31 Aralık 2013 Salı

2014’ÜN UMUT YÜKLÜ BULUTLARI


Zaman akıp gider, su gibi… Suyu görürsünüz, sesini işitirsiniz, dokunursunuz ona. Suyu tadarsınız, lıkır lıkır içersiniz. İçinizde ferahlıktır, bedeninizde dirimdir. Ama zaman öyle mi? Geçer gider istemeseniz de… Tutmazsınız onu ellerinizde.
Suyu şişeye, bakır güğüme, toprak testiye, ibriğe, çam bardağa, tasa, bardağa… koyarsınız. Gereksinim duyduğunuzda hizmetinizdedir. Baraj yaparsınız önüne, zapt edersiniz onu. Zaman ne baraja sığar, ne tasa… Geçip gitti mi, arkasından el bile sallayamazsınız.
Zamanı bölmüş insanoğlu: Yıllara, aylara, haftalara, günlere, saatlere, dakikalara, saniyelere… Bu bölme bile dizginleyememiş zamanın görünmez akışını.
Zaman geçer hızla. Biz, günlük yaşamın karmaşası içinde ayak uydurmaya çalışırız ona. Herkes elinden geldiğince, yeteneğince, yaşamı algılama gücü oranında yetişmeye çalışır zaman trenine. Son vagona bile tutunsak seviniriz buna.
Her geçen gün bir yitiktir insan için. Aslında yaşama baktığın da çektiği acıları, yaşadığı mutsuzlukları unutuverir. Oysa mutluluklar, sevinçler öyle mi? Onları hep anımsarız. Çünkü onlar azdır, mutsuzluk ve acılara göre. Anımsadıkça yüzümüz güler, yüreğimizin çarpması değişir. Dalar gideriz, o mutluluğu yeniden yaşarız hayalimizde. Onu elli bin kez yeniden yaşasak da her seferinde tadı ayrıdır, verdiği haz inanılmaz güzelliktedir.
Geleceğe beslediğimiz umut az olan mutlulukları, çok olan mutsuzluklara üstün getirmek içindir. Umut, yaşamın itici gücüdür. Yaşama bağlılık umut sayesindedir.
Mutluluk için uğraş verir insan. Ona kavuşmanın özlemi hep içini yakar. Tam kavuşmuştur ona, birden yaşadığı bir acı, deler geçer yüreğini. Acı, mutluluğu siler süpürür, alır götürür onu bilinmedik dehlizlere.
Mutsuzluklar ve acılar için insanoğlunun bir uğraşı yoktur. Acılar ummadık zamanlarda kapımızı çalar. Yaşamımıza zehirli bir hançer gibi saplanır. Zehrini kusar yaşam tomurcuklarımızın köklerine. Acılar, narin yapraklardaki sabah çiseleri gibi yüreğimizi serinleten umut damlacıklarıyla hafifler, azalır, giderek yok olur. Umut damlacıklarının kuşattığı yüreğimizde mutluluk çiçekleri açar, sevinç ezgileri çalar. Çiçekler göverdikçe, ezgiler yükseldikçe belleğimiz unutur acıyı, kederi.
İnsanoğlu unutmasa ve umut etmese yaşayamaz. Geçmişin olumsuzluklarını unutalım ki, geleceğin umut tohumları yeşersin yaşamımızın bin bir rengi saklayan gönül bahçesinde.
Umut aşk gibidir. Bitmez, soluklanmaz, yüreği de aklı da terk etmez. Aşk, yaşamın tutkulu umududur. Çepeçevre sarar bedeni ve ruhu.
Geçmiş deneyim sunar kişiye, gelecek umut. Deneyimlerini iyi değerlendiren kişi, umutlarını gerçekleştirmeye daha yakındır. Aynı hataları yinelemek, mutsuzluğun kaynağıdır. Zamanın verdiği dersi iyi kavrayan kişi, umudunu çoğaltır yağmur damlaları gibi. Yağmur damlaları nasıl çorak toprağı yeşertirse umut da donmuş yürekleri ısıtır.
Geçmiş zamana dönüp bakmak, geçmişin mutsuzluk bataklığında saplanıp kalanlar, zamanı yakalayamazlar. Zamana yetişmek için geleceğe bakmalıyız. Yüzümüzü güneşin aydınlığına dönüp yürümeliyiz. Arkamızda gölgemiz, önümüzde güneşin aydınlığı var. Aydınlık, umuttur. Umut, zamanı iyi yaşamak içindir.
Yine yeni bir yıl, yine umutlar… Umudumuz insanlığa dairdir. Yürek ve aklın; hırsı, doymak bilmeyen açgözlülüğü, kana susamışlığı dizginlemesidir sonsuza değin. Güneşin ısıtıcı aydınlığına inat yaz sıcaklarında buza kesmiş yüreklerin zamana uymasıdır umudumuz.
Yüreğimizdeki umut kuşu, 2014’te kanatlarını daha çok çırpsın. Çırpsın ki kanatlarının oluşturduğu rüzgâr, göğümüzü kaplayan kapkara sis perdesini dağıtsın, umut yüklü bulutları getirsin dünyamıza.

                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       31 Ararlık 2013

28 Aralık 2013 Cumartesi

DEVLET KRİZİ NASIL AŞILIR?


Yolsuzluk ve rüşvet operasyonuyla başlayan AKP-Cemaat kavgası birçok kişi tarafından “Devlet krizi” olarak nitelendi. Bu, doğrudur. Çünkü devlet organları arasında acımasız, sorumsuz bir kavga başladı. Savcı savcıyla, polis polisle, savcı polisle kavga etmekte. Devlet kurumlarında görev yapanlar, ulusun hizmetinde olmayı bir kenara bırakarak kendi siyasal çıkarlarını koruma uğraşındalar.
Devlet krizinin bir başka ilgi çekici yönü de konular çağdaş hukuk değerleri ve kuralları üzerinden tartışılmamakta. Dinsel referanslar, İslami bir dil tartışmalarda egemen. Beddualar, dualar havalarda uçuşmakta. Günümüzde çağdaş devlet yönetimlerinde suçluların cezaları beddua ile verilmez. Suçlular da dualarla aklanmaz. Cezalar da aklanmalar da çağdaş hukuk kurallarıyla olur.
Devlet krizinin nedeni, yıllardır devlet kurumlarını kendi kümesel çıkarları için ele geçiren siyasal anlayışlardır. Devlet ve milletle savaşmayı amaçlayan bu siyasal anlayışlar; Ortaçağ düşünceli, emperyalizm desteklidirler. Asıl amaçları efendilerine hizmettir. Hizmet ederken görece bazı kazanımlar elde etmeyi kar sayarlar.
Bugün devlet krizinin kaynağı, Cemaat’in devlet kurumlarındaki örgütlenmesidir. Bu örgütlenme, birçok tertibin de kaynağıdır. Devletin içindeki çıban yok edilmeli. Üstelik bu çıban patlamıştır. Temizlenmesi kolaydır bu nedenle. Bunu AKP’nin yapması beklenmemeli, çünkü bu olanaksız bir şey. AKP bu durumuyla hukuk kurallarıyla bunu yapamaz. AKP yönetimi kin ve intikam duygularıyla yüklüdür. Sorunlar kin ve intikam duygusuyla ortadan kaldırılamaz; aksine sorun, daha da kangrenleşir. Bu konuda akılcı çözümler gerekmekte.
CHP ve MHP inisiyatif almalı, devlet ciddiyeti ve sorumluluğundan kaçmamalılar. Geniş tabanlı ulusal bir koalisyon kurmak için çaba göstermeliler. Çünkü bu konu, ulusal bir uzlaşmayla çözülebilir. Devletin varlığı, sorunuyla karşı karşıyayız.
Mevcut yargı yapısıyla yolsuzluklar da tertipler de çözülemez. Ulusal koalisyon, öncelikle yargı ve emniyette yasaların öngördüğü bir düzenleme yapmalı. Daha sonra Cemaatçi Gladyo’nun TSK ve aydınlarımıza yönelik tertiplerini açığa çıkarmalıdır. Silivri zindanlarının boşalması ivedilik göstermekte.
AKP yönetimi derin bir şaşkınlık içindedir. Bilgisizliğin karanlığı, bir adım önlerini görmeye engeldir. Konuştukça batağa saplanmaktalar, akıl almaz itiraflarda bulunmaktalar.
Dış politikada ne yazık ki bir tecritle karşı karşıyadır Türkiye. Komşularla ilişkiler çok kötü durumdadır. AKP’nin yönettiği Türkiye’ye karşı hem Avrupa hem de Asya ülkelerinde büyük bir güvensizlik düşüncesi egemen. Bu durum, derin bir ekonomik bunalımın ve siyasal soyutlanmanın habercisidir. Bu, yaşamsaldır, ulusal bir sorundur; ulusal koalisyonla aşılmalıdır.
Bilgiden ve devlet terbiyesinden yoksun kişilerin iktidarı işgal etmesi hem devlete hem de topluma kan kaybettirmekte. Bu nedenle muhalefet görevden kaçmamalı. Devleti işler duruma getirmek için uğraş verilmeli.
Önümüzdeki yerel seçimlerde parti çıkarlarına odaklanarak devlet krizinde sorumluluk almamak yanlıştır. Seçimler sonunda yönetecek bir Türkiye bulunmayabilir. Hele bu yargı ve emniyet sistemi içinde sağlıklı bir seçimin yapılabileceğini düşünmek de saflıktır. Hukuku, egemen kılmadan demokrasi işlemez.
Devlet içindeki cemaat yapılanmasının (Gladyo) AKP ile kavgada kısmen deşifre olması olumludur. Bu nedenle tasfiyesi kolaylaşmıştır. Altmış yılı aşkındır halkın başına dert üstüne dert açan bir yapılanmanın yok edilmesi demokrasinin önündeki engelleri kaldıracaktır. Tam bağımsızlık yolunda yürümenin, Cumhuriyet kurumlarını yeniden inşa etmenin yolu budur.
Not. Yazılarımın tümüne http://adiladalet.blogspot.com dan uzaklaşabilirsiniz.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       28 Aralık 2013


