30 Nisan 2014 Çarşamba

İŞÇİ BAYRAMI


1 Mayıs... İşçinin, emekçinin bayramı... Emeğin, en yüce değer olduğunu bilenlerin günü... İşçiye, alınterine ve emeğe saygı gösterenlerin dayanışma zamanı...
1 Mayıs’ta işçinin sorunları dile getirilmeli. Hızla taşeronlaşan emekçilerin haklarının en yüksek sesle savunulduğu gün olmalı bugün. İş güvencesi ve güvenliği yok edilmekte günümüzde. Emeğe saygı duyan, 1 Mayıs’ı gönülden kutlamak isteyen herkes yok edilen iş güvencesini ve güvenliğini dile getirmeli, gündemde tutmalı.
1 Mayıs’ı kutlayanlar, çalışanların neredeyse üçte birinin asgari ücretle çalıştığı Türkiye’de bu soruna sessiz kalamazlar. Açlık sınırında yaşayan emekçilerin haklarını savunmak yerine, meydan kavgası yapmak, Mayıs’ı kutlamak demek değil.
Neredeyse her gün iş kazası olmakta ülkemizde. Bu kazaların çoğunda ne yazık ki işçi ölümleri olmakta. İşçi ölümlerinin bu kadar çok olduğu bir ülkede alan kavgası mı yapmalı, yoksa iş güvenliğinin sağlanmasını mı bayraklaştırmalı?
1 Mayıs yaklaşmaya başladığında kamuoyunu Taksim kavgası meşgul etmeye başladı. Böyle önemli bir günü anlamsız tartışmalara heba etmek hangi akla hizmettir?
Emeğin, işçinin sorunlarını tartışmak yerine, alan kavgasını ön plana geçirmek kime hizmet eder?
Gittikçe örgütsüzleşen bir toplumda emek örgütlerinin asıl görevi, çalışanların sorunlarını kamuoyuna duyurmak değil midir? Bu yolla halkta sınıf ve örgütlenme bilinci oluşturmak sendikaların görevi olsa gerek.
Emek örgütlerinin bölücü başının posterlerinin taşınacağı bir gösteride işi ne? Etnik ayrıştırma temelinde siyaset yapanlar; ulusu, yurdu parçaladıkları gibi işçi sınıfını da bölerler. PKK, bugüne kadar emeğin yanında hiç yer aldı mı? Etkin olduğu illerde işçiler, özelleştirmelerle vahşi kapitalizmin çarklarında öğütülürken sesini çıkardı mı bölücüler? Bugüne kadar bir işçi eyleminin yanında oldular mı?
Bölücü örgütü solcu sanarak onunla yan yana durmak emek örgütlerini halktan koparmakta. Giderek onların marjinalleşmesine yol açmakta bu durum. Sendikalar halkla, işçilerle birleşmek istiyorlarsa bölücü örgütle aralarına sınır çizmek zorundalar.
Sendikalar, 1Mayıs’ta çalışanların sorunlarını öne çıkarmalı. İnatlaşmalarla zaman öldürmemeli.
Peki, ben nerede olacağım 1 Mayıs’ta? Tabi ki işçi sınıfının yanında...
Son on yılda destansı direnişler yarattı işçi sınıfı. İşte, bu direnişi yaratan işçilerle, sendikalarla kutlayacağım 1 Mayıs’ı.
Ankara ayazında her türlü etnik kökenden, mezhepten çalışanları Türk Bayrağı ve ekmekle birleştiren Tekel işçilerinin yanında olacağım.
BMC direnişinin cesur emekçileriyle omuz omuza vereceğim.
Şişe Cam direnişinde İstiklal Marşı ile direnen işçileri alkışlayacağım.
AKP’nin tüm baskılarına Cumhuriyet ruhuyla karşı koyan Yatağan işçileriyle duygudaşlık yapacağım. Onları tüm kalbimle selamlayacağım.
Bölücü başının posterleri altında değil; Atatürk’ün fotoğraflarıyla bezenmiş bir alanda olacağım. Bölücü flamaların değil, Türk bayraklarının altında gururlanacağım.
BOP eşbaşkanının akil adamlarıyla değil, yüreği Türkiye için çarpan emekçilerle yürüyeceğim.
Kadıköy Meydanında birleşe birleşe kazanacaklarla kol kola yürüyeceğim. İyi bilinmelidir ki işçi sınıfının kurtuluşu birleşmektedir, bölünmekte değil.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       30 Nisan 2014


26 Nisan 2014 Cumartesi

HUKUK DERSİNİ, HUKUKÇULAR VERİR


25 Nisan 2014 günü, Anayasa Mahkemesi’nin 52.kuruluş yıldönümünde Başkan Haşim Kılıç, AKP iktidarını eleştiren sert bir konuşma yaptı. Konuşmasında asıl hedeflediği kişi RTE idi.
Kılıç’ın RTE ve AKP’yi eleştirmesi muhalefetin çok hoşuna gitti. Muhalefet sözcülerinin bu konuşmayla ilgili yorumları peş peşe geldi. Neredeyse hepsi, Kılıç’ın açıklamalarını elleri patlayıncaya kadar alkışladılar.
Haşim Kılıç, on iki yıllık AKP iktidarı döneminin AYM başkanı. İktidar lehine attığı imzalarla tanınmakta kamuoyunda. AKP’nin kapatılmasını da engelleyen kişi. Laiklik karşıtı Anayasa değişikliklerini destekleyen biri.
Geçmişinde İBDA-C’ye yakınlıkduyarlığı var. Cumhuriyet karşıtı düşüncelerle barışık.
On iki yıldır Erdoğan-Gül-Gülen üçlüsünün öncülüğünde yapılan Cumhuriyet kurumlarının tasfiyesi eyleminin yüksek yargıdaki önemli ayağı oldu Kılıç. AKP-Cemaat çatışmasında o da safını seçti. AKP’ye kılıç çekti.
Peki, Haşim Kılıç tarafsız ve bağımsız hukuktan yanaydı da bunca zaman neden sustu? Niye, bugüne kadar AKP hukuksuzluklarına ses çıkarmadı? Cumhuriyetçi aydınlar tutsaklaştırıldığında neredeydi? Türkiye’de hukuk lime lime edilirken neden sesi çıkmadı hiç?
Özellikle CHP sözcülerinin Haşim Kılıç’ın konuşmasına dört elle sarılması anlaşılmaz bir durum. Düne kadar CHP sözcüleri de eleştirdiler Kılıç’ı. Onun hukukçu olmamasını hep dile getirdiler. Bir CHP sözcüsü, Kılıç’ın “hukuk dersi verdiğini” söyledi. Ancak şunu unutmuş olmalı. Hukuk dersi, hukuk eğitimi ve bilgisiyle olur. Hukukçu olmayan biri, hukuk dersi verebilir mi?
17 Ararlık sürecini yanlış yöneten CHP, 30 Mart seçimlerinde önemli bir yenilgi aldı. Cemaat’in yanında olma algısıydı bu yanlışın nedeni. Şimdi de Kılıç’ın ipine sarılmaktalar. Hatta kimi çevrelerde Kılıç’ın CHP’den cumhurbaşkanlığı adaylığı bile ısıtılmaya başlandı. CHP yönetimi bu oyuna gelmemeli. 17 Aralık sürecindeki hata yinelenmemeli.
Haşim Kılıç’tan demokrasi kahramanı da olmaz, Cumhuriyet savunucusu da. Cumhuriyet ve demokrasi kahramanlığı, Atatürk devrimini savunmakla olur.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       27 Nisan 2014


