30 Ağustos 2014 Cumartesi

MEHMETÇİK

                                                          
İtilaf devletleri, Çanakkale’yi geçmek için var güçleriyle saldırmaktaydılar. Türkler de yurt toprağının düşmanın eline geçmemesi için ölümüne bir savunma yapmaktaydılar. İşte, bu ölüm kalım savunmalarından biri de Alçıtepe Köyü’nde olur.

İngilizler Alçıtepe’ye saldırırlar. Orayı küçük birliğiyle Mehmet Çavuş savunmaktadır. Karşılıklı ateş, amansızca sürmüş. İki taraf iyice birbirlerine yaklaşmışlar.

Mehmet Çavuş’un tüfeği tutukluk yapmış boğuşmanın tam ortasında. Buna çok öfkelenmiş, tüfeğini atmış oracığa. Yerden zorla kopardığı taşları fırlatıp atmaya başlamıştı. Bu sırada elleri param parça olmuştu.

Mehmet Çavuş, bir küçük kürek bulup birliğini, süngü hücumuna kaldırmıştı. En önde giderek elindeki kürekle birçok İngiliz tepelemişti. O sırada yedek birlik yetişmişti. Canını kurtarabilen İngilizler, motorlara binip kaçmışlar. Bu savunmanın sonunda altı şehit, on üç de yaralı askerimiz vardı. Yaralılar, kışla yıkıntısına taşınarak ilk tedavileri yapılmış. Elleri parçalanmış Mehmet Çavuş da yaralılar arasındaydı.

Mehmet Çavuş, Mustafa Kemal’in komuta ettiği kahramanlardan yalnızca biriydi ve cesaretiyle örnekti. Mustafa Kemal, bu kahramanlık olayını Müstahkem Mevki Komutanlığına yazdığı raporda ayrıntısıyla anlatır.

Mehmet Çavuş, Çanakkale Savaşı’nın adı, kamuoyuna açıklanan ilk kahramanıdır. Kendisine ödül olarak gümüş harp madalyası verilir.

Mehmet Çavuş’un Çanakkale’deki bu direnişi zamanla destanlaşır. Kahraman Türk askerinin simgesi olur Mehmet Çavuş. Bu olaydan sonra Türk askerinin adı artık “Mehmetçik” olarak anılacaktır.

Mehmet Çavuş, savaştan sonra memleketine döner. “Tabak” soyadını alır. 1964’te aramızdan ayrılır. Mezarı, Biga’ya bağlı Bahçeköy’dedir. (Turgut Özakman, Diriliş, sf. 137, 138, 591)

İşte, 30 Ağustos’ta Başkomutanlık Meydan Savaşı’nı kazanan Mehmetçik, Çanakkale’de silahı tutukluk yapınca kürek ve taşla düşmanın üzerine yürüyen Mehmet’tir. Ona bu gücü veren yurt sevgisidir. Onu aslan yapan da Mustafa Kemal’in askeri olmasıdır.

Adı ne olursa olsun Türk askerini Mehmetçik yapan, aralarındaki kişisel farklılıkları yok eden, onları orgeneralden ere kadar eşitleyen, hepsinin Mehmetçik olmasıdır.

Mehmetçiklerimiz var oldukça kutsal yurt toprağımız hep bağımsız yaşayacak. İşgalcileri de işbirlikçileri de bu kutsal topraktan kovmasını bilecektir. Türk Ulusu’nun Atatürk’ü ve Mehmetçik’i var. Acaba işbirlikçilerin kimi ya da neyi var?
                                                         Adil Hacıömeroğlu
                                                         30 Ağustos 2014


28 Ağustos 2014 Perşembe

ERDOĞAN, ALMANYA’YA NEDEN SES ÇIKARAMIYOR?

                        
Alman istihbarat örgütü BND’nin, Türkiye’yi dinlediğini sağır sultan bile duydu. Alman yetkililer de dinleme olayını kabul ettiler. Bir devletin dinlenmesi, skandaldır. Bu, devlet sırlarının karşı tarafça öğrenilmesi demektir.

Almanya başbakanı Merkel dinleme olayını doğruladı. Ancak Türkiye’yi yönetenlerden ses yok. Kamuoyu, Erdoğan’ın kaşlarını çatıp parmağını sallayarak “Ey Almanya! Ey Merkel! Ey BND!” diyerek kükremesini(!) bekledi uzun süre. Ne yazık ki RTE, kükremeyi bir yana bırakın, kediye döndü birden. Sesi soluğu çıkmıyor BND’nin dinlemesi karşısında. Acaba neden bu suskunluk?

BND’nin 1976’dan beri Türkiye’yi dinlediği söylenmekte. Diyelim ki bu tarihten itibaren Türkiye’nin bütün devlet sırlarını ele geçirdi Almanlar. Bu konuda AKP’nin kılı kıpırdamaz, bunu sorun etmez. Çünkü kendilerinden önceki dönem laik devlet söz konusu. Onlar, Laik Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı şeytanla da işbirliğine girebilecek durumdalar. Yıllarca en büyük düşman olarak Türkiye Cumhuriyeti’ni gördüler nedense.

Devlet sırlarını bir yana bırakalm.. O zaman neden bu şaşırtıcı suskunluk? Akla ilk gelen AKP yöneticilerinin kişisel ilişkileri... Yasa tanımaz işleri... Parasal sırları... Terör örgütlerine yardımları...

RTE, İsviçre bankalarındaki hesaplarının BND tarafından açıklanmasından mı korkmakta? Kısa sürede edindiği varsıllığın kaynaklarının ortaya dökülmesi mi onu susturmakta. İsviçre’deki hesaplara para yatıran işadamlarının kimliklerinin açığa çıkmasından mı çekinmekte?

Suriye’ye yardım götürdüğü söylenen şu ünlü TIR’ların içindeki yükün ne olduğunun konuşmaları mı dinlemeye takıldı yoksa? Suriye’de kullanılan kimyasal silahların kimlerce gönderildiğinin belirlenmesi de olasıdır. Eğer bu, kanıtlanırsa uluslararası bir insanlık suçu söz konusudur. Bu da uluslararası mahkemelerde yargılanmayı gerektirir.

İslamcı örgütlere para, insan ve silah yardımları mı dinlemeye takıldı? Başta IŞİD olmak üzere bazı örgütlerin militanlarının Türkiye’de eğitilmiş olacağı bilgisi, Almanlarca öğrenilmiş olabilir. Bu durum, RTE ve arkadaşlarında sıkıntı yaratabilir.

RTE’nin susmasını gerektiren en son nedense özel yaşamla ilgili bilinmemesi gereken bilgiler...

Hangi nedenle olursa olsun RTE’nin, Almanya’nın dinlemesi karşısında susması ilgi çekici ve anlamlıdır. RTE’nin yanı sıra dışişleri bakanının, MİT müsteşarının, güvenlikten sorumlu diğer birim yetkililerinin suskunlukları ya da olayı geçiştirmeleri dikkatlerden kaçmamakta.

