17 Nisan 2015 Cuma

ATATÜRK SOSYAL DEMOKRAT MIYDI 2?


Dr. Hasan İleri’nin “Türkiye’deki Sosyal Demokrasi” kitabında söylendiğine göre ilk sosyal demokrat parti, 23 Aralık 1918’de Hasan Rıza tarafından kuruluyor. Yazar, Hasan Rıza’nın Sosyal Demokrat Fırka’yı kurmasını, Türkiye’de soysal demokrasinin doğuşu olarak kabul etmekte.

SDF (Sosyal Demokrat Fırka) kurulduğunda Mondros Antlaşması imzalanmıştı. Türkiye’nin emperyalist devletlerce parçalanması ve işgali söz konusuydu. Atatürk ve arkadaşları ulusal kurtuluş için örgütlenirken acaba sosyal demokratlar ne yapmaktaydılar?

SDF, amacını şöyle açıklamakta tüzüğünde: “Devlet ve milletçe kabul olunan Wilson Prensipleri dairesinde muhtaç bulunduğumuz teceddüdat-ı asriye’ye sarf-ı mesai eylemek. (sf. 30)” diye sürüyor anlatım. Buradan anlaşılacağı üzere SDF, Amerikan mandasından yanadır. Bağımsızlık diye bir amacı yoktur. İlerde de görüleceği gibi Anadolu hareketine uzaktır.

“Hasan Rıza, 26 Mayıs 1919’da toplanan Şura-yı Saltanat’ta partisi adına bir konuşma yapmış, mevcut sıkıntılardan sosyal demokrat saydığı Wilson’un prensiplerinin doğru olarak uygulanmasıyla kurtulabileceğini belirtmiştir. (sf. 33)” Oysa Mustafa Kemal, çoktan Samsun’a çıkmış ve bağımsızlık ateşini yakmıştır. İstanbul’daki sosyal demokratlar, kurtuluşu hala Saltanat’ın toplantılarında aramaktalar. Kurtuluş için umutları da Wilson’dur. Anadolu’yu parça parça eden Wilson prensipleri, Hasan Rıza ve arkadaşlarının kurtuluş umudu olmakta, ilginç değil mi?

“18 Temmuz 1919 tarihli İkdam gazetesinde Hürriyet ve İtilaf, Milli Ahrar, Milli Kongre, Sosyal Demokrat, Ahali İktisat fırkalarıyla Trabzon Ademi Merkeziyet Cemiyeti temsilcilerinin Sulh ve Selamet Fırkası’nda toplanarak fırkalarının müşterek çalışması hakkında müzakerede bulunduklarını öğreniyoruz. (sf. 33)” Burada SDF’nin birlikte hareket ettiği örgütler ilgi çekicidir. Bunların neredeyse tamamı Anadolu direnişine karşı oldukları görülmekte. Saltanatçı ve işgalcilerin işbirlikçisi örgütlerle kurtuluş aramak nafile bir çabadır. İşbirlikçilik, halka karşı işlenmiş bir suçtur.

“SDF, mütareke döneminde Refi Cevat Ulunay’ın sahibi ve başyazarı olduğu Alemdar gazetesini zaman zaman yayın organı olarak kullanmıştır. (sf. 34)” Alemdar’ın, Mustafa Kemal ve arkadaşlarına etmediği hakaret kalmamıştır. Ankara’ya savaş açmış yüz karası bir basın organıdır. Acaba Alemdar’la SDF’yi birleştiren neydi?

“Dr. Şefik Hüsnü, Hasan Rıza için ‘Adap ve merasim içinde boğulmuş, kitlelerden uzak zavallı bir ihtiyardı.’ demekteydi. (sf. 34)” Anadolu Devrimi’ne katılan Türkiye’nin ilk sosyalistlerinden Şefik Hüsnü’nün bu değerlendirmesi çarpıcıdır.

Atatürk, Anadolu direnişine karşı olan SDF’yi kurtuluştan sonra kapatıyor. Kapatılma nedeni de Kurtuluş Savaşı’na karşı takındığı olumsuz tavırdır. Birkaç kez partiyi yeniden açma girişimleri olmuşsa da başarı sağlanamamıştır. Birinci kuşak sosyal demokratlar, ABD mandacılığıyla tarihe gömülmüşlerdir.

