29 Mayıs 2014 Perşembe

SOMA UNUTULUYOR FARKINDA MISINIZ?


13 Mayıs günü, Soma’da Türk madencilik tarihinin en büyük katliamı yaşandı. Dünyada da son yıllarda görülmeyen bir olaydı bu. Çağımızda alışık olunmayan bir facia, tüm ilkelliklerin bir araya gelmesiyle vurmuştu Somalı madencileri.
Soma’da felaketin ilk günlerinde iktidar, olağanüstü çaba göstererek madendeki facianın büyüklüğünü kamuoyundan saklamaya çalıştı. AKP hükümeti; basından, sendikalardan, meslek odalarından, muhalefetten, demokratik kitle örgütlerinden, yüreğinde madencilerin acısını duyan tüm yurttaşlardan yalıtmaya çalıştı Soma’yı. Orada olup bitenden kimsenin haberi olmasın istendi. Yanlı ve yalan haberlerle Soma gerçeğinin üstü örtülmeye çalışıldı kurnazca.
Soma’daki madenci katliamı AKP iktidarının temellerini sarsmaya başlayınca gündem değişikliği ivedilikle devreye sokuldu. Okmeydanı olayları gündeme düştü birden. AKP polisi, hiçbir neden yokken cemevindeki, cenaze törenine gelen Uğur Kurt'u vurdu. Ardından Ayhan Yılmaz adlı yurttaşımız da el yapımı bir bombayla teröristlerce öldürüldü. RTE boş durur mu bu durumda? Tabi ki durmaz. Hemen Alevilere yönelik kampanya başlattı. Onları hedefe oturttu. Her zamanki kışkırtıcı tavrıyla Okmeydanı’ndaki olayın tüm ülkeye yayılması için çaba gösterdi. Birden gündem Soma’dan Okmeydanı’na evrildi.
Bu arada Okmeydanı’ndaki yüzü maskeli sözde sol grupların da AKP’ye gündemi değiştirmek için verdikleri desteği belirtmek gerek. AKP’yi, Soma’da düştüğü çukurdan kurtarmak için var güçleriyle çaba gösterdi bu sahte solcular.
Muhalefet partilerine gelince... Onlar cumhurbaşkanlığı seçimine odaklandılar tamamen. Soma’nın hesabını sormadan 10 Ağustos seçimi kazanılır mı hiç?
Muhalefet, Soma katliamını protesto etmek için büyük kitle gösterileri düzenlemeliydi. Kent kent, köy köy gezip bu katliamı halka anlatmalıydılar. AKP’nin unutturma çabalarının tersine, bu katliamın belleklerde capcanlı kalması için çalışmalıydı muhalefet. Gündem değişikliğine izin verilmemeli.
Şimdi CHP’nin bazı yöneticileri diyecek ki 25 Mayıs’ta bazı sendikalarla İstanbul’da mitinge katıldık Soma için. CHP, önemli bir partidir. Mitinglerini kendi düzenlemeli. Önderlik etmeli. Akillerin yönettiği sendikaların öncülüğündeki toplantıların kuyrukçusu olmamalı. Altıok temelinde düzenlemeli kitle gösterilerini. Mitinglerinde Türk bayrakları ve Atatürk posterleri dalgalanmalı.
Soma katliamının üzerinden on altı gün geçti. Madencilerin ölüsü de dirisi de unutulmakta. Ne yazık ki muhalefet de bu unutturmaya sessiz kalmakta.
Ey millet, farkında mısınız Soma unutturuluyor? Hem de şehit madencilerin mezarlarını sulayan gözyaşları kurumadan...
                                                           Adil Hacıömeroğlu

                                                           29 Mayıs 2014

UMUT TOHUMU

Günün aydın olsun ey ehl-i vatan
Yolun açık olsun iyilik katan
Toprağın uğruna toprakta yatan
Umudun tohumu sendedir sende

Baskıdan korkmayıp sel gibi akan
Meydandan meydana ışıklar yakan
Ulus çıkarına hak diye bakan
Gelecek umudu sendedir sende

Gecede sabredip gündüze koşan
Türlü engelleri birlikle aşan
Halka güvenerek delişmen coşan
Yurdun geleceği sendedir sende

Adil’im sözümü söyler, geçerim
Yurtsever olanı yoldaş seçerim
Vatan toprağında fikir biçerim
Memleket sevisi sendedir sende
                        Adil Hacıömeroğlu
                        29 Mayıs 2014


28 Mayıs 2014 Çarşamba

ÇİÇEKSİZ BAHAR


Yine sabah oldu, ömürden gitti
Nice umutlarım deryada yitti
Gençlik bir soluktu, almadan bitti
Soluksuz baharı çiçek neylesin

Baharı beklerken karakış geldi
Gözlerim ufuktu, umudum seldi
Pıtrak dikenleri yabandı, eldi
Çiçeksiz baharı rüzgâr neylesin

Geceler uzadı, gündüzler soldu
Umut denizine gazeller doldu
Meyveler döküldü, bahar kış oldu
Baharsız meyveyi ağaç neylesin

Adil’im sözümü düşündüm, yazdım
Haksıza karşıydım, haklıya sazdım
Gücümü çok bildim, oysaki azdım
Haksız gidişatı insan neylesin
                        Adil Hacıömeroğlu
                        28 Mayıs 2014



26 Mayıs 2014 Pazartesi

CHP, AMAN YAPMA!


Partilerin cumhurbaşkanı adayı arayışları sürmekte. AKP’nin yıkılış sürecini başlatarak Cumhuriyet kurumlarını yeniden inşa fırsatını yaratacağı için cumhurbaşkanlığı seçimi çok çok önemli. Burada en büyük görev CHP ve MHP’ye düşmekte. Bu iki partinin ortaklaşa göstereceği bir adayın seçimi kazanması çok yüksek bir olasılık.
Hem CHP hem de MHP lideri türlü kesimleri temsil eden kişilerle görüşmeler yapmaktalar.AKP macerasından, yıkıcılığından Türkiye’yi kurtarmak amaçları.
Cumhurbaşkanı adayının en önemli niteliği, Türk milletini birleştirici bir rol oynaması olmalı. Ayrıca Cumhuriyet değerleri ve kurumlarıyla çatışmayan birinin Çankaya’ya çıkması kaçınılmazdır. Bu nedenle cumhurbaşkanı adayının ayakları vatan topraklarına basmalı. Uluslararası güç odaklarının, özellikle ABD’nin istediği, öne çıkarmaya çalıştığı kişilerden uzak durulmalı adaylık için.