27 Aralık 2013 Cuma

ŞU PARALEL DEVLET DEDİKLERİ


Cemaat, AKP’ye var gücüyle saldırmakta. İktidar Partisi, Cemaati “paralel devlet” kurmakla suçlamakta. Her iki tarafın birbirini “çete” olarak göstermesi de ilgi çekici.
Cemaat denilen örgütlenme,  ne kadar kuzu postuna sarılmış bir iyilik meleği olarak kendini kamuoyuna sunsa da öyle değil. Dünyanın birçok ülkesindeki eğitim etkinlikleri yaptıkları işin kamuflajı. “Mülkiyeyi, adliyeyi, Harbiye’yi” ele geçirmek asıl amaç olarak yıllar önce belirlenmiş. Bu amaç, Cemaat liderince defalarca kamuoyu önünde söylenmiş. Bunun için de yıllardır planlı mücadele yürütülmüş. Gizli örgütlenmeler, sinsi planlar uygulanmış.
Cemaat’in amacı, yalnızca “hizmet” ise neden yargıyı, TSK’yı, mülki idareyi, polisi ele geçirmek için özel bir çaba göstersin? Neden devletin kilit noktalarını ve özellikle de gücü elinde bulunduran kurumları yönetmeyi hedeflemekte?
Yukarıdaki soruların yanıtları Cemaat’in asıl amacını ortaya koyar. Amaçlar, siyasal kimliği de ortaya çıkarır. Geniş kitle tabanı olamayan bu grup, devlet içinde örgütlenerek siyasal bir güç konumunda olmak istemekte. Devleti, tek başına istediği amaçlara yönelik yönetmek istemekte. Peki, kim adına? Halk adına değil tabi ki… Böyle olsa bir parti kurarak geniş kitlelere açılırlar. Oysa yaptıkları tam tersi. Parti kurmayı akıllarından geçirmemekteler. Demokratik siyaset yapma amaçları yok! Cuntacı bir anlayışla iktidara el koyma düşüncesindeler.
Türkiye, NATO ile ilişkiye geçtiğinden bu yana devlet içinde “Gladyo” örgütlenmesi de başladı. Gladyo, ABD çıkarlarını Türkiye’ye karşı savunan devlet içindeki bir örgüttür. Türkiye’deki hükümetleri, türlü yöntemlerle (yasadışı yöntemlerle) ABD çıkarlarına uygun davranmaya yöneltmektir amacı. Gladyo; halkı bölmek, toplumu çatıştırmak, demokrasiyi baltalamak, Cumhuriyet kurumlarını zayıflatmak, insanlar arasında yapay ayrılıklar oluşturmak, ulusun çıkarlarını savunacak siyasal oluşumları baltalamak için bir dizi yasadışı eylemde bulundu.
Gladyo türlü derneklerde örgütlenerek sivil milisler örgütledi. Bu sivil milisler aracılığıyla toplum önderlerini kıyıma uğrattı. Turan Emeksiz’le başlayan yurtseverlerin katledilmesine yönelik siyasal cinayetler dizisinin arkasındaki güçtür. Birçok aydınımız, ABD çıkarları uğruna toprağa düştü. Gencecik, umut dolu yürekler Gladyo kurşunlarıyla can verdi.
Kahramanmaraş, Çorum, Sivas’ta Alevi yurttaşlarımıza karşı yapılan kıyımların; Madımak’ta aydınlarımızın yakılması olaylarının arkasında Gladyo vardır.
Uğur Mumcular, Bahriye Üçoklar, Muammer Aksoylar ve daha nice Cumhuriyet aydınları ABD güdümlü Galdyo tarafından şehit edildiler. Birçok bilim, sanat, kültür adamlarını aramızdan koparıp alan bir örgüttür bu.
Silivri, Hasdal, Hadımköy, Sincan, Maltepe, Şirinyer’de yurtseverleri zindanlara dolduran da Gladyo.
Gün oldu, komünistler avlandı sokakların kuytu derinliklerinde. Gün oldu hakkını arayan işçinin üstüne yürütüldü bu örgüt. Gün oldu, toprak isteyen köylülerin ak göğüsleri al kanlara boyandı. Gün geldi, tam bağımsız Türkiye isteyen gençlere ölüm kustu namlular. Gün geldi, Sünni ile Alevi’yi boğaz boğaza getirdiler. Gün geldi, Türk’le Kürt’ü kamplara ayırdılar. Halkı en küçük parçasına ayırmak için her türlü düzenbazlık, hilekârlık denendi. Yalan ve iftira senaryoları sahneye kondu fütursuzca.
Türkiye kan kaybettikçe ABD tekelleri semirdi al kanlarımızla…
Gladyo’da kişiler değişti, ama eylemlerin biçimi ve amaç değişmedi. Amerikancı darbeler onun eseri. Demokrasimiz Gladyo marifetiyle rafa kaldırıldı hep.
“Paralel devlet” diyerek yumuşatmamalı “Gladyo”yu. Öncelikle başımıza musallat olan, devleti yönetemez duruma getiren belanın adını doğru koyalım. “Gladyo” diyelim. Son altmış yılda toplum olarak hangi kötülükler başımıza geldiyse hep ABD yüzünden geldi. ABD ile yollar ayrılmadan Gladyo ile savaşılır mı hiç?
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       27 Aralık 2013