SDF, Kurtuluş Savaşı’na karşıydı da Avrupalı sosyal demokratların durumu neydi? Avrupalı sosyal demokratlar, Türk Kurtuluş Savaşı’nı desteklememişler, aksine karşı çıkmışlardır. Bu konuda emperyalist amaçların destekçisi olmuşlardır. Yalnızca Türk Kurtuluş Savaşı’nı değil, ezilen ulusların başlattıkları hiçbir kurtuluş savaşımını desteklemediler. Ezilen ulusların değil, ezenlerin yanında oldular.

Atatürk, sosyal demokrasinin emperyalizme hizmet etmek için ortaya çıkmış bir siyasal hareket olduğunun farkındadır. Bu nedenle ezilen ulusların sosyal demokrasi ile kurtuluşa, gönence, bağımsızlığa, özgürlüğe, kalkınmaya ulaşacağını düşünmemiştir. Sosyal demokrasiden bu nedenle hep uzak durmuştur.

Sosyal demokratlar, 1946’da yeniden siyaset sahnesine çıktılar. Sayın İleri, 1946 dönemi sosyal demokratlarını ikinci kuşak olarak nitelemekte. “Türk Sosyal Demokrasi Partisi, 1946’da H.Rıza’nın mütareke kadrosundan Cemil Arif Alpay tarafından kurulmuştur. (sf. 67)” Görüldüğü gibi ikinci kuşak da olsa kurucu lider Kurtuluş Savaşı’na karşı olan kişidir. Anadolu Devrimi’ne katılmamıştır. Bu parti, 1950 seçimlerinde hiçbir başarı gösteremiyor. 1951’de genel başkanının ölümüyle parti dağılmıştır.

28 Şubat 1946’da ikinci bir sosyal demokrat parti kuruluyor Sosyal Adalet Partisi adıyla. Bu parti, seçimlere katılmamış, hiçbir varlık gösteremeden dağılmıştır.

Görüldüğü gibi Atatürk nesli, sosyal demokratlara yüz vermemiştir. Kuruluş felsefesine bağlı olan ve altıoktan ayrılmayan CHP, Türkiye’nin çağdaş seçmeninin umudu olmayı korumuştur. Çünkü işgali, karanlığı yaşamış bir kuşağın emperyalist işbirlikçilerle yan yana yürümesi olanaksızdı.
                                             
Not: Dr. Hasan İleri’nin “Türkiye’de Sosyal Demokrasi (1908-1998)” kitabının edinebileceği iletişim bilgileri:
Tel: 0532 427 10 22
Fax: 0266 374 36 30 


           



ATATÜRK SOSYAL DEMOKRAT MIYDI 1?


Dr. Hasan İleri’nin yazdığı Türkiye’de Sosyal Demokrasi (1908-1998) adlı kitap uzun süredir elimde. Kitabı ilgi ve merakla okudum. Türkiye’deki sosyal demokrasinin en ayrıntılı inceleme kitabı. Kitap, tarihsel sıralama esas alınarak yazılmış. Bu kitabı öncelikle CHP’liler, solcular, kendisine sosyal demokrat diyen herkes okumalı.

Sayın İleri ile Ulus Gazetesinde birlikte köşe yazarlığı yapmaktayız. Bu, benim için onur duyulacak bir şey. Kitabı bana göndereli epeyce oldu. Biraz tembellikten diyelim, biraz da gündemin el vermemesinden diyelim bir türlü bu kitapla ilgili yazamadım. Son günlerde CHP konusunda tartışmaların hızlanması ve YCHP yönetiminin tarihsel konumuyla sürekli çelişip çatışması yazmamızı zorunlu duruma getirdi.

Sayın Hasan İleri tıp doktoru... Enfeksiyon hastalıkları uzmanı... Balıkesir Edremit’te yaşamakta. Kitabı kendi kısıtlı olanaklarıyla bastırmış. Dizgisi, baskısı amatörce. İçerik ise çok güzel... Bu nedenle bu konuda kitaplar çıkaran yayınevlerine derim ki bu kitabı kaçırmayın, hemen basın. Yayınevinizin böylesine bir kitabı yayımlamamış olması büyük bir eksiklik. Tabi bu arada Dr. Hasan İleri’ye teşekkür etmek Atatürk’e, Cumhuriyet’e bağlı bir kişi olarak yurttaşlık borcumuzdur.