Erdoğan-Gül ikilisinin ABD desteğiyle siyasette yıldızlarının parladığı açık bir gerçek. Bu ikili, neoliberalizmin temsilcisi. Liberalizmi, en acımasız biçimiyle uyguladılar Türkiye’de. Halk yoksullaştı, dolar milyarderleri çoğaldı. Ülkenin dişiyle tırnağıyla oluşturduğu varsıllıklar özelleştirmeyle peşkeş çekildi. Bu nedenle neoliberalizmin temsilcisi durumundaki bir kişinin CHP’ce söz konusu adaylar arasında anılması bile AKP’ye yarar.
Sayın Kılıçdaroğlu, Kemal Derviş’le görüşmüş. Bu görüşme için zamanlama kötüdür. Görüşmeden sonra Derviş’in, CHP’nin olası cumhurbaşkanı adaylarından biri olduğunu yazıp söyledi bazı basın organları. Özellikle yandaş basının, liberal kalemlerin Derviş adını öne çıkarmaları kendi hesaplarına anlamlıdır. Tıpkı Sarıgül’ün bu çevrelerce CHP’ye iliştirilip İstanbul’u AKP’ye armağan ettikleri gibi, cumhurbaşkanlığında da aynı oyun yinelenmekte.
CHP; yandaş basının, liberal kalemlerin oyununu görmeli. Aynı tuzağa ikinci kez düşmemeli.
Derviş, AKP’nin iktidar yolunu açan kişidir. DSP’yi kundaklayarak 57.hükümeti dağıtan biridir. ABD’nin tahsildarı olarak önce hükümete girdi, sonra ulus devleti ortadan kaldıracak yasaları çıkarttı. Bugün eğer liberalizm, tüm vahşeti ve açgözlülüğüyle halkın kanını emiyorsa bu, Derviş yüzündendir.
Hem Derviş’in CHP’de ne işi var? ABD hesabına iş yapanlar, Atatürk’ün partisine yakışır mı?
CHP yönetimi, şaşırıp da Derviş’i aday gösterirse seçim olmadan AKP kazandı demektir. Böylesi bir hata asla affedilmez. Aman, dikkat CHP! Sakın yapma!
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           26 Mayıs 2014

  

24 Mayıs 2014 Cumartesi

ÖLEN ÖLMÜŞTÜR, ÖYLE Mİ?

                                    
RTE, partisinin il başkanları toplantısındaki konuşması ilginçtir. Bir diktatörün halkı, insanı hiçe sayan anlayışını göstermesi bakımından önemlidir. Saldırgan bir diktatör ruhunun dışavurumudur bu konuşma.
“Berkin Elvan’ı anmak için okulda törenler düzenleyeceklermiş. Şu hale bak. Biz bu ülkede, kusura bakmayın, her ölüm hadisesinde bir tören mi düzenleyeceğiz? O zaman bütün işleri bırakılım, törenlere bakalım. Ölmüştür, geçmiştir.” demekte Erdoğan. Kim için söylüyor? On beş yaşında AKP polislerince vurulan Berkin Elvan için.
Sen, nasıl bir kafaya sahipsin ey diktatör? Yurttaşlar, senin destanlar yaratan(?) polisince haksızca öldürülmüş bir kişiyi özgürce anamayacak mı? Tamam, anladık, senin için bir insanın öldürülmesi basit bir şey.  Çünkü senin yüreğin kurumuş, duyguların yok olmuş. Herkesi kendin gibi sanman niye? Bırak da yurttaşlar insanlıklarını korusun. Onları yüreksiz, duygusuz, vefasız, ruhsuz bir duruma getirmeye ne hakkın var? Gerçi istesen de bunu yapamazsın ya.
Ne demek “Ölmüştür, geçmiştir.” diyerek ölen yurttaşları hafife almak? Senin için sevdiğin(!) kişilerin bu dünyadan göçmesi kolay bir olaydır. Bu sözü onlar için kullanabilirsin. Ancak yine de yurttaş olarak senin bu anlayışın, bizleri rahatsız eder. Çünkü ölen kişi, sizin yakınınız da olsa onu hayırla yad etmek bizim insan olarak görevimiz. Var, sen bu görevini yapma! Ancak bizim insanlığımıza dokunma!
İnsanlar sevdiklerini, ona duydukları saygının gereği olarak yıllarca anabilir. Yıllarca ilk günkü acıyı yüreklerinde duyumsayabilir. Yurttaşlar ölüye ya da diriye ne kadar saygı duyacaklarını sana mı soracaklar Ortaçağ kafalı diktatör?
Dünyanın her yerinde insan canı azizdir. Her insanın yitimi, bu dünyadan göç etmesi acı vericidir. Ancak acıyı duyumsayacak yürek gerek. Eğer “solmuşsa sol memenin altındaki cevahir’ yapılacak bir şey yok, diyecek söz de...
Yaratılanı severiz, yaratandan ötürü... Sen, ey diktatör yaratanı sevmezsin ki yaratılanı sevesin.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       24Mayıs 2004



23 Mayıs 2014 Cuma

GÜLEN ABD’Yİ MÜSLÜMAN MI YAPIYOR?


Soma katliamı öncesiydi. Gülen Cemaati’nin ışık evlerinde kalan tanıdık bir üniversite öğrencisiyle bir aile ortamında birlikteydik. Saf Anadolu çocuğu denilecek nitelikte biriydi. Anadolu’nun bir kentinde yaşayan ailesinin kucağından ayrılıp İstanbul’a gelmiş bir öğrenci. Gözü açılmadan, İstanbul’u tanımadan, gençliğinin delişmen duygularını yaşamadan devşirilmişti aile ocağından.
Tanıdık genç fen bilimleriyle ilgili bir bölümün öğrencisi. Ancak bilimsel düşünüşten ve bakış açısından yoksun birisi. Kulaktan dolma dinsel bilgileri yineleyip durmayı bilgi sanan bir genç. Karşımdaki sanki genç değil de yetmişini devirmiş bir yaşlı. Heyecanı yok! Üretkenliği sıfır. Akıl yürütme hak getire... Cemaat’in üç beş yayını dışında okuduğu bir şey yok. Yalnızca cemaat liderine kayıtsız, koşulsuz, sorgulamasız bir bağlılığı, inancı var.
Uzun söyleşimizin sonunda soruyorum ona: “Hoca Efendi neden ABD’de? Niye vatanında yaşamıyor?”
Genç, önce susuyor; sonra derin bir sırrı açıklayacakmış gibi oturduğu yerde doğruluyor. Derince soluklanıyor. Gözlerini bana dikerek: “Biz, bu söyleyeceklerimi kimseye söylemiyoruz. Bunlar çok gizli bilgiler... Hoca Efendi, ABD’nin üst düzey yöneticilerine vaaz veriyor. Onlara, İslam’ı anlatıyor. Vaazlarında Amerikalılar da ağlıyor. Üst düzey ABD’lilerin birçoğu Müslüman oldu. Hoca Efendi, oradaki görevini tamamlamadan dönemez Türkiye’ye. Bu vaazların kasetleri de var, ama çok gizli.” Bu tümceleri sıralıyor, derin ve inançlı bir sesle.
Ben, içimden kahkahalar atıyorum. Ama karşımdaki genç bu dediklerine inanmış. ABD’nin Müslüman olacağı düşüncesi bile onu çok mutlu etmekte. Olanaksız bir hayal bile onun ayaklarını yerden kesmekte.
 Bir süre susuyorum. Sonra soruyorum ona: “Hoca, bu vaazları hangi dilde yapıyor?” diyorum. Bu soru, onu mutluluk düşünden uyandırıyor. Onu düşünden uyandırdığım için az da olsa üzülüyorum. Çünkü düş aleminin hoşluğunda esrikleşiyor.
Susuyor uzunca bir süre. Beklenmedik bu soru karşısında şaşırıyor. Belli ki bugüne kadar böyle bir soruyla karşılaşmamış. Sonra yanıtlıyor beni: “Vaazları İngilizce bilen ağabeyler yapıyor.”
Ben: “Demek ki ağlatan Hoca değil, müritleri öyle mi?” diye söyleniyorum. Bundan sonra konuşulacak pek bir şey yok. Körü körüne inanç sarmalamış gencimizin beynini. Düşünme kanalları tıkanmış.
Gündüz okulda, gece kendinden küçük öğrencilere ders vermekte. Uyuyacak zamanı bile yok. Yorgunluktan bitkin düşmüş. Yanında konuşulanların çoğunu bile işitemiyor. Tüm yaşamı bir kısır döngünün karanlık zindanına hapsolmuş.
Cemaat, Hoca’nın ABD’de yaşamasına ne güzel bir kılıf uydurmuş. Her koşulda lidere inanmayı görev sayan gencecik koşullanmış beyinler böyle hapsediliyor Ortaçağ düşüncesine. Şeyh uçmuyor, müritler uçuruyor onu körü körüne bağlılıklarıyla.
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           23 Mayıs 2014


