistan’ı kurarsın ya da çekip gidersin. Senin yerine başka eşbaşkan buluruz.” demekte. Buyruk büyük yerden... Eşbaşkanın boynu kıldan ince efendisinin karşısında. Ne de olsa bunca yılın iktidarını borçlu olduğu bir efendi var karşısında.
“Tek parti olmaz.” diyor RTE. İlk kez “tek parti” diyerek CHP’yi kast etmiyor başbakan. Buradaki vurgu, PKK’ya. Barzani’nin siyasal çizgisini tanıyın demekte. Barzani ile yürümesini istemekte PKK’dan. Eşbaşkanın tercihi Ortaçağ temsilcisi aşiret reisi. Esat’a silah çekmeyen Suriye Kürtlerine de kızgınlığını dökülüyor dilinden. Barzanistan’ın, Akdeniz’le birleşememesi öfkelendiriyor RTE’yi. Bu konuda acelesi var. Hem de çok... Çünkü efendinin verdiği ihale tamamlanmamış.
Barzani, bir devlet başkanı gibi karşılandı. Bu karşılama, Irak’ın devlet bütünlüğüne vurulmuş bir darbe. Hem komşuları hem de kendi ülkesini bölme görevi yerine getirilmekte. Parçaları yapıştırma görevi de eş başkanın.
“Dağdakilerin indiğini, cezaevlerinin boşaldığını” göreceğini söylemekte RTE. Bu, genel af demektir. Teröristler affedilecek. Ya şehitler? Onlar, vatan topraklarında bir destan kahramanı olarak yatacaklar. Askere emperyalist tuzaklarla saldıran teröristlerin affedileceğini kürsüden ilan eden Türkiye’nin başbakanı ne yazık ki.
RTE, kendi ülkesini bölen biri olarak tarihe geçecek. BOP eşbaşkanlığının yanı sıra, eş bölücü başı olduğunu Diyarbakır’da kanıtladı.
Diyarbakır’da yaşananlar ikinci Habur rezaletidir. Hukuk yok! Türkiye’nin çıkarları yok! Ulusun birliği yok! Yürekten kopup gelen sesler yerine, verilen görevi yerine getirmenin içtensizliği var.
Birinci Habur ziyaretiyle uçurumdan baş aşağı giden AKP’yi, çiçeği burnunda genel başkan olan Kılıçdaroğlu’nun “genel af” söylemi kurtardı. AKP’nin yerle bir olacağı bir halk oylaması birden iktidar partisinin lehine döndü. İşte, yeni bir fırsat... AKP’den kurtulma fırsatı... Başta CHP olmak üzere muhalefet partileri bakalım bu fırsatı nasıl değerlendirecekler? AKP-PKK korosuna mı katılacaklar, yoksa milletin yanında mı yer alacaklar?
Not: Yazılarımın tümüne, http://adiladalet.blogspot.com dan ulaşabilirsiniz.
                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               16 Kasım 2013

