30 Haziran 2014 Pazartesi

NAMUS VE ŞEREFTEN DAHA ÖNEMLİ NE VAR?



Tam da Türkiye, ABD onaylı iki ılımlı İslamcı, bir de bölücü cumhurbaşkanı adayı arasına sıkışmış, karamsarlık uçurumuna yuvarlanmak üzereyken bir umut doğdu. CHP Eskişehir Milletvekili Süheyl Batum, Ulusal Kanal canlı yayınında Emine Ülker Tarhan’ın adaylığını açıklayarak ilk imzayı attı. Bu imza, tarihsel önemdedir. Türk Ulusunun emperyalist planlara teslim olmadığının göstergesidir.

E.Ülker Tarhan’ın adaylığına ne yazık ki CHP ve MHP tabanından az da olsa karşı çıkanlar var. Gerekçeleri ise oylar bölünür düşüncesi. Oylar bölünürse AKP adayı kazanırmış. CHP ve MHP, İhsanoğlu’nun adaylığını açıklayana kadar AKP bekledi. Çatı adayını öğrendikten sonra RTE kolları sıvadı. Çünkü İhsanoğlu’nun adaylığı, RTE’ye birinci turda seçimi kazanma olanağı yarattı.

RTE ve İhsanoğlu çekişmesinde, seçime katılma oranı düşük olacağından AKP adayı birinci turda rahatça seçimi kazanır. Sayın Tarhan’ın adaylığı bu hesabı bozar. Seçime katılma oranı artar. İkinci tura, AKP adayıyla Emine Ülker Tarhan kalır. İkinci turda Cumhuriyet güçlerinin adayı E.Ülker Tarhan, Çankaya’ya çıkar. Bu da AKP’nin hızlı çöküşünü getirir. Ayrıca AKP’ye yıllardır koltuk değnekliği yapan Kılıçdaroğlu ve Bahçeli’nin de siyasal yaşamı biter. Bu da BOP’un yırtılıp atılması demektir.

Sayın Tarhan’ın adaylığı, BOP hesaplarını bozacağı için her seçimde olduğu gibi “Oylar bölünmesin!” sözüyle parti tabanları üzerinde baskı kurulmaya çalışılmakta.

Oyları bölen kim? Oyları bölen, CHP ve MHP yöneticileridir. Ekmeleddin İhsanoğlu’nu aday göstererek Cumhuriyet güçlerinin oylarını AKP hesabına yazmaya çalışmaktalar. Bu yolla da Tayyip’e Çankaya’nın kapılarını ardına kadar açmaktalar. Cumhuriyet’ten yana oylar, ancak Cumhuriyet’i korumak için kullanılır. Bu böyle biline...

Süheyl Batum’un tarihsel çıkışını yaptığı güne dönelim.

Batum’un tarihsel çıkışından sonra ikici imza geldi Uşak Milletvekili Dilek Akagün Yılmaz’dan. Üçüncü imzayı da Adana Milletvekili Ümit Özgümüş attı. Telefona sarıldım, karşımda Sayın Özgümüş... Onu cesareti, Cumhuriyet’e bağlılığı, yurtseverliği ve onurlu davranışından ötürü kutladım.

Sayın Özgümüş çok heyecanlıydı. Sesinde, haklı bir davanın öncüsü olmanın gururu yansımaktaydı. Heyecanı da bundandı sanırım.

Sayın Özgümüş, bana şöyle yanıt verdi: “Ben milletvekili olduğumda Atatürk ilke ve inkılâplarını koruyacağıma namusum ve şerefim üzerine yemin ettim. Birkaç dönem daha milletvekilliği yapmam, namusum ve şerefimden daha değerli değil.” Bu sözler, cumhurbaşkanlığı adaylık sürecinin güzel bir anlatımıydı. Evet, namustan ve şereften daha değerli ne olabilir ki?

Şimdi sözüm genel başkanlarının gözüne girmek için İhsanoğlu’nun adaylığı için imza atan milletvekillerine... Dünyada namus ve şereften daha değerli bir koltuk var mı? Oturduğunuz vekil koltukları, namus ve şerefinizden daha mı önde gelmekte? Çekin imzalarınızı geri! Cumhuriyet güçlerinin yanında yer alın. Yoksa Ankara’da, Anıtkabir’e nasıl bakacaksınız yüzünüz kızarmadan? Çocuklarınıza ve torunlarınıza, yeminine bağlı olmayan biri olarak ne söyleyeceksiniz? Hele her gün çalışma odalarınızda bulunan Atatürk fotoğraflarını gördüğünüzde ne yapacaksınız? O mavi gözlerin ışığı, sizin vicdanlarınıza her bakışta bir şeyler söylemeyecek mi sanıyorsunuz?

Evet, emperyalist bir projenin bir parçası olmak mı, yoksa Tıbbiyeli Hikmet ve Hasan Tahsin’in yürekliliğini göstermek mi önemli? Gelin, Tıbbıyeli Hikmet olun, Hasan Tahsin olun...
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       29 Haziran 2014

Not: 30 Haziran 2014 tarihinde http://www.ulusalkanal.com.tr de yayımlanmıştır.

27 Haziran 2014 Cuma

TAYYİP NE ZAMAN GİDER?


AKP iktidarına karşı olan herkes, Tayyip’in ne zaman gideceğini merak edip sormakta. Evet, biz de soralım: Tayyip ne zaman gider?