VUR EMRİ


Başbakan’ın il başkanları toplantısında polisi, göstericilere karşı kışkırtması ilginçtir. Böylesine açık bir kışkırtma, dünyada görülmüş bir şey değil. Bu kadar sorumsuzca bir davranışı, devleti yöneten birisinin göstermesi acıklı bir durum.
Erdoğan: “Allah aşkına, bütün bunlara karşı polis eli kolu bağlı mı duracak, bir şey yapmayacak mı? Nasıl sabrediyorlar, ben bunlara anlamıyorum.” diyerek polis şiddetini destekleyip kışkırtmakta. Bu sözlerle RTE, polisin silah kullanmasını istemekte.
Kısacası, polise “vur emri” vermekte başbakan. Her siyasal gösteride, her protestoda, hükümetin eleştirildiği her toplumsal olayda silah kullanmasını istemekte polisin. RTE, yukarıdaki sözleriyle ben sabredemiyorum, siz de sabretmeyin, demeye getiriyor sözü.
Dünyanın bütün demokratik ülkelerinde toplumsal gösteriler olur. İktidarlar eleştirilir. Halk çoğu zaman iktidardan memnuniyetsizliğini alanlara toplanarak dile getirir.
Polisin kolayca silah kullanması önlenmeli.   Türkiye’de her toplumsal gösteri sonrasında ölü ya da yaralıların olması gelenekleşti neredeyse. Suçsuz, günahsız insanların hunharca katledilmesi söz konusudur.
Dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir toplumsal gelenekte silahsız sivillere karşı silah kullanılması hoş karşılanmaz. Türk halkının gelenekleri, silahsız kişilerin öldürülmesini reddeder. Hele silahsız kişilerin sırtından vurulmasını namertlik olarak görür. Silahsız kişilere karşı polise “vur emri” verenler, kimlerin geleneklerine bağlı ki böylesine aykırı saplantılar içindeler?
Dünyada kan içicileri anlatmak için kullanılan en uygun sözcük, vampirdir. Milletin kanını dökmek için sabredemeyen bir kişiliğin, insanlık kitabında tanımı yoktur. Kendi halkından bu kadar nefret eden birine, koca bir ülke emanet edilebilir mi?
Yurdunu, ulusunu seven, sorumlu bir yönetici yurttaşının canını korumak, onu mutlu yaşatmak zorundadır. Yurttaşına baskıyı, şiddeti reva gören birinden başbakan olmaz. Türkiye, sorumsuzluğu dizginlenemez bu anlayıştan ivedilikle kurtulmalı.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu                           

                                                                       23 Mayıs 2014

22 Mayıs 2014 Perşembe

UYDURUK GAZ MASKELERİ


Soma katliamında en çok tartışılanlardan biri de gaz maskeleriydi. Hani, Çalışma Bakanlığı müfettişleri ve Enerji Bakanı’nca “örnek maden” diye kamuoyuna tanıtılan Soma kömür ocaklarında çalışanların gaz maskeleri var mıydı? Gaz maskeleri olmaz mı? Tabi ki vardı. İlgililerce bu maskelerin kırk beş dakika koruma sağladığı söylenmekteydi. Eee, kömür ocağında karbon monoksit tehlikesi olduğuna göre, içerdeki işçilerin kurtulma olasılıkları yüksekti, demek ki...
Soma’daki facia başladığında hükümet yetkilileri ve yandaş basın, ocaktaki güvenlik önlemlerinin üst düzey olmasını ve gaz maskelerinin varlığı nedeniyle can kaybının az olacağı düşüncesini yaydılar kamuoyuna. Ancak zaman geçtikçe kurtulanın olmaması ve madenden gelen haberler hiç de anlatıldığı gibi değildi. Takke düşmüş, kel görünmüştü. Maden ocağında gerçekte var olmayıp ancak kâğıt üzerinde var olan önlemlerin bir işe yaramadığını acı bir deneyimle kamuoyunca anlaşıldı.
Soma Holding yöneticilerinin işçilere dağıtıkları gaz maskeleri nasıldı? Üç yüz bir madencinin yaşamını yitirmesiyle herkesin merak ettiği konuydu bu. Sonunda gaz maskeleri, ortaya çıktı.
İlk olarak madenden sağ olarak kurtulan Emre Alaca; maden ocağına duman dolduğunda açtıkları gaz maskelerinin hepsinin küflü olduğunu söyledi. “bize sağlam diye verilen ve yanımızda taşıdığımız gaz maskesi safi küftü. Yanımda yüz kırk kişi varsa yetmişi de maskeleri açtı, hepsinin gaz maskesi küflü ve çalışmıyordu. Hepimiz taktık, toz geldi ağzımıza. Belki de maske küflü olduğundan ölenler de vardı.” diyerek konuya açıklık getirdi Emre Alaca. Ayrıca Emre Alaca, gaz maskelerini merak edip açanların maaşlarından dört yüz lira kesildiğini belirtti. Çünkü maskeler bir kez kullanılmaktaydı. Bu nedenle gaz maskeleri, işçiler için kapalı kutuydu.
Emre Alaca’nın açıklamasından birkaç gün sonra gaz maskeleriyle ilgili yeni bilgiler ortaya çıktı. Bu kez dokuz yıldır madende çalışan Barış Kılıç, konuyla ilgili açıklamalarda bulundu.
“Ben, dokuz yıldır bu şirkette çalışıyorum. Hepimizde bunlar var. Bize verildiğinde nasıl çalıştığını bilmiyorduk. Çalışırken bir gün kutu açıldı, mühendisimiz ‘Niye açıldı?’ diye sordu.” demekte Barış Kılıç.
Maskeler Çin yapımı. Üzerlerinde 1993 tarihi var. Bu, üretim tarihi olsa gerek. Bu maskeler, en çok beş yıl sonra işlevlerini yitirmekteler. Üzerlerindeki yazılar Çince olduğundan işçilerin okuyup anlaması olanaksız.
Barış Kılıç: “Ben dokuz senedir çalışıyorum, bu sürede kimse alıp bakmadı yüzüne. Aldığımız gibi sepetlere koyuyoruz. İşe başlarken çıkarıyoruz, zaten çalışırken sağa sola çarpıyor. Dayanma süresi kırk, kırk beş dakikaymış. Kurtulan arkadaşlarımızın anlattığına göre kırk beş dakika değil, on dakika bile dayanmamış.” diyerek sözlerini sürdürmekte. Bu söylenenlerden anlaşılacağı üzere gaz maskeleri, yalnızca durumu kurtarmak için var.
“Bana verdikten sonra maske açıldı. Mühendis benim için ‘Salak arkadaşınız, gaz maskesini açıp geri kapatmış.’ Dedi. Kullanımını bilmiyorum ki açılınca geri kapattım. 2007 Yılında 600-650 TL maaş alıyorum, maaşımın yüzde ellisini gaz maskesi için kestiler. Depocu benden geri istedi, maaşımdan kesildiği için götürdüm eve... Tesadüfen açılmasaydı, bugüne kadar görmemiş olacaktım. Faciadan sonra merakımdan baktım. Sadece kurtaracak diye taşıyordum, bir işe yaramıyormuş.” diye konuyu açıklamakta Barış Kılıç.
Olası bir maden kazasında işçilerin can umudu olan maskelerin, yalnızca göstermelik olduğu anlaşılmakta. Maden patronunun üç kuruş daha fazla kar etmek amacıyla işçileri nasıl da ölümün kucağına attığı apaçık ortada.
Parayı insan canından üstün tutan bir anlayışa Türkiye’nin yönetimi, değerleri, canları teslim edilemez. Bu Ortaçağ anlayışından ivedi olarak kurtulmalı Türkiye.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       22 Mayıs 2014