21 Nisan 2014 Pazartesi

CHP’DE BİR AKHDP’Lİ


CHP’nin “Yetmez, ama evetçi” vekili Binnaz Toprak, fırsat buldukça AKP’ye ya da HDP’ye övgüler düzmekte. AKP anayasasına elinden gelen desteği verdikten sonra, bir de “evet” oyu kullanmıştı. Zaten CHP milletvekilliğine aday olurken bunu da saklamadı.
AKP’yi ve BDP’yi öven bu vekil, sanırım fırsat bulamadığından CHP’yi anlatamamakta kimseciklere.
30 Mart seçimleri öncesinde yurttaştan, HDP’ye oy vermesini isteyen Toprak, seçim sonrası da RTE’ye övgüler düzmekte. RTE ve AKP böyle yandaş propagandistler ve Truva atları bulunca seçimleri kazanır tabi ki...
“Biz aile sigortası önerdik, hayali bir şey gibi geldi. İnsanlar sağlık sigortasından ya da bize çirkin görünen TOKİ’lerden çok memnun.”    demekte Binnaz Hanım bir gazeteyle yaptığı söyleşide. Eee, muhalefetin vekili, AKP’nin yaptığı işleri böylesine överse yurttaş neden CHP’ye oy versin?
“Aile sigortası” güzel bir düşünceydi. Ey Binnaz Toprak, sen ve senin gibi CHP’li olmayı bir türlü içine sindirememiş ve Cumhuriyet’le kavgalı vekiller, aile sigortasını halka anlattınız da anlamadılar mı? Kaç kişiye gidip CHP projelerini anlattın ey ithal vekil? AKP,  Cumhuriyet kurumlarını yıkarken hiç karşı çıktın mı? Bugüne kadar CHP’nin neyini savundun sen?
TOKİ’yi övmektesiniz. Dere yataklarında yapılan TOKİ evlerinde can veren yurttaşların sesi olmadınız neden? Buralarda ölen yurttaşlarımızın para kazanma hırsına nasıl kurban edildiklerini neden anlatmadınız halka?
“Tayyip Erdoğan karizmatik bir lider. Halk adamı olmasının payı var. Yaptıkları iyi şeyleri göz ardı etmek gerekmez.” diye sürdürmekte sözlerini Binnaz Toprak.
RTE, sana karizmatik, etkileyici, ikna edici ve hatta çok yakışıklı da gelebilir. Bu, senin bakış açın, ne diyebiliriz buna? Ancak bize sorarsan durum farklı. Başbakana bakınca cehalet görüyorum. Halkına, yurttaşlarına, muhaliflerine kin ve nefret dolu bakışları olan bir diktatör görmekteyim. Beğeniler değişir kişiden kişiye... Eğer siz, bir diktatörü bu kadar sevimli görüyorsanız, çaresiz kalan halk ne yapsın?
Binnaz Hanım, “RTE’nin halk adamı olduğunu” söylemekte. Halkını yoksullaştıran, bunca yolsuzluğa göz yuman, yurttaşına hakaret eden, komşularını kan gölünde boğmak isteyen birinden halk adamı olur mu?
Halkına kazık atan birinden halk adamı olur mu?
Dün dediğini, bugün inkâr eden kişiden halk adamı olur mu?
Demokrat olmayan birinden halk adamı olur mu Binnaz Hanım?
Binnaz Hanım, “Yaptıkları iyi şeyleri göz ardı etmek gerekmez.” Demişsiniz. Hükümetin yaptığı iyi şeyleri(varsa) sizin övmeniz gerekmez. Zaten AKP sözcüleri, bire bin katarak anlatmakta bunları. Yoksa onları yetersiz mi buldunuz da siz de AKP’yi övgü kervanına katıldınız.
Bakın Binnaz Hanım, sizin bir muhalefet milletvekili olarak göreviniz; AKP’nin yapamadığı ya da yanlış yaptığı şeyleri halka anlatmaktır. Sanırım siz, “Yetmez, ama evetçiliğinizin” etkisiyle olsa gerek hala RTE’yi bir demokrasi kahramanı(!) olarak görmektesiniz. Eee, bu durumda sizin CHP’de ne işiniz var. Truva atı olmayın. Gidin kahramanınızın, karizmatik liderinizin yanına. İnanın herkes için bu çok iyi olur.
Herkes sormakta “CHP niye seçimlerde yenildi.” diye... Bir partinin böyle vekilleri oldukça sırtı yerden kalkmaz.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       21 Nisan 2014

                                                           

19 Nisan 2014 Cumartesi

CHP, AYNI ÇUKURA BİR DAHA DÜŞMEMELİ


30 Mart yerel seçimlerinde CHP’nin yenilgisinin en büyük nedenlerinden biri, Cemaat’le ittifak yaptığı algısının kamuoyunda yerleşmiş olmasıdır. Kendi gücüyle değil de Cemaat’in ses kayıtlarıyla AKP’yi yeneceğini düşünen CHP yönetimi büyük bir hayal kırıklığına uğradı.
30 Mart geride kaldı. Geleceğe bakmak gerek artık. 30 Mart, deneyimlerle dolu ders alınması gereken bir seçim. Kişiler ve kurumlar yenilgilerden gerekli dersi alırlarsa gelecekte büyük utkuların kahramanları olabilirler. Yeter ki doğru değerlendirme yapacak bir aklın egemen olması gerek.
Atalarımız “Deli bile düştüğü çukura iki kere düşmez.” demiş. Ne kadar güzel bir söz. Tabi yaşamdan, yanlışlardan ders almasını bilenler için... Aynı hataların yenilenmesi, yaşamdan ve yanlışlardan ders alınmamasını gösterir. Bu nedenle CHP, 30 Mart’taki stratejik yanlışları yapmamalı cumhurbaşkanlığı seçimlerinde. AKP’nin algı yönetimi oyununa gelmemeli. Kısacası AKP’nin açtığı çukura düşmemeli.
Gül’ün açıklamasından sonra AKP yandaşları, cumhurbaşkanlığı seçiminin Abdullah Gül’le Erdoğan arasında geçeceği algısını yaratmak için kolları sıvamış durumdalar. Televizyon ve gazetelerdeki tüm tartışmalar bu doğrultuda yönlendirilmekte. CHP yöneticileri de bu tartışmaların içine çekilmek istenmekte. Dün Cemaat’le ilişkilendirilen CHP, bugün de Abdullah Gül’le ittifak yapmış gibi gösterilme çabası var. Daha önce bazı CHP yöneticilerinin Gül lehinde talihsiz bazı demeçleri olmuştu. Peki, CHP yöneticileri bu tuzağa düşerler mi?
CHP’nin, Türkiye ortalamasının altında kültür düzeyine sahip bazı yöneticileri bu konuda hevesli olduklarını göstermekte. Kendilerine uzatılan her mikrofona konuşmak zorunda hisseden bu yöneticiler, AKP’nin tuzaklarına kolayca düşmekteler. Ne yazık ki CHP’nin üst düzey yöneticilerinin çoğunda olayları, siyasal gelişmeleri, düşünsel çatışmaları tahlil edecek yetenek, bilgi, kültür ve bakış açısı yok. Bu nedenle CHP yönetimi karar alarak bir strateji belirlemeli ve yöneticilerin uluorta açıklamaları önlenmeli.
CHP, RTE ile Gül arasındaki çekişmeye müdahil oldukça konunun kamuoyunda canlı tutulmasına yol açar. Bu da CHP adayının kazanma olasılığını azaltır. Konuyla ilgili CHP sorumlu davranmalı. Kişilerin egolarını tatmin etmek için basına açıklama yapma hastalıkları otanmalı. Cumhuriyet’in varlığı, korunması; kişilerin egolarının tatmin edilmesinden çok çok önemlidir. Bu iyice bilene...
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       19 Nisan 2014