26 Aralık 2013 Perşembe

DİKTATÖRÜN ŞAŞKINLIĞI


25 Aralık 2013 gecesi… Tayyip Erdoğan, Köşk dönüşü ekranlarda… Yeni hükümeti açıklamakta başbakan. Herkes yolsuzlukla boşalan koltuklara kimin oturacağını merak etmekte.
Ben rahatım, kimlerin geleceği umurumda değil yeni bakanlıklara. Nasıl olsa tek adam yönetimi var, kimin hangi koltuğa oturacağının ne önemi var? Her şeye RTE karar vermekte.
Bakanların altlarında kırmızı plakalı arabaların olması onlara yetki vermiyor. Yetki, başbakanda.
Diktatör, kürsüye kuruluyor. Heybetli ve güçlü görünmek niyetinde. Konuşmaya başlıyor. Yeni bakanları okumaya başlıyor. Sesi kısılıyor birden. Su istiyor Sadrazam Hazretleri. Birisi kürsüyü gösteriyor. Diktatör eğilip kürsüde duran suyu alıyor. İçiyor suyu, sesi açılıyor.
Diktatör şaşkın… O kadar şaşkın ki önündeki su dolu bardağı bile göremiyor. Kafa takılmış bir yerlere. Bilal’e mi, yoksa Erdoğan Bayraktar’ın söylediklerine mi?
Bir de Diktatör’ün canını sıkan savcılar var. Onlara da canı sıkkın bu ara. İki de bir dosya çıkarıyorlar ortaya. Onlara hadlerini bildirmek için düşüncelere daldığından mıdır şaşkınlığı? Yoksa Gezicilerin korkusu mu aklını başından almakta? Ya bir kez daha çıkarlarsa alanlara… Bu kez polis destan yazabilir mi acaba?
Sıkıntı, dert bir tane değil ki… Bu bakan çocukları çok açık yapıyorlar her şeyi. Her şeyin bir yöntemi var. Onca para kutulara konup evde saklanır mı hiç? İnsan biraz tedbirli olur yani… Beceri çalmak değil, çaldığını saklamakta. Bu çocuklar “Karda gezip izini belli etmemek” deyimini hiç duymadılar sanırım. Bu kafayla başbakan amcalarını çok üzerler, çok…
Diktatör, küçük bir hamleyle önünü görmez oldu. Çok yazık, çok… Önümüzdeki günlerde olacakları düşünmeli Diktatör. İşi çok zor. İnsan şaşırdıkça hata yapar, kontrolü yitirir, ne yapacağını şaşırır. Biz yine de “Allah şaşırtmasın!” diyelim. “Allah, şaşırttığı kulunu… gibi böğürtür.” derdi köyümüzün yaşlıları. Tövbe, tövbe… Bu şaşkınlık işi çok kötü bir durum… İlacı mı? Yok!
Not: Yazılarımın tümüne http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       26 Aralık 2013




25 Aralık 2013 Çarşamba

BAYRAKTAR’IN SÖZLERİ

                                   
25 Aralık 2013 günü, Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar’ın özel bir televizyonda görevinden ayrıldığını açıklarken söyledikleri çok dikkat çekicidir. Bayraktar’dan önce görevinden ayrılan Çağlayan ve Güler açıklamalarında lidere boyun eğme, bağlılık vardı; Bayraktar’ın sözlerinde ise bir isyan.
“Soruşturma dosyasında var olan ve yasalara uygun olarak onaylanan imar planlarının büyük bir bölümü Sayın Başbakan’ın talimatıyla yapılmıştır. Bu nedenle bakanlıktan ve milletvekilliğinden istifamı açıklıyorum. Bu milleti ve vatanı rahatlatmak için Sayın Başbakan’ın istifa etmesi gerektiğine inandığımı ifade ediyorum.” demekte Sayın Bayraktar. Bu sözler, içinde büyük anlamlar taşımakta.
Bayraktar demek istiyor ki yaptıkları işlerde yolsuzluk varsa bu, Erdoğan’ın bilgisi dâhilindedir. Onun talimatıyla yapıldığından, eğer rüşvet söz konusuysa aslan payı başbakanındır. “Ortada bir suç varsa, suç ortakları da vardır.” anlamına gelir bu sözler.
Bayraktar’ın, Tayyip Erdoğan’ı istifaya davet etmesi anlamlıdır. Yolsuzluk ve rüşvetin kaynağı, bir bakan tarafından işaret edilmiştir bu istifa davetiyle.
Bayraktar’ın sözlerini, bir çaresizliğin, köşeye sıkıştırılmışlığın isyanı olarak da görmek gerek. Dünyanın neresinde olursa olsun kişi, işlediği suçun niteliğini, derecesini, nasıl bir ceza ile karşılaşabileceğini bilir. Erdoğan Bayraktar da suçun niteliği konusunda bilgi sahibidir. Burada bir terk edilmişlik psikolojisi söz konusudur. “Beni ateşe atıyorlar, kendileri sıyrılıyor bu işten. Ben yanarsam, suç ortaklarımı da yakarım,” biçiminde bir düşüncenin dışavurumudur bu isyan. Bir nevi intihar saldırısı… Bu isyanla başbakanın arkasında durmasını, kendisini korumasını istemekte Bayraktar.
Sayın Bakan zamanında büyük bir arazi yağması yapılmıştır. Bu yağmanın başbakanın emriyle yapılmış olması suçu hafifletmez. Yasadışı işin emri kimden gelirse gelsin bunu uygulamamaktır dürüstlük.
Bayraktar’ın Erdoğan’ı istifaya davet etmesi, AKP döneminde yapılan yasadışı işlerin bir itirafıdır. İşler, biraz daha karışsın bakalım, ne itiraflar gelecek! Türkiye tarihinin en kirli hükümetidir AKP.
Evet, Bayraktar’ın dediği gibi milleti ve vatanı rahatlatmak için Tayyip Erdoğan istifa etmelidir. Hem de ivedilikle… Böylece Türk Milleti, başına gelmiş en büyük felaketten kurtulmuş olacak.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       25 Aralık 2013

21 Aralık 2013 Cumartesi

PERİNÇEK’TEN AVRUPA’YA DERS


AİHM kararını verdi, Perinçek’i haklı buldu. Başta İsviçre olmak üzere birçok Avrupa ülkesinin demokrasi, hukuk, bilim, akıl ve insanlık dışı bir uygulaması üst mahkemece haksız bulundu. Bu, Avrupa’nın en üst mahkemesince Avrupa’daki Ortaçağ kafalılara verilen önemli bir derstir.
2006 Yılında başlayan mücadele, AİHM’in kararıyla Perinçek’in dolayısıyla Türkiye’nin zaferiyle sonuçlandı. Bu zafer, yıllardır Türkiye’nin başını ağrıtan tarihsel bir sorunun halledilmesi yolunda çok önemli bir dönemeçtir. Dış politikada üstüne vazife olmayan işlerle uğraşmaktan başka bir şeyle ilgilenmeyen AKP hükümeti ne yazık ki böylesine önemli bir ulusal davada sesini çıkarmamakta. İktidar böyle de muhalefet nasıl? O da iktidardan farksız.  
İsviçre ne diyordu? “İsviçre’de Ermeni soykırımı yalandır.” demek, yasak! Buna aykırı davrananlarının cezalandırılacağını söylüyor İsviçre yasaları. Kısaca ifade özgürlüğünü yasaklıyor. Bunun üzerine İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, İsviçre’ye giderek Lozan’da “Ermeni soykırımı, emperyalist bir yalandır.” dedi basın toplantısında. Daha sonra bu eylem Sayın Perinçek tarafından tekrarlandı. Bunun üzerine İsviçre savcılığı soruşturma açtı Doğu Perinçek’e. Lozan Bidayet Mahkemesi, 9 Mart 2007 tarihinde Perinçek’e doksan gün hapis cezası verdi. Bu ceza dokuz bin İsviçre Frangına çevrildi.
Doğu Perinçek, kendisine verilen cezaya itiraz etti İsviçre’de. Temyiz başvurusu reddedildi. Bunun üzerine AİHM’e başvurdu. Mahkeme, “İsviçre’nin ifade özgürlüğünü engellediği” kararına vardı. Tabi bu karar tüm Avrupa ülkelerine emsal oluşturacak. Benzer uygulamalar olan Avrupa ülkeleri de bu karara uymak zorunda. Dünyaya, Türkiye’ye insan hakları dersi vermeye kalkan Avrupa ülkelerine unutamayacakları bir insanlık dersi bu karar. Siyasal çıkarları uğruna tarih saptıranlara bir uyarı bu.
Ermeni soykırımının yalan olduğunu tüm dünyaya anlatmak için rahmetli Rauf Denktaş’ın başkanlığında Talat Paşa Komitesi kurulmuştu. Çalışmalarına katılmaktan onur duyduğum bir oluşumdu bu. Her görüşten yurtseveri bir araya getirmişti. Türk Milletini bölmeye çalışanların aksine birleştiriciydi Talat Paşa Komitesi.
Türkiye’nin yüz yıllık önemli bir sorunu, Perinçek’in önderliğinde çözüme kavuşmak üzere. Emperyalizmin uydurduğu bir yalan çöktü. Ne yazık ki emperyalizmin gündemine saplanan bazı işbirlikçiler hala bayat sorunları ortaya atmaya çalışmakta. Gönül isterdi ki tüm siyasal partiler bu konuda duyarlık göstererek Doğu Perinçek’e destek olsalardı.
Vatanı savunanlar Silivri zindanlarına kapatılırken emperyalizme uşaklık edenlerin memleketi soymaları, yurdu paramparça etmeleri vicdanları sızlatmaktadır. Gün gelecek hak yerini bulacaktır. Vatan hizmeti yapanlar, özgürlüklerine kavuşacak; ihanet edenler de cezalarını çekecektir.
                                                           Adil Hacıömeroğlu