21 Mayıs 2014 Çarşamba

YIKANIP TEMİZLENEN BATTANİYE


Soma katliamından kurtulan işçilerin insanlık dersleri sürmekte. Tabi, bu dersleri anlayanlar için...
Nurhan Yankın... Emekli bir maden işçisiydi. Ev aldığı için borçluydu. Emekli aylığı, karınlarını doyurmaya yetmiyordu. Kredi borcunu ödemek ve iki çocuğunun eğitim masraflarını karşılamak için yeniden madende çalışmaya başladı.
Emek harcayarak geçinmenin dışında bir yol bilmiyordu Nurhan Yankın. Yerin derinliklerinde kazma sallamaya başladı yeniden. Ne de olsa emekleri boşa gitmeyecekti. Başlarını sokacakları bir evleri olacaktı. Çocuklarını okutarak modern köle düzeninden kurtarmaktı amacı.
Soma cehennemi yaşandığında yerin altındaydı. Can verdi ilkelliğin boy attığı madende. Ölüsünü bir battaniyeye sardılar. Gözyaşları içinde toprağa verildi Nurhan Yankın.
Nurhan Yankın’ın kendisinden dört yaş küçük, iki çocuk babası kardeşi otuz sekiz yaşındaki Ahmet Yankın da aynı vardiyada çalışmaktaydı. Hem de iki kardeşin aynı vardiyada çalışmasının yasak olduğu bilinmesine karşın.
Ahmet Yankın, yerin iki bin yedi yüz metre derinliğinde on saat direndi ölüme. Kurtarıldığında baygındı. Hastaneye götürdüler onu. Eşi ve yakınları hastane kapısında beklemekteydi gecenin kör ayazında. Kızılay battaniye dağıttı madenci yakınlarına, soğuktan korunsunlar diye. Yankın ailesinden üç kadın, umut yolculuğunun umutsuzluğa dönüştüğü sabaha etti Kızılay battaniyesinin altında.
 Gece yarısı taburcu edildi Ahmet Yankın. Kurtulduğuna sevinemeden apar topar Kırkağaç’taki soğuk hava deposuna gitti. Ağabeyi Nurhan’ın cesedini teşhis için. Yüz altmış beş kişi cansız yatmaktaydı orada. O yüz altmış cansız beden Ahmet Yankın’ın vardiya arkadaşlarıydı. Onları gördüğünde yeniden fenalaşır Ahmet. Can dayanır mı böylesi bir acıya?  Kendine gelince ağabeyini teşhis ediyor. Bu, tarifsiz bir acının insanın yüreğine çöküş anıdır.
Ağabeyinin cenazesiin bir battaniyeye sararak tabuta koyuyor Ahmet Yankın. Cenaze acılar içinde defnedilir. Cenazeye sarılan battaniye mezarlıktan eve getirilir, yıkanıp temizlenir. Bu battaniyenin Yankın ailesine ait olduğunu da belirtelim. Battaniyeye başkalarının gereksinimi olur, diye Kızılay’a verilir. Üstelik Kızılay onlara gece iyilik yapmıştır. Eşi ve yakınları Kızılay’ın battaniyeleriyle soğuktan korunmuştur. Bu iyiliğin altında kalınır mı hiç? Atalarımız: “Yük altında eşek kalır.” sözünü de boşuna söylememişlerdi. “Varsın, koca koca adamlar, devlet yöneticiliğiyle zavallılıklarını örtmeye çalışanlar yük altında kalsınlar. Biz, kalamayalım yük altında.” diye düşünmüş olmalı.
Yankın ailesinin battaniyeyi yıkayıp temizledikten sonra Kızılay’a vermesi örnek bir davranış. İyiliği, karşılıksız bırakmama davranışı. Hakkı olmayan bir şeye sahip olmama ahlakı. Üstelik battaniyeyi temiz teslim etmek ise halkımızın ruh temizliğinin bir göstergesi. Bunlar her insanda var olması gereken erdemler.
Yankın ailesi kömür tozlarının bulunduğu battaniyeyi yıkayıp temizledi. Soma’da üç yüz bir madencinin ölümüne neden olan siyasetçiler, açgözlü maden yöneticileri, görevini savsaklayan bürokratların yıkanıp temizlenmesi olanaklı mı? Onları, içine gömüldükleri pislikten arındıracak bir akarsu var mı acaba? Yıkanıp arınmak her bedene, her ruha, her varlığa göre değil.
Yoksulun hakkını gasp edenler, emekçinin ekmeğini sofrasından alanlar, yüzlerce ölüm karşısında kıllarını kıpırdatmayanlar, halkın acısı karşısında tek bir gözyaşı bile dökemeyenler, yürekleri taşlaşıp mideleri balonlaşmış kişilerin anlayamayacağı bir davranıştır Yankın ailesinin yaptığı.
Harama el uzatmamak... Hakkı olana rıza göstermek... Özellikle kamuya ait mala zarar vermemek... Halkın ortak malı olan yardım malzemelerini sahiplenmemek... Bunlar, insanlık erdemleridir; insansı canlıların anlamayacağı şeylerdir. İnsansı yaratıkların, insanlık derslerini anlamaları olanaksızdır. Çünkü bu dersler, insanlar içindir.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       21 Mayıs 2014


20 Mayıs 2014 Salı

DİDİER DROGBA BURADA, YA SİZ?