RTE ve diğer AKP’lilerin susmaları, Almanya’ya teslim olduklarını göstermekte. Bir nevi rehine durumundalar. Böyle bir durumda bağımsız davranmaları düşünülemez. Yabancı bir istihbarat örgütünün teslim aldığı kişiden ya da kişilerden devlet yöneticisi olmaz. Anlaşılacağı üzere Türkiye, büyük bir ulusal güvenlik sorunuyla karşı karşıyadır. Bu durumun ivedilikle halledilmesi gerek. Yoksa Türkiye’nin geleceği belirsizdir.
                                               Adil Hacıömeroğlu
                                               27 Ağustos 2014



27 Ağustos 2014 Çarşamba

BAŞARISIZLIĞIN ÖDÜLÜ BAŞBAKANLIK

                                   
RTE, kamuoyunu hiç de şaşırtmayacak bir biçimde halefinin Davutoğlu olduğunu açıkladı. “AKP’nin on iki yıllık iktidar döneminde en başarısız bakan kim?” diye halka sorulsa hemen hemen herkesin vereceği yanıt: “Davutoğlu!” olacaktır.

Peki, şimdi denecektir ki: Kamuoyunun düşünce birliğiyle başarısızlığa mahkûm ettiği bir kişi, neden başbakanlık adayı seçildi? İşin püf noktası burasıdır. AKP hükümetleri 2002’den beri başarısızdır. Halka hizmette, ekonomiyi büyütmede, iç ve dış güvenliği sağlamada, dürüstlükte, kamu kaynaklarını halka eşit kullandırtmada, Türkiye’nin haklarını korumada, hukuk düzenine uyum göstermede, eğitimi çağdaş ilkelere göre geliştirmede, halkı varsıllaştırmada, sağlık sistemini ezilenlere uygun duruma getirmede, sporu geniş kitlelere yaygınlaştırmada, bayındırlık hizmetlerinin yaygınlaştırılmasında, terörle savaşımda... başarısızdır.

Biz, AKP’nin başarısızlıklarını sıralarken özellikle iktidar partisine oy vermiş bazı yurttaşlarımızın “AKP’nin hiç mi başarısı yok?” sorusunu duyar gibiyim. Tabi ki var... Durmuş saat bile günde iki kez doğruyu gösterir.  Ancak biz, burada AKP’nin kendi anlayışlarına göre başarılı gördükleri hizmetlerinden söz edeceğiz. Böylece de AKP’nin Türkiye’ye mi, yoksa küresel güçlere mi hizmet ettiğini göreceğiz.

AKP iktidarı; Cumhuriyet kurumlarını yıkmada, halka ait olan kamu mallarını talan etme/ettirmede, yurttaşı yoksullaştırıp yandaşını varsıllaştırma uygulamasında, tarım ve sanayide üretimi ortadan kaldırmada, tüketim toplumu yaratmada, tüm komşuları düşmanlaştırmada, rekor düzeyde dış borçlanma yapmada, çağdaş eğitim düzenini ortadan kaldırmada, yeteneksiz kişileri işbaşına getirmede, bölücü örgütü hem Türk kamuoyunda hem de dünyada yasallaştırmada, Ortadoğu’da devletlerle kavga ederken terör örgütlerine yardım etmede, halkı kamplaştırarak düşmanlaştırmada, kendi yurttaşını hasım görmede, iç ve dış güvenliği tehlikeye atmada, eşbaşkanlık görevini layıkıyla yerine getirmede... başarılıdır (!).

AKP hükümetlerinin durmuş saat örneği yaptığı birkaç olumlu işin hiçbirinde Davutoğlu’nun imzası yoktur. Dışişleri Bakanlığı döneminde, Türkiye’yi yalnızlaştırmıştır. Kraldan çok kralcı kesilerek ABD politikalarının hızlı uygulayıcısı olmuş biri. Çoğu zaman ABD ve Batı ülkelerinin vazgeçtiği politikaları bile sürdürmede ısrarcı davranmıştır. Davutoğlu, dış siyasette gerçeklerden değil; hayallerden hareket etmesiyle ilgi çekti. Onun döneminde dış politikaya akıl değil, duygular egemen oldu.

ABD ve küresel politikaların belirlendiği merkezlerin ortaya attığı “Yeni Osmanlıcılık” tezine/tuzağına balıklama atladı. Osmanlı Ortadoğu’sunu yeniden kurmak için kolları sıvadı. Bu nedenle de komşu ülkeleri parçalanmanın eşiğine getirerek Türkiye’nin güvenliğini tehlikeye düşürdü. Sınır güvenliği yok oldu. Terörist grupları ilkesizce ve yasadışı olarak destekledi.

Davutoğlu, dışişlerinde yaptıklarıyla Türkiye’ye değil; küresel güçlere yarar sağladı. Ortadoğu’nun kana bulanmasında başrol oynadı. Bu nedenle küresel güçlerin politikalarını uygulama konusunda başarılıdır(!).

Ahmet Davutoğlu, AKP hükümetlerinin en başarısız bakanıdır. Şimdi diyeceksiniz ki: Başarısız biri, neden başbakanlıkla ödüllendirilmekte? Türkiye’ye hizmet açısından başarısızdır da ABD’nin politikalarını uygulama konusunda başarılı sayılır. Bu nedenle küresel güçler risk almaz. Denenmiş ve kendi politikalarına uygun bir kişi varken neden yeni arayışlara girsinler ki?

Davutoğlu’nu, başbakanlığa aday gösteren küresel güçlerdir. Yarım bıraktığı işleri tamamlamak üzere göreve getirilmekte. RTE ile uyum içinde hizmeti(!) sürdürecekler. Ancak iktidarları çok uzun olmayacak. Çünkü maskeleri hızla düşmekte. Pek yakında AKP’nin tepetaklak olacağını göreceğiz. Davutoğlu, AKP’nin bitişinin genel başkanı olacak.

AKP ve Davutoğlu, Türkiye’ye zarar verdikçe dış güçlerin beğenisini kazandılar. Bu nedenle bu tür kişiler, küresel güçlerin arayıp da bulamayacağı hizmet gönüllüleridir(!). Ödül de bunun içindir.
                                                                   
                                               Adil Hacıömeroğlu
                                               27 Ağustos 2014



21 Ağustos 2014 Perşembe

ALMANYA, TÜRKİYE’Yİ NEDEN DİNLER?


Büyük devlet olmanın ilk koşulu sağlam bir istihbarat örgütünün olmasıdır. Dünya üzerinde egemenlik mücadelesi veren ülkelerin en büyük savaşları istihbarat örgütleri üzerinden olur. İstihbarat bilgileri, devletlerin politika oluşturmalarında önemli veri ve kaynak oluşturur.

Almanya, iki dünya savaşında da yenilip perişan olmasına karşın ayağa kalkmasını başarmış bir ülkedir. Dünyanın en büyük ekonomilerinden birine sahiptir. Ekonomik gücünü koruyup sürdürmesi, siyasal gücüyle orantılı. Bu siyasal güç de istihbarata dayanması gerek. Dünyada başrol oyuncusu olmak kolay değil.