Öncelikle siyaseti kişiler üzerinden düşünenlerden olmadığımı söylemeliyim. AKP’nin kurduğu talancı, işbirlikçi, gerici düzenin kişilere odaklı olmadığını yıllardır süren bir sistem olduğunu belirtmek gerek. Sistem yıpranan, son kullanma tarihi gelen lideri tasfiye ederek yenisini çıkarmakta halkın önüne. Halkın bir bölümü de kişiler değiştiğinde her şeyin değişeceğini düşünmekte. Ne yazık ki bu aldatmaca, bir kısır döngü halinde yıllarca sürmekte. Birçok kişi de bu aldatmacayı önce sevinçle karşılayıp sonra, gerçek anlaşılınca, hayal kırıklığına uğramakta.

AKP’nin bugün başında olduğu sistemin temelleri 24 Ocak 1980’de atıldı. 12 Eylül darbesiyle de sistem yaşama geçirildi. Arada kısa kesintiler olsa da sistem yıllardır Türkiye’ye egemen oldu. Bu süreç içinde ABD güdümündeki bu sisteme uymayan iktidar ve muhalefet partileri tasfiye edildiler. Bu da halka siyasette yenileşme adı altında sunuldu ve yurttaşlardan destek de aldı.

Kısacası, sistem kendine uymayanı dışarıda bıraktı. Sistemi kontrol eden güç hep aynı kaldı. Kullanılan kişiler değişti. Bu nedenle siyaseti kişilere göre düşünenler hep hayal kırıklığına uğrarlar. Bu da birçok yurttaşın yılgınlığa, umutsuzluğa kapılmasına neden olmakta. Türk siyasetinin ideolojiden, bilgiden, bilimden, bilinçten, üretkenlikten, ilkeli duruştan yoksunluğunun artmasının nedeni de budur. Gittikçe lümpenlerin eline geçmekte olan siyaset organları, bu bilinçsizlik, umutsuzluk, yılgınlık bataklığına saplanan politik ortam nedeniyledir.

Tayyip, bu kokuşmuş sistemin bir aktörü. Bugün sistem, yalnızca iktidarı değil; muhalefeti de düzenliyor. Muhalefet partilerini de kendi adamlarına yönettiriyor ki, sistem tıkır tıkır işlesin.

Türkiye’nin yaşamsal konuları söz konusu olduğunda iktidarla muhalefetin işbirliği yaptığını görmekteyiz. Cumhurbaşkanlığı seçiminde hem iktidarın hem de muhalefetin adayı, aynı dünya görüşünde kişiler ve ABD güdümlü sistemin adamı. İnsanlar sandığa gidecek. Güya farklı olanı seçecek. Oysa kimi seçerse seçsin, aynı düşünceye, sisteme oy verecek. Böylece aynı partinin iki adayından biri kazanmış olacak. Yani, her durumda AKP seçimden yengi ile çıkacak.

Dünyanın her yerinde iktidarları muhalefetler yıkar. Türkiye’de böyle mi? Muhalefet, iktidarın ayakta durması için çırpınmakta. O zaman ne yapmalı? İktidarın karşıtı, ABD güdümlü sistemi yıkacak gerçek bir muhalefete gerek var. Türkiye’nin değerlerini, kaynaklarını, onurunu, insanını, Cumhuriyet’ini, aydınlanma devrimini koruyacak bir muhalefet gerekli. Kayıkçı kavgasıyla, kuru gürültüyle değil; dişe diş bir savaşımla iktidarı yıkacak, sistemi değiştirecek gerçek bir muhalefet gerekli.

CHP ve MHP liderlerinin kişiliğinde simgeleşen uyumlu(!) parti yönetimleri gitmeli. Bu partiler gerçek kimliklerine kavuşmalı. Seçmenini uyutan değil, uyandıracak parti yöneticilerine gereksinim var.

Kılıçdaroğlu ve Bahçeli yönetimleriyle partilerinin başından gitmediği sürece Tayyip ayakta kalır. Bu üçlü giderse birlikte gidecek. Danışıklı dövüşlerle halkı kandırmanın devri sona ermekte.

Muhalefet partileri yönetimlerinin iktidar yanlısı, destekçisi,  gerçek yüzleri açığa çıkmak üzere. Önümüzdeki günlerde önce muhalefet partilerinin yönetimleri gidecek, ardından desteklerini kaybetmiş Tayyip ve AKP.
                                                                                  
                                              Adil Hacıömeroğlu

                                              27 Haziran 2014

26 Haziran 2014 Perşembe

ANALAR AĞLAR, SİYASETÇİ BAKAR

                                   
Diyarbakır’da analar neredeyse iki aydır ağlıyor.

Neden mi?

PKK tarafından kaçırılarak ya da kandırılarak dağa götürülen çocukların için...

Anaların gözyaşları tüm Türkiye’de yürekleri burktu. Ancak siyasetçi görmedi gözyaşlarını... Siyasetçinin yüreği taş kesildi, Diyarbakır’da ağlayan anaların karşısında...

Diyarbakır’da analar ağlayıp isyan etmekteler yazgılarına... Okullarından alınarak dağda terörist kamplarında eğitim gören çocuklarına gözyaşı dökmekte analar. Eli kalem tutması gerekirken ölüm makinesi silahlara yapışan çocuklarının durumuna kahretmekteler her gün...

BDP’li belediye kovuyor PKK’ya isyan eden anaları. İte kaka, çekip çevrilerek, çekiştirilerek, biraz da çemkirilerek belediyenin önünden uzaklaştırılıyor analar. Onlar da bir parkta soluğu alıyorlar. Gözyaşları parkın otuna, ağacına, böceğine yoldaş oluyor. Onlar ağlıyor; otlar, ağaçlar, böcekler dile geliyor... Ne yazık ki siyasetçi dediğimiz taşlaşan yüreklerde kıpırtı yok!