Galatasaray’ın dünyaca ünlü futbolcusu Didier Drogba, Soma katliamında yaşamını yitiren işçi ailelerine bir milyon avro bağıştı bulunacağını açıkladı. Ünlü oyuncunun gelecek yıl Türkiye’de futbol oynamayacağını da belirtelim.
Drogba’nın şehit işçi ailelerine bağışı anlamlıdır. Dünyanın en büyük acılarını çekmiş bir coğrafyanın insanıdır o. Avrupalı sömürgenlerin kanını içtiği Afrika’nın yetiştirdiği büyük bir yıldız. Bu kadar büyük şöhrete karşın, kendisinin de aralarından geldiği ezilmişleri unutmayan bir adam. Ne oldum delisi olamayan, şöhretle sarhoşlaşmayan biri. Paranın tutsağı olamaya, parayı tutsaklaştıran bir sporcu.
Soma katliamı duyulur duyulmaz, yüreği madenin derinliklerinde attı Drogba’nın. Ailelerin sefaletini görmüş olmalı televizyonlardan. İnsan yüreği onu bir şeyler yapmaya itti. O da bağışta bulunmayı seçti. Bu yolla Soma cehenneminin ortaya çıkardığı acıyı paylaşmak istedi.
Drogba, ücretle çalışan biri. Bir yabancı... Türkiye’de Drogba’dan çok fazla kazanan nice işadamları var. Özellikle son yıllarda AKP iktidarıyla varsıllaşan yükleniciler, ihale varsılları var. Her gün basında endam eden varsıllıklarını insanların gözlerine sokan görgüsüzlere ne demeli?
Drogba’nın bir milyon dolar vererek katıldığı yardım kampanyasında neden yok AKP’nin varsılları? Her gün magazin sayfalarında boy gösteren görgüsüzler nerede?
Evet, Drogba burada, Soma’da, Türkiye’de... Siz nerelerdesiniz, parasından başka övünecek bir şeyi olmayan zavallılar? Nerelerdesiniz? Söyleyin! Hangi cehennemdesiniz?
                                                                                  Adil Hacıömeroğlu

                                                                                  20 Mayıs 2014

16 Mayıs 2014 Cuma

KIŞKIRTICI SALDIRGAN


Madenci katliamından bir gün sonra başbakan Erdoğan, Soma’ya gitti. Gidiş ki ne gidiş...
Üç bin beş yüz polis... Sayısı bilinmeyen jandarma gücü... Sivil giyimli AKP fedaileri... Cenaze evine bir orduyla gidildiği ilk kez görülen bir şey.
Kimden korkuyorsun bu kadar? Kime ne yaptın da bu kadar korunma gereksinimi hissediyorsun? Yoksa bilinçaltında Soma katliamının sorumlusu olarak kendini mi görüyorsun? Suçluluk duygusuyla mı davranmaktasın? Somalıların da senin bu suçunu anladığını düşündüğünden midir senin asıl korkun?
Acıyı paylaşmaya mı gitti başbakan? Yoksa Somalılara daha çok eziyet etmek, acı vermek, onları üzmek için mi bu ziyareti yaptı?
Onlarca araçla kurtarma çalışmalarının yapıldığı maden ocağına gitmekteki amacın ne senin? Amacın can kurtarmak için çabalayan insanların işlerini mi engellemek? Senin fiyakalı ziyaretin yüzünden maden ocağında kaç cana ulaşılmadığının farkında mısın?
Canı yanan, ölümle cebelleşen insanları üzmek insanlık kitabının hangi sayfasında yazıyor ey Erdoğan? Taziye evine silahlı, külahlı gidildiği hangi gelenekte var ey başbakan?
Doğal olarak RTE ve yanındakiler Soma’da protesto edildi. Erdoğan demokrat bir lider olsaydı, anlayışla karşılardı halkın feryadını. Ama kibir abidesi şişkin kişilikli diktatör, halkla kavga etme yolunu seçti. Tüm diktatörlerin yaptığı gibi...
Soma’da, kendisini protesto eden bir yurttaşa: “Başbakana yuh çekersen, tokadı yersin.” demekte Erdoğan. Bu sözüyle korumalarına, yanındaki AKP fedailerine halka saldırma buyruğunu vermekte. Kısacası, saldırganları kışkırtmakta başbakan. Bu nedenle Soma’daki AKP saldırganlığının sorumlusu, suçlusu Erdoğan’dır. Çünkü saldırı işareti ondan gelmiştir.
RTE’nin kışkırtmasıyla yere düşen yurttaşı tekmeliyor başbakanın danışmanı. Oysa Türk Milleti düşene el kaldırmaz, tersine elinden tutup kaldırır onu yerden. Sizler bu önemli Türk geleneğini bilmediğinize göre hangi millettensiniz? Hangi halk düşmanı gücün uzaktan kumandalı tokadısınız?
RTE, korumalarını peşine takarak bir yurttaşı tokatladı. O yurttaş ki AKP baskısı nedeniyle yediği tokadı itiraf edemedi. Çünkü doğruyu söylerse başına nelerin geleceğinin farkında. AKP faşizminin baskısı yürekleri, beyinleri tutsaklaştırmakta. Dünyada pek görülmeyen bir biçimde bir başbakan, yurttaşını tokatlamakta.
Türkiye topraklarında bugüne kadar cenaze evinde, yas tutan insanlara saldırı görülmemiş bir şey. İnsan, düşmanın cenazesinde bile olay çıkarmaz. Ölüye de yas tutana da saygı gösterilir. Bu toprakların gelenekleri böyle. Zaten insanlık da bunu gerektirir.
RTE, Soma’daki tavırlarıyla hem kışkırtıcı oldu, hem de saldırgan. Halkına düşman birisinden başbakan olur mu bir ülkeye?
RTE’in Soma’ya gidişinde halka yapılan zulmü, işgalci Yunanlılar bile yapmadı o topraklara. O gün orada yaşananlar, Yunan mezaliminden sonraki en büyük zulümdür Somalılara.
Sen, ey diktatör 1919’da işgal güçlerinin yaptığı zulmü yeniden yapmandaki amacın ne? Nedir senin bu halka yaptığın eziyetin nedeni? Belleğinde yerleşen hangi intikam ateşi, seni böyle bir zulmün faili yaptı? Hadi, söyle bakalım, bu halkı neden sevmiyor, bu milletten neden nefret ediyorsun?
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       16 Mayıs 2014