Almanya ekonomisi, sanayiye dayalı. Sanayinin de asıl dayanağı enerji. Enerji kaynaklarını güvence altına alamayan bir ülke, sanayisini ayakta tutamaz. Hele bir sanayi ülkesinin kullanacağı enerji kaynakları yetersiz ve dışa bağımlıysa işi daha da zordur.

Almanya çok fazla sanayi ürün üretmek için, çok fazla enerji tüketmek zorunda. Bu nedenle de zengin enerji kaynaklarının bulunduğu ülkelerle iyi ilişkiler kurması gerek. İyi ilişkinin yolu da siyasal yakınlaşmalardan geçmekte. Bu yolla enerji kaynaklarını güvence altına almayı düşünmekte. Üstelik petrol varsılı ülkeler, aynı zamanda sanayi malları tüketimi açısından iyi bir pazar. Bunun içindir ki Almanya, Ortadoğu, Orta Asya ve Rusya ile ilişkilerini geliştirmek zorunda. Bu coğrafyaların orta yerinde bulunan ülke de Türkiye. Türkiye, jeopolitik konumu nedeniyle dünyanın en önemli ülkelerinden biri. Türkiye, enerji savaşlarında kilit ülkedir.

Son yıllarda Almanya’nın dış siyasetinde önemli değişiklikler olmakta. Rusya ile hızlı bir yakınlaşma var. Uzun erimli, olağanüstü boyutta enerji anlaşmaları yapılmakta iki ülke arasında. Bu demektir ki Almanya, NATO ve ABD politikalarından yavaşça uzaklaşmakta. BRİCS ülkeleriyle Şanghay Beşlisi’ne yakınlaşma söz konusu. Çünkü dünyada güç dengesi değişmekte. Pasifik ülkelerinin gücü her geçen gün daha çok hissedilmekte.

Geçtiğimiz günlerde ABD ile Almanya arasında dinleme krizi baş gösterdi. İki ülkenin derinden derine süren rekabeti, istihbarat alanında su yüzüne çıktı. ABD, Almanya’nın yeni arayışlar içinde olduğunun farkında. Bu nedenle de onun hangi siyasi adımları attığını yakından izleme isteğinde. Almanya’nın dünya savaşlarının acısını unuttuğu düşünülmesin. Savaşlarda toprak yitirmiş, ülkesi bölünmüş, ordusu dağıtılmış, bu nedenlerle onuru incinmiş bir Almanya var karşımızda.

Almanya istihbarat çalışmalarıyla Ortadoğu’da rol kapmak, etkinliğini artırmak isteğinde. Türkiye de Ortadoğu’nun anahtarı.

Almanya’da iki milyonu aşkın Türk’ün yaşadığı unutulmamalı. Bu durum da Türkiye ile ilişkileri açısından önemlidir.

Türkiye’deki siyasal gelişmeler yukarıda anlattığımız nedenlerden ötürü Almanya açısından önemli. Ne yazık ki Türkiye, AKP iktidarı döneminde istihbarat alanında çökmüştür. Yılların birikimiyle oluşturulan devlet gelenekleri terk edilmiştir. Bu nedenle siyasal iktidarların belirlenmesinde dış etkenler önemli rol oynamakta. Büyük devletler bunun farkında. Yakında her güçlü devletin Ankara’da bir siyasetçisi olursa şaşmamak gerek. Tıpkı Osmanlının son döneminde olduğu gibi...

Türkiye’de iktidar değişince her şey değişiyor. Oysa büyük devletlerde hangi parti iktidar olursa olsun devlet politikaları, gelenekleri değişmemekte. Ulusal politikalar, tüm partiler tarafından saygı görmekte. Türkiye’de ise özellikle AKP iktidarı döneminde, kendi devletiyle kavgayı birinci sıraya oturdu. Bu nedenle de Türk devletine karşı olan uluslararası güçlerin saldırılarını hoş karşıladı çoğu zaman AKP’liler. Özellikle AB ve ABD’den gelen telkinler doğrultusunda yüz yıllık gelenekler terk edildi, bin yıllık kurumlar çökertildi. Devlet kendi içinde bir kavgaya tutuştu.

Uluslararası alanda yapılan istihbarat savaşlarını dikkatle izlemeli. Türkiye ile ilgili dudak uçuklatan bilgiler saçılacak ortalığa. Anlı şanlı siyasetçilerin kim için çalıştıklarını öğreneceğiz. Ne diyelim? Her şerde bir hayır vardır... Dıştan dayatmalarla, medya boyamalarıyla paraşütle siyasete inenleri, içinde zerre kadar Türkiye sevgisi olmayanları, ulusu soymak için bin türlü yalanın ardına sığınanları görürüz de halktan yana politikacıların değerini biliriz. Yurtsever kişilerin siyasette çoğalmasına destek veririz.
                                                           Adil Hacıömeroğlu

                                                           21 Ağustos 2014

19 Ağustos 2014 Salı

YANDAŞ BASININ KILIÇDAROĞLU SEVGİSİ


Gerçek CHP’liler, cumhurbaşkanlığı seçiminden sonra Kılıçdaroğlu’nun istifasını istediler. Neden mi? Kılıçdaroğlu, tek başına, yani parti organlarından hiçbirine danışmadan İhsanoğlu’nu aday gösterdi. Böylece de Erdoğan’ın Çankaya’ya çıkmasının önünü açtı.

Cumhurbaşkanlığı seçimi sonuçları CHP için hezimettir. Çünkü AKP’nin hızla güç yitirdiği, halk desteğinin azaldığı bir dönemde Erdoğan’ın Çankaya yolu kesilememiştir. Yanlış siyasal kararlar, AKP’yi ve Erdoğan’ı kurtarmıştır.

CHP içi muhalefet, “Kılıçdaroğlu istifa etsin.” dedi ya, bütün AKP yandaşı, destekçisi basın ulusalcılara savaş açtı. Zaten öteden beri ulusalcılığı halkın gözünde kötüleme kampanyaları yapmaktaydı AKP sözcüleri. “Neymiş efendim, ulusalcılar kazanırsa CHP tek parti dönemindeki zihniyetine dönermiş.” Sana ne kardeşim CHP’den nereye dönerse dönsün? Bin oyun olsa bir tanesini vermezsin CHP’ye... Kalkmışsın CHP’ye yön veriyorsun.

Bütün yandaş kalemler, beyazcam bülbülleri koro halinde bağırmaktalar. Tek parti dönemini ucubeymiş gibi göstermekteki amaç ne? –

Türkiye’de hangi renkten, hangi siyasal kökenden olursa olsun Atatürk düşmanlarının tümünün izlediği bir yol var. Atatürk’e doğrudan saldırmazlar. Ya Atatürk’ün en yakın çalışma arkadaşlarını hedefe oturturlar ya da Atatürk dönemini “tek parti” adı altında kötüleme yarışına girerler. Sonra da uygun ortamı bulduklarında yavaş yavaş Atatürk’ü eleştirirler. Önce toplumun bilinçaltını kirletirler saçma sapan yalanlarla... Sonra da asılsız düşüncelerle mahvettikleri belleklere istedikleri aşılamaları yaparlar. Yalanı, gerçekmiş gibi pazarlama konusunda Atatürk düşmanlarıyla yarışacak kimse yoktur dünya yüzünde.