                                                           20 Aralık 2013

20 Aralık 2013 Cuma

ARINÇ’IN BASIN TOPLANTISI

                                           
            Yolsuzluk ve rüşvet operasyonundan bir gün sonra hükümet sözcüsü Bülent Arınç basın toplantısı yaptı. Arınç’ın basın toplantısında söyledikleri ilginçtir. Bazı bölümlerde açık itiraflar söz konusu.
Arınç, bugüne kadar yaptığı basın toplantılarında genellikle neşeli bir yüz ifadesiyle çıkardı halkın karşısına. Bu kez çok gergindi. Yüz hatlarında bir şeyleri saklamanın verdiği şaşkınlık okunmaktaydı. Ne de olsa bir kişinin inanmadığı bir şeyi savunması zordu.
Türkiye tarihinin bugüne kadar olan en büyük yolsuzluk ve rüşvet olayı ortada, Arınç muhalefetin nasıl davranması gerektiğini söylüyor. Eğer Türkiye’de muhalefet varsa bu çirkin olay karşısında yeri, göğü ayağa kaldırmalı. Bu kirliliğin örtülmesini önlemeli muhalefet. Muhalefetin bu konuda iktidarın üzerine gitmesi, Türkiye’nin çıkarlarını ve uluslararası saygınlığını korumak için önemlidir.
Soruşturmanın gizliliğinin ihlal edilmesinin suç olduğu yeni mi aklınıza geldi Sayın Arınç ve AKP? Ergenekon gözaltılarında, günler öncesinden tutuklanacakların adları yandaş gazetelerde yayımlanırken siz neredeydiniz? Neden bu yargı kuralı aklınıza gelmedi? Demek ki siz kendinize Müslüman’sınız. Başkaları için düşünmediğiniz hukuk kuralları, kendiniz söz konusu olduğunda geçerli oluyor öyle mi?
Arınç açıklamasında, Cemaat’e yakın gazetecilerin sosyal medyada İçişleri Bakanı’nın oğluyla ilgili paylaşımlarını ciddiye almadıklarını söylemekte. Bunu da AKP yönetiminin iyi niyetliliğine bağlıyor. Sayın Bakan sokağa çıkın, herhangi bir yurttaşa AKP’lilerin yolsuzluk yapıp yapmadığını sorun, bakalım ne yanıt alacaksınız? AKP’ye oy veren yurttaşlar da dâhil büyük bir çoğunluk, size yolsuzluğun diz boyu olduğunu söyleyecektir. AKP’lilerin sosyal medyadaki paylaşımlara yapacağı bir şey yok. Çünkü yolsuzluğun içinde olmayan AKP’li neredeyse parmakla gösterilecek.
Sabahın beşinde evlere baskın yapılması Bülent Arınç’ı rahatsız etmiş. Çünkü gözaltına alınanlara, gel, deyince gelirlermiş. Türkiye’nin en saygın profesörlerinin, gazetecilerinin, siyasetçilerinin, aydınlarının, kahraman subaylarının kapıları sabahın kaçında çalındı Sayın Arınç? Türkiye’nin laik aydınlarının itibarları ayaklar altındayken neden hukuk ve saygınlık aklınıza gelmedi?
Arınç: “Eğer devlet içinde kümelenmiş ve yuvalanmış illegal bir örgüt söz konusuysa bunları ortaya çıkarmak da boynumuzun borcu olsun.” demekte. Devlet içinde yuvalanmış yasadışı örgütle kol kola bugüne kadar yürüyen AKP değil miydi? Bu örgütle işbirliği yaparak TSK’yı çökertenler siz değil miydiniz Ey Arınç? Devlet içinde yuvalanmış bu örgüt, yurtseverlerle ilgili uydurma belgeler düzenlerken siz onlarla gurur duymuyor muydunuz? Ergenekon savcıları adaletin ruhuna rahmet okuduğunda siz, hukukun mezarına kürekler elinizde toprak atmıyor muydunuz? Dün, o “illegal örgütle” amaç birliği içinde Cumhuriyet’e savaş açarken çok mutluydunuz değil mi?
Bülent Arınç, bir gazetecinin Cemaat’le ilgili sorusuna şu yanıtı verdi: “Cemaatin temiz olduğunu, Türkiye’ye hizmetler yaptığını, eğer başındaki insan söz konusu ise ona olan sevgimizin ne kadar büyük olduğunu, onun Türkiye sevdasından, eğitim sevdasından başka bir şey düşünmediğini her yerde söylemiş bir insanız. Eğer bir alçaklık söz konusuysa, bu alçaklığı onlara hamletmek bence çok büyük yanılgı olur. Lütfen bu sözleri konuşmayalım. Yazabilirsiniz, ama bunları soru olarak sorarsanız ben incinirim doğrusu. Bu sözlerimle cemaati hedef aldığım anlaşılamaz.” Bu sözlerden de anlaşılacağı üzere hükümet sözcüsü, Cemaat’e zeytin dalı uzatmakta. Fetullah Hoca’ya övgülerde bulunmakta Arınç.
Neden mi? Bu kavga, bu biçimde sürerse hükümet üyelerinin nice kirli çamaşırlarının ortaya saçılacağı bir gerçek. Cemaat’in yeni dosyalarla saldıracağı korkusu, AKP yöneticilerinin uykularını kaçırmakta. Bülent Arınç’ın, Cemaat’e zeytin dalı uzatarak yeni saldırıları önlemeye çalışmakta. Bir kişinin neler yaptığını, hangi kirli işlere bulaştığını en iyi arkadaşı bilir. Cemaat ve AKP, iki eski arkadaş… Birbirleri hakkında çok şey bilmekteler. Kavga kızgınlaştıkça, sertleştikçe, uzadıkça, her iki tarafın gözü döndükçe kullanacakları çok silah var. Bu aşamada açıklanacak yeni dosyalar var. Tabi eteklerdeki taşlar döküldükçe her iki tarafın da gerçek yüzleri ortaya çıkacak. Allah’la aldatanların siyasal yaşamı, eskisi kadar kolay olmayacak önümüzdeki günlerde.
                                               Adil Hacıömeroğlu
                                               19 Aralık 2013


19 Aralık 2013 Perşembe

İÇİŞLERİ BAKANI NEDEN İSTİFA ETMELİDİR?