BDP kovuyor, AKP sırtına dönüyor. CHP, Diyarbakır’da 1930’lu yıllardaki geçmişiyle kavga etmekte. MHP, havanda su döverek kendince milliyetçilik yapmakta. Analar ağlamakta Diyarbakır’da...

Halksız bir siyasetin, dışarıdan güdümlü kafaların duyarsızlığıyla gözyaşları boşalıyor toprağa. Toprak, utanıyor duyarsızlıktan, taşlaşmış yüreklerden... Yüzünü kapatıyor utancından, analara kol kanat geriyor ağacıyla, otuyla ve cümle mahlûkatıyla...

Analar ağlıyor... Duydunuz mu? Diyarbakır’da analar evlatları için gözyaşı döküyor, neredeyse iki aydır.

Anaları ağlatanlar iflah olur mu sizce?  Hep analar ağlar zaten... Analar ağlıyor, siyasetçi Kaf dağından kar bağışlamakta halka...
                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       26 Haziran 2014

25 Haziran 2014 Çarşamba

SOLUN TAVAN OYU YÜZDE OTUZ MU?


Epey zamandır solun oyları taş çatlasa yüzde otuzu aşamaz görüşü topluma içten içe yerleştirilmekte. Ne yazık ki bu düşünce sol partilerin tabanında da önemli bir destek bulmakta. Giderek seçmen yenilgiye koşullandırılmakta. Bu durum özellikle CHP tabanında öğrenilmiş bir çaresizliğin yerleşmesine neden olmakta. Böylece de CHP,  “Nasıl olsa seçimleri kaybedeceğiz.” diyerek mevcut durumu kabullenmekte. Sağ politikalara karşı kendi siyasetini geliştirmek yerine, sağcı politikaları savunarak kazanmayı düşünmekte.

Gerçekten sol partiler ne yaparlarsa yapsınlar, toplam oyları yüzde otuzu geçemez mi? Öncelikle sol ve sağ tanımlarını ele almak gerek. Sol da sağ da kendi içinde yek pare değildir. Sağın da solun da bin bir rengi var. Kendisinin sağcı ya da solcu olduğunu ifade eden birçok kişi, vatanın bütünlüğü konusunda farklılık göstermekte. Her sağcı ulusun birliği konusunda AKP gibi düşünmemekte. Hatta AKP’ye oy veren seçmenlerin büyük çoğunluğu bile. Birçok temel politikada parti yönetimiyle farklı düşünür.

Sol partiler içinde de farklılıklar görünür Türkiye’nin temel konularında. Ancak burada sol partiden kasıt, CHP’dir. CHP’yi sağa kaydırmak, neoliberal politikalara teslim etmek, emperyalizmin güdümüne sokmak, BOP’un bir parçası yapmak, Ortaçağ düşüncesine boyun eğdirmek, Cumhuriyet kazanımlarını ortadan kaldırmak için kurulan bir tuzaktır bu. Özellikle yeni CHP yönetimi bu tuzağa düştüğü için çareyi hep sağ politikaları benimsemekte ve sağcı adayları vitrinine çıkarmakta buldu. Bu durum, ne yazık ki seçim utkularını getirmedi. Kimliksizleşen CHP, AKP’nin Cumhuriyet yıkıcılığı konusunda yolunu açtı.

Şimdi burada AKP’ye teslim bayrağını açmış olan CHP yöneticilerine sormak gerek. Siz, Atatürkçülüğü savundunuz da halk size oy vermedi mi?

Sizler, AKP iktidarı döneminde ihmalden ölen binlerce yurttaşımızın hakkını savundunuz da insanları yanınızda göremediniz mi?

Hele Soma’daki katliamı ve AKP rezaletini halka anlatabildiniz mi?

Siz, yoksulluk sınırında yaşayan yurttaşların durumlarını düzeltmek için hangi politikaları geliştirdiniz?

İşsizlik almış başını giderken AKP’ye öykünen politikalar dışında ne sundunuz millete?

Yağmalanan kentler için ne yaptınız?

Köyden kente göçen ve sosyal uyumsuzluklar, yalnızlaşma duygusuyla tarikatlara sığınan yurttaşlar için bir şey söylediniz de bizler mi işitmedik?

Dış politikada üst üste rezaletler yaşanırken sizler neredeydiniz?

Şam’a gidip Esat’a dostluk elini uzatabildiniz mi?

Mısır’ı, Münafık Kardeşler belasından kurtaran yeni yönetimi kutlayabildiniz mi?

Hunharca öldürülen Kaddafi’nin yanında olabildiniz mi?

BOP’u uygulamak için komşu ülkelerde oluk oluk kan akarken neredeydiniz?

Haziran direnişinde göstermelik bazı sözlerin dışında parti yönetimi ne yaptı? Yurttaşlar sokaklarda boğazlanırken sesiniz neden kısıktı?

Atatürk’e, Cumhuriyet kurucularına AKP ve BDP’liler sövüp sayarken az da olsa vicdanen rahatsız oldunuz mu? Göğsünüzü gere gere Atatürk’ü, Cumhuriyet’i neden savunamadınız?

“Bu halk CHP’ye oy da iktidar da vermez.” yalanlarıyla beyinleriniz yıkanırken neden geçmiş yıllarda yapılan seçim sonuçlarına bakmadınız? Yüzde kırkları geçen ve çoğu zaman da yüzde otuzların üstünde seyreden seçim sonuçlarını görmenizdeki engel neydi?