Atatürk’ün kurduğu CHP’nin sosyal demokrasiyi benimsemesinin büyük bir çelişki olduğunu ve kendi tarihini reddetmesi olduğunu birçok yazımda defalarca yazdım. Atatürk, zamanında dünyada var olan tüm siyasal ideolojileri, araştıran bir dahi. Sosyal demokrasiyi de komünizmi de faşizmi de liberalizmi de kapitalizmi de bilmekte. Yirminci yüzyılın başında ortaya çıkan emperyalizm konusunda da oldukça bilgili. Siyasal ideolojileri yalnızca yüzeysel bildiğini sanmayınız. O, işin felsefi boyutlarını üst düzeyde bilen birisiydi.

“Türkiye’de sosyal demokrasiyi, Kemalizmin bir ileri şekli ya da eşdeğeri ya da öncesi gibi görme yanlışlığının varlığını sürdürmesi düşündürücüdür. (İkinci baskının Önsözü, sf. 4)” demekte Sayın İleri. Bu saptamasıyla Kemalizmle sosyal demokrasinin uyuşmaz ve çelişkili birer dünya görüşü olduğunu anlatmakta.

“Sosyal demokrasi, sosyal demokrat söylemleri Türkiye’de, özellikle 12 Eylül 1980 sonrasında sık kullanılır olmuştur. Buna sebep herhalde “solculuk” ya da “sosyalizm” söylemlerinin 12 Eylül 1980 sonrasında pek hoş karşılanmayacağı düşüncesi olabilir. (sf. 6) Burada Sayın Yazar, 12 Eylül darbesinden sonra Türkiye’nin sağcılaşmasını ve sol değerlerden, söylemlerden uzaklaşmasını çok iyi saptamakta.

Sosyal demokrasinin kurucuları sayılan “Bernstein ve Kautsky ‘demokrasi tercihi’ ve ‘şiddetin reddi’ konularında uzlaşmışlardır. (sf 12)” Burada “şiddet”ten kasıt, devrimdir. Bu anlayışla sosyal demokratlar, sosyalizmin temelinde var olan “devrim” olgusunu reddetmekteler. Kemalizm devrimcidir. Bu nedenle sosyal demokrasiyle ters düşer.

Sosyal demokratlar, kapitalizmi ve onun yüksek aşaması olan emperyalizmi koruma yoluna gitmişlerdir. Bu nedenle birçok yazımda vurguladığım gibi sosyal demokrasi, emperyalizmin sol ayağıdır. Sağ ayağı da liberalizmdir. Her iki görüş de kapitalizmi korumaktalar. Ezen burjuvaziyle her hangi bir sorunları yoktur.

Atatürk, 13 Eylül 1920’de Halkçılık Programında şunları söylemekte: “Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti, hayat ve istikbalini kurtarmayı yegâne ve mukaddes gaye bildiği halkı, emperyalizm ve kapitalizm tahakküm ve zulmünden kurtarmak irade ve hâkimiyetin hakiki sahibi kılmakla gayesine ulaşacağı inancındadır. (Atatürk’ün Bütün Eserleri, Kaynak yayınları, c. 9, sf 323)” Atatürk, burada halkın egemenliğinin kurulmasının biricik yolunun emperyalizm ve kapitalizmden kurtulmakla olacağını açıkça vurgulamakta.

“Efendiler, biz hakkımızı korumak, bağımsızlığımızı güven altına almak için, toptan bizi mahvetmek isteyen emperyalizme karşı milletçe savaşmayı uygun gören bir doktrini izleyen insanlarız.  Biz, Batı emperyalistlerine karşı tam bağımsızlığımızı korumakla kalmıyoruz. Aynı zamanda Batı emperyalistlerin güçleri ve bilinen her vasıtası ile Türk Ulusunu, emperyalizme araç olarak kullanmak isteyenlere engel oluyoruz. Bununla bütün insanlığa hizmet ettiğimize inanıyoruz.” demekte Atatürk. Kurtuluş savaşı daha başarıya ulaşmadan bütün insanlığın kendilerini örnek alacağını öngörmekte Ulu Önder. Bu, Kemalizmin evrensel niteliğini göstermesi bakımından ilginçtir. Bunun içindir ki birçok ezilen ülke Atatürk’ü kılavuz edinmiştir. Günümüzde birçok ülkede Atatürk’ün büstlerinin olması bu evrensel niteliği pekiştirmekte.