18 Nisan 2014 Cuma

GÜL, RİCAT EDİYOR


Abdullah Gül,19 Nisan 2014 günü Kütahya gezisinde cumhurbaşkanlığı seçimiyle ilgili beklenen açıklamasını yaptı. Tabi, bu açıklamayı herkes kendince yorumlayacak. Birçok kişi, Gül’ün siyasetten çekildiğini söyleyecektir kuşkusuz. Gül’ün siyasetteki stratejisi nedir? Bu soruyu yanıtlamaya çalışalım.
Öncelikle RTE’nin 16 Nisan günü yaptığı açıklamayı anımsamakta yarar var. “Köşk’e çıkarsam halkın cumhurbaşkanı olurum. Anayasal yetkilerimin tümünü kullanırım.” demekte Erdoğan. Bu sözler, ne anlatmaktadır? “Halkın cumhurbaşkanı olurum.” derken bundan önce TBMM’ce seçilenleri halkın cumhurbaşkanı saymamakta RTE. Bu, anlamlıdır. 10 Ağustos öncesi stratejisini bu sözle açıklamakta Recep Tayyip. Derin bir popülist kampanya ile halkın karşısına çıkacak AKP.
“Anayasal yetkilerinin tümünü kullanmak” ile hükümet toplantılarına sürekli başkanlık edeceğini anlatmakta RTE. Kısacası yürütmeyi kendi elinde tutacak Erdoğan. Yani, seçilecek başbakan Akbulut bile olamayacak. Yalnızca yasal gereklilik nedeniyle gölgesi olacak, AKP’nin 10 Ağustos sonrası başbakanı. Erdoğan, cumhurbaşkanının yasama, yürütme ve yargı ile ilgili yetkilerini fiili durum yaratarak diktatörlüğünü resmen uygulamak niyetinde. Zaten mevcut durum da gidişatı göstermekte.
RTE, açıkça AKP‘den elini ayağını çekmeyeceğini söylüyor. Kendisi cumhurbaşkanı olursa yerine gelecek kişi, Türkiye’nin başbakanı değil; kendisinin vekili, gölgesi olacağını anlatmakta. AKP lideri kendini başkan, hatta devletin sahibi kral olarak görmekte. Kasayı, masayı ve yasayı dilediğince yönetmek, avucunda tutmak istemekte.
Tabi, Erdoğan’ın tüm hesapları kazanmak üzerine. Eğer muhalefet yerel seçimlerde yaptığı hataları yapmazsa Erdoğan’ın kazanma olasılığı çok az. RTE, Çankaya’ya çıkarsa muhalefetin acemiliklerinin oluşturduğu yardımlarla çıkar.
Abdullah Gül, Erdoğan Çankaya çıkarsa eğer, partiyi de hükümeti de bırakmayacağını gördü. Gül, RTE’nin basit bir memuru olmayı reddetti. Zaten RTE de bu görev için Gül’ü düşünmemekte. Erdoğan, kendisine kayıtsız, koşulsuz bağlı birisini çoktan düşündü bile terk edeceği koltuğa.
“Bugünkü şartlar çerçevesinde benim gelecekle ilgili bir siyaset planımın olmadığını da doğrusu burada paylaşmak isterim.” demekte Gül. Bu sözler, siyaseti tamamen bırakmak değildir. Bugünkü koşullarda aday olmadığını açıklamakta.
Yarın, koşullar değişince kararlar da değişir. Günün koşulları, geri çekilmesini gerektirmekte Gül’ün. Geri çekilen güç, tahkimatla güçlenir, geri döner.
Gül’ün, bugünkü koşulların altını çizmesi önemlidir. AKP’de bu sözlerin karşılığı vardır. Ancak RTE gücünü koruduğu sürece kimse sesini çıkaramaz. Ama şimdilik... Önümüzdeki günler çok şeylere gebe. Siyaset alanında büyük savaşımlar olacak.
Erdoğan’la gül arasındaki çekişmede muhalefet saf tutmamalı. Yerel seçimlerde yapılan hatadan ders çıkarılmalı. Erdoğan’a karşı Gül’ün yanında olma algısı yaratılmamalı toplumda. Böyle bir algı, RTE’nin işini kolaylaştırır.
Gül, siyaseti bırakmadı; ricat etti. Üstelik seçimlere çok var. Bu işin seçim sonrası da var. Erdoğan’ın darbe yemesini, yenilmesini bekleyecek. Nerede mi? Siyaset kavgasının göbeğinde.
      Bakalım, ricat bir işe yarayacak mı? Yoksa halkın gücü, hem RTE’yi hem de Gül’ü siyaset çöplüğüne süpürecek mi?

                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       18 Nisan 2014


17 Nisan 2014 Perşembe

KÖY ENSTİTÜLÜ TÜRKÇE ÖĞRETMENİM


1971’in sonbaharıydı. Ortaokul ikici sınıfa yeni başlamıştım. Okulumuz çok kısıtlı olanaklarla eğitimini sürdürmekteydi. Dört ana dalda öğretmenimiz vardı. Birçok dersimize aynı binada bulunduğumuz ilkokulun öğretmenleri girerdi.
Hayrat Ortaokulu’nun dördüncü dönemi öğrencileriydik. Okul, bölgenin tek ortaokulu olduğu için zamanında okuma olanağı bulamayan birçok öğrenci dağları, tepeleri, dereleri aşarak okula gelmekteydi. Bu nedenle benim gibi merkezde oturan ve zamanında okula giden, biraz da bilinçli ailelerin çocukları ufacık kalıyorduk bu sakallı bıyıklı öğrencilerin arasında. Evli öğrenciler vardı sınıfımızda.
Kız öğrenci sayısı oldukça azdı. Kızların okula gönderilmesini günah sayan bir anlayış egemendi o zaman toplumda. Kızlar; utangaç, çekingen, ürkek tavırlarla yol kıyılarından görünmez bir zırhla okula süzülürlerdi adeta. Bazı sınıflarda kız öğrenci hiç yoktu. Bazılarında ise üç beş kişi bulunurdu. Kızlar, ayın yere inmiş suretleriydi sanki. En küçük gülüşleri bile pencereleri kör sınıflarımıza sonsuz bir aydınlık yayardı.
Bazı öğrenciler çok uzaklardan gelirdi. Kilometrelerce yol, derin söyleşiler ve oyunlar arasında göz açıp kapayıncaya kadar bitiverirdi. Giysiler genellikle beş benzemezdi.
Sıcağa, soğuğa, yağmura, çamura aldırış etmeden keçi yollarından keyifle yürünürdü okula. Tıpkı Ceyhun Atuf Kansu’nun “Dünyanın Bütün Çiçekleri” şiirinde anlatıldığı gibi. Kimi kuş olur uçar, kimi tazı olup soluk soluğa koşardı yolları. Kimi büyümüş, olgunlaşmış bir ağabey, beyefendi tavrındaydı; kimileri de kabadayı görüntüsü takınarak kendince külhanbeyi idi.
Okula gidiş gelişte çoğu zaman derslerle ilgili konuşulurdu. Konular tartışılır. Konuyu iyi anlayıp bilenler sabırla dinlenirdi. Bazen uzun tartışmalar da olurdu. Aslında bu konuşmalar güzel bir ders çalışma yöntemiydi.
Ortaokulumuz açıldığında yeni bina bulunamadığından ilkokulun altında kullanılmayan toprak zeminli bölüm düzenlendi, duvarlarla bölündü ve eğitime hazır duruma getirildi. Bazı sınıfların pencereleri tuvalete giden küçük koridorlara bakardı. Bu nedenle bu sınıflar aydınlık değil, loştu. Orta ikide bizim sınıfımızın bir penceresi tuvalet tarafına, diğer üç penceresi de bahçeye bakardı. Bahçenin bir bölümü fındıklıktı. Bu fındıklık genellikle okuldan kaçan öğrencileri de saklardı içinde.
Sınıfımız kalabalıktı. Bir sırada üç kişi otururduk. Ben küçük olduğum için iki delikanlının ortasında sıkışık bir durumda ders dinlerdim.
Okul müdürümüz ve Türkçe Öğretmenimiz Tayyar Cebiroğlu’ydu. Kendisi de aynı yörenin insanıydı. Sarışın renkli gözlüydü. Dik yürümeye ve yürürken ufka bakmaya özen gösterirdi. Çok disiplinliydi, çünkü günün koşulları öyle gerektirmekteydi. Orta birinci sınıfta ilk dersimize geldiğinde temiz Türkçesi ilgimi çekmişti. Diksiyonu güzeldi. Dile egemenliği, örnek oluşturmaktaydı.
Okulda küçük bir kitaplık vardı. Özellikle Türk romancılarının kitaplarına ilgi duymaktaydım. Fırsat buldukça okurdum o zaman.
Tayyar Bey, Kars Cılavuz Köy Enstitüsü mezunuydu. Tabi, bu durum eğitim anlayışına da yansımaktaydı. Ben de bir köy enstitülü babanın çocuğu olarak ona yakınlık duymaktaydım.
Şimdi gelelim asıl konumuza... 1971 yılının sonbaharına... Öğretim yılı başıydı. Türkçe dersimiz vardı. Öğretmenimiz koridorda göründüğünde herkes yerine oturdu. Sınıf derin bir sessizlik içindeydi. Öğretmenimiz dimdik sınıfa girerken sınıfı süzüyordu bir yandan gururla. Elinde bir kitap vardı. Kitap değil de sanki yeni doğmuş bir bebeği taşıyordu kucağında.  Özenle tutuyordu koynunda kitabı. Kararlı adımlarla yürüdü. Karatahtanın önünde tam orta yerde durdu. Gururla gülümsedi (Çok az gülümserdi.). Sınıfı süzdü Atatürk bakışlarıyla. O, baktıkça sınıftaki sessizlik derin merakın heyecanıyla artmaktaydı. Sanki yaşam durmuştu. Tüm gözler, Tayyar Bey’in kucağında bebek titizliğiyle taşıdığı kitaba dönmüştü.
Sınıftaki herkesin meraktan çatlayacağı bir anda öğretmenimiz, gururla konuşmaya başladı.
“Çocuklar! Bu kitabın yazarı okul arkadaşım Ümit Kaftancıoğlu. Kitabın adı, Dönemeç... TRT Büyük Ödülünü aldı. Sizlere bu öyküyü okumak istiyorum.” dedi. Bu nasıl bir gururdu görmek gerek, sözcüklerle anlatılacak bir şey değil. Sanki ödülü kendisi almış gibi sevinen biri. Arkadaşının başarısından bu kadar mutlu olma alçak gönüllüğü ve insanlık erdemi... Az görülen bir şey... Bunun için köy enstitülü olmak gerek sanırım. Yüce gönüllük de bu olsa gerek.
Şimdi öyle mi? En yakının başarısını kıskanmaktan çatlayan alçak dağları yarattığını düşünen komplekslilerden geçilmiyor her yan. Arkadaşının başarısını kendine övünç kaynağı yapan kaç kişi var?
Dönemeç’in okunması, birkaç ders sürdü. O sırada tüm sınıf, Garip Tatar oldu. Herkes dört arkadaştı Cılavuz yolunda.
Köyden okula yürürken kendimi Garip Tatar’ın yerine koyar, hayaller kurardım her şeye dair. O günden sonra kitaplar aşkım, yoldaşım oldu. Dönemeç’ten sonra yaşamımın en keskin dönemeçlerini döndüm kitapların yoldaşlığında.
11 Nisan 1980’de hain kurşunlar, Dönemeç’in kahramanı Garip Tatar’ı kopardı yaşamdan. Yüreğimden bir şeyler koptu. Derin bir sızı duyumsadım içimde. Radyodan Ümit Kaftancıoğlu’nun öldürüldüğünü işittiğimde bir yıllık öğretmendim. Günlerce Garip Tatar’ı düşündüm. Tayyar Öğretmenimin gururlu bakışlarına kilitlendim. Cılavuz’a giden engelleri çocuk yüreğiyle aşan adam, hain pusuya yenik düşmüştü. Türkiye’mde ne ilk ne de son aydının katledilişiydi bu...
Şanslıydım... Köy enstitülü birçok öğretmen esin kaynağım oldu. Atatürk sevgim, Cumhuriyet sevdam bu sayededir. Eğer onlardan Kubilay’ı dinlemeseydim, bilebilir miydim vatan aşkının ne demek olduğunu? Enstitüler kapatılalı yıllar oldu. Ancak gezin yurdun dört bir yanını. Her yerde bir yapıt görürsünüz Köy enstitülülerden. Öğretmenliği, saygınlığının doruğuna çıkaran bu öğretmenlerimiz değil miydi? Kuş uçmaz, kervan geçmez ata topraklarına uygarlık ışığını götürenler unutulur mu hiç? Onların hepsini saygı ve minnetle anmak görevimiz...
                                                           Adil Hacıömeroğlu

