21 Kasım 2015 Cumartesi

ŞOROMBİL


Doğup büyüdüğüm Of yöresinde şorombil adı verilen el değirmenleri vardı. Şorombil herkeste bulunmazdı. Her mahallede bir evde olması yeterliydi. Bir el değirmeni bütün mahallenin işini rahatlıkla görürdü. Zaten köylerde ortak kullanılacak araçlar, eşyalar, aletlerin hepsi bir kişide bulunmazdı. Her komşuda biri bulunur, kullanım zamanı gelince de komşuların hizmetine sunulurdu. Aslında bu durum, mal edinmede de bir imecenin varlığını göstermekte.
Bizim mahallede şorombil, Topaloğlu İlyas amcalarda vardı. Onların evleri bizimki ile karşı karşıyaydı. Dedelerden kalan bir hukukla sürerdi komşuluk ilişkilerimiz. Dedem, Rusya’daki esaretten kaçıp köye geldiğinde yok olmuş bir aile yaşamıyla karşılaşmıştı. İki ağabeyi Sarıkamış’ta kalmıştı. Şehit olan ağabeylerinin çocukları ölmüş eşleri de yeni yuvalar kurmuşlardı. Dedemin babadan kalan evi işgalci Ruslarca yakılmıştı. Köye geldiğinde yanan evin biraz yukarısında tahtadan tek göz bir kulübe yaptı komşuların yardımıyla. O tek gözlü kulübenin ilk yemeği de İlyas Amca’dan geldi. Bir tabak fasulye ve bir tabak da mısır unu. Dedem, fasulyeden yağsız tuzsuz bir yemek yaptı, karnını doyurdu. Bu yemek, belki de dedemin en lezzetli ziyafetiydi kendine.
Şorombil, aynı büyüklükte iki taşın üst üste konmasıyla oluşurdu. Şorombilin taşları, un değirmeninkine göre daha küçüktür.  Taşların çapı yaklaşık altmış santim kadardı. İki taşın yüksekliği ise kırk santimi bulurdu. Üstteki taşın ortası delikti. Bu delik, öğütülecek tahılların içeriye atılması içindi.
Şorombili çevirmek için üstteki taşın kıyısına doğru bir yerde bir oyuk vardı. Bu oyuğun içine sağlam bir değnek konulur. Bu değnek yardımıyla taş döndürülür. Taşı döndürmek güç isteyen bir şey. Genellikle mısır öğüten kişi, bir eliyle taşı döndürürken bir eliyle de tahılı delikten değirmene yedirirdi. Bazen taşı döndürme ve mısırı değirmenin içine atma işini farklı kişiler yapardı. Taş döndükçe şorombilin ön tarafındaki boşluğa korkot denilen parçalanmış mısırlar dökülürdü.
Korkot, mısırın kaba bir biçimde parçalanmasından oluşurdu. Bulgurdan daha kalındır. Korkottan “korkot çorbası” adı verilen yemek yapılır. Şorombilde korkot çekilmesinin asıl amacı budur. Korkottan sarma, dolma gibi yemekler de yapılır. Ayrıca bazı yemeklerin içine katıldığı da olurdu.
Korkotun bir başka kullanım alanı civciv yemi olmasıdır. Civcivlerin mısırları yemesi olanaksızdı. Yörede arpa, buğday gibi tahıllar da yetişmezdi. Bu nedenle halk çözümü, mısırı parçalatmakta bulmuştu. Tavuğun kuluçka süresi yirminci güne geldiğinde yumurtalardan civcivlerin sesi işitilir. Bir gün sonra da dünya güzeli civcivler dünyaya gözünü açardı çatlayan yumurtalardan çıkarak. İşte, tam da civcivlerin sesi işitildiğinde torbaya doldurduğumuz mısırla komşumuzun yolunu tutardık. Komşumuzun şorombilinde sevinçle korkot yapmaya başlardık. Yalnız yaşayan yaşlı amcamız ve halamız biz gidince sevince boğulur. Bize küçük ikramlarda bulunurlardı. Korkot çekme süresi içinde bu iki yaşlı, sevimli ve candan insan yalnızlıklarını unuturlardı.