15 Kasım 2013 Cuma

CHP’YE KURULAN TUZAK


Önümüzde üç önemli seçim var. Türkiye’nin yazgısını belirleyecek nitelikte üç seçim... İktidar partisi AKP, sürekli güç yitirmekte. Ancak muhalefet partileri bu güç yitimini kendi lehlerine bir türlü döndürememekte. Bunun nedeni de Türkiye’nin görünen gerçeklerini görmemeleri. Yandaş ve merkez medya muhalefetin politikalarını belirlemekte ne yazık ki.
Son yıllarda neredeyse her seçimde yandaşlar, bazı AKP yetkilileri muhalefet partilerine aday önermekteler. Konuyu iyi anlamak için Murat Karayalçın örneğini iyi kavramalı.
Murat Karayalçın, 1989 seçimlerinde Ankara Anakent Belediye Başkanı seçildi. Yaptığı hizmetlerle kısa zamanda siyasette adından söz ettirmeye başladı. 1993’te Erdal İnönü SHP Genel Başkanlığından ayrılınca belediye başkanlığından ayrılan Karayalçın, SHP’nin başına geçti. Yani Ankaralılardan aldığı emaneti zamanından önce terk etti. Daha sonra Ankara’da Gökçekli günler başladı. Bu arada Türkiye’nin ikinci en çok oy alan partisi SHP’nin anahtarını da Baykal’a teslim etti.
Melih Gökçek, kısa zamanda yıprandı. Ankaralılar, Gökçek yönetiminden hoşnutsuzdu. 1999 Yerel Seçimleri yaklaştı. Gökçek, basına yaptığı açıklamalarla Karayalçın’ı istedi karşısında. Karayalçın da bu tuzağa düştü, adaylık için can attı. 1993’te emaneti bırakıp giden biri, 1999’da emaneti sonuna kadar götürebilir miydi? Bu soru, Ankaralıların usunu bir kurt gibi kemirdi. Seçimler yapıldı, CHP kaybetti.
Yıl, 2004... Seçimler yaklaştığında Gökçek ve AKP yine Karayalçın’ı mindere çekmeye çalıştılar. Murat Bey dayanamadı, çıktı mindere bu kez SHP adayı olarak. CHP de kendi adayını çıkardı. Sonuç... Hüsran... Gökçek yine kazandı.
Geldik 2009’a... Yine yerel seçimler... Aylar öncesinden Gökçek ve AKP basını Karayalçın’ı mindere çekmek için bin takla atmaktaydı. Bu tartışmalarla Kılıçdaroğlu, Ankara yerine İstanbul’dan aday oldu. CHP, Karayalçın’la yine seçim meydanındaydı. Sonuç... Hezimet...
Önümüzde 2014 yerel seçimleri. CHP, adaylarını belirleyecek. AKP medyası işbaşında. Aylar öncesinden CHP’nin İstanbul ve Ankara’yı kimlerle kazanacağını tartışıyorlar. Aday önermekteler. İki ad öne çıkmakta AKP medyasında Sarıgül ve Tekin.
Seçim olur da Gökçek olmaz mı? O da tartışmaya katıldı. Aday önerdi. Sarıgül’ü Ankara’ya, Tekin’i İstanbul’a... Bir taşla iki kuş... Oyun hep aynı. Gökçek, Sarıgül ve Tekin’le seçimleri yitireceğini bilmekte. Hem kendini hem de Topbaş’ı kurtarma peşinde... Ancak CHP yöneticileri bu duruma hala uyanmamakta. Her iki adayla seçim kazanmak büyük hayal.
CHP’ye hep aynı tuzak kuruluyor. Ne yazık ki CHP de o tuzağa düşüyor her seferinde. “Deli bile düştüğü çukura iki defa düşmez.” atasözümü bilmem, anımsatmama gerek var mı?
AKP medyası ve yöneticileri CHP’nin yumuşak karnını gördükleri için oraya çalışmaktalar. CHP yöneticileri başlarını kaldırıp 10 Kasım’da Anıtkabir’in önüne, Dolmabahçe’ye ve bütün illerimizdeki Atatürk anıtlarına baksalar görecekler ne yapmaları gerektiğini.
CHP, adaylarını Atatürk ilkelerine bağlı, Cumhuriyet değerlerini sonuna kadar savunacak, geçmişi temiz kişilerden seçmeli. Eğitimi, kültürü, kente bakışı çağdaş olmalı adayların. ANAP belediyeciliğini ve siyaset anlayışını temsil eden kişilerle yola çıkmamalı CHP. Popülizmi siyaset sanan bilgisi kıt kişilerle seçim mi kazanılır?
Adil Hacıömeroğlu

15 Kasım 2013 

14 Kasım 2013 Perşembe

ÖLÜRSEM NE OLACAK?