                                                           17 Nisan 2014

15 Nisan 2014 Salı

"OCCUPY" DE NE DEMEK?


12 Nisan 2014 Cumartesi günü CHP Genel Merkezi, bir grup genç tarafından işgal edildi. 30 Mart seçimlerinden sonra sosyal medyada “Occupy CHP” adıyla örgütlendiklerini söyleyen gençler, günler öncesinden CHP’yi işgal edeceklerini söylediler.
Eee, “işgal” denince kamuoyu da heyecanlandı birden. Ancak şu “occupy” sözcüğü kafaları karıştırdı, bazı CHP’liler bu işgal işine şüpheyle bakmaya başladılar. Kimileri yüksek sesle bu “occupy” işinde bir bit yeniği var, demeye başladılar yüksek sesle.
CHP işgal edilecek de Genel Merkez yöneticileri ne yapacaktı acaba? Bu bu sorunun yanıtını da sayıları az bazı kişiler merak etmekteydi. 
İşgalciler, Genel Merkez’e geldiklerinde, neredeyse bazı yöneticiler zil çalıp oynayacaklardı. En önde TR 705 olunca “occupy”nin ne amaçla örgütlendiği de anlaşıldı kısa sürede.
TR 705, “occupy”leri “Dükkân sizin!” diyerek karşıladı. Eee, CHP dükkân olunca TR 705 de kendini oranın sahibi sanmakta. Tabi, TR 705’in bu nüktesi(!), CHP’yi yönetenlerin toplumu anlama düzeylerini göstermek açısından ilgi çekici.
Gençler, güya işgali gerçekleştirip oturdular Genel Merkez’de kendilerine gösterilen yere. Kendilerince bir forum yapmaya başladılar. Ama o da ne? Çok geçmeden gençlerin bir bölümü salondan ayrılmaya başladılar. Bazıları söylenerek bazıları da sinirli bir yüzle ayrıldılar oradan.
“Occupy”ler, CHP’ye Gezi ruhu taşıyacaklarmış. Haziran Direnişine katılan biri, “occupy moccupy” diye bir şeyin orada olmadığını görmüşlerdir. Orada egemen dil Türkçe idi. Tüm tanımlamalar, iletiler, göndermeler, nükteler, sataşmaları anadillerinde yaptı haziran kahramanları. Antiemperyalist bir eylemde Amerikanca yoktu. Buradan da anlaşıldığı üzere hem “occupy”ler hem de CHP yöneticileri Gezi ruhundan habersizler.
“Occupy”ler, CHP’yi formatlayacaklarmış. Formatlamak demek, geçmişi tamamen silmek demek. Bu sözle ne yapmak istedikleri belli. CHP’nin kurtarıcı, kurucu, devrimci kimliğini yok etmektir amaçları. YCHP yönetiminin sinsice sürdürdüğü liberalleşme politikalarını partiye egemen kılmak istemekteler. Atatürk’süz bir CHP ile ABD sularında yelken açmak içindir bunca çaba.
Unutmadan söyleyelim, “occupy”ler altıoku yeniden yorumlayacaklarmış. Anlaşılacağı üzere Kemalizm’i söküp atmak niyetindeler CHP’nin genlerinden. Yakında CHP’nin amblem ve tüzüğü tartışmaya açılırsa şaşırmamak gerek.
CHP, devrimci bir partidir. Yaptığı en önemli devrimlerden biri de dil devrimidir. Partiyi yenileştirmek isteyen birilerinin bunu önemsemeyerek yapacakları eylemin adını Amerikanca koyması ilginçtir. Yine eylemin genel olarak biçimine bakıldığında ABD kokmakta.
Devrimci partiyi yenileştirmek isteyenler, “Haziran (Gezi) Direnişi” diyemiyorlar. “Direniş” sözcüğünü kullanmak yerine ruh çağırmaktalar. Nereden mi? Güya Gezi’den, ama aslında Okyanus ötesinden.
Peki, bu “occupy”ler nereden çıktı?
CHP, 30 Mart seçimlerinin asıl mağlubudur. Yenilgiyi seçmene, örgütlere anlatmakta zorlanmakta CHP yönetimi. Bunun için yenilgiyi konuşmamak için “occupy”ler ortaya çıkarıldı. Senaryo çok basitti. Oyun başlamadan herkes anladı asıl amacı.  Oyunun basitliği, senaryoyu yazanların siyasal anlayışının sığlığını göstermekte.
CHP’yi formatlamak isteyenler şunu bilsin ki, o geçmişte bir ulusun tarihi yatmakta. Bir ulusun tarihini silmeye çalışanları halk, siyaset çöplüğüne süpürgenin sapıyla süpürür.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       15 Nisan 2014