Halk yerine, belirsiz odaklardan (?) akıllar aldınız. Onların önerilerini baş tacı ettiniz. İki tane sağlam tümce kuramayan kişilerden parti önderleri yaratma becerisi gösterdiniz de CHP tarihine bakmayı neden düşünmediniz hiç?

Avrupa’nın köhnemiş, liberalizme teslim olmuş sosyal demokrat partileriyle ilişkilerinizi geliştirmek için uğraş vermektesiniz. Peki, Latin Amerika’da art arda iktidara gelen sol partileri neden merak etmediniz? Onların hangi programlarla halkın karşısına çıktığını niye öğrenmeye çalışmadınız? 

Bir cumhurbaşkanı adayı açıkladınız. Tanımadığınız, bilmediğiniz biri... Bu kişiyi size kimin önerdiğini söyleyin neden oy alamadığınız ortaya çıkar. Uzun söze de gerek yok!

Sen, adam gibi solcu ol. Emekçinin yanında bulun. Emperyalizme tavır al. Atatürk’ü, Cumhuriyet’i savun bakalım yüzde otuzu fersah fersah geçmez misin?
                                                                       
                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       25 Haziran 2014

24 Haziran 2014 Salı

AKP’LİLER NEDEN SUSKUN?


Ekmeleddin İhsanoğlu, çatı adayı olarak açıklandı açıklanalı AKP sözcülerinin suskunluğu ilgi çekmekte. AKP’nin ekran bülbülleri, bu konuda sorulan tüm soruları geçiştirmekteler. RTE, İhsanoğlu ile ilgili kendisine sorulan sorulara: “Önce adaylar bir kesinleşsin, ondan sonra konuşuruz.” biçiminde yanıtlar vermekte. Buna koşut olarak yandaş basın da İhsanoğlu’na fazla hücum etmemekte.

Peki, AKP sözcüleri neden suskun kalmaktalar? Bu sorunun yanıtı RTE’nin sözünde saklı. Adaylık kesinleşince hücum başlayacak dört koldan. Şimdi eleştiri bombardımana başlarlarsa aday geri çekilebilir. Yerine başka bir aday çıkarılabilir. Üstelik CHP ve MHP’li milletvekilleri imza atsınlar ki İhsanoğlu’nun adaylığına, Atatürkçü bir adayın çıkma olasılığı ortadan kalksın. Bir milletvekili yalnızca bir adayın altına imza atabiliyor. CHP ve MHP yönetimleri de tüm milletvekillerini İhsanoğlu’nun YSK’ya verilecek adaylık önerisine imza attırmaya çalışarak AKP’nin istediğini yapmaktalar bir nevi. Her iki muhalefet partisi, milletvekillerine baskı uygulayarak Cumhuriyet yanlısı bir adayın önünü kesmekteler.

RTE ve diğer AKP sözcüleri, Ekmeleddin İhsanoğlu’nun adaylığına çok sevindiler. Çünkü yitirmekte oldukları cumhurbaşkanlığı seçiminin kendi lehlerine dönmesinin mutluluğu içindeler. Ne olur, ne olmaz bir ulusalcı aday çıkarsa AKP’nin bütün hesapları bozulur. Üstelik kazayla da olsa İhsanoğlu kazanırsa da AKP için değişen bir şey olmaz. İkinci bir Gül, Çankaya’ya çıkmış olur. İşte, bu nedenledir ki AKP sözcüleri ve yandaş medya suskun.

Adaylık sürecinin istedikleri gibi bitmesini beklemekteler. Adaylar kesinleştikten sonra tartışmalar alevlenecek. Bir yandan AKP sözcüleri diğer yandan yandaş ve merkez medya İhsanoğlu’na saldırıya geçecek. Bütün mesele, Cumhuriyet çizgisinde bir adayın çıkmasını önlemek. 

Zaten CHP ve MHP, AKP çizgisinden birini aday yaparak seçime havlu attılar en baştan. Çankaya’ya İslamcı birinin çıkması gerektiğini topluma söylemiş oldular. Bu, siyaseten iflasın göstergesi. Birçok kişi İhsanoğlu için yaz dinlencesini kesip oy kullanmayacağı için seçime katılma oranı düşük olacak. Bu nedenle de AKP adayı, ilk turda seçimi kazanacak. AKP istese böyle bir seçim sürecini oluşturamazdı.

AKP, İhsanoğlu’na yüklendiğinde Ekmeleddin Bey çoğu kez pasif kalacak. Bu nedenle zaman zaman CHP ve MHP sözcüleri devreye girmek zorunda kalacak ki bu da AKP’nin işine gelecek. Muhalefetin cumhurbaşkanı adayının kendini bile savunamadığı algısı kolayca topluma aşılanacak.

2002’den bu yana yapılan en gerilimsiz seçim kampanyası olacak 10 Ağustos. Sürekli gerilimlerden beslenen AKP, uzlaşmacı bir görünüm takınacak seçim propaganda döneminde. Bu da CHP ve MHP tabanlarını gevşetecek. Muhalefetteki rehavet havası, AKP’nin işini kolaylaştıracak.

