12 Ekim 2014 Pazar

BİR KADIN, BİR ERKEK YEMEKTE


Bakırköy’de bir alışveriş merkezindeki restaurant... Gece güzel... Poyraz esmekte hafiften... Havada tatlı bir serinlik var. Kapalı ve açık alanlar tıklım tıklım... Oturacak yer yok neredeyse... Boşalan masalar hemen dolmakta... İnsanların konuşmalarının uğultusu, müzik sesini bastırmakta...

Gençler çoğunlukta... Bazı masalarda hararetli tartışmalar yapılmakta... Gençlerin bazılarının yorgun mu yorgun bir görüntüsü var. Sanki akşama kadar taş ocağında çalışmışlar gibi. Omuzlar çökük, yüzler asık, kaşlar çatık...

Ne yazık ki gençlerin çoğunun giyimi özensiz. Sıradanlık, egemen oluyor nedense... Akşam yemeğine gittiklerinin farkında değiller sanki. Erkeklerin çoğu sakallı. Sakallar bakımsız. Mevsimin ılıklığı karşısında siyah renkli giysiler ağırlıkta. Nedense erkekler giyimde birbirine benzeme yarışındalar. Sert görüntü takınmayı beceri saymakta çoğu...

Kadınların makyaj ve giyimlerindeki özensizlik, erkeklerle yarışacak düzeyde... Beden özelliklerini hesaba katmadan giyinmek, çoğu kadını gülünç göstermekte. Kadınların çoğunun saç biçimi birbirinden kopya... Makyajda yaratıcılık çok az...

Keyifle söyleşirken bir çift yan masaya oturuyor. Önce ağırlıklarını boş sandalyelerin üzerine yerleştiriyorlar. İkisi de aynı anda cep telefonlarını alıyorlar ilgi çekici bir çeviklikle. Kadın ve erkek sözleşmişler gibi aynı anda telefonların içine gömülüyorlar. Gözler ekranlara kilitli...

Aynı masada karşılıklı oturmuşlar gibi görünseler de ikisi de masadan uçmuş durumdalar. Telefonda saklı âlemlerin içine gömülmüşler. Masa gittikçe küçülüyor. Kadın ve erkek bir anda yok oldular sanki. Ortada, parmakları sürekli kıpırdayan dört el... Kadın ve erkek yok olup masa küçüldüğünde telefonlar büyüdü, büyüdü, büyüdü her yanı kapladı.

Garson, tüm inceliğiyle “Hoş geldiniz!” diyerek önlerine iki kitapçık uzatıyor. Onların ne garsonu görecek durumları ne işitecek kulakları ne de dermanları var. Parmaklar hızla çalışmakta.

Garson, sözlerini yineliyor şaşkınca. Eller, işini sürdürürken ikisi birde tek gözleriyle garsona bakıyorlar. Anında siparişlerini verip telefon âleminin içinde yitiyorlar.

Bir süre sonra garson yemekleri ve içecekleri getirip özenle masaya yerleştiriyor. Bir süre fark etmiyorlar masadaki değişikliği. Önce kadın bir göz atıyor masaya. Arkasından erkek...

Kadın; çatalı, bıçağı kâğıttan kılıfın içinden çıkarıp tabağın kenarına koyuyor yavaşça. Erkek, yemeklerin geldiğini görünce elindeki telefonu aceleyle bırakıyor masaya. Tabağın üzerine abanıyor vahşi bir kedi gibi. Yok, yok kedi gibi değil... Bir sürüngen gibi desek daha yerinde olacak. Çünkü çiğnemiyor, yalnızca yutmakta bütün bütün... Durmadan yiyor... Bir ara soluk alıp almadığı konusunda kuşkuya kapıldım.

Kadın yemeğe başlıyor usulca. Bir iki söz düşüyor dilinden masanın orta yerine. Sözler, masanın üstünde sahibini beklemekte. Ancak onları kimse sahiplenmeyince masanın soğuk zemininde can çekişmekteler...

“Söz, can çekişir mi?” demeyin sakın. Çekişir... Hem de yürek ağrısıyla can verir. Söz, ağızdan çıkınca yeri kulaktır. Eğer kulaklar tıkalıysa, yürek buzlu cama dönmüşse göğüs kafesinde söz çoğu zaman buharlaşır ağız boşluğunda. Yok olur. Peşine düşseniz de yakalayamazsınız onu.

Adam durmadan yiyor, yiyor, yiyor... Kadın, bir lokma alıyor tabağından özenle. Özenle çiğnemekte lokmasını... Gözleri, adama kilitlenmiş durumda... Erkek, duvar olmuş durumda. Çevresindeki her şeyle iletişimini kesmiş. Yalnızca yemek tabağıyla ilişkisi var.

Kadın, ikinci küçük lokmasını atıyor ağzına. Gözleri yalvarır gibi bakmakta karşısındakine. Bir ışık beklemekte... Ama ışık yanmıyor bir türlü.

