28 Mart 2015 Cumartesi

ZANA’DAN AL HABERİ


HDP Eşbaşkanı Demirtaş son günlerde RTE’ye “Seni başkan yapmayacağız.” demekte. Bu söyleme ne yazık ki AKP karşıtı bazı saf solcular da inanmakta. Seçim barajını geçemeyeceğini anlayan HDP, AKP karşıtıymış gibi görünerek sol tabandan oy devşirme peşinde.

HDP, gerçekten RTE’nin başkanlığına karşı mı? Türkiye’de siyasal gerçekleri bilen herkes bu soruya kocaman bir “Hayır!” der.

“Soruyorlar, diyorlar ki ‘Siz başkanlık sistemini istiyor musunuz?’ Benim için kimin başkan olup olmaması önemli değil. Bizim için bu halkın bütün değerleri için bütün farklılıkları için o sistemin içeriği önemli. Bireyler ile uğraşırsak mevcut sistemin yaptıklarını unutmuş olacağız. Bizim sorunumuz şahsiyetler ile bireyler ile değil. Bizim sorunumuz, bizatihi bu sistemin kendisiyledir.” Bu sözler HDP milletvekili Leyla Zana’ya ait. Leyla Zana, bölücü hareketin önemli bir temsilcisi. Sözleri, içinde bulunduğu siyasal hareketi bağlayıcı ve önemlidir. HDP’yi temsili tartışılmaz Zana’nın.

Zana, açıkça başkanlık sisteminden yana olduklarını söylemekte. Bu söylemiyle AKP-PKK arasında var olan bir anlaşmayı da açıklamış oluyor. Bu anlaşmada PKK “Ver federasyonu, al başkanlığı” demekte. Bu da AKP’ce kabul edilmiştir.

Zana, kendileri için başkanlık orununa oturacak kişinin kimliğinin önemsiz olduğunu özellikle belirtmekte.  RTE ile ilgili çekincelerinin olmadığını vurgulamakta. Onlar için önemli olan, sistemin değişmesi. “Sistem” dedikleri ne? Tüm kurumlarıyla Cumhuriyet rejimi. Zaten AKP’nin de oldum olası yıkmak için uğraştığı da aynı şey. İrticacı AKP ile bölücü PKK bu konuda amaç birliği içindeler.  
HDP sözcüleri, AB’ci solcuların aklını çelmek için zaman zaman gerçek amacını gizleyerek göz boyayıcı, AKP karşıtı sözler söylemekteler. Ama mızrak çuvala sığmıyor. Çok geçmeden asıl amaçları ve düşünceleri ortaya çıkıyor.

“Biji Serok Obama” diyen ABD ipine bağlı bir siyasal hareketin, yine Washington ürünü olan AKP ile karşı saflarda olması olası mı? Halkın kandırmacalara karşı uyanık olması gerek. Ha AKP, ha HDP ne fark eder? İkisi de Cumhuriyet düşmanı... İkisi de Amerikancı, 12 Eylül’ün sahneye çıkardığı gerici siyasal oluşumlar...
                                   Adil Hacıömeroğlu

                                   28 Mart 2015

27 Mart 2015 Cuma

DERVİŞ... HAYIR MI, ŞER Mİ?


Kemal Derviş, Türkiye’ye geldi. Önce özel bir televizyonda konuştu. Kamuoyu meraklandırıldı. Ne diyecek? Şapkasından tavşan mı çıkaracak, diye...

Derviş’in konuşmasının özeti: Açılım sürsün...

Başka?

CHP de açılım konusunda elini taşın altına koysun. Bu tümcenin çevirisi, AKP-CHP koalisyonu...

Derviş ekonomi uzmanı, ama nedense açılımla çok ilgili... İlginç değil mi?

Derviş, Türkiye’ye gelir de CHP’yi ziyaret etmez mi? Hem de genel seçimler yaklaşırken...

Kılıçdaroğlu-Derviş görüşmesi gerçekleşti. Kemal Bey, ABD’den gelen adaşına önce vekillik önerdi. Derviş kabul etmedi. Dışarıdan ekonomiden sorumlu bakan olabileceğini söyledi. İkili, bu konuda anlaştı.

Senaryo hiç de yabancı değil bizlere. Derviş, daha önce bakan olmuştu. Önce DSP’yi parçaladı, elli yedinci hükümet kundakladı.  Ardından seçimler yapıldı, AKP iktidar oldu. Anlaşılacağı üzere on üç yıldır Türkiye’nin altını üstüne getiren, Cumhuriyet kurumlarını yıkan, PKK’yı azdıran, komşularımızın kan gölüne dönmesine neden olan, milletin malını talan eden, halkın parasını kutulayan, TSK’ya kumpaslar kuran AKP iktidarı Derviş’in yapıtıdır.

AKP iktidarının yolunu Kemal Derviş açtı. AKP de o yoldan koşar adım yürüdü.