17 Aralık günü yapılan rüşvet ve yolsuzluk operasyonunda gözaltına alınanlardan üçü bakan çocuğu. En dikkat çekici olanı da İçişleri Bakanı Güler’in oğlu. Neden mi dikkat çekici? Evinden yedi tane kasa (ilk açıklamalarda altı tane olarak belirtilmişti, sonradan yediye çıktı sayı.) ve para sayma makinesi çıktığı için.
Şimdi denilebilir ki ne var bunda? Oğul Güler özgür bir yurttaştır, evinde istediği eşyayı bulundurabilir, kime ne? Yedi tane kasa, Türkiye’de bırakın küçük işadamlarını, en büyük patronların evlerinde ya da işyerlerinde bile yoktur.
Para sayma makinesine gelince… O kadar büyük miktarda para akışı oluyor ki elde saymak olanaksız demek ki… Ayrıca para sayma makineleri sahte parayı da belirlemekte. Bu işte bir profesyonellik gözükmekte. Rüşvet paralarının sahte olabileceği olasılığına karşı sıkı bir önlem alınmış. Tabi bu da bazı deneyimler sonunda başvurulmuş bir önlemdir.
Oğulları rüşvet ve yolsuzluktan gözaltına alınan üç bakanla rüşvet aldığı kameralara yansıyan bakan istifa etmeli. Bu suç, yüz kızartıcıdır. Emanete hıyanettir. Ancak İçişleri bakanının diğerlerin den konumu çok farklıdır ve öncelikle, zaman yitirmeden görevinden çekilmeli.
İçişleri Bakanı Güler, üç nedenden ötürü istifa etmeli.
Birinci neden: Oğlu yüz kızartıcı bir suçtan gözaltındadır. Ortaya çıkan belgeler, rüşvet işinin bir defaya mahsus olan bir şey değil, sürekli ve sistematik olarak yapıldığını göstermekte (para kasaları ve para sayma makinesi).
İkinci neden: Soruşturmanın bir ayağı savcılık, diğeri ise emniyettir. Emniyet, Sayın Bakana bağlı olduğundan soruşturmanın sağlıklı yürümesi için görevinden ayrılmalı. Çünkü oğlu söz konusu olan bir bakan, bu durumda tarafsız olamaz. Zaten polis müdürlerinin görevlerinden alınması, soruşturmanın önünü kesmek içindir.
Üçüncü neden: Bir yılı aşkındır kendi yönetimindeki bakanlıkta, yolsuzluk ve rüşvet soruşturması için hazırlıklar var. Bakanın haberi yok! Oğlunun gözaltına alındığını televizyonlardan öğrenmekte Bakan Bey. Bakanlığın başında duruyor, yalnızca bakıyor; görmüyor, yönetemiyor, alt kadrosunun ne yaptığından haberi yok. Söyleyin bakalım, Bakan Güler’in sokaktaki yurttaştan ne farkı var? İnanın sokaktaki yurttaş, Bakan Bey’den daha çok şey biliyor.
Türkiye’nin şu haline bakın! Kendini bile yönetmekten aciz kişiler koca ülkeyi yönettiklerini sanmaktalar. Aile bireylerini varsıllaştırmaktan, devletin olanaklarını yakınlarına peşkeş çekmekten başka bir amacı olmayanlara teslim edilecek bir ülke midir Türkiye?

                                                           Adil Hacıömeroğlu

                                                           19 Aralık 2013

18 Aralık 2013 Çarşamba

ALLAH’LA ALDATANLAR, RÜŞVET BATAKLIĞINDA


17 Aralık 2013 sabahı, polisin bazı önemli kişileri gözaltına aldığı bilgisiyle güne başladık. Yavaş yavaş kimlerin gözaltına alındığı bilgisi, ekranlarda alt yazılarda görünmeye başladı.
Kimler yok ki? Üç bakanın oğlu…  Bir kamu bankasının genel müdürü… AKP’nin hızla varsıllaştırdığı müteahhitler… Magazin sayfalarının vazgeçilmezi ve sağa sola oluk gibi para akıtan İranlı bir işadamı(?)… Bakanların danışmanları (Bu zevata ne danışıyorlarsa…), özel kalem müdürleri… İstanbul’un hep vitrinde olan fatih İlçesinin belediye başkanı, aynı belediyeden görevliler… İstanbul’un tarihsel varsıllığını korusun diye oluşturulan Anıtlar Kurulu’nun üyeleri, çalışanları… Liste uzayıp gitmekte…
Yandaş ve merkez medya şaşkındı. Uzun süre ne yapacaklarını bilemediler. Önce gözaltıları görmezden geldiler. Olay, birkaç televizyon kanalında duyurulunca ve sosyal medyada gündeme oturunca üçüncü, dördüncü haber olarak verilmeye başlandı şaşkın medyada. Türk basınının özgür olduğunu söylemek, Antarktika’da buğday tarlalarının olduğu söylemek gibidir. Midesinden, beyninden iktidara bağımlı basın ve yayın organlarının özgürlüğü olanaksız bir şey. Önce akıl ve vicdanlar özgürleşmeli; sonrasında basın özgürleşir.
Bakan çocuklarını rüşvet iddiasıyla gözaltına alınmaları, hükümetteki kokuşmuşluğun ne denli üst düzeyde olduğunun göstergesi. “Dindar nesil yetiştireceğiz.” diye laik Cumhuriyet eğitimini yıkan zihniyetin nasıl çocuklar yetiştirdikleri apaçık. Bu durumdan babalarının haberdar olmaması olanaksız. Çünkü rüşvetin kokusu o kadar keskin ki bakanların burunları da bu kokuyu almıştır. Çünkü onlar kokunun kaynağında bulunmaktalar.
17 Aralık sabahı yolsuzluk ve rüşvet operasyonunu cemaatin başlattığı açık. Cemaat-AKP kavgası kolay biteceğe benzemiyor. Bu kavgada daha çok pis kokular yayılacak ortalığa.
16 Aralık’ta Hakan Şükür’ün AKP’den istifa açıklamasında bir meydan okuma vardı. Bu kavganın alevleneceğinin işaretleri görülmekteydi. Cemaatin pes etmediğini, yeni saldırılara hazır olduğunu anladık Şükür’ün açıklamasından.
Türkiye tarihinin en büyük yolsuzluk olayını, AKP-Cemaat kavgasına indirgemek yanlıştır. Bütün büyük yolsuzluklara bakıldığında hep rüşveti alan kişilerin yakınlarının itiraflarıyla olay ortaya çıkar. AKP ve cemaat on bir yıldır Türkiye’yi birlikte yönettiler. Birbirlerinin ne yaptıklarını en iyi kendileri bilmekte. Bu nedenle iki tarafta giriştikleri kavgada eteklerindeki taşları dökecekler. Kavga kızıştıkça, çöküş hızlandıkça yeni dosyalar gündeme gelecek.
Dünkü gözaltılardan anlaşılacağı üzere AKP, gırtlağına kadar yolsuzluk bataklığının içindedir. Bu konunun kapatılması olanaksız. Bu iş, AKP-cemaat kavgası olarak nitelenerek hafife alınmamalı. Yolsuzluk, yolsuzluktur. Cumhuriyet’in en büyük düşmanıdır yolsuzluk ve yoksulluk. Yarın bir de bakmışsınız AKP, “Cemaate neler verdiğini” anlatır. Biz de bu düşman kardeşlerin devleti nasıl yağmaladıklarını, milleti nasıl enayi yerine koyduklarını, Cumhuriyeti nasıl yıktıklarını, halkı Allah’la nasıl aldattıklarını, Türk Milletinin tarihine nasıl karalar çalmak istediklerini açık seçik öğreniriz.
Rüşvet ve yolsuzluk operasyonunda söz konusu olan paralar yüksek meblağlar. Bundan RTE’nin haberinin olmaması olanaksız. Bu kadar büyük lokmaları bir ya da birkaç kişi tek başına yutamaz. Bu nedenle yolsuzluğun AKP’nin her kademesine sıçradığını söyleyebiliriz.
AKP siyasetin emrine soktuğu yargıda yeni atamalarla uygun savcı ve yargıçlarla bu davayı sürdürecektir. Soruşturmada görev alan beş emniyet müdürü ilk iş olarak görevden alınmış durumda. AKP ne yaparsa yapsın bu bataklığın içinden çıkamayacak. Bataklığa saplanan çırpındıkça batar. Çünkü bataklık çeker içine çırpınanı.
17 Aralık’ı bir başlangıç kabul etmeli. Toplumun üstüne yapışan asalaklar hangi partiden olursa olsun temizlenmeli. Yolsuzluğun ve rüşvetin olduğu yerde gelişme, adalet, demokrasi olmaz.
Allah’la aldatanlar, rüşvet ve yolsuzluk bataklığının içinde. Yoksul halkı, din kisvesi altında kandırarak kasalarını dolduranların hesap verecekleri günler yaklaşmakta.
Oğulları gözaltına alınan bakanlar istifa eder mi? Edeceklerini pek sanmıyorum. İleri demokraside böyle şeyler olmaz; istifa etme erdemi ancak demokratik ülkelerde olur.
Not: Yazılarımın tümünü http://adiladalet.blogspot.com dan okuyabilirsiniz.
                                                           Adil Hacıömeroğlu