Kimi zaman kişi, karşıtının tavrından doğru yolda olup olmadığını anlar. Eğer günlerdir AKP sözcüleri ve yandaş medya suskunsa oturup düşünmek gerek değil mi? Düşününce de bulursun nerede hata yaptığını. Bu hatanın rakibi nasıl rahatlattığını görünce bin kez kahrolursun...
                                                           
                                                                       Adil Hacıömeroğlu





23 Haziran 2014 Pazartesi

DİN TEMELLİ SİYASET YAPMAK, İNTİHARDIR



CHP’de yeni yönetimin işbaşına gelmesiyle Türk siyasetinde bazı ilkeler de değişti. Daha önce din sömürgenleriyle arasına kalın çizgiler çeken CHP’de bu tavır terk edildi. Yeni yönetimin, genel ve yerel seçimlerde AKP’ye öykünerek sağ kökenli, dinci diyebileceğimiz adaylarla seçim kazanma gayreti, cumhurbaşkanı adayının belirlenmesinde de sürdü.

YCHP yönetiminin cumhurbaşkanı seçiminde laikliği savunan biri yerine, din kimliği öne çıkan bir aday belirlemesi, siyasetin dini                       kimliğe bürünmesinin topluma kabul ettirilmesi yolunda önemli bir adımdır. Ekonomi, kültür, sağlık, eğitim, bayındırlık, sanayi, tarım, hayvancılık, terör, hukuk, güvenlik, çevre... yerine hangi adayın daha dindar olduğu tartışılmakta. Toplum, din tartışmalarının kısır politik çekişmelerine çekilmekte.

Kimin ne kadar dindar olduğuna insanlar karar veremez. Ancak kimin dini kullanarak siyaset yaptığına insanlar karar verebilir. Kimin Türkiye’yi, küresel güç odaklarının piyonu durumuna getirdiğine de insanlar karar verebilir. Kimlerin din maskesiyle Müslüman mahallesinde salyangoz sattığını biz insanlar görebiliriz.

1979’da Afganistan’ı Sovyetler Birliği işgal etti. Genellikle İslamcı diyebileceğimiz bir örgüt silaha sarıldı. Her örgüt, diğerini İslam dışı görmekteydi. Bir koalisyon oluşturdular ABD destekli. Burhaneddin Rabbani yönetime geldi. Rabbani denen kişide göbeğine kadar sakalları olan biri. Cübbesi, şalvarı da vardı. Diğer grupların liderlerinin ve militanlarının görünüşü de rabbani gibiydi.

Sovyetler, ülkeyi terk edince İslamcı gruplar birbirine düştü. Uzun süreli bir iç savaş yaşandı. Öldüren de ölen de tekbir getirmekteydi, tıpkı bugün Suriye ve Irak’ta olduğu gibi. İç savaş, Afganistan’ı çökertirken Taliban diye bir grup çıktı ortaya. Çok geçmeden diğer gruplara üstünlük kurdu. Bu kez Afgan mücahitleri, Taliban’nın kurşunlarıyla can vermeye başladı. Ülke Ortaçağ ötesi bir uçuruma sürüklendi. Ne ekonomi kaldı, ne günlük yaşam. Unutmadan söyleyeyim, El Kaide de Afganistan bataklığında boy attı.

Tüm bu olanların ardından ABD işgali ve Afganistan’da Müslüman kanı hala akmakta...

Varşova Paktı’nın dağılmasıyla birlikte İslam coğrafyasında pıtrak gibi dinci örgütler çıktı ortaya. Hemen hemen hepsi ABD kontrolünde. Birçoğu bölünerek çoğalmaktalar. Her örgüt, diğerine en hafif suçlamayla “kâfir” demekte. Bu nedenle de kâfir dediklerinin “katlini vacip” görmekte.

İslam’a inananlar,  bölünmüş bölünebileceği kadar... Önce mezheplere... Sonra tarikat ve cemaatlere... Ardından siyasal ılımlı İslamcı örgütlere... Hiç kimsenin ortak bir standardı yok. Herkes, herkesi düşman görüp inançsızlıkla suçlamakta. Biçimsellik, din diye ortaya konulmakta. Her örgüt, yaptığı insanlık dışı uygulamalarına kendince dini gerekçeler uydurmakta. Allah’la aldatmanın geldiği son durak burası...
            
        Allah’la aldatmak, topluma egemen olduğunda dipsiz bir kuyunun karanlığında yol alır insanlar. Doğruyla eğri birbirine karışır. Akla kara bulamaç olur bulanıklaşır ortalık.

Hele biçimsellik egemen olunca dine, öz yok olur. İnsanlık erdemleri bir kenara itilir. Akıl ve yürek yiter biçimselliğin yarattığı sahtekâr düzende.

Cumhuriyet’i kuran CHP, şimdi kalkmış din üzerinden siyaset yapma kervanına katılmış. “Benim adayım, dindardır.” demekte bazı bilisiz sözcüler. Emperyalistlerin AKP aracılığıyla kurduğu tuzağa düşmekteler, hem de dincilik yemini yiyerek. Nerden biliyorsun adayının dindar olduğunu? Henüz imanölçer aleti icat edilmemişken.

İslam coğrafyasındaki felaketlerin nedeni, din temelli siyaset yapmaktır. Sanki ABD ve İsrail, Müslümanlarmış gibi din eksenli siyaseti var güçleriyle desteklemekteler.

Bazen insan, doğruyu bulmak için düşmanının tavrına bakar. Onun siyasetini gözlemler. Eğer düşmanınla aynı şeyi yapıyorsan yanlış yoldasın demektir. Bir de düşmanların tekbir getirerek ölenleri ve öldürenleri gördükçe ellerini ovuşturuyorsa aç gözü, düşme tuzağa, yık emperyalist planları.