AKP iktidarı zayıfladı. Ne olur ne olmaz iktidardan düşer de ABD karşıtı bir siyasal oluşum hükümet olursa hesaplar bozulur. BOP biter. ABD çıkarları zarar görür. İşi, rastlantılara bırakmamalı. Önceden önlem almalı. Derviş de bunun için siyaset gündeminde zaten.

Derviş... Hayır, mıdır, şer midir? Bugüne kadar hayırlı bir işini gören olmadı. Bundan sonra mı? Çok zor... Yeni bir çorap örmek için Türkiye’de...

DSP’den sonra CHP’yi kundaklamak için kolları sıvamış durumda. AKP-PKK’nın dolayısıyla da ABD’nin yolundaki çalı çırpıyı temizlemek için dolaşmakta ortalıkta...

Olmaz, olmaz demeyin olur da Derviş’in istediği AKP-CHP koalisyonu gerçekleşirse Derviş de ekonomiden, pardon açılımdan sorumlu olur. Daha önce yaptıkları, gelecekte yapacaklarının garantisidir.

CHP, hangi koşullarda olursa olsun AKP ile koalisyon kurmayacağını 7 Haziran seçimlerinden önce kamuoyuna açıklamalı. Seçmen; kime, neden oy verdiğini bilmeli...
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           26 Mart 2015








26 Mart 2015 Perşembe

ÖCALAN’IN NEVRUZ MEKTUBUNU KİM YAZDI?


Geçen yıllardaki gibi, bu yıl da Öcalan’ın Nevruz Bayramı kutlamasında okunan mektubunun kim tarafından yazıldığı tartışma konusu oldu.

Bizler bu mektupların Öcalan’la AKP hükümetinin görevlendirdiği kişiler tarafından yazıldığını söyleyegeldik. Bu görüşümüze, hem AKP’liler hem de PKK’lılar şiddetle karşı çıktılar. Oysa bu yıl olduğu gibi geçen yıllarda da mektuplardaki dil, AKP kalemşorlarının diline benzemekte. Dinsel kavramların mektupta serpiştirilmesi, dikkatli gözlerden kaçmadı.

Tam da mektubun kimlerce yazıldığı konusu tartışılırken HDP Eşbaşkanı Demirtaş imdada yetişti.

“Eşme ruhunun mektupta yer aldığını devlet biliyordu. Devlet onayıyla, ortak bir mutabakatla çıkıyor o mektup, alelade postayla gelmiyor.” Bu sözler, Demirtaş’a ait. Demirtaş, burada mektubun ortak yazıldığını kabul ediyor. AKP hükümetinin istemediği bir şeyin mektupta bulunamayacağını söylemekte. Söyledikleri doğrudur.

Bu yılın Nevruz mektubunda AKP ve PKK’nın ortak görüşleri yer almakta. Geçen yıl, herkesi “İslam bayrağı altında toplanmaya” çağıran Öcalan’ın görüşünde bir değişiklik yok. AKP de PKK da Ortadoğu’da ABD güdümlü siyasetin piyonlarıdır. Bu konudaki ittifakları, bölgedeki ulus devletlere,  çağdaş yapılara karşıdır.

HDP’nin barajı aşaması için uğraşanlar... HDP’yi, AKP karşıtı gibi göstermek isteyenler... PKK/HDP’yi solcuymuş gibi gösterenler...

Uyanın, gözünüzü açın! Ha AKP, ha HDP... Aralarında ne fark var? İkisi de emperyalizme hizmette sınır tanımamaktalar. İkisi de ulus devlete karşılar. İstiyorlar ki Ortadoğu daha çok parçalansın. Daha çok parçalansın ki daha çok çatışma çıksın, kan dökülsün. Aralarındaki kayıkçı kavgasına bakmayın. Bu göz boyamak, halkı kandırmak içindir. İkisinin efendisi de ABD... Efendi ne derse o olur.
                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               26 Mart 2015

24 Mart 2015 Salı

ONURLU, NAMUSLU OLMAK


21 Mart 2015 Cumartesi günü, İzmit Körfezinde yapımı süren asma köprüde “Catwalk” adlandırılan halat koptu.

Ölen var mı? Yok...

Ya yaralanan?

Yok...

Sorun ne peki?

Halatın kopması bir mühendislik hatası... Sorumluluk Japon mühendiste... Mühendisin kişisel başarısızlığı söz konusu...

Başka?

Japon teknolojisine güvensizlik yaratır halatın kopması...

Anlaşılacağı üzere hem kişisel hem ulusal bir sorumluluk var ortada...

Halatın kopmasının sorumluluğunu üstlenen elli bir yaşındaki Japon Mühendis Ryoichi Kishi, intihar ediyor.

Neden mi?

Halatın kopmasını başarısızlık olarak görüyor Kishi. Kişisel onuruna, iş namusuna yakıştıramıyor bunu.

Japon mühendisin intiharı, Türkiye’deki birçok kişi tarafından anlaşılamaz. Çünkü namus, yalnızca iki bacak arasında görülür.

İş namusu mu?