İnsanı kahreden de şudur: Ne yazık ki birçok CHP yöneticisi gerici, bölücü, Atatürk düşmanı cephenin propagandasına alet olmaktalar bilerek ya da bilmeyerek. Onlar da tek parti döneminin antidemokratikliğinden (?) dem vururlar zaman zaman.

Yandaş basının ulusalcılara savaş açması nedendir acaba? Çünkü ulusalcılar Kemalist’tir. Ulusalcılar, tam bağımsızlıktan yanadır. Ulusalcılar, cumhuriyet değerlerine bağlıdır. Çünkü ulusalcıların ebedi önderi Atatürk’tür. Eğer ulusalcılar güçlenirse parçalanmaya yüz tutmuş yurt toprakları bütünleşir, parçalanmaya yüz tutmuş ulus kucaklaşır. Ulusalcılar, kimseye uşak olmaz, halkının gücüne güvenir. Ulusalcılar, gücünü akıl ve bilimden alır, hurafelere inanmazlar. Ulusalcılar iktidarda olursa yurtta ve dünyada barış olur.

İşte, yukarıda sıraladığım nedenlerle padişahçılar, bölücüler, liberaller, dönekler, hilafetçiler, emperyalizme işbirlikçi olmayı ilericilik sanan zavallılar hep bir ağızdan ulusalcılığa savaş açmaktalar dört koldan.

Yandaş basının Kılıçdaroğlu’na desteği uyarıcı olmalı. CHP’liler, AKP’li kalemlerin ve kadrolu ekran bülbüllerinin tavrından ders çıkarmalılar. “AKP yandaşları, Kılıçdaroğlu’nu neden ısrarla desteklemekte?” sorusunu kendilerine sormalılar ısrarla.

Tüm yaşamını CHP ve Cumhuriyet’le savaşarak geçirmiş, Atatürk’e zerre kadar sevgi duymamış kişilerin Kılıçdaroğlu’nun koltuğunu koruması için üstün bir çaba içinde olmaları düşündürmeli CHP delegelerini. Gerçekten bu kişiler, CHP’nin iktidar olmasını mı istiyorlar, yoksa kokuşmuş sağ iktidarlarının sürmesi için mi uğraşmaktalar?

CHP’li olmayanların, CHP’ye yol göstermeleri düşündürücü değil mi?

Yaşamı boyunca CHP’ye oy vermemiş kişilerin aniden beliren CHP ilgisi, Kılıçdaroğlu sevgisi nereden kaynaklanmakta?

Eğer karşıtın, senin genel başkanını çok beğeniyorsa düşünmelisin CHP’li kardeşim, düşünmelisin. Hem de kara kara düşünmelisin. Düşünmelinsin ki Atatürk’ün yadigârı olan partinin emperyalist merkezlerden yönetilmesine izin vermemelisin. Eğer CHP’yi Batı’nın liberal merkezlerinin yönetmesine göz yumarsan, bil ki Cumhuriyet’in de olmayacak ülken de...

Evet, düğün değil, bayram değil... AKP’li yandaşlarda neden Kılıçdaroğlu sevgisi nüksetti acaba? Evet, neden? Bulalım bu sorunun yanıtını, kurtaralım CHP’mizi...
                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                       19 Ağustos 2014

18 Ağustos 2014 Pazartesi

BONZAİ, TÜRK GENÇLİĞİNE SALDIRI MI?


Son haftalarda neredeyse gün aşırı olarak gençlerin bonzai nedeniyle ölüm olaylarını işitmekteyiz. Son aylara kadar kamuoyunun adını duymadığı bir uyuşturucu, bonzai. Liseliler arasında bile çok yaygın olduğu söylenmekte uzmanlarca. Diğer uyuşturuculardan daha ucuz olduğundan gençler kolayca ulaşabilmekte bu zehre.

Gençler, bonzaiye alıştıktan sonra her geçen gün dozu artırmaktalar. Yedi sekiz ay gibi bir zaman diliminde zehir kullanımındaki dozun artması, ilk kullanıma göre yirmi kata kadar çıkmakta. Doz artınca da ölüm, kaçınılmaz olmakta. Son haftalarda yaşanan sık ölümler, bonzai kullanımının son bir yıl içinde hızla yayıldığını göstermekte. Bu durum da kafalara bazı soruların takılmasına neden olmakta.

Haziran 2013’te patlayan AKP’ye karşı direniş hareketine katılanların çoğu gençti. Çoğu kişinin apolitik olarak gördüğü gençlerin bu denli sert bir direnişte bulunması, iktidarı sarstı; muhalefeti şaşırttı. Bu nedenle egemen güçlerin gençliği politikadan uzaklaştırmak için yeni çareler arayacağı muhakkaktır. Gençlerin, güçlü muhalif örgütlerde birleşmesini önlemek için iktidarların birtakım yollara başvuracağı yüksek olasılıktır.

Dünyanın birçok ülkesinde baskıcı egemen güçlerin gençliğe siyaset düşündürtmemek için başvurduğu yollardan biri, onları uyuşturucuya alıştırmaktır. Öldürücü zehir, içenleri uyuşturarak kendi yaşamının gerçeklerini unutturup sahte ve geçici bir mutluluğun kucağına bırakır. Zamanla bağımlılığa dönüşen bu durum, kişiyi yaşamdan soyutlar. Onun yalnızca uyuşturucuya odaklanmasına neden olur. Böylece kişi, siyasetten uzaklaşarak yurt sorunlarını düşünmez.

Son aylarda hızla yayılan bonzai kullanımı rastlantısal olamaz. Özellikle muhafazakâr bir iktidar döneminde uyuşturucu kullanımının neredeyse serbest olması düşündürücüdür. Gençler, bonzaiden ölürken bu zehri pazarlayıp satanlara karşı bir savaşım görülmemekte. Bu kadar yoğun ve açık kullanılan zehrin tacirlerine karşı AKP iktidarının sert önlemler aldığı söylenemez.

Ortadaki tüm gerçekler göz önüne alındığında bonzainin “Haziran Direnişi” sonrasında gençliğin yolunu kesmek için birileri tarafından yaygınlaştırıldığını söylemek yanlış olmaz, sanırım. Türk gençliği bir saldırıyla karşı karşıyadır. Bu belanın def edilmesi konusunda herkes üzerine düşeni yapmalı. Üniversitelerin ilgili birimleri, konunun boyutları hakkında ayrıntılı araştırmalarda bulunmalı.

Gençliği zehir tacirlerinin elinden kurtarmak bir vatan görevidir. Çünkü gençlik, geleceğimiz ve umudumuzdur. Bir toplum, geleceğinin ve umudunun göz göre göre tüketilmesine göz yumabilir mi?
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           18 Ağustos 2014


16 Ağustos 2014 Cumartesi

MAZBATA’DA “TC” NEDEN YOK?