İletişim şirketleri ikide bir telefonla arar sizi. Telefon ve internette yaptıkları yeniliklerden söz ederler. Bizim için nasıl “ekonomik paketler” hazırladıklarını anlattıklarında neredeyse gözlerimiz yaşarır. Gören de bu koca koca firmaların halkı bedava sürdürümcü yaptıklarını sanacak.
Herkesin bir telefonu kesin var. Çoğunluğun da internet bağlantısı bulunmakta. Sağ olsunlar, haftada birkaç kez halimizi hatırımızı sorar bu iletişim firmaları. Her arayışta yeni bir internet ya da telefon sürdürümcülüğü önerirler bizlere. Bu telefonlarda çoğu zaman telesekreter, kimi zaman da insan konuşur.
Dün akşama doğru bir iletişim şirketinden arandım. Konuşan telesekreter değildi. Capcanlı bir insan vardı karşımda. Saygılı, görevini yapmak için çırpınan bir kadın. Hiç soluk almadan anlatacaklarını anlattı. Beni bu kadar çok düşündükleri için duygulandım.
Koca firma, benim bütçem için seferberdi. Yeni bir paket sundular bana. Bu paketin ekonomik yararları çokmuş benim için. Yalnız iki yıllıkmış bu paket. Bu süre içinde vazgeçemezmişim.
 “Ya vazgeçersem ne olur?” diye sordum.
“Sizi bir dakika bekleteceğim.” dedi. Birilerine danıştı sanırım. Yeniden konuşmaya başladı.
“Sürdürümcülüğünüzü dondururuz.” dedi hoş sesli kadın.
“Ya başıma bir kaza bela gelirse, ölürsem ne olacak?” dedim.
“Allah göstermesin!” demesini “Uzun ömürler” dilemesini beklemekteyim.
Karşımdaki ses: “Yine hesabınızı dondururuz.” demesin mi?
İşte, o anda ben gülmeye başladım. Telefondaki şaşkın... Sanırım benim için “Adamcağız keçileri kaçırdı.” diye düşünmekte.
“Beyefendi...” diye seslendi bana birkaç kez. En sonunda “Beyefendi orda mısınız?” dedi.
“Evet, buradayım. Kusura bakmayın, biraz fazla güldüm sanırım. Ben ölünce sürdürümcülüğümü dondurmanız ilginç geldi de bana.”
Bir süre sustu. “Paketi onaylıyor musunuz?” diye sordu. Düşünmek için zaman istedim.
Ne olursa olsun işinde sonuç almaya çalışan bir kişi var karşımda. Koşullanmış... Eğer koşullandığı sınırların dışına çıkarsa işinden olacağını bilen biri. Çalışanlar da müşteriler de bir kar kaynağı.
Ölsek dahi hesapların, sürdürümcülüklerin dondurulduğu bir düzendeyiz. Ne olur, ne olmaz diriliveririz belki bir gün?
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       14 Kasım 2013