O da ne?

Sorumluluk duygusu mu?

Hak getire...

Bırakın işinde hata yapmayı, büyük yolsuzluklarda, onlarca insanın ölümünde bile kılları kıpırdamaz bizdeki sorumlu sorumsuzların...

Milyon dolarlar kutulandığında enselenenlerin yüzlerinin kızardığını gören var mı?

Maden kazalarında onlarca yurttaş göçükte can verirken vicdan azabı çeken bir yetkiliyi gören oldu mu?

Selde yüzen insan cesetleri karşısında kılını kıpırdatan bir siyasetçiyi gören var mı kuytuluklarda dahi olsa...

Binlerce şehidimize, bir o kadar sakat kalmış gazimize bir damla gözyaşı döken bir devlet yöneticisi gözünüze takıldı mı hiç?

Namus, onur... Sorumluklarımız söz konusu olduğunda belli olur. Yoksa insanları kandırarak namusu, onuru iki bacağın arasına sıkıştıranlar; beyninizi, apış aranızdan çıkarın ve Japon mühendisi görün! Size ölün, demiyoruz, yalnızca yüzünüz kızarıp vicdanınız harekete geçsin yeter.
                                   Adil Hacıömeroğlu
                                   24 Mart 2015




CHP YÖNETİCİSİ, HDP’Yİ ÖVERSE...


Gürsel Tekin... YCHP Genel Sekreteri... Partinin önemli bir yöneticisi... Mikrofonlara ve kameralara dayanamıyor. Her uzatılan mikrofona konuşmak zorundaymış gibi davranmakta. Birikimi, bulunduğu koltukla çelişkili...

Tekin, Avrupa Postası’na konuşuyor. Konu, AABF’nin seçimlerde HDP’yi desteklemesi... Ve Tekin’den bomba sözler... “HDP’nin güçlenmesi, özgürlükten ve eşitlikten yana olan örgütlerin temsilcilerini meclise taşıması bizleri ancak mutlu eder.” Evet, şaşırdınız değil mi? Bu sözler, CHP’nin Genel Sekreterine ait.

HDP, siyaseten AKP’nin ortağı, yol arkadaşı... İkisi de ABD yapımı ve 12 Eylül ürünü... İkisi de Atatürk düşmanı ve Cumhuriyet’i yıkmak için çalışmakta... İkisi de Ortadoğu’yu kan gölüne çeviren ABD’nin  taşeronları...

Yukarıdaki sözlere bakılınca herkes Gürsel Tekin’i özgürlük, eşitlik ve demokrasi aşığı sanacak. Gerçekten eşitlikten yanaysan neden önseçime girmiyorsun? Niye aday adayı arkadaşlarınla özgür bir seçimde yarışmıyorsun? Neden genel başkanının torpiliyle vekil olmak istiyorsun? Bir de sana “halk adamı” diyorlar.  “Halk adamı” halktan korkar mı?

CHP, zor bir genel seçime girecek. Türkiye’de rejim sorunu ana konu... CHP’nin Genel Sekreterinin mutlu olacağı tek şey, temsil ettiği partisinin başarısı olmalı. Ne yazık ki Tekin’i, HDP’nin güçlenmesi mutlu edecek. YCHP’de o kadar çok Truva atı var ki...

Kafama takılıp duruyor. Acaba YCHP yöneticilerinin tamamı partisine oy verecek mi? YCHP yöneticilerinden kaçı, HDP seçim barajını aşamazsa çok üzülecek? Kendi partisinin başarısı için değil de bölücü bir partinin başarısı için sevinen bir partinin seçimlerde başarılı olması olanaklı mı?

Atatürk’ün partisi, ne yazık ki bölücü, tarikatçı şakşakçıların işgali altında... Yazıklar olsun! Bir kez değil, bin kez yazıklar olsun!
                                               Adil Hacıömeroğlu
                                               24 mart 2015


22 Mart 2015 Pazar

POLİTİKACILIK BİR MESLEK MİDİR?


Milletvekilleri, partilerin merkez ve yerel yöneticileri, belediye meclis üyeleri, şimdilerde 7 Haziran’da yapılacak genel seçimde aday adayı olan birçok kişi sosyal medyadaki sayfalarında, kartvizitlerinde ya da tanıtım broşürlerinde meslek bölümlerine politikacı/siyasetçi yazmaktalar. Oysa politikacılık bir meslek değil, geçici süreyle yerine getirilmesi gereken bir görevdir.

“Meslek: Belli bir eğitimle kazanılan sistemli bilgi ve becerilere dayalı, insanlara yararlı mal üretmek, hizmet vermek ve karşılığında para kazanmak için yapılan, kuralları belirlenmiş iş. (TDK Türkçe Sözlük)” Mesleğin tanımı bu...

Şimdi de “politikacı” ne demek onu öğrenelim.

“Politikacı: 1. (Birinci, yani temel anlamı) Politika ile uğraşan kimse, siyasetçi. 2. (Değişmece anlamı) karşısının duygularını okşayarak çıkar sağlayan kişi, siyasetçi.”