14 Nisan 2014 Pazartesi

CUMHURBAŞKANI ADAYLIĞI


Yerel seçimler yapıldı, sıra cumhurbaşkanı seçimine geldi. 30 Mart’tan itibaren kamuoyunda adaylık tartışmaları aldı yürüdü. Yandaş ve merkez medya şimdiden iki adaya odaklanmış durumdalar: Gül ve Erdoğan...
Yandaş ve merkez medya sanki AKP adayının kazanması garantiymiş gibi cumhurbaşkanı seçiminin Gül ile Erdoğan’ın kendi aralarında anlaşmasıyla olup biteceği izlenimi yaratmaktalar. Hani, Türkiye’de sandık vardı? Millet iradesi her şeyin üstündeydi hani?
AKP yandaşlarına göre millet iradesi, Gül ve Erdoğan’ın iradesi. Onlar, kendi aralarında karar verdiler mi iş tamam. Köşk’e oturacak kişi, sandıktan değil, bu iki zat-ı muhteremin dudakları arasından çıkar. Millet de bu karara uyar.
Aslında AKP yöneticileri “millet iradesi” diye diye milleti, iradesiz duruma getirmekteler. Milletin kararını, AKP lideri belirlemek istemekte. Basın propagandasıyla yurttaşları koşullandırmaktalar. Anlayacağınız millet iradesine ipotek koymaktalar.
AKP, cumhurbaşkanı adayı konusunda yoğun bir biçimde çalışırken muhalefet ne yapmakta? Muhalefet, bu konuda ne yazık ki ne yapacağını bilmiyor. Her zaman olduğu gibi seçime beş kala kazanma olasılığı zayıf bir aday gösterirler ve Köşk’ü altın tepside AKP’ye sunarlar.
Atatürk’ün Çankaya’sını AKP işgalinden kurtarmak için ne yapmalı? Muhalefet kimi aday göstermeli?
Öncelikle şu anda basında adları ortaya atılan ve muhalefetin desteklediği söylenen cumhurbaşkanı adaylarından hiçbiri kazanmak için yeterli değiller. Bu adaylardan birinin gösterilmesi durumunda AKP adayı, seçimi çok rahat kazanır.
AKP’nin gerileyeceği, yenileceği, iktidardan düşeceği seçim cumhurbaşkanlığı seçimidir. Konuyu muhalefet çok ciddiye almalıdır. Öncelikle hem halkın geleceği ile ilgili hem de Cumhuriyet için muhalefet sorumlu davranmalı. AKP destekçisi köşe yazıcılarının, dünyadan habersiz sözde liberal aydınların önerilerine kulak asmamalı. Çünkü bu kişilerin önerileri muhalefeti kaybettirip AKP’nin yolunu açmak içindir.
Muhalefet, doğru aday gösterdiğinde seçimi kazanır. Köşk’e Cumhuriyet değerlerine bağlı bir cumhurbaşkanı oturur. Bu adayın nitelikleri ne olmalı?  Öncelikle aday gösterilecek kişi, Cumhuriyet değerlerini ve yaşam biçimini özümsemiş ve yaptığı çalışmalarla toplumun güvenini kazanmış olmalı. Siyasetten gelmeli. Ancak bu kişi, siyasetin yeniklerinden değil; galiplerinden olmalı. Siyasal yaşamında yenilgisi olmamalı. Yalnız üyesi olduğu partinin gücüne dayanarak değil, kendi gücüyle de seçimlerden utkuyla çıkmalı.
Cumhurbaşkanı adayı olacak kişi, yönettiği yeri marka durumuna getirmiş biri olmalı. Hem ulusal hem de uluslar arası saygınlığı olan bir cumhurbaşkanı adayına kim oy vermez ki? Cumhurbaşkanı adayı, halkın değerlerini iyi bilmeli. Tarih, kültür, sanat, siyaset, edebiyat, bilim, teknik konularında bilgili olmalı. Üretken, yaratıcı örnek bir insan yakışır Çankaya’ya.
Evet, yukarıda saydığım ve yer darlığından sayamadığım birçok özelliğin olduğu cumhurbaşkanı adayım Prof. Yılmaz Büyükerşen’dir. Neden mi?
1999’dan beri seçimlerde yenilmemiştir. Partisi DSP, yüzde bir buçuk oy alıp çöktüğünde Yılmaz Hoca, yüzde elliyi aşkın oy alarak belediye başkanlığı koltuğunu korudu. Daha sonra girdiği iki seçimde de partisinden daha çok oy aldı. Her türlü siyasal görüşün oy verdiği biri oldu Yılmaz Hoca.
Bugün dünya çapında kaç kentimiz marka değeri taşır? Tabi ki Eskişehir başta gelir. Her gün onlarca tur otobüslerinin uğrak yeridir Eskişehir. Yönettiği kentte istihdam yaratan ender belediye başkanlarındandır. Üstüne üstlük bir Cumhuriyet beyefendisidir.
Prof. Yılmaz Büyükerşen’e hem CHP hem de MHP tabanları tam destek verir. AKP tabanından önemli bir destek alır. BDP’nin modernleşmeci laik kesiminin de oy verebileceği biridir.
CHP, şapkadan tavşan çıkarmayı bırakıp kendi değerini fark etmeli. Seçim yenilgileriyle siyaset mezarlığında olan kişilerden medet ummasın. Geçmişin iflas etmiş sağ politikacılarını parlatmaya çalışmasın. Onları parlatacak zımpara da cila da bulunmaz. Hele yaşamı boyunca girdiği her seçimde yenilmiş kişileri gündeme bile getirmesin. Bu süreçte Cemaat tuzağına da düşmemeli CHP, 30 Mart’ta olduğu gibi.
MHP yönetimi, sorumlu davranmalı. Parti çıkarlarını bir kenara itip Türk Milletinin geleceğini ön planda tutmalı. Çünkü Cumhuriyet değerlerini savunan birinin Çankaya’ya çıkması tüm bölücü planları iflas ettirir.
Milletin birliği, vatanın bütünlüğü hem CHP’nin hem de MHP’nin önceliği olmalı. Vatan varsa partiler olur. Millet varsa siyaset yapılır. Halk varsa yaşam sürer. Cumhuriyet olursa adam gibi, başı dik yaşanır bu cennet vatanda.
Atatürk’ün dediği gibi: Cumhuriyet fazilettir. Atatürk’ün koltuğuna da erdemli kişiler yakışır.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       14 Nisan 2014