13 Kasım 2013 Çarşamba

AYDINLIĞA DÜŞMAN BAŞBAKAN


Başbakan 12 Kasım’da yaptığı AKP grup toplantısında Türk tarihinin son iki yüz yılını baskıcı olarak ilan etti. Son iki yüz yılın demokratik olmadığını söyleyerek dünya siyaset ve demokrasi tarihine yeni buluşla(!) katkıda bulundu.
“İki yüz yıldır bu millete istikamet dayatılıyor. Milletin önüne seçenek konulmuyor. Millete görüşü sorulmuyor. Milletin değerleri dikkate alınmıyor. ‘İki yüz yıldır doğru olan budur.’ deniyor ve bu doğru millete baskıyla, şiddetle, ceberut bir devlet anlayışıyla dayatılıyor.” demekte RTE.
Bugünden iki yüz yıl geriye gittiğimizde karşımıza Osmanlının yenilikçi padişahı II. Mahmut çıkar. Düşman üretmekte uzman olan RTE, II. Mahmut dönemini durup dururken mi hedefe oturttu? Tabi ki değil. Türk tarihinin neresinde bir yenilik, gelişme, aydınlanma hareketi varsa ona düşmanlık yapmak Başbakan’ın görevi. Yakında Fatih’i de hedefe oturttursa şaşırmamak gerek.
Atatürk’e, İnönü’ye, Cumhuriyet kurucularına ve CHP’ye karşı düşmanlığı anlaşılmakta. İlk kez Osmanlının bir dönemini antidemokratik ilan etmekte. Başbakan, Osmanlıda demokrasi olduğunu sanıyor. Biri çıksa da bu bilgisize dünya demokrasi tarihini anlatsa!
Sanki iki yüz önce Osmanlıda dayatma yokmuş, her şey demokratik biçimde çözülüyormuş gibi bir algı yaratmak istiyor Erdoğan. RTE’ye göre dayatmaların olduğu II. Mahmut dönemine bir bakalım, neler olmuş.
Harbiye ve Tıbbiye kurulmuş. Bu iki okul, Türkiye’de çağdaşlaşmanın öncüsü olmuş yıllarca. Kurtuluş Savaşını veren, 1908 devrimin yapan, Cumhuriyet’i kuran kadrolar bu iki okuldan yetişti.
Kılık kıyafet alanında değişiklikler oldu II. Mahmut döneminde. Sarık, kavuk, cübbe giyilmesi yasaklandı; bunların yerine ceket, pantolon ve fes giyildi. Bu yenilik, Osmanlı softa takımını rahatsız etti.
İlk Türk gazetesi yayımlandı. Takvim-i Vekayi resmi gazete olarak yayın yaşamına başladı.
İlk nüfus sayımı yapıldı.
İlköğretim zorunlu duruma getirildi. Rüştiyeler (ortaokullar) açıldı.
Posta örgütü kuruldu.
Portrelerini çizdirerek devlet dairelerine astıran ilk padişahtır II. Mahmut.
Divan-ı Hümayun kaldırılarak bakanlıklar kuruldu onun döneminde.
II. Mahmut Dönemi yeniliklerinin başlıcalarını saydık yukarıda. Yaptığı yeniliklerden ötürü softa takımı, ona “gâvur padişah” adını taktılar.
Bir de unutmadan söyleyelim. Mekke ve Medine’yi işgal eden Vehhabilerden kurtardı. Bugünkü Suud kralının dedesini astırdı.
RTE, Cumhuriyet’in köklerinin uzandığı hem bu dönemi hem de Tanzimat Dönemini mahkûm etmek istiyor. Türk tarihinde modernleşme adına ne varsa ona düşman başbakan. Bilime, sanata, kültüre, dünyaya, aydınlığa kapı açan her kişi ya da dönem RTE’nin düşmanı.
Eğitimin “e”sinden haberi olmayan, okuma yazma bilmeyen halkın önüne sandık koyarak nasıl bir eğitim istediğini sormak gerek başbakana göre. Yenilikler, devrimler dünyanın hiçbir yerinde sandıktan çıkmadı. Sandık popülizmi yaparak aydınlığı engelleyerek halkı karanlıklar içinde bırakmak halk aldatmacası.
Işık, aydınlık AKP’lilerin gözünü kamaştırmakta, tıpkı yarasalar gibi. Karanlığa alışan gözleri, aydınlıktan rahatsız olmakta. Karanlıkta kör ettikleri toplumun kanını emmek istiyorlar. Bunun içinde tüm ışıkların sönmesi gerek.
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           13 Kasım 2013