Günümüzde laikliği savunmak İslam dünyasına farzdır, farz. Bunun dışında birlik oluşturmak, kanı durdurmak olanaksız. Hele geriliğin ahtapotunun sarmalından kurtulmak için laikliği yaşatmaya o kadar çok gereksinim var ki...

YCHP yönetimi, dinciye karşı dinciyle yarışma anlayışıyla yalnızca Türkiye’ye kötülük yapmıyor, tüm İslam dünyasının karanlığa daha çok gömülmesine neden olmakta. Emperyalizme karşı kurulan bir partinin emperyalist tuzaklara düşmekte gönüllü olması anlaşılır gibi değil. CHP üyeleri bu gidişe dur demeli. Türkiye’yi ve komşularımızı Ortaçağ’ın mezhep savaşlarına sürükleyecek bir maceranın YCHP yönetiminin aymazlığıyla yaşanmasına izin verilmemeli. Din temelli siyaseti meşrulaştırarak Türkiye’nin intiharı önlenmeli.
                                               
                                               Adil Hacıömeroğlu
                                               23 Haziran 2014








22 Haziran 2014 Pazar

TAYYİP GİTSİN DE...


AKP muhaliflerinin çoğunluğu, “Tayyip gitsin de kim gelirse gelsin!” demekte. Türkiye’nin en büyük sorunu siyaseti kişiler üzerinden yürütmeye çalışılmasıdır. Oysa siyaset; farklı duruşları, düşünceleri, dünya görüşleri olanların bir savaşımıdır. Eskiyle yeninin, emekten, halktan yana olanla anamaldan, emperyalizmden yana olanların iktidar mücadelesidir. Kişilerse bir düşüncenin temsilcisidir, zamanı geldiğinde kişiler arasında nöbet değişimi olur.

Tayyip gidecek de kim gelecek? Tayyip gidince AKP düşüncesi iktidardan gidecek mi? Tayyip gidince AKP’nin temsil ettiği gerici, ABD’ye bağımlı siyasal yapı tamamen ortadan kalkacak mı?

Yukarıdaki sorular iyi yanıtlanmalı. Türkiye’nin Cumhuriyet güçleri, kişilere odaklı bir politika izleyerek ne AKP’yi ne de Tayyip’i yıkabilir. Kurtuluş Savaşı’nın başlamasıyla örgütlenen ve sinsice toplumun tüm katmanlarına kök salan AKP düşüncesiyle topyekûn savaşım gerekli. Onun toplumdaki köklerini koparmalı. Bu siyasal oluşumun köklerinin dışarıda olduğunu, emperyalistlerce görevlendirildiklerini anlatmalı halka. Suriye ve Irak’ta akan Müslüman kanlarının AKP ile ABD’nin işbirliğiyle olduğunu söylemeli herkese.

AKP’nin Türkiye’yi yağmalayan, yağmalatan bir çete olduğunu sabırla anlatmalı halka. Özellikle bu siyasal oluşumun emperyalizm bağımlı bir taşeron olduğunu kanıtlarıyla söylemeli.

1950’den beri iktidara gelen sağ partiler, Türkiye’yi adım adım dışa bağımlı duruma getirdiler. Her sağ iktidar, Cumhuriyet kalesinden taşlar söktü; Ortaçağ düşüncesinin topluma yerleşmesi için gedikler açtı. Menderes gidince Cumhuriyet kurtuldu mu? En çok imam hatip açmakla övünen Demirel, emekliye ayrılınca Cumhuriyet’in laik okulları çoğaldı mı?  Özal devri bitince tam bağımsızlığımız sağlandı mı? Çiller, köşesine çekilince dışa bağımlı gericilik iktidara daha güçlü gelmedi mi?

Her sağ lider değişiminde ABD destekli gericilik daha güçlenmiş olarak iktidara geldi. Demek ki sorun, kişilerin gitmesiyle hallolmuyor. Sorunu kökünden halletmenin yolu, dışa bağımlı gericiliği toplum nezdinde mahkûm etmektir. Onun siyaset ve devlet içindeki gizli/açık ortaklarını, destekçilerini açığa çıkarmaktır.

Tayyip gitsin. Gitsin, tamam... Gül ya da Arınç gelirse memleket erince mi kavuşacak? Ya da AKP içinden başka biri BOP eşbaşkanı olduğunda Cumhuriyet kurumları yeniden etkin mi olacak?

Şu iyi bilinmelidir ki; ABD, İsrail, İngiliz desteğiyle ılımlı İslamcı çizgide eğitilmiş kim olursa olsun Türk Milletine düşmanlık yapacaktır. Cumhuriyet karşıtlığı bu güruhun olmazsa olmazı. Dışarıdaki efendilerine hizmet için yetiştirildi bu kadrolar. İslam dünyasına kan tohumları ekmek için yıllarca emperyalizmin kucağında beslendiler.

Bir kişi gider, başka birisi gelir. Bu nedenle Tayyip gitsin diye benzer birinden medet ummak, bizleri Ortaçağ bataklığına daha çok çeker. Tayyip de gitsin, AKP’de. Hem de bir daha gelmemek üzere...

ABD’ye bağımlı Ortaçağ düşüncesinden kurtulmanın yolu, Cumhuriyet devrimlerini savunmaktan geçer. Atatürk’te birleşirsek gericiliği ve emperyalizmi yeneriz, tıpkı 1923’te olduğu gibi.
                                                           
                                                           Adil Hacıömeroğlu

                                                           22 Haziran 2014

21 Haziran 2014 Cumartesi

İSTİFA ET KEMAL BEY


Kemal Kılıçdaroğlu, Diyarbakır’a gitti, bir toplantıya katılmak için. Orada bir konuşma yaptı. Bu konuşma önemlidir. Neden mi? Bir CHP Genel Başkanı reddi miras yapmıştır bu konuşmasında.