Bir de politikacılığın ne demek olduğuna bakalım.

“Politikacılık: Politika ile uğraşma işi veya tutkusu. (TDK Türkçe Sözlük)”

Yukarıdaki tanımlardan da anlaşılacağı gibi politikacılık, para kazanılan bir meslek değil. Ancak Türkiye’de özellikle 12 Eylül’den sonra politikacılığı mesleğe dönüştürme çabası var. 12 Eylül darbesinin mimarlarından Özal, ilk kez milletvekillerine “kıyak emeklilik” hakkı tanıyarak politikacılığı meslek durumuna getirmenin ilk adımını attı.

Neden mi?

Politikacılık meslek durumuna getirilerek TBMM’nin yasama bağımsızlığı, yürütmenin tamamen kontrolüne girerek güçler ayrımı yok olur. Böylece egemen güç, siyasetçiyi kontrol altına alır. İstediğini yaptırır. Demokrasi yok olur, yalnızca kâğıt üzerinde kalır.

Siyasetle uğraşan kişilerin meslekleri yerine “politikacı” yazmaları ilginçtir. Bir toplumda bireyler meslekleriyle (tabi varsa) alnının akıyla insanların karşısına çıkamıyorlarsa bundan üzüntü duymak gerek. Meslek sahibi olmayan kişinin topluma yararı da azdır. Bu nedenle kişi, mesleğiyle onur duymalı.

Gerçek ve açık bir demokrasiyi işletmek istiyorsak politikayı meslek olmaktan çıkarmalı. Milletvekillerine tanınan ayrıcalıkları ortadan kaldırmalı. Ayrıcalıklı bir zümrenin oluşması halkın geleceği açısından tehlikelidir. Bu nedenle önümüzdeki seçimlerde hangi partiden aday olursa olsun milletvekilliği için yola çıkanların halkın huzurunda milletvekillerine tanınan ayrıcalıkları ortadan kaldırmak için savaşım vereceğine dair söz vermeleri gerek. Bu, aynı zamanda temiz toplum yaratmanın da önemli bir adımı olacak.

Politikacılık, meslek olma yolunda dörtnala gittiğindendir ki daha şimdiden aday adayları olağanüstü para harcamaktalar. Atalarımızın dediği gibi, Kaz gelen yerden tavuğu esirgememekteler.

Mesleksiz kişilerin “politikacıyım” diye ortaya çıkmaları düşündürücüdür. Türkiye siyasetçiden başlayarak “Ye kürküm, ye!” düzenini sona erdirmeli. Halk için çalışacak siyasetçilere o kadar çok gereksinim var ki...
                                                                                                     Adil Hacıömeroğlu

                                                                                                           21 Mart 2015

20 Mart 2015 Cuma

NASIL DA KOLAY KANARSIN SEN?


“Bu operasyonlarla şahsım başta olmak üzere tüm ülke yanlış yönlendirildi, aldatıldı. Kurumlarımızın içinde örgütlenmiş, güçlü medya desteğiyle teçhiz edilmiş bir yapının Türkiye’yi ele geçirmek için yürüttüğü bir kumpasa, bir darbe teşebbüsüne hep birlikte maruz kaldık. Samimiyetle ifade ediyorum, eski Genelkurmay Başkanımız olmak üzere birlikte mesai sarf ettiğim için yakından tanıdığım pek çok komutanın tutuklanmasına şahsen gönlüm hiçbir zaman razı olmadı.” demekte RTE.

RTE, sözlerini şöyle sürdürmekte: “Tereddütlerimi, itirazlarımı o dönemde bu işin sorumlularına ifade ettim. Hatta kamuoyu önünde dile getirdim. Ama o zaman önümüze konan, ancak çoğunun sahte ve çarpıtılmış olduğu daha sonra ortaya çıkan belgeler, bilgiler karşısında hukuka saygı gereği yapacak bir şeyimiz kalmadı.”

TSK’ya ve cumhuriyetçi aydınlara kurulan kumpasın üzerinden yıllar geçti. Birçok kişi tutukevinde yaşamını yitirdi. Suçsuz, günahsız insanlar yıllarca mahpuslarda çürütüldü. Başta TSK olmak üzere birçok Cumhuriyet kurumları derin yaralar aldı. Halk, yargıya güvenmez oldu. Özellikle hava ve deniz kuvvetlerinde subaylar, deyim yerindeyse baştan aşağı budandı.

Devlet bunca yara bere içindeyken RTE aldatıldığını, kandırıldığını yeni anlamış. Böyle durumlarda adama “Günaydın!” denir.

Devlete dört yandan saldırı varken devleti korumakla görevli olan sen başını kuma mı gömmüştün?

Başında bulunduğun Cumhuriyet kurumlarına neden saldırıldığını hiç sorgulama gereği duymadın?

Kandırılmış bir kişi olarak çok iyi bilmediğin bir konuda neden “Ben bu davanın savcısıyım!” diye bas bas bağırdın?