11 Kasım 2013 Pazartesi

LAHEY KORKUSU


21 Ağustos 2013 günü Suriye’de kimyasal silah kullanılmıştı. Gerek BM’nin, gerekse tarafsız gönüllü kuruluşların yaptıkları incelemelerde kimyasal silahın muhaliflerce kullanıldığı anlaşıldı. Gözler, muhaliflerin en büyük destekçisi Erdoğan-Davutoğlu ikilisine döndü. İnsanlık suçu sayılan bir konuda, AKP yöneticilerinin suçlanması ilgi çekicidir. Uluslararası planda lanetlenen böylesi bir suçlamadan kurtulmak hiç de kolay değil.1
Dünyada şöyle bir oyun oynanıyor; kimyasal silahlara karşı Suriye'ye yaptırım uygulayalım veya uygulamayalım. Bir defa bu bir aldatmaca. Niye aldatmaca? Kimyasal silahlarla kaç kişi öldü? Bin beş yüz kişi. Peki, konvansiyonel silahlarla ne kadar insan öldü? Yaklaşık yüz elli bin insan öldü. Yani konvansiyonel silahlarla öldüğü zaman önemli değil; ama kimyasal silahla öldüğü zaman önemli. Sonu ölüm olan her şey önemlidir. Bunu, biz bir kenara atamayız. Onun için Suriye ile olan ilişkilerimiz bunlardan dolayı bozulmuş vaziyette ve tabii şu haliyle de Esed gitmedikten sonra buranın normal şartlara dönmesi mümkün değil.” Bu sözler, RTE’ye ait. 7 Kasım günü İsveç Başbakanıyla yaptıkları ortak basın toplantısında söylüyor bunları.
RTE’nin durup dururken kimyasal silah severi olmasının nedeni nedir acaba? Kullanılması insanlık suçu sayılan kimyasal silahları, göz ardı ettirme çabası nedendir Erdoğan’ın?
Kimyasal silahlar, insanları topluca yok etmekte. Yaralı kurtulanlar bile yaşam boyu silahların yarattığı etkilerden kurtulamıyorlar. Kimyasal ve nükleer silahlar kullanıldıklarında yalnızca insanlara zarar vermiyor; diğer canlıları da yok ediyor. Su, toprak ve havada kalıcı kirlilikler oluşturmakta. Kimyasal silahların insanlara verdikleri fiziksel acılar da ayrı bir konu. Onun için bunları kullanmak insanlık suçu. RTE’ye birinin bunları anlatması gerek, tabi dinlerse...
Suriye’de kullanılan kimyasal silah, bir anda bin beş yüz kişiyi yok etti. Oysa konvansiyonel silahlarla öldürülenler, iki yıldır süren bir savaş sürecinde yaşamlarını yitirdiler. RTE, ölülerin toplam sayısıyla vahşeti tanımlamaya çalışıyor. Bu büyük hata! Suriye’de muhalefet adıyla örgütlenen teröristlere en büyük silah yardımının AKP hükümetince yapıldığı bilinmekte. Erdoğan’ın bu konudan kaçışı yok! Her iki silah grubunun altından AKP çıkmakta.
RTE, Suriye’deki kimyasal silah incelemelerini savsatmak istiyor aklınca. Bu yolla da kurtulacağını düşünmekte. Yaptığı tam bir şark kurnazlığı. Türkiye’de bazı seçmenleri yalan ve iftirayla kandıran RTE, bütün dünyayı bu basit numarayla kandıracağını sanmakta. Hedef şaşırtmayla Suriye konusunda gündemi değiştireceğini düşünmekte. Sanki dünyadaki tüm ülkelerin başında birer tane Kılıçdaroğlu ve Bahçeli varmış gibi davranıyor.
Erdoğan’ın durduk yerde Suriye’de konvansiyonel silahların yasaklanmasını dile getirmesindeki diğer bir amacı da silahlı müdahaleyi hala düşünmesidir.
Suriye’nin elindeki tüm silahların kontrol edilmesi ancak bir işgalle olur. Bu nedenle RTE, uluslararası kışkırtmayla Suriye’ye müdahale hayalleri kurmakta. Ortadoğu politikasının iflas ettiğini bir türlü kabul etmemekte. Ortadoğu’da kaybeden AKP’nin, Türkiye’de ayakta kalamayacağını en iyi bilen de Erdoğan-Davutoğlu ikilisi.
RTE, bu konuşmasında yine olayları saptırmakta. Konvansiyonel ve kimyasal silahlarla ölümler olduktan sonra Suriye ile ilişkileri bozdukları algısı yaratmakta. Oysa bu ölümler, AKP destekli teröristlerin Suriye’yi kana bulamasıyla oldu. Bunun da suç ortakları RTE ve arkadaşlarıdır.
AKP yöneticilerinin, Lahey’den kurtulma çabaları sezilmekte. Bu korkuyla basit senaryolar kurarak yeni itiraflarda bulunacaklar. Merdi Kıpti şecaat arz ederken sirkatin söylemekte. Bekleyelim, bakalım, kulaklarımız neler işitecek, gözlerimiz neler görecek?
Not: 11 Kasım 2013 tarihli Ulus Gazetesinde yayımlanmıştır.
Yazılarımın tümüne, http://adiladalet.blogspot.com dan ulaşabilirsiniz.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                           8 Kasım 2013