15 Mayıs 2014 Perşembe

SOMA’DAN İNSANLIK DERSLERİ


Soma’daki katliam insanlık dersleriyle dolu. Tabi, anlayana...
Kazanın yaşandığı ilk günden itibaren metanet içindeydi Somalılar. Bu felaketten yakınlarının, evlatlarının sağ kurtulamayacaklarını bildikleri halde yine de umutlarını tüketmediler. Saatlerce beklediler maden ocağının yakınlarında.
Birçoğu kara yazgıyı bildiğinden ya hastanenin ya da Kırkağaç’taki soğuk hava deposunun kapısında bekledi. Acılarını çoğu zaman içlerine gömdüler. Devlete söz etmediler. Ancak siyasetçiler acılarını kullanmak için kentlerine geldiğinde tepkilerini gösterdiler. Siyasetçilere unutamayacakları dersler verdiler.
                                   *                                    *                                 *
Madende uzun süre mahsur kalan işçi Murat Yalçın, on bir saat sonra kurtarıldı. Sedyeye bindirilirken “Çizmelerim kirli, çıkarayım mı?” dedi Murat. Katrana bulanmış çizmelerinin cankurtaranın sedyesindeki beyaz çarşafı kirletmemesin istiyordu.
Cankurtaranın hemşiresi, “Senden daha mı değerli, ayaklarını uzat” diyor Murat’a. O, yine de çizmelerini yanlardan sarkıtıyor. Bir ayağını sedyenin hafifçe yüksek demirinin üzerine koyuyor.
Hemşire, İşçi Murat’ın ayaklarını tutuyor ve sedyeye uzatıyor.
Sonrasında gazeteciler Murat Yalçın’a çizmelerini neden çıkarmak istediğini soruyorlar.
“Botlarım çok çamurluydu ve sedyenin kirlenmesini istemedim. Birazda hızlı olsun istedim. Ben, orayı kirletmeyeyim ki ambulans benden sonra gidip hemen başkasını alsın, diye düşündüm.”  diye yanıtlıyor soruyu yüzü kömür karası, yüreği güneş ışığıyla aydınlanmış işçimiz.     
Murat Yalçın, bir çarşafı kirletmekten sakınan temiz yürekli, ulu gönüllü bir insan. Koskoca ülkeyi kirleten, insanlığını ayakkabı kutularındaki dolarların içine gömmüş iktidar partisi yöneticilerinin öğrenecekleri çok şey var Murat’tan. Tabi öğrenebilirlerse... İçlerinde az da olsa insanlık kırıntısı kalmışsa...
                          *                                   *                                 *
Hasan Demirci... Soma cehenneminden kurtulan şanslı madencilerden... Ailesine sağ salim kavuşmanın sevincini yaşamakta.
Hasan Demirci, madende arkadaşlarıyla ölüm kalım savaşı verirken üşüdüğünü söylüyor yanındaki can yoldaşlarına. Yanında bulunan arkadaşı tereddütsüz kazağını çıkarıp Hasan’a veriyor.
Arkadaşının kazağı, ısıtıyor Hasan’ı. Can pazarında arkadaşının canını, kendi canı kadar aziz belleyen madenci namusu, insan namusu bu.
Hasan Demirci, cehennemden çıkmayı başarıyor. Kazağın sahibi madenci çıkamıyor yangından. Can veriyor yer altında. Kendisi ruhunu teslim ederken arkadaşı can veriyor, onun üşümesine yüreği dayanmıyor.
O kazağı, Hasan Demirci bir anı olarak saklayacağını söylemekte.
Yerdeki Somalıyı tekmeleyenlerin, madenciyi tokatlayanların hiçbir zaman anlayamayacağı bir insanlık dersidir bu.
İşte, bu milleti asil yapan da ayakta tutan da budur. Kendisi ölürken arkadaşının yaşamasını sağlayan bu adsız madenci, insanlık tarihinin bir kahramanı olarak anılacak yıllarca...
                        *                                 *                                 *
Soma katliamında yaşamını yitiren işçilerden birinin avucundan bir kâğıt çıkıyor. Kâğıtta “Oğlum, hakkını helal et!” yazmakta.
Ne kadar ilginç, değil mi? Ölümle karşı karşıya olan biri, oğlundan helallik istiyor. Neden mi? Babalık görevini tamamlamadığı için... Onu, acımasız dünyanın zor koşullarında yalnız bıraktığı için...
Bir insanın son nefesinde oğlunu düşünmesi ne büyük erdem, nasıl bir ulu gönüllülük?
Aldığı sorumluluğu kötüye kullanarak yurttaşının milyonlarca lirasını cebe indirenler, bir kez olsun helallik almayı uslarından geçirmişler midir acaba? Helallik isteyecekleri yüzleri var mı?
Yüzsüzlerin maskesinin düşme zamanı geldi artık. Soma katliamı, diktatör ve yandaşlarının sonunu getirecek.
Unutmayalım, Kurtuluş Savaşı Ege dağlarında patlayan efelerin kurşunlarıyla başladı.