Bir kez olsun bile aklına bu ordu, bu millete gerekli olur diye niye düşünmedin?

Devlet içinde odaklanmış bir “paralel yapının” güçlü medya desteğiyle sizi kandırdığını söylüyorsun. Peki, sizin anlayışınızdan hareket ederek söyleyelim. Türkiye’ye düşmanlık güden ve paralel yapıdan daha güçlü örgütlerin ya da emperyalist devletlerin aldatmaları karşısında ne yapacaksınız? Çünkü aldatılmaya, kandırılmaya, yanlış bilgi ve belgelere inandırılmaya uygun bir yapınız var. Eloğlu, fırıldak çevirmede usta... Ne yapacaksınız bu fırıldaklara karşı?

Eskiden çocuklar akide şekeriyle kandırılırdı, siz nasıl kandırıldınız? Gözünüzü ne körleştirdi, kulağınızı ne sağırlaştırdı, aklınız hangi nedenle tutuldu da bu kadar açık bir kumpası görmediniz?

Bak Erdoğan, sen de öyle kandırılacak göz yok. Baktın ki AKP inişe geçmiş, iktidarı yitirecek, hemen Türkiye’nin birleştirici değerleri aklına geldi. TSK’nın tüm yapılan karalama kampanyalarına ve kumpaslara karşın hala halkın en güvendiği kurum olduğunun farkındasın. Bu nedenle de TSK’yı savunma işine giriştin. Yani halkı, seçime kadar aldatıp kandırmak için kolları sıvadın. Bu kaçıncı seçim ve senin kaçıncı kandırman?

Ey Erdoğan, AKP’ye oy veren seçmenlerin bir gün “Aldatıldım, kandırıldım.” diyeceğini hiç düşündünüz mü? Böyle bir çığlığı işitir gibiyim... Ya sen?
                                   Adil Hacıömeroğlu
                                   20 Mart 2015



19 Mart 2015 Perşembe

HAY, BÖYLE DEMOKRASİNİN...


ABD ve Ortadoğu’daki ortakları demokrasi getireceklermiş. Hem de demokrasinin yanında barış ve kardeşlik de varmış.  Valla, çok güzel bu...

Dünyada insan kanı dökmede Hitler’i bile sollayan ABD’nin demokrasi getirmesi bir başka olur...

ABD’nin “demokrasi, kardeşlik, barış” projesinin ortaklarından biri RTE. Hani, gencecik çocukları öldüren polislere övgüler dizen eşbaşkan var ya o... TSK’ya ve cumhuriyetçi aydınlara kurulan kumpasların “Savcısıyım!”  diyen bin küsur odalı sarayın sakini.

Eee, bu demokrasi mücahitleri yalnız bu kadar mı?

Olur mu canım... Demokrasi olur da Suudi Arabistan Kralı kıyıda köşede kalır mı? Onun da tıpkı RTE gibi en ön safta olması gerek.

Böyle kutsal(!) bir görevde Suud kralı olunca tabi ki Katar Emiri durumu izleyemez. O da “demokrasi, kardeşlik, barış” gibi ulvi(!) bir görevde yerini almalı.

Demokrasi için paraya gerek olur... Çil çil altınlara gereksinim duyan olur...  Petro dolarlardan harcamak isteyen olabilir... Her şeyden önemlisi “demokrasi, kardeşlik ve barış”ın finansmana gereksinimi vardır. Körfez sermayesi dururken garibanların elini cebine atması yakışık almaz.

Ortadoğu’da demokrasiden söz edilince Barzani’nin dışarıda kalması olmaz. Onun da bu önemli insanlık görevinde tuzu olması gerek karınca kararınca... Hem ABD eski dosttur Barzan aşiretine... Arada ufak satışlar olsa da eski dost düşman olmaz.

Eee, Barzani olur da PKK eli kolu bağlı mı durur? Onun da bir yerinden tutması gerek bu “demokrasi, kardeşlik ve barış” projesinin... Ne de olsa yılların deneyimi var. “Yediden yetmişe insanların nasıl öldürülmesi gerektiğini en iyi bilen bir örgü, kenarda durur mu? O da yerini almalı “Biji Serok Obama”nın yanında... 

Tüh be! En önemli oyunculardan birini neredeyse yazmayacaktım. Hani, ABD’nin kolları arasında kendini güvenceye alan vaiz var ya... Onu yazmadan olur mu? Türkiye Cumhuriyeti’nin kılcal damarlarına kadar sızıp, devleti felç eden örgütün Pensilvanya’da yaşayan liderini...


Az kalsın unutuyordum. Unutsam haksızlığın en büyüğünü yapacaktım. Tabi, böyle bir günahın altından da kalkamazdım. Hakkını yemeyelim Ortadoğu’da oyun olur da İsrail olmaz mı? Her oyunun bir suflörü vardır. Perde arkasından görünmeden fısıldar rollerini oyunculara, yanlış yapmasınlar diye...