10 Kasım 2013 Pazar

ATATÜRK YENİDEN DOĞUYOR

                                       
Atatürk öldü, dediler. Kurtarıcılar ölür mü hiç? Bilmezler ki Atatürk ölümsüzdür.
Milyonlar, saat dokuzu beş geçe yine soluklarını kesecek, gözyaşlarını akıtacak. Nabızlar atmayacak bir süre.
Birkaç dakikada koca bir tarih, buğulu gözlerin önünden akıp gidecek. Kimi Çanakkale’de, kimi de Sakarya’da görecek onu.
Kimimizin kulaklarında çınlayacak “Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri!” haykırışı.
Kimimiz, İzmir’de karşılayacağız onu, ellerimizde çiçeklerle. Sevinçten hıçkıracağız, gözyaşlarımız Ege’nin uygarlık kokan sularına karışacak.
Kimimiz, Selanik’te doğduğu evin sofasında oturup kalacağız. Hayallere dalarak Askeri Rüştiye’den eve dönen Mustafa’nın gururlu gülüşüyle aydınlanacağız.
Kimimiz, Libya ve Suriye çöllerinde at koşturacağız onunla sömürgeci ordularına karşı. İhanetin diz boyuna çıktığı, Mehmet’in kanının çöl kumlarında gelincik olduğu, geceleri yıldızların gökyüzünde donduğu, gündüzleri taşın kavrularak çatladığı yerde kahramanlık türküleri söyleyerek Atatürk ordularının birer askeri gibi süngü takacağız birlikte.
Kimimiz, Samsun’da demirleyen Bandırma Vapuru’nun güvertesinden el sallayacağız sonsuz ufuklara. Havza’dan Amasya’ya yürüyeceğiz mutlulukla. Erzurum’da kuş olup uçacağız onunla Anadolu içlerine doğru. Sivas yollarına düşeceğiz gece ayazında. Ankara yolunda, Gençlik Marşı’nı söyleyeceğiz gırtlağımız yırtılırcasına.
Kimimiz, Keklikpınarı’ndan Ankara’ya gireceğiz onunla. Aralık soğuğunda üç bin atlı ve yaya seymenle kılıç üşüreceğiz gökyüzüne. Seymenler, tüm heybetleriyle oynayarak yürürken Ulus Meydanı’na onlarla toprağı kutsayacağız.
Kimimiz, Hacıbayram’da duaya durarak en güzel dilekleri dileyeceğiz Tanrı’dan.
Kimimiz, öğretmen olacağız karatahta başında, ışık saçmak için kör karanlığa. Küçücük bir ışıktan bir güneş yaratmak için çalışacağız onunla.
Kimimiz, Alpullu ve Uşak’ta demli bir çayda şeker olacağız tadımlık. Kayseri’de ürettiğimiz ilk uçakta kanat olacağız, güvercinlerle maviliklere karışmak için. Nazilli’de basma dokuyan kızların ellerde kınalanıp kurban olacağız vatana.
Kimimiz, demiryollarında kazma sallayacağız Atatürkçe. Sakarya’da, Eskişehir’de lokomotif ve vagon olacağız maharetli çelik ellerde. Yol alacağız uçsuz bucaksız bozkırlarda gökyüzüne âşık turnalar gibi.
Kimimiz, fidan olup yeşereceğiz, kimimiz de tohum olup düşeceğiz toprağa. Boy atacağız uygarlık savaşında özgürce.
Bazıları Atatürk’ün öldüğünü sanmaktalar 10 Kasım’da. Atatürk, 10 Kasım’da milyonlarca tohum oldu, düştü Türkiye’nin bitek topraklarına. Her gün yeniden doğmakta Atatürk. Yıllar geçtikçe milyonlarca Atatürk fidanı yeşerdi memleket sathında. Göverdi fidanlar, boy attı.
Onu öldürmek isteyenler bin kez ölmekteler utançlarından. O ise öldürmek isteyenlere inat çoğalarak doğmakta, yurdu al bayraklarla donatmakta.
Atatürk’üm; Anıtkabir, Dolmabahçe, Türkiye’min tüm alanları, anıtları dolacak insanlarla. Türk Ulusu, sel olup akacak sana. Sen, bu selleri özlemle kucaklayacaksın her 10 Kasım’da olduğu gibi gururla...
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           10 Kasım 2013