Son yıllarda AKP hükümeti, bazen sinsice bazen de açıkça devlet kurumlarının tabelalarında yazan “TC” yi kaldırdı. Bu konuda halkın tepkisi olunca da geri adım atmak zorunda kaldı.

Gerici çevreler oldum olası “cumhuriyet” sözcüğünden nefret ederler. Saltanat ve hilafet özlemi içindeki bu grupların 1923’ten beri, Cumhuriyet’e karşı bir öfke biriktirdikleri bilinmekte. Aslında onlar “Türkiye” sözcüğünü de çok benimseyip içlerine sindiremediler. Her fırsatta devletin adındaki “Türk” sözcüğünden rahatsız oldular.

RTE, cumhurbaşkanı seçildi. Birden birkaç tane unvanı oldu: 12. Cumhurbaşkanı, başbakan ve AKP genel başkanı... Bu konuda hukuksal tartışmalar da sürmekte... Çünkü RTE’nin koltuğunda birden çok kar
puz var. Yakında yeni unvanlar eklenirse şaşmam...
YSK Başkanı Sadi Güven, Erdoğan’ın mazbatasını hazırlayıp TBMM Başkanı Çiçek’e sundu.

Bizi ilgilendiren mazbatanın verilişi değil, içeriği. Mazbatada “Türkiye’nin Cumhurbaşkanı” yazmakta. Ayrıca Güven’in basın açıklamasında “12. Türkiye Cumhurbaşkanı” demesi de ilgi çekici.

Peki, RTE’nin cumhurbaşkanı olduğu devletin adı ne? Türkiye Cumhuriyeti... Peki, neden “cumhuriyet” sözcüğünü kullanmak ağır geliyor bazılarına? “Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı” demek çok mu zor? YSK gibi Türkiye Cumhuriyeti’nin önemli bir kurumunun, bu konuda daha özenli olması gerekmez mi?

YSK’nın da duyurduğu üzere RTE, Türkiye Cumhuriyeti’nin cumhurbaşkanı seçilmemiş? Acaba nerenin cumhurbaşkanı olmuş, söyleyin de öğrenelim.
                                                           Adil Hacıömeroğlu

                                                           16 Ağustos 2014

15 Ağustos 2014 Cuma

CHP GENEL BAŞKANI GERÇEĞİ SAPTIRMAZ


Cumhurbaşkanlığı seçiminden sonra parti içi muhalefet haklı olarak Kılıçdaroğlu’nun istifasını istedi. Kılıçdaroğlu, istifa isteğine hiç demokratik olmayan ve bir CHP genel başkanına yakışmayacak bir üslupla yanıt verdi.

“Bu toplantıyı yapanlar CHP’nin yakasından düşsünler. Hem seçimde gidip çalışmayacaksın; aday başarısız olsun diye dua edeceksin. Sonra da kalkıp basın toplantısı yapacaksın. Bunların hiçbiri partili değil.” sözleriyle yanıtladı muhalif milletvekillerini Kemal Bey. Burada açıkça kendisini başarısız bulup görevi bırakmasını isteyenleri, partiye ihanetle suçlamakta Sayın Genel Başkan.

Kılıçdaroğlu’nun açıklamasının hemen ardından muhalif milletvekillerinden Birgül Ayman Güler, kendi internet sitesinde bir belge açıkladı. CHP Genel Merkezi’nin muhalif milletvekillerinin TBMM’den ayrılmamalarını ve buradaki çalışmaları izlemelerini isteyen bir yazı. Yazı, 17 Temmuz 2014 tarihini taşımakta “Genel Kurul çalışmaları için görevlendirilen milletvekillerimizin Ankara’dan ayrılmamalarını, mazeretsiz olarak çalışmalara katılmaları...” isteği göze çarpmakta. Bundan da anlaşılacağı üzere parti görevlendirdiği milletvekillerine, Ankara’dan ayrılmayın, diyor. Milletvekilleri de partinin verdiği görevi yapıyorlar

Şimdi, durum ortadayken bir genel başkanın çıkıp kendi buyrukları doğrultusunda, Ankara’dan ayrılmayıp seçim bölgelerine gitmeyen milletvekillerini suçlaması iyi niyetli değildir. Hele CHP gibi bir partinin genel başkanı olayları çarpıtmaz. Çarpıtırsa da yakışık almaz. Kılıçdaroğlu’nun yaptığı bu çarpıtma bile bir siyasetçi için istifa nedenidir. Tabi, içinde birazcık demokratlık varsa...

Hem Kılıçdaroğlu kimin partili olup olmadığına nasıl karar veriyor? CHP, Kılçdaroğlu’nun çiftliği mi? Sorosçular, CİA elemanları, tarikat erbapları, ABD muhipleri CHP’li olacak; Atatürk’e bağlılıktan başka bir şey düşünmeyenler olamayacak, öyle mi? AKP’ye, PKK’ya övgüde sınır tanımayanlara CHP’li diyeceğiz; altıoka inananlara demeyeceğiz. Küreselleşmeci yağdanlıklar CHP rozeti takacak, tam bağımsız Türkiye için emek harcayanlara “Düşün yakamızdan.” diyeceksiniz öyle mi Kemal Bey? Yani dağdan gelenler bağdakileri kovacaklar.

“Burada üzülerek ifade edeyim ki bu arkadaşlarımın çoğunu siyasete taşıyan benim. Eğer bir hata aranacaksa bunları getiren kişi olarak bende aranması lazım.” demekte Kemal Bey.

Bakın Kemal Bey, insana “bu” denmez. “Bu” sözcüğünü, gösterme adılı olarak kullanmışsınız. İnsana ya adıyla ya unvanıyla ya da adının yerine kişi adılı kullanarak seslenebilir; ondan söz edebilirsiniz. Siz, kendinizi feodal derebeyi, milletvekili arkadaşlarınızı da eşyalarınız olarak mı görmektesiniz? Türkçeyi doğru kullanma konusunda CHP kurucusu Atatürk ve unutulmaz genel başkanlardan Bülent Ecevit’i örnek almanızı salık veririm size.

Sizi, istifaya çağıran milletvekillerini siz taşımışsınız TBMM’ye. Yani milletvekili arkadaşlarınız bu görevi hak etmediği halde sizin yardım ve korumanızla mı TBMM sıralarına oturdular? Siz, onları sokaktan mı devşirdiniz? Eğer hak etmedikleri bir yerdeyseler o zaman siz görevinizi layıkıyla yapmadınız. Kurultayın size verdiği yetkiyi kötüye kullandınız. Bu da bir istifa nedeni değil mi Kemal Bey?

Burada sözü edilen milletvekillerinden Nur Serter, sizden önce milletvekiliydi. Ondan önce yaptığı tüm görevlerde Cumhuriyet’i savunma konusunda halkın beğenisini kazanmıştı.