Atatürk’ün yukarıdaki görüşlerini benimseyen bir partinin NATO, AB, Gümrük Birliği, İMF gibi tam bağımsızlığı yok eden birlikler girmesi kabul edilemez. Kemalist olursanız emperyalizmin egemenliğini sağlayan bu kuruluşlara, antlaşmalara karşı çıkarsınız. Sosyal demokratsanız karşı çıkmaz, yanlarında olursunuz.

Sosyal demokrasi hem Marksizme hem de Leninizme bir reddiyedir. Onların devrimci, düzen değiştirici özlerine karşıdır.

“Sosyal demokrasinin birinci tercihi ihtilal değil, demokrasidir. (Bunun içindir ki, sosyal demokratlar Haziran direnişine mesafeli durdular. Halkın, AKP ile olan sorunlarını devrimci bir süreçle değil de sözde demokrasinin indirgendiği sandıkla çözmeyi yeğlediler. AH) İkinci tercih ise sınıf olgusu, yani sermaye sınıfının varlığının kabul ve gerekli görülmesidir. (sf. 13)” Demek ki sosyal demokrasinin temel görevlerinden biri de burjuvazinin varlığını koruyup savunmaktır.

Kısaca söyleyebiliriz ki, Kemalizmin emperyalizmle de kapitalizmle de sorunu vardır; oysa sosyal demokrasinin böyle bir sorunu yoktur.

Konuyu irdelemeyi sürdüreceğiz...
                                   Adil Hacıömeroğlu

                                   16 Nisan 2015

14 Nisan 2015 Salı

PAPA’NIN HAÇLI SEFERİ


Papa Francesco, Vatikan’da düzenlediği basın toplantısında 1915 olayları için “20. Yüzyılın ilk soykırımı” olduğunu söyledi.

Soykırım, hukuksal bir kavram... Papa ise dini bir lider... Hukuksal bir alana neden bodoslama dalmakta?

İktidar partisi AKP ile ana muhalefet partisi YCHP’nin “Ermeni soykırımı olmuştur.” diyen kişileri, milletvekili adayı göstermeleri Papa’nın söylemiyle aynı doğrultudadır. Bu söylemler, Türkiye’ye yapılan yüz yıllık emperyalist saldırının bir yansımasıdır. Bu durum, geçerli hukuk kurallarını tümüyle reddetmektir.

1948’de Birleşmiş Milletler tarafından kullanıldı bu sözcük. Neden mi? NAZİ yönetiminin Yahudileri katletmesi üzerine bu karar alındı ve NAZİ yöneticileri, Nürnberg mahkemelerinde soykırım suçu işledikleri için yargılandılar. O günden sonra da dünya hukuk sistemine “soykırım” kavramı girdi.

İşin en komik yanı ise 1948’de hukuk literatürüne giren “soykırım” kavramının geçmişe dönük uygulanmak istenmesidir. Bir defa şunu iyi bilmek gerekir ki, hukuk geriye doğru değil, ileriye doğru işler. Bugünün yasalarıyla bin yıl önceki bir olayı yargılayamazsınız. Bu nedenle öncelikle hukuksal mantığa uygun davranmakta yarar var.

Papa’nın 24 Nisan yaklaşırken “Ermeni soykırımı” konusunu ortaya atması, Türkiye’ye karşı yeni bir savaşın işaret fişeğidir. Yine yüz yıllık yalanlar yinelenecek... Türkiye için eskimiş bölücü planlar ısıtılıp ısıtılıp gündeme getirilecek... Türkiye’nin devrimci geçmişi karalanacak... Türkiye’ye akla mantığa, hukuka uygun olmayan suçlamalar yapılacak...

Papa, emperyalizmin soykırım suçlamasına ortak oluyor, yeni bir Haçlı seferinin bayrağını açıyor. İktidar susuyor... Muhalefet kulaklarını tıkıyor... Sözde aydınlar sus pus...