Kadın birkaç lokmayı tembelce çiğniyor. İçkisinden bir yudum alıyor isteksizce. Yavaşça çatalı, bıçağı bırakıyor masaya. Telefonu alıyor eline. Parmaklar hışımla dokunmakta tuşlara. Telefon göz, kulak, dil oluyor ona. Bir de yürek olsa elindeki alette iş tamam olacak.

Erkek, yemeğini yorgun bir maden işçisi edasıyla bitirdi. Arkasına yaslanıp derin bir soluk aldı. Sonra kollarını yavaşça yana açarak gerneşti. Yüzü hareket etti sağa ve sola. Arkasından peş peşe esnedi bir timsah umursamalığıyla. Telefonu aldı bıraktığı yerden. Tuşlara ağır hareketlerle dokundu. Gözlerini ovuşturdu yumruklarıyla. Yeniden esnemeye başladı. Telefonu bıraktı. Garsonu çağırdı. Hesabı ödedi bir çırpıda. Montunu giydi hızla.

Kadına seslendi erkek. Demek ki dilsiz değilmiş. Kadın şaşkınlıkla baktı ona. Umarsızca kalktı yerinden. Bolerosunu giydi. Şalını omuzlarına attı. Telefonu çantasına koydu. Çantayı omuza asıp yürümeye başladı. Erkek de yürüdü ardından. Aralarında birkaç adımlık uzaklık var. İkisi de sessiz ve dalgın gecenin içinde yitip gittiler.

Garson masada ne varsa hızla topladı. Erkeğin boş tabağının üstüne, kadının dolu tabağını koydu. Bıyık altından gülümsedi tabak, barda, bıçak ve çatallara. Masa saatlerdir ilk kez bir gülücükle aydınlandı. Aydınlık, gecenin içine koştu. Kapıdan çıkarken o da yok oldu. Öksüz, yetim bir aydınlığın yazgısıdır yok olmak karanlığın dehlizlerinde.

Camdan geceye baktım. Poyraza selam verdim. Yıldızlarla konuşmak için vedalaştım dostlarla. Gecenin içinde yelin serinliğini duyumsadım. İskeleye yürüdüm. Denizin kokusu okşadı yüzümü. Ürperdim. Deniz aracına bindim. Sol yana oturup kıyı boyunca İstanbul’a daldım. Yüz yıllara meydan okuyan tarihsel yapılar alıp götürdü beni bir düş dünyasına.

Yaşamak ne güzel! Hele İstanbul’daysan... Soluk almak, soluk vermek. Denize, balığa doyamamak... Yıldızlarla dost olmak ne güzel... Her lokmayı dost sofralarda çiğnemek ne güzel.
                                                                       
  Adil Hacıömeroğlu

  12 Ekim 2014

4 yorum:

  1. Bir anı-öykü tadında yazı bu. Yer , Bakırköy'de alışveriş merkezi restaurantı . Özensiz giyimli gençlerin çoğunlukta oluşu dikkat çekiyor. Bir masadaki kadın ve erkeğin cep telefonundaki SANAL dünyaya dalışları , orada yitip gidişleri dikkati çekiyor. Sonra yemek yerken yadırganan hareketleri. Birer robot gibi duygusuz , duyarsız görünümleri.. Bu ikili yemek bitiminde yeniden telefonlarındaki sanal dünyada yitmekteler , neden sonra ; ilkin kadın , ardından erkek çıkıp gitmekteler. Sonra bu serüvenin yazarı deniz taşıtına gidiyor ; tatlı serin esintinin okşayışı içinde İstanbul'da yaşamın güzelliğini duyumsayarak... Sürükleyici , akıcı , dilin titiz kullanıldığı bir yazı bu.. Teşekkürler Sn. A. Haciömeroğlu !

    ÖZGEN KARA

    YanıtlaSil
  2. Teknolojiyle, insana konuşmanın unutturulacağına en güzel örnek. İnsana insan olmayı unutturan en güzel örnek. Bu güzel örnek bize söz bırakmadı.

    YanıtlaSil
  3. Ne kadar acı...insanlar konuşmay ıunuttu...teknoloji canavarı hiç bir şey bırakmadaı...daha acısı geçen gün İstanbulda bir cafede kadın ve erkek yanlarındaki çocuklarıyla telefon yüzünden ilgilenmiyorlardı...çocuk gözlerinin içine bakıyor bir şeyler söylüyor ama nafile...harika bir öykü...emeğinize sağlık...

    YanıtlaSil
  4. Teknoloji canavarlığı konusu olmuş yazınız. Güzel anlatımınıza ve yazınıza teşekkürler. Teknoloji yerinde ve zamanında kullanılmalıdır. İnsanlar özel anlarında, birlikteliklerinde bile teknolojiyi ön planda kullanmamalı, önce sevgi ve saygıyı unutmamalıdırlar.

    YanıtlaSil