İlk perdede milyonu aşkın insan yaşamını yitirdi. Her gün onlarca kişi ölmekte... Evini, yurdunu bırakıp gidenlerin sayısı belli değil mi?

Sakat kalanlar mı? Güzel kızların, yakışıklı erkeklerin yer aldığı uluslararası yardım(!) kuruluşları nasıl olsa onlara, onlarca kameranın önünde el uzatır!

Demokrasi adım adım gelmekte kan ve barut kokusuyla... Hay böyle demokrasinin...

Bakalım, Ortadoğu oyunu kaç perde sürecek?

                                   Adil Hacıömeroğlu
                                   19 Mart 2015



17 Mart 2015 Salı

MONDROS VE BUGÜN


Mondros Antlaşması, 30 Ekim 1918’de imzalandı. Bu antlaşma, Birinci Dünya Savaşını itilaf devletleri ve Osmanlı yönetimi açısından bitiriyordu. Ancak anlaşmanın hükümlerine Türk Ulusu karşı çıkarak bağımsızlığını ve vatanını savunmak için örgütlenerek Kurtuluş Savaşını başlattı.

Mondros Antlaşmasına kısaca göz atalım...

Türk ordusunun dağıtılmasını istiyordu sömürgeci güçler... Günümüze baktığımızda değişen bir şey yok! Ergenekon, Balyoz... gibi kumpaslarla TSK dağıtılmak istendi. Ordu ile ulus arasındaki güven ve işbirliği önemli ölçüde zedelendi.

Osmanlı savaş gemileri teslim edilecek ve bir limanda itilaf devletlerince gözetim altında bulundurulacaktı Mondros’a göre... Günümüzde Türk Deniz Kuvvetleri önemli atılımlar yapıp gelişti. “Milli Gemi” projesiyle teknolojide bağımsızlık yolu seçildi. Yalan ve iftiralarla “Milli Gemi” projesinde emeği geçenler, soluğu Silivri, Hasdal... gibi tutukevlerinde aldılar.

İletişim ve ulaşım araçlarının itilaf devletlerinin denetiminde olması kararlaştırılmıştı Mondros’ta... Bugün de bakıldığında durum hiç de farklı değil o zamandan. Özelleştirme adı altında iletişim ve ulaşım araçlarımız emperyalist tekellerin elinde.

Türkiye’nin doğusunda yer alan altı ilde (Erzurum, Van, Bitlis, Elazığ, Diyarbakır, Sivas) bir karışıklık olursa bu illeri itilaf devletleri işgal edebilecekti. Burada amaç, Ermenistan ve Kürdistan’ın alt yapısını oluşturmaktı. Günümüzde de durum değişmemiştir. Bir ABD yetkilisi çıkıp kurulacak Kürdistan için Türkiye’den toprak alacaklarını söylemekte. Ne yazık ki iktidarda bulunan siyasal parti, aymazlık içinde susmayı yeğlemekte bu sözler karşısında.

Dün Mondros’la yapılmak istenenler, günümüzde AKP iktidarıyla yeniden sahneye konmakta. Türkiye adım adım parçalanmaya gitmekte.

Mondros’a karşı ilk büyük bağımsızlık ve özgürlük haykırışı Amasya Genelgesidir.

Şimdi de Amasya Genelgesine bir göz atalım...

“Vatanın bütünlüğü, milletin bağımsızlığı tehlikededir.” Bugün de bu saptama geçerli değil mi?

“Milletin bağımsızlığını, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.” Bir toplum, özgürlük ve bağımsızlığa giden yolda kendi gücüne güvenmekten başka ne yapabilir? Emperyalist saldırının yoğunlaştığı, işbirlikçilerin ihanet yarışına girdiği bir dönemde milletin gücünden başka neye güveneceğiz? Emperyalist başkentlerde iktidar arayışı milletin gücünü reddederek düşmana teslimiyet değil mi?

“Milletin içinde bulunduğu durum ve koşulların gereğini yerine getirmek ve haklarını gür sesle dünyaya duyurmak için her türlü baskı ve kontrolden uzak milli bir heyetin varlığı zaruridir.” Bu nedenledir ki kökleri halkın içinde olan Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kuruldu. Kurtuluşa ve kuruluşa önderlik etti bu Cemiyet. Günümüzde de emperyalist saldırıyı göğüsleyip püskürtmek için milli bir cemiyete, partiye gereksinim var.

Ulusun tüm kesimlerini bir araya getirmek için bir örgütlenmeyle kurtuluş sağlanır. Kişisel çıkarları bir kenara bırakarak ulusun yüksek çıkarları için öne atılacak yurttaşlara gereksinim var. İşte, Vatan Partisi bu gereksinimin ürünüdür. Ulusu Atatürk’te, altıokta birleştirmektir amacı. Bu konuda önemli adımlar da atılmıştır.