                                                           18 Aralık 2013

14 Aralık 2013 Cumartesi

SUDA BOĞULUR, KARDA DONARIZ


Türkiye’nin neredeyse tamamına kar yağmakta. Dondurucu soğuklar tüm yurtta egemen. Kar yağacağı haberleri verildikçe okullar tatil edilmeyi beklemekte. Çalışanların durumu ise perişan durumda. Büyük kentlerde trafik keşmekeşi yaşanmakta. Köy ve kasabalarda kışa teslim oluyor yurttaşlarımız.
İnsanlar perişan olur da hayvanlar olmaz mı? Sokak hayvanları aç biilaç kapı önlerinden ayrılmamakta. Kuşlar, pervane kelebekleri gibi pencerelerin, balkonların önünde dönmekte sabahtan akşama kadar. Onların zorluğunu anlayamayan kişi, doğayla dost olabilir mi? Bir dilim ekmeği, bir avuç bulguru, azıcık yemeği köpeklerden, kedilerden, kuşlardan esirgemek yakışık alır mı bu soğuk günlerde.
Kar, aslında olağanüstü güzellikte bir doğa olayıdır. Karlı bir çam ağacının güzelliği hiçbir şeyde yoktur. Kar yağışı izlemek, doyumsuz bir zevk. Karda oynamak, çocukları da büyükleri de mutlu kılar. Saçaklarda buzdan oluşan sarkıtlar, seyrine doyulmaz bir doğa olayıdır. Karda yürümenin verdiği iç sıcaklığını duyumsamayanlar, yaşamlarında önemli bir şeyi eksik bırakmış sayılırlar.
Ailede, okulda ya da eğitimle ilgili diğer kurumlarda kişiye doğaya karşı savaşım öğretilmemekte ülkemizde ne yazık ki? Her doğa olayı, güzelliğinin yanı sıra tehlikeleri de içinde barındırır. Korkuya dayalı bir toplum yaratan eğitim sistemi, doğaya karşı güçlü durmayı öğretmez. Doğa olayları halkımız için ne yazık ki korkulacak olaylardır. Oysa gelişmiş ülkelerde durum böyle değildir. Kar yağdığında neredeyse her evin önünde bir kardan adama rastlanır. İnsanlar kayaklarıyla, kızaklarıyla işin keyfini çıkarırlar. Büyük, küçük ayrımı olmadan herkes kartopu oynar. Kar ve kış spora, eğlenceye dönüşür bir anda.
Ülkemizde yetişkinlerin oyun oynaması yadırganır. Çoğu kişilerce hafiflik olarak algılanır bu durum. “Koskoca adamsın, boyundan bosundan utanmıyor musun? Çocuklar gibi oynamak sana yakışıyor mu?” gibi sözlerle büyükler oyundan alıkonur.
Nerdeyse ülkemizin dörtte üçünde kış boyu kar görürüz. Buralarda yaşayan kaç kişi kayakla kaymasını bilir? Kaçına çığdan korunma yolları öğretilmiştir? Kaç kişi, donmaya karşı önlem alma konusunda yetkindir? Ne kadarımız, karlı ve buzlu bir yolda düşmeden yürümenin nasıl olacağı konusunda bilgi sahibiyiz?
Kar ve kışın bu kadar yoğun yaşandığı bir ülke olarak kış olimpiyatlarına neden doğru düzgün bir sporcuyla katılamıyoruz?
Yalnızca karla ilgili midir halkımızın bu eğitimsizliği? Tabi ki değil. Ülkemizin üç yanı denizlerle çevrili. Birçok gölümüz, göletimiz, akarsuyumuz var. Ne yazık ki su sporlarında başarılı bir sporcumuz bile yok. Denizi, gölü olmayan ülkeler, olimpiyatlarda dünya şampiyonları çıkarır. Biz, hayranlıkla izleriz onları.
Yaz sıcaklarında serinlemek için suya girer yurttaşımız. Boğulur suyun serinliğinde. Toplumun büyük çoğunluğu yüzme bilmez. Bilenler de üstün körü öğrenmişlerdir, tehlikeli durumlarda teslim olurlar suya.
Denizlerimizdeki canlıları, halkımızın çoğunluğu tanımaz. Ne işe yaradıklarını bilmez. Bir şeyi tanımayan onu sevemez. Kişi, sevmediği bir varlığı koruyamaz.
Deniz taşımacılığında geriyiz. Hiçbir denizimizde kıyı boyunca rahatça yolculuk yapacağımız olanaklardan yoksunuz. Bu nedenle de karayolu taşımacılığı gelişmiş. Hem pahalı hem de dışa bağımlı.
Suyla iç içe yaşayan Türkiye’de balık yenmez doğru dürüst. Zaten insanların çoğu, balıkları tanımaz. Bu nedenle de denizin göremediğimiz bölümü, bizim için bir bilinmezdir.
Sudan yararlanmayı bilmeyen ve onu tanımayan toplum, ancak suyu kirletir. Kıyıdaki kentlerin lağımları denize akar. Çöpler, oraya dökülür. Vapura binenler, yiyecek artıklarını denize atar. Denizin güzelliğini bilmeyenler, onu çöplüğe çevirmekte.
Okullarda yüzme ve diğer su sporlarıyla kayakla kaymak öğretilmeli. Doğaya karşı savaşma ve doğayı koruma konusunda bilgilendirilmeli çocuklar. İçinde yaşadığı güzellikleri fark edemeyen, doğadan doğru yararlanmasını bilmeyen, hayvan ve bitkilerle dost olarak yaşamasını beceremeyen bir toplumuz ne yazık ki...
Kör bir yazgının eline teslim olmuş insanlar geleceği doğru kurabilir mi? Doğadaki dostlarıyla ortak yaşamı beceremeyen toplumlarda demokrasi gelişebilir mi? Doğadaki her canlının yaşam hakkına saygı duymak; karda donmamaktan, suda boğulmaktan kurtulmayla olur.
                                               Adil Hacıömeroğlu
                                               13 Aralık 2013