Kimler mi ayakta? Vatanseverler... Önceden yaptıkları gibi yine emperyalist bir yalan olan “Ermeni soykırımı” yalanını gerçeğin ışığında çürütmek için savaşım vermekteler. Yine dünyaya mazlum Türk Ulusunun savunmasını yapmaktalar...
                                   Adil Hacıömeroğlu

                                   14 Nisan 2014

TAKILMIŞ PLAK GİBİ AYNI ŞEYLERİ SÖYLEYENLERE YANIT


Vatan Partisi, bölücülüğü karşı Türkiye Cumhuriyeti’nin birliğini savunuyor, diyorsunuz.

Arkadaş yanıtlıyor sizi... Ama Doğu Perinçek, Apo’yla görüştü.

Bak kardeşim, bu görüşme gizli saklı değil ki... Perinçek, Apo ile görüşmesini kitap olarak yayımladı.

Ama görüşmeseydi, diyor bölücülüğe karşı konuşlandığını sanan arkadaş.

Bak kardeşim, Apo’yu sorgulayan komutan Hasan Atilla Uğur, Aydın’dan Vatan Partisi adayı...

Ama Perinçek, Apo’ya çiçek verdi.

Arkadaşım bak, Bölücübaşını idama mahkûm eden yargıç Turgut Okyay, Adana’dan Vatan Partisi milletvekili adayı...

Ama Perinçek, Apo’ya gülümsedi.

PKK ile savaşta en önemli kurum olan Genelkurmay istihbaratın başındaki İsmail Hakkı Pekin de Vatan Partisi’nden aday...

Ama Perinçek, Apo’nun elini sıktı.

PKK ile amansız savaşta dağlarda yatıp kalkan askerler, gaziler Vatan Partisi’nde...

Ama Perinçek, Apo ile yemek yedi.

Bugün PKK ve yandaşlarının en çok saldırdığı, karaladığı Vatan Partisi...

Ama Perinçek, Apo ile çay içti.

Bak arkadaşım, Perinçek, Avrupa’da sözde soykırım yalanlarıyla savaşıyor. Böylece Türkiye’nin çıkarlarını savunmakta, üstelik tüm siyasal parti liderleri susarken...

Ama Perinçek’in Apo ile fotoğrafı var.

Bak güzel kardeşim, Perinçek ve arkadaşları Suriye’ye gittiler Barış için...

Ama Esat diktatördür...

Şimdi sen AKP’ye karşı olduğunu söylüyorsun, ancak sen de RTE’nin diliyle Esat’ı suçluyorsun, bu oldu mu?

Ama Esat değil miydi Apo’ya kucak açan?

Bak arkadaşım CHP genel başkanı HDP’yi, özgürlükten yana bir parti olarak görmekte ve başarılı olmasını dilemekte...

Ama Perinçek, Bekaa’ya gitti.

Kılıçdaroğlu’nun yardımcısı Tekin, HDP (PKK)’nin barajı aşmasından mutlu olacağını söyledi.

Ama Perinçek, PKK kampına gitti.

Doğu Perinçek, tüm darbelerde, 12 Mart, 12 Eylül ve AKP-Cemaat dönemlerinde hapis yattı. Bir de darbe dönemleri dışında içeri girmiş çıkmışlıkları var. Neredeyse ömrünün üçte birini tutukevlerinde geçirdi.

Olsun, Perinçek darbecidir.

Türkiye’de Gladyo’ya ilk savaş açan Perinçek ve arkadaşlarıdır.

Gladyo ne ki?

Kılıçdaroğlu, Ermeni soykırımını savunan birini aday gösterdi.

Bu demokrasinin gereğidir, her kesimi kucaklamalı.

MHP, Cumhuriyet karşıtı ve ümmetçi Ekmeleddin İhsanoğlu’nu milletvekili adayı gösterdi. Üstelik yıllar önce Uğur Mumcu, Rabıta adlı kitabında Abdullah Gül ve Fehmi Koru’nun yanı sıra İhsanoğlu’ndan da söz etmekte. ABD ve İngiltere’nin desteğiyle ılımlı İslamcı bir siyasal çizgidir Rabıta örgütü. Bu milliyetçiliğe uygun mu?