10 Nisan 2014 Perşembe

AKP’NİN 17 ARALIK STRATEJİSİ


17 Aralık sabahı başlayan rüşvet ve yolsuzluk operasyonu ilk başta AKP yönetimini şaşırttı. Ne yapacaklarını, ne diyeceklerini bilemediler bir süre. Hatta AKP yöneticilerinden doğru dürüst açıklama bile yapılmadı kamuoyuna. Herkes kendi derdine düştüğünden bir süre üst yönetim arasında ilişki bile koptu diyebiliriz.
İçişleri bakanlığına bağlı polisler, bakanın oğlunun evini arayıp para kasalarına el koymaktayken bile Bakan Bey, ne olduğundan haberdar değil. Günün ilk yarısında hükümet duruma egemen değildi. İktidar böyle de muhalefet nasıldı? Muhalefet de durumu tam olarak kavrayamadı. Sandılar ki akşama, hükümet istifa ederek çekilir. Cemaat’in komplolardan gelen gücü muhalefetin başını döndürdü. Bu gücün karşısında iktidarın fazla dayanamayacağı düşüncesi, muhalefet sözcülerinin tavırlarında görülmekteydi. Zaten bu süreçte muhalefetin geliştirdiği strateji, Cemaat’in gücüne dayalıydı. Kısacası muhalefete göre Cemaat, AKP’yi yıpratacak; onlar da iktidar partisine karşı güçlenecekler.
AKP’nin şaşkınlığı uzun sürmedi. Bunda muhalefetin tavrı önemli rol oynadı. Muhalefetin Cemaat operasyonlarına tam desteğini gören AKP, kendi stratejisini ortaya koydu.
AKP, öncelikle Cemaat operasyonlarının dış destekli olduğunu öne çıkardı. Gülen’in ABD’de yaşaması, bu savı destekledi. Türkiye halkının en nefret ettiği ABD ve İsrail’i Cemaat’in dış desteği olarak ortaya koyarak RTE, toplumdaki antiemperyalist yönelimi kucaklamaya çalıştı. Konu emperyalizme karşı mücadele olduğuna göre bunun adı da “İstiklal Savaşı” olmalıydı. İşte, RTE’nin beyazcamlara çıkıp “Cemaat’e ve dış destekçilerine karşı yeni bir İstiklal Savaşı verdiklerini” söylemesi, operasyonun etkisinin kırıldığı andır. Bu sav, İstiklal Marşı ve bayrağın yer aldığı reklamlarla pekiştirildi. AKP, hakkı olmadığı halde 1919 değerlerini sahiplenerek Cemaat kuşatmasını savdı. Nedense YCHP yönetimi, 1919 ruhunu köhnemiş bulduğunu sık sık açıklamaktaydı.
Cemaat’in peş peşe ses kayıtları açıklaması toplumda ters tepti. Topluma, “Benim seçtiğim hükümete karşı dış odaklarca ses kayıtları yoluyla komplo kuruluyor.” düşüncesi egemen oldu. AKP’den kopmakta olan seçmen kitlesi, dış destekli olduğunu düşündüğü bir siyasal operasyon karşısında hükümetini savunma refleksi gösterdi. Hükümetine ve AKP’ye sahip çıktı.
Yolsuzluklara gelince... AKP’ye oy veren seçmenlerin büyük bir çoğunluğu, hükümet üyelerinin yolsuzluk yaptığına inanmakta. Ancak bu yolsuzlukların hukuk çerçevesinde çözümlenmesi gerektiğini düşünmekteler. 30 Mart öncesi ve sonrasında AKP’ye oy veren birçok yurttaşla konuştum. Onlara: “Neden AKP’ye oy veriyorsun?” sorusunu yönelttim. Hemen hepsinin yanıtları benzerdi. Dışa karşı milli bir refleksti asıl neden. CHP ve MHP yönetimlerini de bu noktadan suçlamaktaydılar. Birçok yurttaş CHP ve MHP’nin tavrı için “Kendi düşünceleri ve uygulayacakları projeleri yok, Cemaat’in dış desteklerinin kuyruğuna takılıyorlar.” demekteler.
Ne gariptir ki Cumhuriyet’i kuran, ulusal bağımsızlığımızı kazanmamıza öncülük eden CHP ile milliyetçiliği dilinden düşürmeyen MHP; iktidarın yaptığı bir algı operasyonuyla dış odakların yanında gösterildi. Bu algı operasyonuna karşı CHP ve MHP yönetimleri ne yaptı? Hiçbir şey...
CHP ve MHP yönetimleri umutlarına tamamen ses kayıtlarına bağladılar. Cemaat, AKP’ye vuracak, muhalefette güçlenerek seçim kazanacak. Anlaşılacağı üzere seçim başarısını kendi çalışmalarına değil de Cemaat operasyonlarına bağlayan bir muhalefet...
CHP yönetimi, kendi parti tarihinden gelen gücünün farkında değil. Dün AKP’ye kalem sallayan kimi köşe yazıcılarını CHP’nin seçim otobüsünün üzerinde görmek iç acıtıcı. Yıllardır AKP değirmenine su taşıyan sözde aydınlar, CHP’ye iyi rüya görürler mi?
Cemaat ve AKP, Cumhuriyet’imizi yıkarken ulus devletimizi parçalamanın eşiğine getirirken ABD’den sonsuz destek aldılar. CHP, halka bunu anlatmalı. AKP’nin ABD ve İsrail’le kol kola girerek Türkiye’yi nasıl Ortaçağ karanlığını ittiğini, Ortadoğu’yu nasıl kan gölüne döndürdüklerini anlatmalı.
AKP’nin algı operasyonunun rüzgârına kapılarak birtakım liberal yazıcıların yönlendirmesiyle kuru yaprak misali sağa sola uçuşarak politik başarı kazanılmaz. Önce kendi gücüne güvenmeli CHP. Kendi gücüne, tarihine, adaylarına güvenerek halkı kucaklamalı 1919 ruhuyla.
                                                           Adil Hacıömeroğlu

                                                           10 Nisan 2014

9 Nisan 2014 Çarşamba

BAK AHMET, CUMHURİYET FAZİLETTİR?

                                 

Hürriyet Gazetesi’nin köşe yazıcılarından Ahmet Hakan, 8 Nisan 2014 günü “Ulusalcıların CHP’si Yüzde kaç Oy Alırdı?” başlıklı bir yazı yazdı. Yazı, Cumhuriyet’e ve kurucularına karşı iftiralarla dolu.
Kişi bilgisiz olabilir, kendi düşüncesinden olmayanlara düşman da olabilir; ancak iftira atamaz, yalanla bir dönemi karalayamaz.
Yazının ilk bölümünde YCHP’yi kendince değerlendirmekte Hakan. CHP’nin aday göstermedeki ilkesizliğini övmekte. Laiklikten ayrılmasını, açılıma (bölücülüğe) destek vermesini, sağa açılmasını, muhafazakârlığa göz kırpmasını beğenmekte köşe yazıcısı.
Ahmet Hakan’ın hoşuna giden şey, YCHP’nin kendi çizgisine (AKP çizgisine) yaklaşması. Yani Atatürk ve Cumhuriyet düşüncesinden uzaklaşması. Peki, YCHP’yi bu kadar beğendiğine göre oyunu da vermiştir gönül rahatlığıyla! AKP’nin köşe yazıcıları YCHP’ye yön gösterirler, fakat desteklerini Tayyip’ten esirgemezler.
Hakan, “CHP’nin bu yepyeni yoldan sapmamasını” önererek “Bu yolun bir seçimlik” olmamasını dilemekte. Bu konuda YCHP yönetimine “cesaret” telkin etmekte.
Şimdi gelelim yazının asıl bölümüne.
“Hele CHP bu yola saptı ve yenildi, diyen ‘ulusalcı takım’a hiç aldırış edilmemelidir.
Dindara düşman.
           Kürt’e düşman.
Özgürlüğe düşman.
Dünyaya düşman.
‘Ulusalcı takım’ın gösterdiği yoldan gidildiği takdirde...
Bırakın seçim galibiyetini falan...
Tarihin çöp sepetine fırlatılmak kaçınılmaz olur.” demekte Ahmet Hakan.
Öncelikle köşelemecinin dilindeki küçümseyici anlatımı kınadığımı belirteyim. “Ulusalcı takım” ne demek Hakan? Ulusalcılardan kastettiğin Atatürkçüler, Cumhuriyetçiler... Yani Mustafa Kemal’in askerleri... Cumhuriyet’i, bağımsızlığı, çağdaşlığı savunmak suç mu Ahmet? Şunu bil ki Cumhuriyet olmasaydı Hürriyet gibi bir gazetede köşe tutamazdın sen.
Bir de “falan” sözcüğünü çok kullanmaktasın neden acaba? Sana önerim, yetersiz olan sözcük dağarcığını biraz geliştirmen.
Ulusalcılar dindara mı, yoksa dini kullananlara mı? Dini; siyasete, ticarete alet edenlere düşmandır Türkiye’nin aydınlık insanları. Dinsel kuralları saptırarak kendi hayvani isteklerini tatmin etmek için çocuk gelinlere evlenenlere düşmandır ulusalcılar. Şunu iyi bil ki Ahmet, ulusalcılar olmasaydı 1919’da, sen ezan sesi dinleyemezdin bugün.
“Kürt’e düşmanlıktan” söz etmektesin. Kürt’ e düşman arıyorsan çevrene bak! “Açılım, saçılım” diyerek Kürt kardeşlerimizi emperyalist projelere kurban edenleri iyi gör. Gör ki Türk Milletini bölüp parçalayanları anla. Tabi anlayabilirsen...
Özgürlük düşmanı mı arıyorsun Ahmet? Sosyal medyayı kapatanlara bak! Tarafsız Bölge programında, sana telefon bağlantısıyla ayar vermeye çalışanları görmüyor musun yoksa? Uludere’de yaşamları bombalarla sona erenler ne kadar özgür? Haziran direnişinde özgürlüğün yarasaları nasıl kudurttuğunu fark etmedin mi?
Çok komiksin sen Ahmet... Bak, sana dünyaya düşman olan birini anlatacağım, anla bakalım, kim? Mısır, Suriye, İran, Irak, Lübnan’la düşman. Hatta örtülü bir savaş içinde... Rusya ile pamuk ipliğine bağlı ilişki içinde... AB ülkelerinde dalga geçilen bir diktatör. Afrika’daki iç savaşlara silah tardımı yapan bir politikacı. Bu arada kardeşinin de El Beşir olduğunu söyleyeyim, unutmadan. Tanıdın mı dünyaya, insanlığa ve kendi halkına düşman olan bu siyasetçiyi?
Sen ve senin gibi düşünenler, dünyayı ABD’den ibaret sanırsınız. Ulusalcılar bağımsızlık sevdalısı olduklarından ABD emperyalizmine düşmandırlar. Bunu senin anlaman çok zor biliyorum, ama yine de söyleyeyim. Dünyada yedi tane kıta var, iki yüze yakında ülke. ABD bunlardan yalnızca biri.
Demem odur ki Ahmet, senin CHP aşkın gözlerimi yaşarttı. CHP’nin başarılı olmasını ne çok istermişsin? Şaşırttın beni...
Senin neden böyle bir yazı yazdığının da farkındayım. 17 Aralık sonrası AKP’yi yıkılacak sandın, birkaç yazı yazdın iktidar partisi aleyhine. Nedense demokratlığın(!) tuttu birden bire. Bu yazılarında Cemaat’e yanaştırdın yağ tankerini. Baktın ki durum değişmedi. Her şey eski tas, eski hamam... Ulusalcılara yüklendin ki diktatörün yeniden gözüne giresin. Uyanıksın ya... Nişantaşı yaşamından uzaklaşırım, diye ödün koptu değil mi?
İçin imam hatip, dışın Nişantaşı... Açıkçası kartal yürüyüşlü karga gibisin... Ne isen o ol.
Bak Ahmet, “Cumhuriyet fazilettir.” herkeste bulunmaz.
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           9 Nisan 2014