Kılıçdaroğlu, Diyarbakır’da nelerden söz etti?

“Bizi hala 1930’ların CHP’si gibi görmeyin. Dünya değişiyor, biz de değişiyoruz. Yeni şeyler söylüyoruz. Demokrasi ve özgürlüğü savunuyoruz.” demekte Kılıçdaroğlu.

1930’larda CHP lideri kim?

Atatürk...

CHP’nin ikinci adamı kim?   

İsmet İnönü...

Kılıçdaroğlu’nun reddettiği CHP politikaları, Atatürk dönemini kapsamakta. Kısacası Kılıçdaroğlu, yalnızca CHP’nin kalıtını değil; Cumhuriyetin kuruluş felsefesini de reddetmekte. Neden mi? Çünkü Cumhuriyet’i kuran, kurumlaştıran, toplumsal değişimleri saptayan 1930’ların CHP’si.

1930’ların CHP’si özgürlüğü savunmuyor mu?

Kemal Bey’e göre, hayır. YCHP yöneticileri şimdi keşfetmişler özgürlüğü Kılıçdaroğlu’na göre...

Kemal Bey’in bu sözleri bilgisizlikten midir? Bence hayır... Kemal Bey bilmez mi CHP’nin bir özgürlük savaşımının içinde doğduğunu.

Yalnızca özgürlük mü? Yanında bağımsızlık da var... Kısacası CHP, emperyalizme karşı bağımsızlık ve özgürlük savaşını örgütleyen partidir. Kuruluşu da Sivas Kongresi’dir.

Cumhuriyet Devriminin Ortaçağ karanlığına karşı bir özgürlük savaşımı olduğunu bilmez mi bir CHP yöneticisi?

Kılıçdaroğlu, 1930’lardaki CHP politikalarını beğenmiyor. Kendince haklı nedenleri olabilir. Bunları kamuoyuyla paylaşsa iyi olur.

1930’lu yıllarda neler var, bir bakalım...

Tarihinin en büyük ekonomik bunalımı dünya ülkelerini kasıp kavururken CHP yönetimindeki Türkiye’de büyüme rekorları kırılıyor, her alanda mucizeler yaratılıyordu.

Türkiye’nin dört bir yanında fabrika bacaları tüttürüldü. Her alanda sanayileşme sağlandı.

Göklerimizde kendi yaptığımız uçaklar uçtu bu dönemde.

Medeni Kanunun çıkarılması, kadınların özgürleşmesi değil mi Kemal Bey?

1930’larda onlarca yıldır ülke insanını ölüme sürükleyen salgın hastalıklarla savaşıldı. Sağlıklı kuşakların yetişmesi için büyük atılımlar yapıldı.

Bu yıllarda üniversite devrimi yapıldı. Kemal Bey’in doğum yerinin de içinde olduğu birçok yerde kız çocukları okullara koştular. Köy enstitüleri kuruldu. İlk kez köy çocukları okuyarak meslek sahibi oldular. İnsanların feodaliteden kurtarılarak eğitilmesi kişilerin özgürleşmesi değil midir?

Kadınlara seçme ve seçilme haklarının verilmesi demokrasi ve özgürlük değil midir Kemal Bey?

Atatürk döneminde dışarıdan borç almamak, Türkiye’nin kendi olanaklarıyla kalkınması ekonomik özgürlük değil midir ey Kılıçdaroğlu?

Kişileri ağa, şeyh, şıh baskısından kurtarmak özgürlük değil midir Ey Kemal Bey?

1930’larda yapılanları anlatmaya bir köşe yazısının boyutları yetmez. Ciltler dolusu kitaplar gerek bunun için.

Kemal Bey, siz CHP tarihini bilmiyorsunuz. Dolayısıyla Cumhuriyet tarihi konusunda da bilgisizsiniz. Genel başkanlığa geldiğinizden beri yaptığınız birçok konuşmanızda CHP’nin düşüncelerini de bilmediğiniz anlaşılmakta. Konuşmalarınıza, uygulamalarınıza bakıldığında sizin CHP’li olmadığınız açıkça görülmekte.

Atatürk’ü reddeden kişiden CHP’li olmaz. Bu nedenle siz de CHP’li değilsiniz. Bırakın işgal ettiğiniz koltuğu. İstifa edin! Türkiye’ye çok zarar vermektesiniz. CHP, size ömrünüzde göremeyeceğiniz bir olanak tanıdı. Ne yazık ki siz, bu olanağı CHP’yi yok etmek için kullandınız. Çok yazık, çok...
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           21 Haziran 2014


19 Haziran 2014 Perşembe

AKP SEÇMENİNDEN NASIL OY ALINIR?


Türkiye’de AKP’ye muhalif olan hemen herkes, AKP’ye oy veren seçmenlerin muhalefet partilerine nasıl yönlendirileceği konusunda kafa patlatmakta. Ne yazık ki özellikle CHP ve MHP yöneticileri bu konuda sağlıklı düşünceler geliştirememekte.