13 Aralık 2013 Cuma

YERLİ MALIN GURURU


Çocukluğumuzda en heyecan verici gün, Yerli Malı Haftasının başlamasıydı. Bu heyecan günler öncesinden başlardı. Çünkü Yerli Malı haftası, okulca yaşadığımız bir toydu. Bu toyda, herkese yer vardı.
Günler öncesinden mendiller, masa örtüleri ütülenirdi. O günlerde kâğıt mendil yoktu. Mendiller ve masa örtüleri pamuktu. Genellikle de Sümerbank etiketi taşırlardı.
Özellikle bağımızda, bahçemizde yetişen ürünler götürülürdü okula. Fındık, ceviz, kış armudu, ninelerin sandıklarından çıkan mis kokulu elmalar, muşmula, kuru hurma, portakal, mandalina, patlamış mısır... Bin bir özenle yapılan baklavalar, burma tatlıları, börekler, sarmalar, dolmalar, ekmekler, turşular, rengârenk boyanmış yumurtalar... Her bölge kendi ürettikleriyle vardı Yerli Malı Haftasında.
Babam Doğu Karadenizli, annem Denizliliydi. Çocukluğum Karadeniz’in delişmen doğasıyla iç içe geçti. Yaz dinlencelerinde çoğu zaman on beş yirmi günlüğüne Denizli’nin İsabey Kasabasına dedemlere giderdik. Dönüşte nohut, mercimek, yaş üzüm, kavun, olağanüstü lezzette tarhanalarla dönerdik Of’a. Bizim dönüş zamanımızda üzümler kurutulmadığında kuru üzümleri dedem ya da dayım postayla gönderirlerdi. Ben de oturduğumuz kasabada kuru üzümle pekmezin yolunu gözlerdim. Yerli Malı Haftasına yetişmesi için can atardım. Kuru üzüm geldiğinde kardeşlerimle bayram ederdik. Üzümden avuç avuç alıp arkadaşlarımıza ikram edecek olmanın bayramıydı bu.
Yerli Malı Haftasında sıralar birleştirilir. Üzerine örtüler serilir. Herkesin getirdiği yiyecekler özenle yerleştirilir. Bu durumda kimin ne getirdiği fark edilmezdi. Varsılla yoksulun aynı sıraları paylaştığı günlerdi o zamanlar. Yoksul çocuklara yoksullukları hissettirilmezdi. Varsılların caka satması ayıp karşılanırdı. Ortak sofrada bulunmanın mutluluğu parlayan gözlerden anlaşılırdı.
            Öğretmenlerimiz, Yerli Malı Haftası için hazır yiyecekler alınmasına karşı çıkılırdı. Amaç; el emeği, alın teri ürünü olanı önemsemek, değerli saymaktı. Sofralarımızda ithal ürün yoktu. Çünkü bu haftanın kutlanmasındaki amaca aykırıydı bu.
Okulumuzda törenler düzenlenirdi. Şiirler okunur, konuşmalar yapılırdı. Konuşmalarda, Türkiye’nin dünyada kendi kendine yeten az sayıdaki ülkelerden biri olduğu gururla anlatılırdı. Tarımdaki varsıllığımız, sanayideki gelişmelerimiz vurgulanırdı. Bazı bölgelerde yetişen meyveleri, birçok arkadaşımız tatmasa bile bu lezzetlerle gurur duyarlardı. Kurtuluş Savaşını vermiş bir kuşağın torunlarıydık. Çoğumuz savaş, seferberlik, muhacirlik, işgal öykülerini dinleyerek büyüyorduk. Canlı tanıkların çoğu hayattaydı.
Yerli Malı Haftasının en güzel yanlarından biri de paylaşmayı ve ortak iş yapmayı öğretmesiydi. Bu, küçümsenmeyecek insani ve toplumsal bir eğitimdi. Bencilliği yok eden, dayanışmayı öne çıkaran bir hafta.
Yerli Malı Haftasının diğer bir önemli yanı ise kişisel ve toplumsal özgüven yaratmasıydı. “Biz yaparız. Biz üretiriz. Biz başarırız.” Düşüncesinin küçük yaşlarda belleklere kazınması güzel ve olumluydu.
Ne yazık ki giderek dışa bağımlı duruma gelen ülkemizde yerli malı üretmek neredeyse suç oldu. İthal mal kullanmamak ayıp karşılanır oldu. Görgüsüz bir varsıllık toplumsal değerlerimizi yok etmek için özel bir çaba içinde.
Reklamlarla küçücük çocuklarının beyinlerine yabancı markalar kazınmakta. Bu yolla emperyalist tekellere boyun eğdirilmek istenmekte genç kuşaklara. Yabancı malların çekiciliği anlatılmakta her gün beyaz camlarda.
Köylülük aşağılanmakta, bazı densizlerce kabalık olarak görülmekte. Tarım arazileri ekilip dikilmemekte.
Özelleştirmeler yoluyla yerli sanayimiz hançerlenmekte. Üretmeyen, ama tüketen bir toplum oluşturulmakta. Toplumun özgüveni paramparça edilmekte küresel sermayenin uydularınca.
Yerli Malı Haftası, son günlerde içeriği çıkarılmış, posası kalmış bir gün olarak usulen kutlanmakta. Güzel ve etkili bir eğitim haftası küresel çıkarların kurbanı oldu. Değerlerimiz bir bir yok olurken toplumumuz ayrıştıkça ayrıştırılmakta. Cumhuriyet’in getirdiği yaşam biçimi ve toplumsal düzen bilinçli ellerce ortadan kaldırılmakta ne yazık ki. Halkın değerlerine sahip çıkma zamanı gelmedi mi daha?
                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       13 Aralık 2013

12 Aralık 2013 Perşembe

YERLİ MALI HAFTASI


Yıl 1929... Dünya büyük bir ekonomik bunalımın pençesinde... Bu ekonomik bunalım, genç Türkiye Cumhuriyetini de derinden etkiliyor. Büyük bir kalkınma hamlesi başlatan Cumhuriyet, zor durumda kalıyor. Piyasada bazı ithal malların sıkıntısı var.
Cephede süngüyle bağımsızlığı kazanan devlet yöneticileri çözüm üretiyorlar hemencecik... Yerli malı kullanmayı özendirmek için çalışmalar yapıyorlar. Halk yerli malı kullanırsa hem ithalat azalır hem de işsizlik olmaz diye düşünülmekte. Bu, bir başka deyişle dışa bağımlılığı azaltacak bir uygulama. Kendi yağıyla kavrulan bir ülke olmaktır bütün amaç.
Yerli malı kullanımının önce okullardan başlatılması kararlaştırıldı. Öğrencilere tutumlu olma alışkanlığı kazandırmaktı amaç. İsrafı önlemek için ortak toplumsal bir anlayışa gereksinim vardı.
12 Aralık 1929 günü, Başbakan İsmet İnönü TBMM’de ulusal ekonomiyi geliştirme, tutumlu olma, yerli malı kullanma konusunda bir konuşma yaptı. Bu konuşmayla tutumlu olma ve yerli malı kullanma halk içinde yaygınlaşmaya başladı. Ekonomi hızla düzeldi. Yatırımlar arttı. Türkiye; 1929’da yüzde 21,6, 1933’te 15,8, 1936’da 23,2, 1946’da 31,9 büyüme hızlarını yakalıyor. Ekonomik büyümelerde dünya rekorları kırıldı.
Dünya ülkeleri ekonomik bunalımın pençesinde çıkış yolu ararken Türkiye çözümünü kendi içinde üretti. Dünya ekonomide geri giderken Türkiye hızlı adımlarla ileri gitti. Sanayide büyük yatırımlar yapıldı. Ulaşım ve tarımda olağanüstü başarılar elde edildi.
Yerli malı kullanımı, Cumhuriyet’in birinci kuşağı için bir yaşam biçimi oldu. Bu konuda sonraki kuşaklara örnek oldular.
12-18 Aralık tarihleri arasında kalan günler 1946’dan itibaren Yerli Malı Haftası olarak kutlandı. Haftanın adı, 1983’te Tutum, Yatırım ve Türk Malları Haftası olarak değiştirildi.
Şimdi kutlanıyor mu Yerli Malları Haftası? “Yerli malı yurdun malı/ Her Türk onu kullanmalı!” sesleri duyuluyor mu sınıflarda? İlkokulun bazı sınıflarında usulen kutlanmakta. Yerli malının olmadığı bir yerde anlamı mı kaldı böylesi güzel bir kutlamanın? Cumhuriyet’in güzel bir geleneği liberal anlayışa kurban edildi ne yazık ki...
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       12 Aralık 2013