8 Nisan 2014 Salı

KILIÇDAROĞLU’NA YUMRUK


Kemal Kılıçdaroğlu, 8 Nisan günü TBMM’de, CHP grup toplantısına girerken saldırıya uğradı. Yerel seçimlerin hemen ardından yapılan bu saldırı ilgi çekicidir. Saldırganı azmettirenlerin ortaya çıkarılması hem demokrasinin hem de siyasetin geleceği açısından önemlidir. Kılıçdaroğlu’na yapılan bu saldırıyı nefretle kınıyor, Sayın Genel Başkan’a geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum.    
Neden seçimlerin hemen ertesinde, ilk grup toplantısında bu saldırı yapıldı? Bu, düşündürücüdür. Saldırının zamanlamasına bakıldığında yerel seçimlerle ilişkisi görülmekte. Ayrıca ağustos ayında yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimleriyle de ilişki kurulabilir saldırının amacıyla ilgili.
O zaman saldırının hangi güçlerce yapılabileceği konusunda kafa yoralım.
Saldırgan’ın TBMM’de hiç zorluk çekmeden altında TBMM ’ye giden bir kişi, bir yeri bulmakta zorluk çeker. Oradaki görevliler çoğu zaman konuklara kılavuzluk ederler. Üstelik, girişte nereye gideceğinizi, kimle görüşmek istediğinizi görevliler sorup kaydederler. Öncelikle saldırgan, kimle görüşmek için TBMM’ye gelmiştir? Bu belirlenmelidir. Yine TBMM’ye girdikten sonra kim (Eğer görüşmüşse...) ya da kimlerle görüşmüştür? Bu da ortaya çıkarılmalıdır. Ayrıca saldırganın son bir aylık telefon görüşmeleri belirlenmeli ki ilişki ağı belirlensin.
Saldırganın yirmi altı suçtan sabıkalı ve sağ görüşlü olması önemlidir. Bu kadar ayrı suçtan sabıkası olan bir kişinin TBMM’ye girişi kolay olmamalı. Bu da girişlerde gerekli ve dikkatli bir araştırmanın yapılmadığının göstergesi.
Böylesi bir saldırı, bir kişinin kendince karar vermesiyle olmaz. Olasıdır ki bu konudaki telkin ve yönlendirmeler önemlidir. Özellikle RTE’nin tahrik edici, ayrıştırıcı, muhalif olanları hedef gösterici tavrının altı çizilmelidir. RTE, toplumdaki nefret söyleminin kaynağıdır. Kendisine karşı çıkan herkesi, düşman ilan eden bir anlayış tehlikelidir. Başbakan tüm konuşmalarında muhaliflerine karşı kışkırtıcı bir söylemde bulunmakta. Bu yolla da topluma düşmanlık tohumları ekmekte. Saldırgan tek başına hareket etse dahi RTE’nin nefret söylemlerinin, kışkırtıcı tavrının etkisi yadsınamaz.
Başbakanın gözüne girmek, ona bağlılığını kanıtlamak isteğindeki AKP’li bir siyasetçi bu işin arkasında olabilir. İsim istiyorsanız AKP’nin kraldan çok kralcı kesilen, saldırganlığı, küfretmeyi siyaset yapmak sanan birkaç vekiline bakabilir. Muhalefete saldırırsa, RTYE tarafından madalyayla ödüllendireceğini sanır bu vekiller. Bu konuda öncülük, yerel seçimlerde başarısız olan illerin vekillerindedir. Ya da son günlerde genel başkanıyla ufakta olsa sorun yaşayanlara bakılmalıdır.
Koltuğunun sallantıda olduğunu gören ve orunu yitirmekten ödü kopan ünlü bir belediye başkanı da mercek altına alınmalı. Başta Kılıçdaroğlu olmak üzere CHP yönetimine “Yargıya gitmeyin!” iletisi olabilir bu yumruk. Bu konuda bir uyarı yumruğu... Eğer yargıya sonuna kadar gider ve bu yüzden koltuğumdan olursam gerisi daha şiddetli gelir uyarısı...
Saldırganın son haftalardaki görüşmeleri, ilişkileri belirlendiğinde durum açıklığa kavuşacaktır. Bekleyelim, görelim.
Kılıçdaroğlu’na vurulan yumruk demokrasiye ve TBMM’ye vurulmuştur. TBMM’de adi suçlular, siyasetçileri yumrukluyorsa bundan tüm siyasetçiler ders almalı ve üzülmelidir. Olayın tüm ayrıntılarıyla ortaya çıkarılması hem TBMM’nin hem de hükümetin namus görevidir.
                                                           Adil Hacıömeroğlu

                                                           8 Nisan 2014

4 Nisan 2014 Cuma

SARIGÜL’ÜN ADAYLIĞI


Yerel seçimlerin CHP vitrinindeki en önemli ve parlak yıldızı Mustafa Sarıgül’dü. Arkasında ciddi bir basın desteği vardı. Zaten aday olmasında merkez ve yandaş medyanın rolü önemlidir.
CHP’nin seçimlerde yenilmesini isteyen güçler, Sarıgül’ü büyük bir medya kampanyasıyla pazarladılar. Halka kulak vermek yerine, medyanın sesini işiten CHP yönetimi bu kampanyaya boyun eğdi ve Sarıgül’ü aday yaptı. AKP de İstanbul’da en rahat seçimini kazandı bu sayede.
Sarıgül, CHP’den aday olmaması durumunda Şişli’yi bile kazanamayacak durumdaydı. Kendisi de bunun farkındaydı. İlçe belediye başkan adaylığı için affedilmesi olanaksızdı. Siyasetten silinmek üzereyken CHP yönetimi ona yaşam öpücüğü verdi ve İstanbul adayı yaptı. Şişli’yi kaybedeceğini düşünen Sarıgül, Şişli’nin yanı sıra Beşiktaş’ı da denetimi altında tutacak bir kadrolaşmaya gitti. Bu yönden bakıldığında Sarıgül kaybetmedi, CHP kaybetti her yönüyle İstanbul’da.
Mustafa Sarıgül, seçim propagandası dönemine bakıldığında apolitik bir kampanya yürüttü. Etliye sütlüye dokunmadı. Yüzeysel birkaç proje dışında bir şey vaat etmedi. Sunduğu projelere en küçük itiraz geldiğinde ise “Uzmanlarımızla çalışıyoruz, yeni düzenleme yapabiliriz.” biçiminde savunmalar yaptı. İstanbul’u yağmalayan AKP anlayışına karşı cepheden mücadele edemedi. 2B arazilerinin yoğun olduğu semtlerde bile etkin olamadı. Kent yağmasını halka anlatamadı. Kendini tatmin eden gösterişlerle halkın gözünü boyadı.
Sarıgül’ün aday belirleme sürecinde neredeyse tüm yakınlarını CHP listelerine yazmaları kamuoyunca hoş karşılanmadı. Yakınları dışında kimseye güvenmeyen, oligarşik bir yönetim kurmaya çalışan Sarıgül’ün bu tavrı CHP’ye zarar verdi. Halka güvenmeyen siyasetçi halktan oy alabilir mi? Zaten İstanbul bir oligarşik yönetimin elinde. İkinci bir oligarşik yönetimi halk neden istesin? O zaman ne yapmalı? Oligarşiyi yıkmak için demokratik tavırlar ortaya koymalı. AKP despotizmine karşı demokrasi savunulmalı.
Mustafa Sarıgül’ün zaman zaman sinirli tavırları gözden kaçmadı. Çevresindekileri azarlayan, onlara kızan, bağırıp çağıran bir görüntüsü oldu kimi zaman. Altından kalkamayacağı sorular karşısında birden sertleşen bir davranış gösterdi.
Sarıgül’ün seçim kampanyası sırasında en büyük ve en önemli hatalarından biri CHP örgütünü hiçe saymasıydı. Sarı atkılı TDH’lilerle yürüttü kampanyasını büyük bir oranda. TDH’liler, Sarıgül dedi, CHP demediler. Kişiyi, tarihi neredeyse yüz yıla dayanan bir siyasal kurumun önüne geçirdiler. TDH’nin sarı atkılarını sallarken altıoku hiçe saydılar.
Adaylar belirlenmeden önce CHP’nin en rahat kazanacağı il İstanbul’du. Rüzgâr, CHP’den yana esmekteydi. Koşullar, AKP’nin gitmesi için olanak yaratmaktaydı. CHP, Sarıgül sevdasını İstanbul aşkının önüne koydu ve seçimleri feda etti. Yaşamı boyunca CHP’ye oy vermemiş bir zümrenin oyununa gelerek İstanbul’u AKP’li yağmacıların eline bıraktı.
İstanbul seçimi, tüm Türkiye’yi değiştirecek nitelikteydi. Bu fırsat hoyratça tepildi YCHP yöneticilerince. Kendi iradesini, ilkelerini, tabanının isteklerini, tarihsel görev ve amaçlarını hiçe sayan bir partinin başarılı olması olanaklı mı?
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       4 Nisan 2014