8 Kasım 2013 Cuma

ÖĞRENCİ EVLERİ

                                                    
Son günlerde AKP yöneticilerinin dillerinden düşürmedikleri öğrenci evleri nasıldır? Öğrenciler, bu evlerde ne yaparlar? Bu sorular merak konusudur.
Ben de öğrenciliğimde bir yıl arkadaşlarımla bir evde kaldım. Yurtta ve ailemle kaldığım dönemlerde de zaman zaman öğrenci evlerinde konuk oldum. Bu evlerde kalan arkadaşlarla yaşamımın en mutlu zamanlarını geçirme fırsatı yakaladım.
Öğrencilerin evde kalması ikinci bir üniversite bitirmek gibidir. Yaşamın tüm zorluklarını göğüslemek, günlük yaşamda karşılaşılan sorunları çözme yeteneğinin gelişmesi açısından bir eğitim yuvasıdır o evler.
Öğrenci evlerindeki eşyalar genellikle derme çatmadır. Ailelerin kullanmadıkları, taşınması ve kullanılması kolay eşyalarla döşenir evler. Mutfaktaki kap kacak beş benzemezdir. Kaşıklar, çatallar, tabaklar birbirine uymaz. Herkes ayrı bir biçimde eşya getirdiğinden evler rengârenktir.
Öğrenci evlerinden ayrılanlar, eşyalarını götürmez genellikle. Kendine ait eşyaları almak ayıp sayılır. Okuldan mezun olup evden ayrılan kişi, eşyalarını alt sınıftakilere verir gururla. Eşyalar, yıllar içinde birçok öğrenciye hizmet eder böylece.
Birçok öğrenci, ilk kez yemek pişirir bu evlerde. Pişirilen yemekler, genellikle basit yemeklerdir. Pilavın suyu çok kaçarsa önünüze pirinç lapası gelir. Su az ise pişmemiş pirinçlerin takırtısını duyarsınız dişlerinizin arasında. Buna karşı kimse durumdan şikayetçi değildir.
Makarna sulu olsa da kuru olsa da yağı bulunmasa da zevkle yenir.
Çorbanın hep bir şeyi eksik olur. Karabiber, limon, bazen yağ bulunmaz çorbada. Bu, bilmezlikten değil, parasızlıktandır.
Ayda yılda bir et girmişse o yoksul mutfağa şanslı gününüzdesiniz. O sofra uzun sürer. Söyleşiler en koyusundandır. Aşklar itiraf edilir, memleket kurtarılır. Türküler söylenir hep bir ağızdan. Fıkralar anlatılır kahkahalarla dolu. Bu bir toydur, hakkını vermek gerek...
Yemekler nasıl olursa olsun kimsenin sesi çıkmaz. Dünyanın en güzel yemeğini yiyormuşçasına kaşık sallanır tabaklara.
Evde işler ortaklaşa yapılır. Öğrenciler arasında iş bölümü vardır. Herkes bir şeyin ucundan tutar. Buralarda asalaklara yer yoktur. Paylaşmanın mutluluğu tadılır her saniye. Kışın soğuğunda, eğer sobalıysa eviniz, işiniz zordur. Parasal durum, iyi ısınmaya hiçbir zaman olanak vermez. Yanmayan sobaların başında battaniyeye sarılarak ya da kalın paltolarla oturulur. Ellerde çay bardaklarının sıcaklığı vardır. Bardaktan çıkan buhar, en büyük ressamların bile yapamayacağı eşsiz bir tablodur.