İsa Gök de sizin yönetiminizden önce milletvekiliydi ve etkin çalışmaları olmuştu. Hatta siz, ona son seçimde ufak bir çelme attınız, ama işe yaramadı.

Birgül Ayman Güler, Süheyl Batum ve Emine Ülker Tarhan demokratik kitle örgütlerinde, toplumsal eylemlerde sorumluluk alan, kısacası elini taşın altına koyan kişilerdi. Zaten bu durumlarıyla halkın beğenisini kazanmışlardı. Toplumun öne çıkardığı kişileri siz milletvekili listesine yazarak bir hakkı teslim ettiniz, o kadar...

Dilek Akagün Yılmaz ise önseçimle geldi. Yıllardır halkla iç içe olmanın birikimi, beğenisiyle TBMM’ye girdi. Kimsenin yardımı olmadan...

Biraz sinirli olduğunuzdan bazı şeyleri karıştırıyorsunuz Kemal Bey. Soros vakıflarında ikbal arayanlar, Beykoz Konaklarından size önerilenler, Cemaat’in size fısıldadığı adayları anımsayınız. Yaşamları boyunca CHP’nin kapısından geçmemiş; CHP’ye oy vermemiş, üye olmamış kişileri bir yerlerden bulup TBMM’ye sokarak siyasete taşıdınız Kemal Bey.

Türkiye’mizin güzel gelenekleri vardır Kemal Bey. Yapılan iyilikler, insanın yüzüne vurulmaz. Vurulursa ayıp edilir. Bu, önemli bir insanlık erdemidir. Burada size, “Kaşıkla verip sapıyla gözünü çıkarmak” deyimini anımsatmak isterim. TBMM’ye taşıdığınız çoğu CHP’nin adını bile söyleyemeyen (CHP’nin açılımı, Cumhuriyet Halk Parti değil; Cumhuriyet Halk Partisi’dir.) arkadaşlarınızın yüzüne vurarak iyi yapmadınız Kemal Bey. Adınız gibi davranmalısınız.

Kılıçdaroğlu, açıklamalarıyla siyasete taşıdığı milletvekili, parti yöneticilerine seslenmekte. “Sakın muhalefetle hareket etmeyin!” demekte. Onlara, küçük bir anımsatmada bulunmakta. Bakalım, göreceğiz kimlerin başkalarının yardımlarıyla CHP’de bulunduğunu; kimlerin de kendi aklıyla karar verebilen özgür bireyler olduğunu? Zaman gösterir bize ak koyunla kara koyunu.
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           14 Ağustos 2014


13 Ağustos 2014 Çarşamba

CHP’YE KADIN ELİ DEĞMELİ


10 Ağustos’ta çatı çöktü. Başta YCHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu olmak üzere biat kültürünü ilke edinmiş parti yönetimi çatı enkazının altında kaldı. Ne yazık ki CHP yönetimi, yaşanan felaketin farkında değil. Az çok demokrasinin yanından geçmiş siyasetçiler, başarısızlık durumunda istifa ederler. Ancak Türkiye’de parti yöneticileri, kendilerini bulundukları koltuğun sahibi olarak gördüklerinden istifa etmeyi düşünmemekteler.

12 Ağustos günü CHP milletvekilleri: Emine Ülker Tarhan, Süheyl Batum, Birgül Ayman Güler, Dilek Akagün Yılmaz, Nur Serter ve İsa Gök bir basın toplantısı düzenlediler. Seçimlerde başarısız olan parti yönetiminin istifasını istediler.

Bilmem, ilginizi çekti mi? Kılıçdaroğlu’nun gitmesini isteyen altı milletvekilinden dört tanesi kadın. Anlaşılacağı üzere CHP’ye kadın eli değecek. Yürekler mangal gibi. Gelecek seçimde seçilir miyim, seçilmez miyim kaygıları yok. Aman genel başkanla iyi geçinelim de koltuğumuzu garantiye alalım, düşüncesinden uzaklar. Her türlü koşulda gerçeği söylemeyi bir vicdan, bir vatan borcu olarak bellemişler. Cumhuriyet’in ilkelerine bağlılığı, günlük siyasal çıkarlardan üstün tutmaktalar. Öncelikle bu altı milletvekilini cesaretleri, yurtseverlikleri, CHP’nin tarihine sahip çıkma anlayışları nedeniyle kutluyoruz.

Dünkü basın toplantısında yer alan milletvekilleri, Ekmel Bey’in adaylığı açıklandığı zaman adayın yanlışlığını dilleri döndüğünce anlattılar. Bu adayın, Tayyip’in Çankaya yolunu açacağını söylediler. Cumhuriyet güçlerini adaysız bırakmanın yanlışlığı üzerinde durdular. O günlerde cumhuriyetçi bir sorumluluk anlayışıyla parti yönetimini ve kamuoyunu uyaran yedi milletvekiline karşı linç kampanyası uygulandı. CHP yönetimi, bu milletvekillerini tecrit etmeye çalıştı. Oysa bugün, yani iş işten geçince, ne kadar haklı olduklarını görmekteyiz.

CHP, Cumhuriyet demektir. Bu nedenle CHP’lilere biat kültürü yabancıdır. Lidere tapınma, onun her dediğini doğru kabul etme, Atatürk ilkelerine aykırı davranma, yönetimin kararlarına gözü kapalı “Evet!” deme... gibi davranışlar gerçek CHP’lilere ters gelir. Kısacası CHP’liler bireydir. Kendi kafasıyla düşünürler, kararlarında özgürdürler. Bir cumhuriyetçinin esinlendiği iki şey vardır: Akıl ve bilim. Dogmatizm, bir CHP’linin düşüncesinde yer bulamayan bir geriliktir.

Kılıçdaroğlu, Ekmel Bey’in adaylığını açıklarken risk aldığını söylemişti. Aslında bu sözüyle seçimi kaybedeceklerini o gün öngörmüştü. O halde aldığın riskin gereğini yerine getir, istifa et Kemal Bey. Tayyip’i halife yapmak mıdır asıl amacın?

Tüm CHP’liler, parti yönetiminin bu aymazlığına ses çıkarmalılar. CHP’nin, BOP’un bir parçası olmasına izin vermemeliler. Parti yönetiminde bir CİA ajanının bulunması da mı CHP üyelerine mevcut durum hakkında bir bilgi vermiyor? BOP’çular, CHP’ye kendi kurduğu Cumhuriyet’i yıktırmak istemekteler.

Sayın Emine Ülker Tarhan liderliğinde başlatılan CHP’yi yeniden kazanarak Cumhuriyet’in partisi yapma savaşımına omuz verilmeli. Cumhuriyet’imiz, bağımsızlığımız, yurttaşlık haklarımız, özgürlüğümüz, vatanımız mı önemli; yoksa okyanus ötesinden dayatılan ve CHP’yi BOP’a eklemlemek isteyen yeteneksiz bir başkanın koltuğunun koruması mı? Karar verme zamanıdır. Tarih önünde, vicdanımızla...
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       13 Ağustos 2014


RTE NE YAPTI, İHSANOĞLU NE YAPMADI?