                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           15 Mayıs 2014

14 Mayıs 2014 Çarşamba

TAŞLAŞMIŞ YÜREK ACIYI DUYUMSAMAZ


Madenin derinliklerinde cansız bedenler yatarken ve tüm Türkiye yasa boğulmuşken başbakan Soma’ya gitti. Amacı ne? Acıları paylaşıp hafifletmek...
30 Mart yerel seçimlerinde AKP, Soma’dan yüzde kırk üç oy almış. Buna karşın RTE, buraya koruma ordusuyla geldi. Üç bin beş yüz polis ve jandarma birlikleri... RTE’nin yüzünde korku ve kaygı var. Bu, açıkça görülmekte. Yanında her zamanki gibi yakın korumalar kuş uçurtmuyor. Adeta etten bir duvar çevresinde.
Gerekli incelemeleri yaptıktan sonra (ne incelediyse...) belediyeye geçiyor son padişah. Tabi, RTE madene geldiğinden kurtarma çalışmaları duruyor. İnsanlar can pazarında, bir dakikanın bile çok büyük önemi var kurtarma çalışmaları için. Ancak ne de olsa padişah teşrif etti, madendekiler biraz daha dişini sıksa ne olur? Padişah, kendi yapıtı olan katliam yerini iyice görmeli. Kullarının perişanlığı karşısında, kendi büklüğünü(!) görüp bir daha şişinmeli.
Belediyede beklenen konuşmasını yapıyor RTE. Çoğu kimse yüzlerce şehit için gözyaşı dökmesini bekledi başbakanın. Hele ağlamadan sorumlu Manisalı başbakan yardımcısının gözyaşlarının sel olmasını umdu kimileri. Yok! Gözyaşı da yok, sel de... Üzüntü de yok!
RTE’nin Soma’da yaptığı konuşma ibretliktir. Bu konuşmayı herkes kesip saklasın çocuklarına, torunlarına okutmak için. Bir devlet yöneticisinin yurttaşlarının ölüsüne de dirisine de nasıl saygısız davrandığını, insanların aklıyla nasıl dalga geçtiğini beşikteki bebeklere, kurda, kuşa, ağaca, yaprağa anlatmalı herkes.
Başbakan, konuşmasında İngiltere, Belçika, Fransa, Japonya ve ABD’den maden kazaları örnekleri vererek ölü sayılarını açıklıyor. Kazaların yılları sırasıyla: 1862, 1866, 1894, 1906, 1907, 1914... Yüz elli yıl önce olmuş kazaları örnek göstermekte RTE. Yani teknolojinin gelişmediği, işçi sağlığının hiçe sayıldığı, iş güvenliği önlemlerinin yetersiz olduğu, insan haklarının dünya gündemine oturmadığı, sosyal devlet olgusunun henüz var olmadığı vahşi kapitalizmin acımasızca geliştiği yıllar...
Sonra Çin ve Hindistan’dan 1942, 1960, 1965, 1975 yıllarındaki maden kazalarında ölenlerin sayılarını açıklıyor bilgiççe... Neredeyse bir ömürlük zaman geçmiş bu kazaların üstünden. Ülkeler gelişmiş, yöneticiler ders çıkarmış olanlardan ve gerekli önlemler alınarak kazalar önlenmiş, ölüm oranları sıfıra yakın bu ülkelerin çoğunda.
Almanya’da 1948’den beri madenlerde kimse ölmemiş. İngiltere, Fransa ve ABD’de elli yıldır İtalya’da ise otuz can kaybı olmamış. Çin ve Hindistan’da kazalarda belirgin bir azalma var. Çağdaş dünyada ölüm oranları hızla azalırken Türkiye’de çoğalmakta.
Başbakan, aklı sıra işi laf kalabalığıyla boğuntuya getirip sorumluluğu üzerinden atacak.
Biz RTE ve AKP’ye durduk yere gerici demiyoruz. Kafası yüz elli yıl öncesinde kalmış. Günümüzün gerçeklerinden uzak. Bilimsel bakış açısından yoksun biri.
            “Bunlar olağan şeylerdir.” demekte RTE. İş kazalarını olağan gören birine söyleyecek söz bulmakta zorlanmaktayım. “      Bakın, literatürde iş kazası denilen(denen olmalı) bir olay vardır. Bu sadece madenlerde olur, diye bir şey yok. Başka işlerde de olur, iş kazası. Burada da olur. Bunun yapısında, fıtratında bunlar var.”diye sürdürmekte sözlerini Tayyip. Yüzlerce insan yaşamını yitirmiş, hem de hükümetin açık ihmalleri yüzünden. Her ölen insanın sorumluluğu durmaktayken omuzlarında, o pişkince ölüyle de diriyle de dalga geçmekte. İnsanlara masal anlatmakta. Kendi görevini yapmamanın suçluluğuyla savunmaya geçmekte. Suçu, işin zorluğuna, doğasına atmakta. Neredeyse “doğal ölüm” diyecek. Soma cehennemini yaratan sensin. O cehennemin zebanileri de sen ve yanındaki şakşakçıların.
            Aylar öncesinden CHP Manisa Milletvekili Özgür Özel, Soma’daki kötü gidişatı fark etmiş, sorumluluk duygusuyla TBMM gündemine getirmiş. Ama AKP bu önergeyi reddetmiş. Çünkü padişahın izni olmadan AKP’lilerin elleri doğruya kalkamaz. Onlar, padişahın kulu. Kulluk, kolay değil. Konuşmasında Sayın Özel’in önergesinde “”Soma” sözcüğünün geçmediğini söylüyor milletin gözüne baka baka. Oysa sabahtan beri televizyonlardan onlarca kez okundu Özgür Özel’in Soma ile başlayıp Soma ile biten önergesi. Anlaşılacağı üzere RTE’nin mumu yanmadan söndü.
            Soma’da tüm koruma önlemlerine karşın Başbakan protesto edildi. Yere düşen protestoculardan birini, RTE’nin danışmanının tekmelemesi ilginçtir. Yurttaşa saygı duymayan AKP zihniyetinin göstergesidir bu.
            Geleneklerimiz cenazeye saygıyı gerektirir. Cenaze evinde RTE’nin danışmanının yaptığı bu davranışın adını yurttaşlarımız koyar. Düşmanınızın cenazesi olsa da saygı göstereceksiniz. Acılı insanlara şiddet uygulamak, insanlıkla bağdaşmaz.
            RTE, protestolar sırasında bir markete sığındı. Yüzündeki korku çok belirgindi. Erdoğan’ın markete sığınırken kendisine yuh çeken bir yurttaşı yumruklaması ilginçtir. Tarihe, yurttaşını yumruklayan bir başbakan olarak geçecek.
Danıştay’daki töreni de sayarsak bir ay içinde ikinci kaçışı bu. Bunlara bakarak geleceği hakkında bir düşünce yürütebilir son padişah. Halkına saygı göstermeyen tüm diktatörler gibi tarihin çöplüğüne hızla yuvarlanmakta. Halkın gücü karşısında tuzla buz olacağının farkına varmalı diktatör.
Erdoğan’ın Soma ziyareti baştan sona Somalılara ve Türk milletine saygısızlıkla doluydu. Oradaki yurttaşın acısını duyumsayamadılar, paylaşamadılar. Taşlaşmış yürekler, acıyı duyumsayamaz.
                                                                                  Adil Hacıömeroğlu
                                                                                  14 Mayıs 2014
           


SOMA KATLİAMI


Dün ikindi vaktiydi Soma’daki madende yangın çıktığını işittiğimde. “Eyvah!” dedim, biraz da bağırarak. İçimden bir şeyler koptu, gitti.
Hele içerideki işçi sayısını duyduğumda gözyaşlarım ıslattı yanaklarımı. Maden kazalarında kurtarma konusunda ne yazık ki başarısızdı ülkem. Madenlerde çalışma koşullarının yüz yıldır değişmediğini bilen biriyim.  İlkelliğin, vurdumduymazlığın, adamsendeciliğin faciaya yol açacağı kesindi.
Önce hükümetten “Madende her şeyin mevzuata uygun olduğu” açıklaması geldi. Soma madeninin örnek bir işletme olduğunu açıkladı ilkellik bataklığında kulaç atan yetkisiz yetkililer. Her şey mevzuata uygunsa kaza neden oldu o zaman? Neden canlarımız toprak altında.
Gece boyunca televizyonun başındaydım. Ne yazık ki sağlıklı haber almak zor. Sosyal medyadan izliyorum olanları. Facianın büyüklüğü, gece yarısı anlaşılıyor.
Zonguldak’tan kurtarma ekipleri yola çıktı, deniyor. Zonguldak-Soma karayoluyla kaç saat? En küçük işler için devletin uçakları havalanırken Zonguldaklı madenci, Soma’daki kardeşini kurtarmaya otobüsle gitmekte. Zamana karşı bir yarış. Kurtarma ekipleri için o yol biter mi? Somalı kardeşlerinin sonlarını bilmez mi Zonguldaklı kurtarma ekibi? Padişah ve yandaşları için uçaklar dizi dizi. Toprak altında ise kömür karasıyla yan yana yatmakta Soma’nın emekçileri, bir nefes havaya hasret.
Gece uzun, yürekler acı dolu. Söyleşiler yapılmakta madenin önünde. Eşini, babasını, oğlunu, kardeşini, akrabasını bekleyenler var. Gözler yaşlı. Bakışlar donuk. Aslında herkes, facianın farkında. Ama yine de bir umut var. Mucize beklenmekte...
Dualar dökülmekte kurumuş dudaklardan. Madenden her sedye çıkışında hareketlenmekte ortalık.
Televizyonlardaki haber okuyucuları halkı dua etmeye çağırmakta. Kimse doğru düzgün bir biçimde madendeki ihmallerden söz etmiyor. Sen, işçinin güvenliğini sağlama; kaza olunca da otur, herkesim duaya çağır. Önce önlemini al, işçileri çağdaş bir ortamda çalıştır, sonrasında dua et. Beceriksizliğin, ihmalin suçunu Tanrı’ya yükleme.
Gecenin ilerleyen saatleri... Kurtarma harala gürele sürmekte. Eşgüdüm yok! Madende kaç kişinin kaldığını bile bilmeyen yetkililer var. Madenin yöneticileri bile kaç kişiyi çalıştırdıklarını bilmemekte. Sinirlerim gerildikçe geriliyor. Koskoca ülkenin teslim olduğu ilkelliği, vurdumduymazlığı kabul edemiyorum bir türlü.
Haberleri dinlerken bir yandan da sosyal medyada yorumlar yazmaktayım. Benim gibi sabahlayanlar çok. Türkiye’nin duyarlı yurttaşları ayakta. Yürekler, Soma madeninin derinlerinde. İsyan, acı, üzüntü birbirine karışmış bir durumda. Madenin derinliklerindeki yangın, yakıp kül etmekte tüm ülkeyi.
Yandaş televizyonlarda bir iki yalaka densizin sözlerini hayretle dinliyorum. Anında sosyal medyada karşılığını bulmakta densizlik. Ağzının payını alan densizin bundan ders çıkardığını sanmıyorum. Dünün Ergenekon kumpasçısı, bugünün işçi düşmanı olarak endam etmekte. Yaşamının her döneminde halk düşmanlığı var kumpasçının. Çok yazık!
Sabaha karşı gözlerim umutsuzluğun yarattığı öfkeye yenik düşüyor. Uyuyakalıyorum bulunduğum yerde. Birkaç saatlik bir uykudan sonra, her sabah uyandığım saatte uyanıyorum ve yazmak için oturuyorum koltuğuma.
Özelleştirmeler ve kiralamalarla madencilik, birkaç patronun kâr hırsını artırmakta. Çalışma koşulları, yüz yıl öncesine dönüştürüldü. Dünyanın en ağır işçiliği, en ucuz emek sömürüsü durumuna getirildi. Yerin altında kırk liraya kazma sallamakta ekmek parası için Somalı emekçiler. Köleci düzende bile böylesi görülmemiştir. İnsanın hiçe sayıldığı bir ülkede, emeğin değeri olur mu?
Türkiye, iş kazalarında dünya ikincisi. Kazaların yüzde doksan dokuzunda ihmal var. Çalışma koşulları çok ilkel. Çağdaş çalışma koşulları ne yazık ki yok. Bu nedenle bunlara kaza değil, cinayet demeli. İnsanlar, bile bile ölüme gönderilmekte. Bunca insanın yaşamını yitirdiği bir olaya katliam demek, yerinde olur sanırım.
Kim mi gönderiyor insanları ölüme? Sorumlu olan herkes... Başta hükümet... Yasa koyucular... Üç kuruş fazla kazanmak için insanlığını öldüren, vicdanını yok eden, yüreğini söküp atan patronlar... İnsan eti aşınız, madencinin kanı içkiniz oldu. İyi bakın bundan böyle kaşık salladığınız tabaklar, ağzınızı şapırdattığınız bardaklara. İyi bakın... Bakın ki görün yaşlı gözlerde büyüyen öfkeleri. Bakın ki işitin dağı, taşı eriten madenci ailelerinin acı çığlıklarını. Belki çok uzaklarda kalmış insanlığınızı anımsarsınız.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       14 Mayıs 2014