Arkadaşlardan bir ders çalışıyorsa sessizlik egemen olur o yoksul gönül konaklarında. Herkes köşesine çekilip kitap okur. Okunan kitaplar tartışılır uzun söyleşilerde. Eli kalem tutup şiir, öykü yazan varsa onlar değerlendirilir birlikte.
Öğrenci evlerinde mülkiyet duygusu, bencillik kırıntı olarak bile bulunmaz. Parası olmayan bir arkadaş varsa ona hissettirilmeden gereksinimleri karşılanır.
Evlerdeki en güzel günler, dinlence dönüşüdür. Herkes yöresine özgü yiyecekler getirir. Anneler, boş durmamış; pastalar, börekler, tatlılar, sarmalar, dolmalar yapmıştır. Çantalar özenle açılır. Yiyecekler masaları donatır bir anda. Yöresel yiyecekler bir başka güzel olur. Bu toy, üç beş gün sürer. Sonrasında yeniden yokluk günlerine dönülür.
Hesap kitap öğrenilir öğrenci evlerinde. Ayağını yorganına göre uzatmanın ne demek olduğunu, uygulamalı yaşar öğrenciler.
Evde yaşayanın bir acısı varsa herkesin acısı olur bir anda. Gözyaşları birlikte dökülür. Eğer bir sevinç varsa herkes mutlanır.
Öğrenci evlerinde oluşan dostluklar sürer yıllar yılı.
Yokluk, ailenin değerini daha iyi kavratır. Düzenli olmanın temelleri atılır bu evlerde. Her koşulda yaşama tutunmak, buralarda sınavdan geçer. Bağımsız iş yapabilme yetisi kazanılır genç yaşta. Özgür yaşamanın tadına varılır.
Yaşamı boyunca paylaşmanın erdemini, kendi ayakları üstünde durmanın onurunu, yaşama saygının kutsallığını yaşamayanların; öğrenci evlerini anlaması çok zordur. Korku, baskı, koşullanmalarla yetişen kişilerin özgür yaşamanın değerini anlaması olanaksız. Yalan söylemenin, iftira atmanın, başkalarına tuzaklar kurmanın beceri olduğunu sana zavallı beyinlerin öğrenci evleri ile ilgili yakıştırmalar yapması olağandır.
İnsanoğlu bir aynadır. Söyledikleri, suçlamaları, kara çalmaları kendi içindekilerin karşısındaki aynada yansımasıdır. Üzüntüm, bu suçlamaları yapan zavallılığadır.
İnsan özgürce yaşayamadığında insan olur mu? İşi, gücü insan özgürlüğüne düşmanlık üreten bir anlayış insanlığa yakışır mı?
Not: Yazılarımın tümüne, http://adiladalet.blogspot.com dan ulaşabilirsiniz.
Adil Hacıömeroğlu

                                                           8 Kasım 2013