Seçimlerde propaganda dönemi öncesi yapılacak plan, program ve süreç boyunca izlenecek strateji önemlidir. Yine seçim süreci içinde yapılacak taktik değişikleri başarı için gereklidir.

AKP, bizce gerici bir partidir. Ancak seçimlerde çağdaş yöntemlerle propaganda çalışmaları yapmaktalar. Oysa çatı adayının ve onu destekleyen partilerden çağdaş yöntemlere uygun bir propaganda biçimiyle seçmeni etkilemelerini beklerdik. Ne yazık ki bunun tersi oldu.

AKP ve Erdoğan, seçim stratejilerini “seçmene milli çağrışımlar yaptırmak, mutlu ve yükselen bir Türkiye algısı yaratmak, halkla bütünleşmiş bir aday duygusu yaratmak” üzerine kurguladılar. Şimdi, konuyu biraz açarak ele alalım.

Erdoğan’nın ilk başta “İstiklal Mücadelesi” söylemi gelişi güzel ortaya atılmış bir söylem değil. Halkın büyük çoğunluğunun Atatürk ve Cumhuriyet’e bağlılığı ortadadır. AKP, on iki yıllık iktidarında halkın bu bağlılığını yok edememiştir. Bu gerçek karşısında seçime başlarken “İstiklal Mücadelesi” vurgusuyla Erdoğan mitinglerine Samsun ve Erzurum’dan başladı. RTE’nin hiç hakkı olmadan propaganda için kullandığı bu değeri, CHP ve MHP’nin sahiplenmiş olmasını beklerdik; ama ne yazık ki olmadı. Oysa “İstiklal Mücadelesi” CHP önderliğinde gelişen bir kurtuluştu.

“İstiklal Mücadelesi” vurgusuyla kendine tarihsel kök uydurmaya çalışan RTE, ikinci aşamada “Yeni Türkiye” dedi. Bundan kasıt durağan olmayan, sürekli değişen, yenileşen Türkiye algısını yaratmaktı kamuoyunda. Oysaki bu altı oktaki devrimcilik ilkesiydi. CHP, bu konuda daha gerçekçi bir propaganda zemini üretebilirdi. AKP, siyasal yaşamı boyunca inanmadığı, gelecekte de inanmayacağı bir ilke üzerinden oy devşirdi.

Bir sonraki aşamada RTE, “Milletin Adamı” sloganıyla çıktı ortaya. Bu kucaklayıcı, kendini halktan gösteren bir algı yaratma yöntemiydi. Seçkinciliği reddetmek amacıyla bu slogan seçildi. Halk çocuklarının devlet yönetimine gelmesi Atatürk’le olmuştur, bu da halkçılık ilkesiyle anlatılmıştır. Her yurttaşın sınıf, zümre, köken farkı olmaksızın eşit kabul edilmesidir. CHP’nin ambleminde bulunan altı okun birisi de halkçılıktır. Eee, sen partinin adını YCHP yaparsan eloğlu gelir, senin yüz yıllık ilkenden propaganda malzemesi çıkarır.

Propaganda çalışmalarının son haftasında AKP/RTE, “Türkiye’nin Yıldızları” başlığında bir algı yönetimine geçildi. Tarihsel vurgularla ve ulusal değerler üzerinden kapsayıcı bir görüntülü reklam çalışmasıyla halkta devinim yarattılar. Hem de seçim yasaklarını delerek... Seçim çalışmalarında kullanılmaması gereken simgeler kullanıldı bu propaganda filminde. Ancak AKP’yi can havliyle tarihsel ve toplumsal değerlere yönelten şey neydi? Bölünme tehlikesi (Oysa bölünmeyi hızlandıran da AKP açılımlarıdır.) tüm yurdu kapsarken ve çevremizdeki ülkeler iç çatışmalarla yanarken RTE, kazanmak için tarihe sarıldı. Hem de hiç hakkı olmadığı halde... Tarih yaratan, tarih yazan CHP kendi yazdığı tarihi sahiplenemedi. Cumhurbaşkanlığı forsundaki on altı Türk devletini bir mutluluk kaynağı kabul eden MHP, bu davranışının sözden öteye gitmediğini gösterdi.

AKP, hem CHP’nin hem de MHP’nin değerleriyle onların çatı adayını yenme stratejisini kurdu. CHP ve MHP mi ne yaptı? Ne olduğunu anlamadan yalnızca izlediler. Önceden hazırlıkları yoktu. Seçim çalışmalarını üzerine oturtacakları bir stratejileri olmadı.

AKP tüm örgütleri ve üyeleriyle seçime asılırken CHP ve MHP kendiliğinden gelişen, plansız, programsız bir çalışma yolu tutturdular. Erdoğan’ın seçim çalışmalarına, saldırılarına karşı alelacele bir şeyler ortaya attılar. Ortaya attıkları şeylere kendileri de inanmadılar. Nasıl mı?

Önce “Ekmek için Ekmeleddin!” dediler. Her yönüyle aceleyle bulunmuş bir slogan. Büyük bir olasılıkla da demode, ufuksuz birinin ayaküstü uydurduğu bir söz bu. Daha sonra bu sözden hareketle “Sevgiyi ekmek için Ekmeleddin!” dendi. Tabi, bu sözler de tutmadı, toplumun belleğinde yer etmedi.

RTE, il il mitinglerde gezerken çatı adayı, adı olan ama etkinliği olmayan sivil toplum örgütleriyle söyleşmeyi yeğledi. Ne yazık ki CHP ve MHP yönetimleri bu konuda adaylarına gerekli alt yapıyı oluşturarak destek olmadılar. Geniş kitlelerle bulaşamayan bir adayın Türkiye’de seçim kazanmasını beklemek saflıktır.

AKP/RTE, kazanmak için yasal sınırları da aşan bir propaganda stratejisi uyguladı. CHP-MHP ise yapabilecekleri çok basit çalışmaları bile yapmadılar. Adeta seçim alanlarını Erdoğan kazansın diye AKP’nin egemenliğine bıraktılar. Kendi kuruluş ilkelerine, tarihine sahip çıkmaktan aciz CHP ve MHP yöneticilerinin bu durum karşısında seçim kazanmak diye bir amaçlarının olduğu söylenebilir mi?

Adayların belirlenmesi, propaganda süreci, izlenen stratejiler göz önüne alındığında muhalefetin, cumhurbaşkanlığını Erdoğan’a altın tepside sunduğunu söyleyebiliriz. Çankaya, CHP ve MHP yöneticilerinin siyasal yetersizlikleri yüzünden Erdoğan’a armağan edilmiştir. Cumhuriyet’in en önemli orununa, Cumhuriyet’i yıkım memurunun getirilmesini Türk Ulusu bağışlamayacaktır. Tarih, bu aymazlığın hesabını er geç soracak.
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           13 Ağustos 2014





12 Ağustos 2014 Salı

EKMEL BEY ÇOK MUTLU, YA SİZ?