İki muhalefet partisi, AKP’ye benzeyerek iktidar partisi seçmenlerinden oy alacaklarını düşünmekteler. AKP’ye benzeyerek onu yıkamazsınız. Böyle yaparak onun politikalarına güç katar, onun yaptıklarına meşruluk kazandırırsınız. Bir başka deyişle AKP uygulamalarının doğru ve haklı olduğunu söyleyerek bunu onaylamış olursunuz. Tarihin hiçbir döneminde bir şeyin taklidi, asıl olanı yıkmamıştır. Tersine onu daha da güçlendirmiştir.

Muhalefet partileri, öncelikle toplumun ivedilikle çözümlenmesi gereken sorunlarını belirlemeli. Peki, bu sorunlar nelerdir?

a)      Halkın geçim güçlüğü,
b)      İşsizlik,
c)      Terör,
d)     Hukuksuzluklar,
e)      Türkiye’nin bölünme tehdidi,
f)       Cumhuriyet kazanımlarının yok edilmesi,
g)      Dış güvenlik tehditleri...
          
         Yukarıda yedi başlık altında topladığımız sorunları tartışmayan, çözümlerini halka anlatmayan bir muhalefet olur mu? Olmaz, tabi ki... Eğer muhalefet partileri bu sorunları tartışmıyorsa içtenliklerinden şüphe etmek herkesin hakkı.
            
AKP politikaları hangi temellere dayanmakta?

a)      Dini siyasete alet etme,
b)      Topluma açıkça yalan söyleme,
c)      Gerçekleri saptırma,
d)     İftira atma,
e)      Gerçekte olmayan düşmanlar yaratma,
f)       Ulusal değerleri değersizleştirme,
g)      Halk kahramanlarını gözden düşürme,
h)      Kişisel çıkarları, toplumsal çıkarın önüne koyma,
i)        Halka hesap vermeme,
j)        Demokrasiyi bayrak yapıp diktatörce uygulamalar yapma...

Muhalefetin öncelikli görevi, AKP’nin halkı kandırmaya yönelik politikalarını anlatmaktır seçmenlere. Yoksa AKP’ye öykünerek onun gibi olmaya çalışmak, iktidar partisinin uygulamalarının onaylanması anlamına gelir.

Özellikle din üzerinden siyaset yapmak, Türkiye’yi, önlenemez maceralara sürükler. Din sömürüsü, Allah’la aldatmak muhalefetçe de benimsendiğinde Türkiye’de AKP’den daha köktenci dinci grupların çıkmasının önü açılır. Ülkemiz siyasetçileri; Afganistan, Pakistan deneyimlerini iyi incelemeli ve bunlardan dersler almalıdırlar. Bir ülkede siyaset, iktidar ve muhalefetiyle din sömürüsü temelinde yürütülürse nasıl bir çöküşün kapıyı çalacağını iyi hesaplamalılar.

O zaman ne yapılmalı?

Yalana, hukuksuzluğa, iftiraya, hırsızlığa karşı gerçeği, hukuku, haklıyı, dürüstlüğü savunmalı. Devşirilmiş bir din sömürüsüne karşı, laikliği savunmalı. Neden mi? Kimsenin yalanına, hırsızlığına, sapıkça düşüncelerine, halkın ulusal değerlerine saldırmasına dinin kalkan yapılamayacağını anlatmalı muhalefet.

Ne yazık ki muhalefet partilerinin yönetimleri, toplumsal gerçekler apaçık ortadayken bunların yerine AKP medyasının önüne koyduğu konuları tartışmakta. Yine AKP medyasının yönlendirmeleriyle politikalar belirlemekteler.

AKP’nin, halk arasındaki güveni sarsılmıştır. Başbakan ve bakanlar, Türkiye’nin hiçbir iline, ilçesine rahatça gidememekteler. En çok oy aldıkları yerlere bile büyük koruma ordularıyla geziler yapmaktalar. Halk, çoktan AKP’yi silkeleyip atacak; ama seçenek aramakta kendine. O seçenek doğaldır ki iktidar partisine benzemek isteyen muhalefet olmayacak.

Halk, yiğitçe ulusal değerleri savunan muhalefet istemekte. AKP’nin parçaladığı ulusu bir araya getirecek siyasetçileri beklemekte halk özlemle. Yoksulluğu yazgı olmaktan çıkaracak siyasetçilerin yolunu gözlemlemekte umarsızlık içinde çırpınan insanlar.

Siyaset madrabazlarını yuvalandıkları cami, okul ve kışladan defedecek yürekli adamları beklemekte millet.

Türkiye’nin tüm gerçekleri apaçık ortadayken ve sorunların çözümü bu kadar belliyken AKP’ye benzemek niye? Allah ile aldatanlar kervanına katılmanın nedeni ne? Mezhep çatışmalarının körüklendiği bir coğrafyada Haçlı patentli dinci politikaları meşrulaştırmaktaki amaç ne? Halkın gür sesini dinlemek yerine, küresel egemenlerin fısıltılarına kulak kesilmek niye?

AKP seçmeninden oy mu almak istiyorsun? AKP gibi halkı kandırmayacaksın, onun dini duygularını siyasete alet etmeyeceksin. Kara bulutları dağıtıp güneşin aydınlığıyla kucaklayacaksın insanları. Onlara sahte cennetler değil; uygarca, insanca yaşayacakları bir toplum projesi sunacaksın. Din baronlarının sahtekârlığını ortaya çıkarmalısın ki Haçlı irticaya “dur” diyebilesin. Yoksa senin görevin yeni din baronu olmak değil. Hele Haçlı irticaya asker olup malzeme taşımak hiç değil! Anlıyor musun?
                                                                       Adil Hacıömeroğlu