Vatandan daha aziz ne var? Vatanda birleşmenin kime, ne zararı olabilir ki? O zaman Vatan’da birleşerek Cumhuriyet’i ve bağımsızlığımızı savunmak gerekmez mi?
                                             
  Adil Hacıömeroğlu
                                             
  17 Mart 2015


11 Mart 2015 Çarşamba

KOZMİK ODA NE OLACAK?



Beş yıl önce Bülent Arınç’a suikast yapılacağı haberi birden gündemi altüst etti. Suikastçılar(!) kim miydi? Tabi ki askerler... Çünkü askerleri suçlamak, onlara iftira atmak modaydı o günlerde...

Neymiş efendim, askerlerin elinde Arınç’ın evininin bulunduğu yerin krokisi varmışmış... Suçlanan askerler, Arınç’ın evinin yakınlarında dolaşıyorlarmış. Mışmış da mışmış...

AKP sözcüleri açıklama üstüne açıklama yaptılar. TSK’ya yüklendikçe yüklendiler... Cumhuriyet savunucularını yerden yere vurdular...

Böyle bir durumda yandaş medya bülbülleriyle liberal uşaklar boş dururlar mı? Onlar da çalakalem senaryolar yazdılar.  Beyazcam’da gece gündüz cırtlak sesleriyle öttüler, homurdandılar. Olmayanı olmuş gibi göstermek için öfkeyle hömkürdüler, intikam hırsıyla diş gıcırdattılar, salya sümük Cumhuriyet’in kurucu felsefesine saldırdılar.

Arınç, boş durur mu? Onun görevi zaten ağlamak... Üzüntülü, acıklı sesle ve mazlum ifadesi takınmış bir yüz ifadesiyle acındırdıkça acındırdı kendisini. Tabi, bu arada kendisine suikast girişiminde bulunulduğuna(!) göre memleket için ne kadar önemli bir kişi olduğunu da tavır ve davranışlarıyla milletin gözüne sokma fırsatını da kaçırmadı Hazret.

Cemaat hizmetindeki savcı ve polislerle Cumhuriyet kalelerine diş bileyen kimi AKP’li meraklı küflüler, TSK’yı boyun eğdirmek için ileri atıldılar. “Fırsat bu fırsat!” deyip askeriyenin kozmik odasına daldılar. Askeriyenin sırlarını çarşı pazara düşürdüler. Bunu da “demokratikleşme” olarak yutturdular halka. Türkiye düşmanı casusların yıllardır yapamadığını, AKP iktidarı bir anda yapıverdi böylece.

Aradan yıllar geçtikten sonra mahkeme, sözde suikast sanıkları için takipsizlik kararı vermiş. Yıllardır suçlanan askerlerin itibarı nasıl geri verilecek? En önemlisi kozmik odanın talanı ne olacak? TSK’ya, dolayısıyla Türkiye’ye zarar veren bu düşmanca kumpası düzenleyen polisler, onların destekçisi AKP yöneticileri hesap vermeyecekler mi?

Başta Arınç olmak üzere, zamanın başbakanı ve diğer yetkililer milletten özür dilemeliler, özür... Emperyalist bir komplonun aleti olduklarını söylemeliler halka.
                                                           Adil Hacıömeroğlu

                                                           10 Mart 2015

10 Mart 2015 Salı

ÇARESİZ DİKTATÖR


MİT Müsteşarı Hakan Fidan, milletvekili olmak için bir ay önce istifa etti. İstifa konusunda herkes bir şeyler söyledi, türlü yorumlarda bulundu.

Kimi Fidan’ı başbakan, kimileri de bakan ilan ettiler.

Bazıları Fidan’ın, Gül ve Davutoğlu ile ittifak yaparak RTE’nin karşısına çıktığını yazıp çizdiler derin(!) yorumlarla.

Hatta bazı muhalif köşe yazıcıları, Fidan’ın elinde RTE ile ilgili çok gizli bilgilerin olduğunu, bu nedenle Tayyiban’ı zor durumda bırakabileceğini yazdılar ciddi ciddi.

Baştan beri Fidan konusunda yorum yapmadım. Bazı dostlarım, görüşmelerimizde Fidan hakkında kamuoyunda dolaşan türlü senaryoları anlatıp görüşümü sorduklarında “Hiçbir şey olmaz, RTE’nin dediği olur, görevine geri döner.” dedim. Dostlarımın içten içe bana güldüklerinin de farkındaydım.

Çünkü...

TBMM’deki muhalefet partileri, iktidar partisinin hükümetten düşmesini AKP içindeki çekişmelere bağlamış durumdalar. Bu nedenle de halk için projeler üreteceklerine basit atışmalarla siyaset yaptıklarını sanmaktalar. Böylece toplumu oyalamaktalar. Bu da AKP’ye güç katmakta. AKP, dünyada muhalefet eliyle iktidarını sürdüren tek partidir sanırım.

Fidan, beklediğimiz gibi milletvekilliğinden vazgeçti, MİT’in başına döndü.

Şimdi muhalefet günlerce bu işin partizanlık olduğunu söyleyerek havanda su dövecek.