Seçimden sonra adayların ve siyasal parti yöneticilerinin değerlendirmeleri önemlidir. Hele seçimlerin sonuçları karşısında bir adayın duygularını ifade etmesi çok anlamlıdır. Bir de bu duygular seçmenle bütünleşirse gelecek için güzel şeylerin olacağının muştusunu verir.

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra siyasal parti yöneticileri düşüncelerini paylaştılar. Adayların da düşünce ve duyguları merak konusuydu. Çatı adayı Ekmeleddin İhsanoğlu hemen seçimlerin ertesinde evinden çıkarken gazetecilerin sorularını yanıtladı.

“Dün söyleyeceklerimin hepsini beyan ettim, bende laf bitti. Halkımıza, oy verenlere, vermeyenlere teşekkür ederim. Ben çok mutluyum.” dedi İhsanoğlu. Seçim sonrasında söylenen bu sözler ilginçtir.

Ekmel Bey’in lafı bitmiş. Neden acaba? Bu sözüyle ne demek istedi? Çatıdaki siyaseti noktaladığını anlatmakta. Seçim oldu, kazanan kazandı, bundan sorası için konuşmayacağını söylemekte üstü kapalı olarak.

Ekmel Bey çok mutluymuş? Neden acaba? Erdoğan; Çankaya’ya çıktı, diye mi? Kendisinin de RTE’nin seçilmesine katkı yapması mı onu çok mutlu etti. Cumhuriyet güçlerini parçaladığı için mi çok mutlu yoksa? Erdoğanlı açılım süreci, tüm hızıyla süreceği için mi mutlanmakta?

Belki de babasının Türkiye’yi terk etme nedeni olan Atatürk’ün koltuğuna, Vahdettin sever biri oturduğu için midir bu çok mutluluğu?

Türk Ulusunun yarıdan çoğunun mutsuz olduğu bir günde, seçimi yitirmiş muhalefetin adayı nasıl mutlu olur? İnsanlar gelecek kaygısıyla kan ağlarken siz neden bu kadar çok mutlusunuz Ekmel Bey? Söyleyin de bilelim...

Ekmel Bey çok mutlu... Siz Kemal Bey! Siz Devlet Bey! Sizler de çok mutlu musunuz? Ne olur söyleyin!
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
                                                                       12 Ağustos 2014


AKP GÜNDEMİYLE ÇATICILARA KORUMA


Cumhurbaşkanlığı seçimi bitti. AKP’nin yıkılma sürecine girildiği bir dönemde Erdoğan, Kılıçdaroğlu ve Bahçeli tarafından Çankaya’ya çıkarıldı. Muhalefet liderleri, seçimde başarı kazandıklarını söyleseler de sonuç tam bir hezimettir CHP ve MHP için.

Normal koşullarda CHP ve MHP’nin örgütlerinin ayağa kalkarak bu hezimetin hesabını parti yönetimlerinden sorması gerek değil mi? Evet, tabi ki... Ancak eleştiriler, karşı çıkışlar uç vermeden 11 Ağustos günü gündeme AKP tartışmaları damgasını vurdu. Yandaş ve merkez medyanın AKP’nin geleceği ile ilgili tartışmaları gündeme oturtması anlamlıdır.

“Efendim Gül’ün durumu ne olacakmış?” Yahu, ne olursa olsun, kime ne?

“Gül ve Erdoğan’dan karşılıklı hamleler yapılmış.” Ne hamlesi kardeşim? Onlar satranç oyuncusu değil ki bilip düşünerek hamle yapsınlar. Onlar satranç taşı... Başoyuncu onların hangi karede olacağına karar verir.

“Erdoğan sonrası AKP ne olacakmış? AKP’nin yeni lideri kim olacakmış? O, şunu demiş...” AKP, sanki demokratik parti... Genel başkanlığa aday olacaklar eşit bir biçimde yarışacakmış gibi ortalık kızıştırılıyor. Kamuoyunda heyecan ve beklenti yaratılıyor.

Oysa RTE’nin koltuğuna kimin oturacağı çoktan belli. Biat kültürü çerçevesinde işler halledilir. Halledilmese ne olur? Yeni bir parti kurulurmuş. Kurulacak yeni parti, Cumhuriyet değerlerini mi savunacak? Hırsızlığa, yolsuzluğa karşı mı çıkacak? Ortadoğu’daki ABD güdümlü politikalara hayır mı diyecek? Özelleştirmeden vaz mı geçecek? Sıcak para ekonomisini bırakıp üretim ekonomisini mi uygulayacak? Haziran Direnişinde yitirdiğimiz canların hakkını mı arayacak? Mahvolan tarımı mı canlandıracak? Açılım politikasına son vererek ulusun bütünlüğünü mü sağlayacak? Sınav yolsuzluklarına “Dur!” mu diyecek? On iki yılda yitirilen devletin saygınlığı mı kazanılacak?

AKP bölünürmüş. Kolay kolay bölünmez. Yağlı kuyruk ellerinde. Bırakırlar mı yağlı kuyruğu? Masa da kasa da avuçlarında...

AKP genel başkanı kim olursa olsun ne değişir? Gül, Davutoğlu, Arınç, Kurtulmuş, Babacan, Akdoğan... ne fark eder? Aynı politikalar sürdürülür. Kamuoyunu bu adlarla oyalamaktaki amaç başka... Halka, geleceğiniz AKP’nin elinde... İktidara aday yeni bir parti oluşumu olsa da bu, yine de AKP’den çıkar algısı yaratılmakta. Diğer siyasal oluşumların iktidar seçeneği olamayacakları kazınmakta belleklere.

Tabi, dört bir koldan AKP’nin geleceğinin konuşulması, Kılıçdaroğlu ve Bahçeli’ye yönelecek eleştirileri görmezden gelme amacı taşımakta. Kamuoyu yapay gündemle oyalanırken asıl gündemi unutturmak istemekte medya patronları ve AKP. Bir nevi CHP ve MHP yönetimlerini korumaya almış durumdalar. Muhalefetin uğradığı hezimeti tartışma gündemi yapmamak için uğraşmakta iktidar partisi. Çünkü yandaş muhalefet liderlerine çok gereksinimleri var. Onların sayesinde kazanılacak seçimler var ileriki zamanlarda.

Kılıçdaroğlu ve Bahçeli, İhsanoğlu’nu çatı adayı yaparak RTE’ye Çankaya yolunu açtılar. Erdoğan bu iyiliğin altında kalır mı? Kalmaz tabi ki... O da yapay gündemle yandaş muhalefeti koruma altına alıyor. Onların koltuklarını korumaları için omuz veriyor ki sevgili muhalifleri dursunlar durdukları yerde.

İleri demokrasiye bakın. Türkiye’nin en önemli seçimini yitiren muhalefet korunuyor medyaca. RTE’nin kafasının içinde yer alan ve çoktan belirlenmiş AKP genel başkanı olacak kişi için günlerce fal bakılmakta. Gereksiz yorumlar yapılmakta kamuoyunu uyutmak için. Peki, halk bu demokrasinin neresinde?
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           12 Ağustos 2014