9 Aralık 2013 Pazartesi

BARUTHANE’DE MİLLİ GÜÇBİRLİĞİ


8 Aralık günü Bakırköy’de Milli Merkez’in toplantısındayız. Salon tıklım tıklım... Merdivenler, koridorlarda insanlar oturmakta. Katılanlar heyecan içinde. AKP’ye karşı bir güç birliğini gerçekleştirmek için uğraşmakta herkes.
Toplantı yeri Yunus Emre Kültür Merkezi. Sanat çiçekleri açmakta burada. Nice ünlü tiyatrocunun yetiştiği yer. Bina tarihsel öneme sahip. Osmanlı döneminin Baruthane’si...
Kurtuluş Savaşı yıllarında Baruthane’deki silahlar, Bakırköylü yurtseverlerin üstün özverileriyle Anadolu’ya sevk edildi. Bakırköylülerin bu cesareti, özverisi cephede silah bekleyen Mustafa Kemal’in askerini güçlü kılıyor. Baruthane’den giden mermiler, vatanın kurtuluşu için düşmanın üzerine bağımsızlık şarkılarıyla yağmakta.
Baruthane’den kaçırılan silahlar, Ayamama Deresi’nde bekleyen kayıklara bindirilmekte. Bakırköylü kayıkçılar; geceyi cesaret, özveri ve yurtseverlikleriyle aydınlatarak küreklere asılmaktalar. Durup dinlenmek, soluklanmak yazmaz kitaplarında. Ufacık bir gecikmenin, cephede mermi bekleyen Mehmetçik’i zor duruma düşüreceğinin bilincindeler. Cephede savaşan Mustafa Kemal’in askeri, bir sigara içimi bile dinlenmiyorsa kayıkçıya da soluklanmak haramdır.
Kayıklar, çoğu zaman işgal kuvvetlerinin gemileriyle karşılaşırlar. Balıkçı teknelerindeki cephane, balık ağlarıyla saklanır. Her şey can pahasınadır. Zaten vatan candan aziz değil mi?
Bakırköylü yiğitlere, bazı gece yıldızlar eşlik eder. Cephane sandıkları, kundaktaki bebekler gibi korunur. Sandıklar, kayıklara yüklenirken en küçük zarar gelmemesi için özenle yerleştirilir. Bir merminin ziyan olması demek, vatan için bir kurşunun az atılması demekti.
İşte, böylesine tarihsel anlamı olan bir yerde toplanmıştı Bakırköylü yurtseverler. Vatanı parçalayan, milleti bölenlere karşı “Mustafa Kemal’in askerleriyiz!” diye bağırmaktaydılar. Emperyalizmin, Türkiye’nin başına getirdiği beladan kurtulmanın yollarını arıyorlardı. Bu nedenle tüm yurtseverlerin bir araya gelmesiydi bütün çabaları.
Baruthane’nin duvarları dile geldi: “Gün, birlik günüdür. Teslim olmayın emperyalistlere. İşbirlikçileri def edin başınızdan.”
Dün cepheye silah taşıyan Bakırköylüler, torunlarına seslendiler yıllar öncesinden: “Cesaretinizi yitirmeyin, başaracaksınız, tıpkı bizim gibi.”
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           9 Aralık 2013



ATATÜRK CEZALANDIRALAMAZ

                                   
4 Aralık günü Fethiyespor, Fenerbahçe maçına Yüce Atatürk’le çıkınca PFDK’ya sevk edilmiş. Neden mi? Futbol maçlarında siyasal simgeler kullanılmazmış.  
Kafaya bakın, kafaya... Atatürk, bu ülkenin kurucusudur. Eğer çim sahalarda binlerce genç top koşturuyorsa Atatürk sayesindedir. Futbol Federasyonun ambleminde Türk bayrağı varsa Atatürk var olduğu içindir. Federasyonun gücü yetiyorsa amblemini değiştirsin bakalım. Her maçtan önce seyircilerce okunan İstiklal Marşı’nı yasaklasın da görelim.
Ne yapmış Fethiyespor? “Yüce Atatürk” yazmış yeşil çimlere. Daha önce de “Başöğretmen” yazmışlardı. Türkiye Cumhuriyeti’nde Atatürk’e saygı duymamak suçtur, onursuzluktur,ayıtır, emperyalizme uşaklıktır. Fethiyelilere bu davranışlarından ve Ata’ya bağlılıklarından ötürü ödül verilmeli ödül...
Medya’daki bazı kişiler Atatürk’ü savunmak adına yanlış kıyaslamalarda bulunmakta ve hata yapmaktalar. “Bazı futbolcular dört parmak işareti yapmışlar ceza almadılar, Fethiyespor neden ceza alsın?” demekteler. Yahu, el insaf! Bu ikisi bir mi? O dört parmak işareti, Münafık Kardeşlerin simgesi. Siyasetin daniskası hem de... Bunu yapanlar cezalandırılmıyorsa büyük hata.
İslam dünyasını karanlığa gömmek isteyen Münafık Kardeşlerin dört parmağıyla Yüce Atatürk’ü bir tutmak ne kadar yanlış değil mi? Atatürk, İslam dünyasının ve tüm ezilen ulusların öncüsü ve güneşidir. Onun ışığı ile milyonlarca insan aydınlandı.
Bir yanlışlık da Mandela ile Atatürk’ün bir tutulması. Mandela ırkçılığa karşı amansız bir savaşım verdi. Ülkesindeki ırk ayrımcılığını sona erdirdi. İnsanlık açısından yaptıkları önemli ve saygıya değerdir. Ama bir ülke kurmadı Mandela.
Mandela’nın ölümü nedeniyle onu saygıyla anan Galatasaraylı Afrikalı oyuncuların davranışı onurludur. Siyaset yapmak olarak değerlendirilmemeli bu.
Türkiye’de Atatürk’ü cezalandırmak, kişinin kendisini, ailesini, tarihini, varlığını inkârdır. Bu ayıptır, ayıp. Bunu, söz konusu etmek bile utanmazlıktır, en hafif söylemle. Yüce Atatürk’e ceza verenleri bu millet affetmez, onları cezalandırır. Onların da en büyük cezası, verdikleri cezanın utancıyla yaşamlarının sonuna kadar yüzleri kızarmış olarak ömür sürmeleri olacak. Kendinize gelin beyler, kendinize... Aklınızı başınıza devşirin ki ayıplı kişiler olarak yaşamayın şu fani dünyada...

                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       9 Aralık 2013

7 Aralık 2013 Cumartesi

EGE EFESİ FETHİYESPOR


4 Aralık 2013 Çarşamba günü... Yer: Fenerbahçe Şükrü Saraçoğlu stadyumu...  Süper lig lideri Fenerbahçe ile birinci lig sonuncusu Fethiyespor karşı karşıya...
Maç başlamadan iki takım seronomide... Konuk takım Fethiyesporlu futbolcuların formalarında “Yüce Atatürk” yazılı... Ege’nin en güneyinden tüm yurda bir ileti verilmekte. Fenerbahçe seyircisi alkışlıyor bu güzelliği.
Maç sonunda “Yüce Atatürk” yazılı formalar, galip ayrılıyor yeşil alandan. Atatürk yenilir mi bu topraklarda? Yenilmez tabi ki... “Yüce Atatürk” karşısında Fenerli futbolcuların ayakları durdu, solukları kesildi sanki.
Sonuçtan çok “Yüce Atatürk” yerleşti belleklere, kazındı yüreklerin en derin köşesine. Fethiyespor yöneticileri onur duydular “Yüce Atatürk” ile...
1919’da Yunan işgali başladığında dağa çıkan efelerin torunlarının Atatürk sevgisi bambaşka olur. Efeyi bilmeyen, torununu da anlayamaz.
Unutmayın Türkiye’de ilk kurşun Ege’de atıldı. İlk direniş örgütleri orada kuruldu. Yine düşman, Ege’nin mavi sularına döküldü dağlarda kurumuş pıtraklar gibi. Efe, her zaman konuşmaz. Sabır küpüdür. Doğru zamanın gelmesini bekler. Kurusıkı laflar efeye yakışmaz. Efe, bir konuştu mu pir konuşur. Geri dönüşü yoktur konuşmanın. Karar verilmişse bir kez, can pahasınadır. Dün işgalde mavzerini alıp dağa çıkan zeybeklerin torunları, bugün yeşil çimlerde Cumhuriyet’i korumak için söz vermekteler. Çünkü o Cumhuriyet’i, dedelerinin kanı pahasına kurdular. Onu korumak için torunları, gözünü budaktan sakınır mı?
Futbol Federasyonu ceza verecekmiş. PFDK’ya sevk edilmişler. Varsın olsun kimin umurunda? Efe, ufacık bir rüzgârdan düşüp yıkılır mı yere. Aman diler mi BOP eşbaşkanıyla onun müritlerinden.
Varsın damat Ferit özentili kimi sporcular dört parmak işareti yapsınlar. Birey olmayı terk edip bir tarikat şeyhinin kulu olmayı yeğlesinler, Efe torununun umurunda mı bu? İnanmış bir yürek, verilmiş bir karar var: Ferman BOP eşbaşkanınsa, dağlar Kuvayı Milliyecilerindir. Bu topraklar ihaneti affetmez. Toprak tanır kendinden olanı.
İtalyan’a, Yunan’a, kısacası yedi düvele “Eyvallah!” demeyen Fethiyeli, işbirlikçinin kuru gürültüsüne pabuç bırakır mı?
       
                                                           Adil Hacıömeroğlu

                                                           7 Aralık 2013