10 Mayıs 2014 Cumartesi

DİKTATÖR ÇILDIRDI

                                               
10 Mayıs 2014 günü Danıştay’ın 145.kuruluş yıldönümünü kutlama töreninde konuşan Türkiye Barolar Birliği Başkanı Prof. Metin Feyzioğlu’nun sözleri, RTE’yi çılgına döndürdü.   
Feyzioğlu, konuktu törende. Konuşmasının neredeyse tamamında Türkiye’deki hukuksuzlukları ve yargının sorunlarını anlattı. Türkiye’de o kadar çok hukuksuzluk var ki, Feyzioğlu’na ayrılan yirmi dakikalık süreye sığmadı bunlar. O da süresini aşmak zorunda kaldı.
Feyzioğlu, neden Türkiye’de yapılan tüm hukuksuzlukları anlatmak zorunda kaldı Danıştay toplantısında? Çünkü muhalefet halkın sesi olamıyor. Bu hukuksuzlukları, muhalefet liderleri gereği gibi halka anlatmıyorlar. Muhalefet, görevini yapmayınca iş halk önderlerine düşmekte. Liderler, diktatörlerin baskı altına aldığı toplumlarda böyle bunalımlı zamanlarda ortaya çıkar. AKP diktatörlüğüne direnişte iki hukuk adamı öne çıktı: Biri Metin Feyzioğlu, diğeri Ümit Kocasakal...
Feyzioğlu’nun eleştirileri iktidar partisini rahatsız etti. RTE, Feyzioğlu’nu dinlerken renkten renge girdi. Konuşmanın başından itibaren Erdoğan gergindi. Eleştiriler peş peşe sıralandıkça yüz şekli değişti. Sinir küpüne döndü adeta diktatör. Abdullah Gül’ün sakinleştirme çabaları işçe yaramadı. Ne de olsa eski arkadaşı... Bu tür fevri çıkışlarını onlarca kez görmüştür Gül.
Sürekli pohpohlanmaya alışmış, gereksiz ve abartılı övgülerle olabildiğince egosu şişirilmiş başbakan; sorumluluğunu unutup birden bir sokak kabadayısı oldu. Kıpkırmızı kesilmiş yüzü, şişmiş boyun damarları, yuvalarında fırlayacakmış gibi gözleri, titrek dudakları, kontrolsüz el hareketleri sesinde öfkeye dönüştü birden. Yanındakiler engellemese kürsüye çıkıp hasmına haddini bildirecek bir konumdaydı.
Erdoğan ne kadar öfkeli idiyse, Feyzioğlu o kadar soğukkanlıydı. Öfke duygusuna tutsak olmuş Erdoğan’ın karşısında aklıyla davrana bir hukukçu vardı. Saldırganın öfkesini daha da artıran karşısındakinin soğukkanlılığıydı. Öfke nöbetleri artan RTE kontrolünü yitirdi sonunda. Ne yazık ki koskocaman bir ülkenin başbakanını, bir kahvehane kabadayısını uzaklaştırır gibi tutup götürdüler dışarıya yanındakiler. O gözlerden uzaklaşıncaya kadar kendi kendine söylenmeyi sürdürdü.
Erdoğan dışarı çıkarken Abdullah Gül’ü de alıp götürmesi ilginçtir. Bir cumhurbaşkanının bir işaretle, bir çift söz ile yönlendirilmesi ilk kez görüldü. Anlaşılacağı üzere başbakanın emrinde bir cumhurbaşkanı...
Genelkurmay başkanı Özel ise ne işarete ne de bir çift söze gerek duydu. RTE dışarı yönelince kendiliğinden kalktı yerinden. Takıldı başbakanının peşine.
Danıştay olayı şunu gösterdi ki, RTE’ye karşı adam gibi muhalefet edildiğinde AKP liderinin pusulası şaşıyor. Ne yapacağını şaşırıyor. Öfke nöbetlerine girip darmadağın oluyor.
Muhalefet partileri, Feyzioğlu’nun yolunu izlemeliler. Kayıkçı kavgasını andıran söz dalaşını bırakıp açık ve doğru eleştirilmeli hükümet. Eleştirir gibi yapmak değil, eleştirmek gerek AKP’yi. Bu iş için birazcık cesaret, kararlılık, inanç, akıl ve bilgiye gereksinim var.
                                                                                  Adil Hacıömeroğlu

                                                                                  10 Mayıs 2014