Zaman zaman yardımlaşarak korkot çekilip elbirliğiyle çuvala doldurulurdu. Komşumuz olan nine yıllara meydan okuyan, derileri kırışmış, parmakları bükülmekte zorlanan elleriyle korkotları torbaya doldurmakta yardım ederdi biz çocuklara. Az gören gözlerini kısarak işini titizce ve hakkıyla yapmak için uğraş verirdi.
İlyas Amca’ya gelince... Onun yüzü hep gülerdi. Özenle kesilerek biçimlenmiş genellikle ağarmış sakalının içinden hep gülümseyen dudakları görülürdü. Yılların yorgunluğunu saklayan gözleri ise hep parıldardı. Nasırlaşmış elleriyle başımızı, bir kuştüyü yumuşaklığıyla okşardı. Korkotu torbaya doldurduktan sonra kalkıp eve gitmek isterdim. İlyas Amca üsteleyen bakışları ve yumuşak ses tonuyla “Otur oğlum, biraz dinlen!” derdi. Oysa bende yorgunluğun esamisi okunmazdı o yıllarda. Zaten şorombilde korkot yapmak benim için bir oyundu. Benimle konuşmak istediklerini anlardım. Yalnız yaşamanın zorluğunu duyumsardım iliklerime dek onların hüzünlü ses tonunda. Keyifle otururdum bir iskemleye. Yaşlılarla söyleşmek çok hoşuma giderdi. Hele onlardan bir şeyler dinlemek ve öğrenmek...
Fadi Hala, titrek elleriyle bir bardak ıhlamur doldururdu. Ben, hemen yerimden kalkar, ocağın yanında doldurulan ıhlamur bardağını alırdım. Çünkü onun o titrek ve mübarek ellerine bardağı taşıma zahmeti vermek istemezdim. Dereden tepeden, birazda eskilerden söyleşirdik. Dedemin Rusya’daki esaretten kaçıp köyümüze gelmesini defalarca ve bıkmadan dinledim bu canlı tarihlerden.
Sarıkamış’ta şehit olan babamın iki amcasını (Mehmet ve Ali dedeleri) İlyas Amca ile Fadi Hala’dan dinlerdim hep. Çünkü ailemizde onları tanıyan kimse yok. Onların boylarını boslarını, saç ve göz renklerini, askere (savaşa) gitmeden önceki yaşamlarını onlardan dinledim. Onlar, çocukluğumu varsıllaştıran anıları anlatırlarken kimi zaman duygulanırdım. Kimi zaman da yıllar öncesine gider, dalar, seferberlik dönemi yaşamını gözümün önünde canlandırmaya çalışırdım. Söyleşimiz bitecek diye ödüm kopardı. Çünkü tarihsel bir düşün derinliklerine gömülürdüm. Düşümden uyanmak istemezdim. Yaşlı büyüklerimizin anlattıkları bitince izin isteyip kalkardım. İçten kucaklaşmalar olurdu kapı üstlerinde.
Ben dalgın dalgın anlatılanları düşünerek eve doğru giderken arkaya döner bakardım. İlyas Amca ile Fadi Hala’nın arkamdan sessizce baktıklarını görürdüm ve üzülürdüm onların dakikalarca kapı önünden dikilip bana ardı sıra bakmalarına.
Şimdi mi? Ne el değirmenleri kaldı ne de o günkü yaşlılar. Dinlediğim bir dönemin tarihini yansıtan anıları anımsadıkça kopar giderim. Nereye mi? Seferberlik zamanının yoksulluk, acı, kan, gözyaşı, ayrılıklarla dolu iklimine.
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           17 Kasım 2015


2 yorum:

  1. Şorombili ilk kez duymakla beraber ,İlyas dede ve Fadi halayıda dinler gibi oldum anlatımınızla.

    YanıtlaSil
  2. Değerli hocam elinize sağlık. Nede güzel anlatmışsınız şorombili, korkot çorbasını,imeceyi, Topaloğlu dedeyi.

    YanıtlaSil