3 Nisan 2014 Perşembe

CEMAAT’İN CHP’YE DESTEĞİ

                                    
            AKP ile Cemaat kavgası başlayınca muhalefet partileri CHP ve MHP, AKP’yi özellikle de Başbakan Tayyip Erdoğan’ı hedefe oturttular. Cemaat’in yaptığı yasadışılıkları görmezden geldiler. Her iki muhalefet partisi sözcülerinin, rüşvet ve yolsuzluk operasyonunun başladığı 17 Aralık 2013’ten yerel seçimlerin yapıldığı 30 Mart 2014 gününe kadar doğru dürüst bir eleştiride bulunmamaları ilgi çekicidir.
            Cemaat yanlısı kimi köşe yazıcılarının CHP’ye açıkça oy vereceklerini söylemeleri, geçen seçimlerde AKP’ye oy vermiş, ancak 30 Mart için kararsız olan seçmenleri muhalefet yolundan geri döndürdü. Yine Cemaat’in seçimlerle ilgili tavrının nasıl olacağı konusunda kamuoyuna yayılan haberler, AKP’nin yolsuzluk kuşatmasını yarmasına neden oldu. Kazanabilme olasılığına göre değişik seçim bölgelerinde CHP ve MHP’ye destek verileceği haberleri, yandaş basın tarafından özellikle yayıldı. Neden mi?
            Cemaat, yasadışı yollarla devlet olanaklarını kullanmakta. Yasal olmayan dinlemeler yapmakta. Sahte delillerle TSK’ya ve Cumhuriyet savunucularına kumpaslar kurmuştu. Oluşturdukları sistemle AKP’ye de savaş açmışlardı. Ergenekon tutuklamaları başladığından beri başta CHP sözcüleri ve Cumhuriyet’i savunan yayın organları, daha çok Cemaat’i suçladılar. Silivri tutsaklarının suçsuzluğuna yalnızca CHP ve MHP tabanı değil; AKP’ye oy veren önemli bir seçmen kitlesi de inanmaktaydı. Özellikle TSK’yı etkisizleştiren operasyonlara AKP tabanından da homurtular yükselmekteydi. Bu nedenle Cemaat’in AKP’ye savaş açması, RTE’ye fırsat yarattı. TSK düşmanı AKP imajını değiştirme fırsatıydı bu. Bu nedenle AKP, tüm seçim stratejisini Cemaat’in yasadışı işleri üzerine kurdu. Öyle bir propaganda yapıldı ki Cemaat’in yaptığı kumpaslar, dinlemeler, kurduğu tuzaklar yolsuzlukların önüne geçti.
            AKP sözcüleri fırsat buldukça Ergenekon ve Balyoz’dan tutuklanmış TSK mensuplarını savundular. Bu yolla Cemaatçi emniyet ve yargı görevlilerine yüklendiler.
            AKP sözcülerinin Cemaat’i, ABD ve İsrail’le ilişkili göstermeleri ilginçtir. Toplumdaki ABD ve İsrail karşılığından ustaca yararlandılar. Oysa bu durumdan yararlanmak CHP için daha kolaydı. Ne yazık ki CHP ve MHP; Cemaat-ABD-İsrail ittifakının yanındaymış algısı yaratıldı toplumda AKP’ce. Ne yazık ki muhalefetin iki partisi de bu propaganda tuzağına düştüler. Başta Sarıgül olmak üzere bazı CHP adaylarının Cemaat’i öven konuşmaları bu algının toplumda yerleşmesine yardım etti. Kılıçdaroğlu’nun da Cemaat konusunu bilmemiş gibi davranması ve yasadışı dinlemelerle kumpas konusunda sessiz kalması CHP’nin Cemaat ile hareket ettiği izlenimi yarattı. Böylece AKP’nin işi daha da kolaylaştı. 17 Aralık öncesinde kararsızlığa düşmüş AKP’nin kimi seçmenleri, bu algı operasyonundan sonra partilerine sıkı sıkıya sarılma gereği duydular. Partilerinin ve liderlerinin haksızlığa uğradığını, arkadan vurulduğunu düşündüler.
            CHP’nin yerel seçim propagandası tamamen Cemaat kaynaklı dinlemelerden elde edilen kasetler üzerinden yürütüldü. Hele Kılıçdaroğlu’nun bu ses kayıtlarını grup toplantılarında dinletmesi, AKP’nin istese de yapamayacağı / yaptıramayacağı bir işti. Toplumda yasal olmayan dinlemelerin CHP ile birlikte yapıldığı algısı uyandırıldı. Ne yazık ki bu konuda birçok yurtsever aydın elinden gelen eleştirel uyarıyı yapmasına karşın, CHP yönetimi bu yoldan dönmedi. Oysa bu konuda 2011 seçimleri bir deneyimdi. Seçim barajı altında kalma tehlikesi olan MHP, yöneticileri hakkında kasetler yayımlandıkça oylarını artırdı. MHP’nin haksızlığa uğradığı algısı, ona barajı aştırdı. Bu deneyimi göremeyen CHP yönetimi, tuzağa düştü, düşürüldü.
            CHP ile Cemaat masada oturularak yapılan bir ittifak olmamasına karşın, birlikte hareket ediyorlarmış algısı yer etti beyinlerde. Nedense CHP yöneticileri de bu algıyı tersyüz edecek açıklamaları yapmadılar. Siyasal deneyimsizlik, bilgisizliğe eklenince AKP’nin tuzağına kolayca düştüler.
            Seçim öncesi, CHP’nin yerel yönetimlerle ilgili görüşleri öğrenilmedi. Kentleri, nasıl insanca yaşam alanları durumuna getireceklerini anlatmadılar. Varsa yoksa ses kayıtları...
            CHP, 17 Aralık’tan itibaren AKP ile Cemaat’i ayrım yapmaksızın hedefe oturtmalıydı. Cemaat’in, AKP hükümetinin yasadışı işlerini kotaran bir yapılanma olduğunu anlatmalıydı ısrarla. Cemaat ile AKP’nin Cumhuriyet kurumlarını birlikte yıktıklarını, yurtseverlere iftira atarak kumpaslar kurduklarını haykırmalıydı. Bunlar ne yazık ki yapılmadı. Hem AKP’yi hem de Cemaat’i, yani kısacası Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlarının hepsini birden devletten söküp atma fırsatı tepildi.
            CHP, yerel seçimleri getirdi 30 Mart’ta değil; 17 Aralık’ta kaybetti. Yanlış strateji, yenilgiyi getirdi.
                                                                                   Adil Hacıömeroğlu
                                                                                   3 Nisan 2014