Sanki devletin diğer kurumlarında partizanlık yokmuş gibi... Yasalar tartışılacak... Örnekler verilecek geçmişten... Yeni bir mahalle kavgası başlayacak...

Oysa...

Fidan’ın MİT’e dönmesi bir gerçeği apaçık göstermekte görmeyen gözlere... RTE çaresiz... RTE, kimseye güvenmemekte... RTE’nin çevresinde sırtını dayayacağı kişi sayısı çok az... MİT’in başına geçirecek bir bürokrat bulamamakta AKP... Bu nedenle Fidan’ın dalına yapışıyor. Ağaç değil, fidan bu. Bu kadar yükü çeker mi? Kırılıverir orta yerinden...

Diktatör çaresizlik içinde fidana sarılıyor. Bakalım, Fidan bu yükü ne kadar çekecek?
                                              
                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               10 Mart 2015

4 Mart 2015 Çarşamba

ŞAM’A GİTMEK, BOP’U YIRTMAKTIR


Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek başkanlığındaki bir kurul Suriye’ye gitti. Çağrı Beşar Esat’tan gelmişti. Şam’dan uzanan dost el, Türkiye’de karşılık buldu ve hararetle sıkıldı. Suriye’ye giden kurulda farklı siyasal görüşten ve Türkmen, Kürt, Arap kökenli kişilerin bulunması ilginçtir. Kurul, bir Türkiye fotoğrafı gibiydi.

Perinçek başkanlığındaki kurul, 28 Şubat’ta Suriye’ye gitti. Üst düzey yetkililerce sıcak karşılandı. 3 Mart günü Esat kabul etti konuklarını. Karşılama ve uğurlama sıcaktı televizyonlardan izlediğimiz kadarıyla. İki komşunun arasında olması gereken içtenlik vardı ziyarette.

Suriye, emperyalist ABD’ce hedef gösterildi. İsrail ise perde arkasında oyun kurucuydu. Avrupalı emperyalistler de destekledi ABD-İsrail’i. Ne yazık ki Suriye’nin yanında olması gereken Türkiye ve bazı Arap ülkeleri de emperyalistlerin yanında yer aldılar. Dünyanın dört bir yanından teröristler devşirilerek ülke karıştırıldı. Suriye toprağı, on binlerce insanın kanıyla sulandı. Yüz binlerce Suriyeli evini barkını, kentini, ülkesini terk etti. Akla hayale gelmeyen barbarlıklar, vahşilikler yaşandı bu eski uygarlık ülkesinde.

Öteden beri Türkiye’nin Esat yönetimine destek olması gerektiğini savunduk. AKP iktidarının yaptığı yanlış işlere karşın muhalefet liderlerinin Şam’a gitmesini söyledik dilimiz döndüğünce. Emperyalizmin görevlendirdiği teröristlerin kuşatması altında olan kardeş ülkeye yardım elinin uzatılması Türk Ulusunun geleneklerine de tarihine de ulusal çıkarlarına da uygun olacağını vurguladık. Ne yazık ki muhalefet partilerinin yöneticilerinin çoğu, sözlerine “Diktatör Esat!” diyerek başladılar. Yani emperyalistlerin kurguladıkları söylemle yaklaştılar olaya.

Perinçek ve arkadaşlarının Şam’a gitmesi, Ortadoğu’daki kara bulutların dağılması adına önemlidir. AKP buyruklarıyla yayın yapan medyanın bu geziyi görmezden gelmesi çok da önemli değil. Türk halkı, bu güzel adımı görmüştür.

Gerek RTE gerekse Arınç’ın Perinçek ve arkadaşlarının Şam ziyareti karşısındaki tutumları öğretici olmalı herkes için. Nedense bu gezi, BOP eşbaşkanını ve onun Ağlak Bakanını çıldırtmıştır. Çünkü Şam’la kurulacak bir dostluk köprüsü emperyalizmin işbirlikçilerinin maskelerini indirecek ve gerçek herkes tarafından öğrenilecek. AKP’yi yıkmanın yolu, antiemperyalist duruşla olur. Emperyalist merkezlerden icazet alarak Cumhuriyet yıkıcılığı önlenemez.

Başta Doğu Perinçek olmak üzere Suriye’ye giden tüm yurtseverleri kutluyorum. Önümüzdeki günlerde Mısır, İran, Irak ve Tunus ziyaretleri yapmalarını beklemekte tüm kamuoyu.

Arap zemherisi sona ermekte... Bahar rüzgârlarıyla mevsim dönüşmekte. Ortadoğu baharı yaklaşmakta. Yalnızca Türkiye değil, tüm Ortadoğu halkları Atatürk’te birleşecek emperyalist boyunduruktan, yıkıcılıktan kurtulmak için.

Not: 10 Aralık 2012 günü yazdığım “Kılıçdaroğlu Şam’a Git!” başlıklı yazımın okunmasında yarar var.

                                               Adil Hacıömeroğlu
                                               4 Mart 2015