İhsanoğlu, cumhurbaşkanı olmuş saygın biridir, memleketin insanıdır.

Bak kardeşim, Atatürk tehcirde görev yapan ve Nemrut Mustafa divanınca idam edilen başta Boğazlayan Kaymakamı Kemal bey olmak üzere tüm görevlileri şehit kabul edip ailelerine şehitlik maaşı bağladığını biliyor musunuz?

Ama biz 1930’ların CHP’si değiliz ki...

Takılmış plak gibi aynı tümceler yinelenip durmakta. Bilgilenmekten, öğrenmekten korkan bir toplum var. Koşullanmış kafalarla çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne nasıl çıkacağız?

Bir toplum gerçektene neden bu kadar korkar? Niçin olaylara neden-sonuç ilişkisiyle bakmak istemez insan?

Ne yazık ki yalnızca AKP yandaşları değil, CHP ve MHP üyelerinin büyük bir bölümü koşullanmış olarak konulara bakmakta. Önyargılar; toplumu, geleceğimizi, ışığımızı ev en önemlisi Cumhuriyet’imizi kemiren bir canavar. Bu canavardan kurtulmanın yolu, Atatürk aydınlığını Türkiye’ye egemen kılmaktan geçmekte...
                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               12 Nisan 2015

12 Nisan 2015 Pazar

AKP’YE GİDEN CHP’LİLER


Gazeteler manşet atmakta... Televizyonlar en önemli habermiş gibi izleyenleri heyecanlandırmakta biraz sonra diyerek...

Neymiş efendim “Baykal’ın sağ kolu AKP’den aday olmuş.” sözleri uçuşmakta havalarda. Bu sağ kol kim?

Savcı Sayan...

Niye sağ kolmuş?

Baykallı CHP’nin son parti meclisindeymiş.

Başka...?

Baykal istifa ederken “Yapma Baykal!” diyerek hüngür hüngür ağlamış...

AKP’ye giden başka CHP’liler var mı? Olmaz mı?

Var tabi ki... Baykal döneminin MYK üyesi ve genel sekreter yardımcısı Mesut Değer...

Birde eski Kastamonu milletvekili Mehmet Yıldırım...

Yıldırım, Eyüp Sultan Camiinde namaz kılarken bir ses ona: “CHP’den istifa et, AKP saflarına katıl.” demiş. O da katılmış.

Sayan, İzmir’den AKP listesine girmiş, ama seçilecek yerde değil. Çok da önemli değil... Bundan sonra yandaş televizyonlarda daha çok yorumculuk yapar. Bu kadar ağız yoranı da AKP görür sanırım. Ona yağlı ihalelerden birkaç tane verirler.

Değer ve Yıldırım listelerde yok. Ancak AKP, onlar için de bir çıkar yol bulur.

Peki, CHP’de yöneticilik yapan kişiler, neden Cumhuriyet düşmanı AKP’ye geçer? İşte, bu sorunun yanıtı çok önemlidir.

Israrla söylemekteyiz: CHP, 12 Eylül’den sonra ideolojisini, daha doğru bir söyleyişle altıokunu yitirdi. Kemalizmden saptı, daha çok sosyal demokrat oldu. SHP ile birleşmesi faydacılığa dayalı siyaset mikrobuyla etnik ayrımcılık ve mezhepçiliğe dayalı anlayış partiye egemen kılındı.

12 Eylül sonrası siyasetine uygun olarak ideolojiden arınmış, kişilere dayalı (daha çok da lider odaklı) bir politika güdülür oldu CHP’de. Bu nedenle partide yükselmenin yolun ülke için projeler üretmekte değil, lidere yakın olmakta arandı. Lidere yakın olanlar düşüncesine bakılmaksızın partide önemli görevlere getirildi. Kısacası Baykalcı olanlar, partide yükseldi. Böylece de parti ideolojisi, ilkeleri, tarihsel sorumlulukları bir yana bırakıldı.

Kişisel amaçlar, toplumsal amaçların önüne geçirildiğinde kimliksiz, ideolojisiz insanlar öne çıkar.

Sayan, Yıldırım, Değer... Sakın hayal kırıklığı yaratmasın kimsede. Bugün de partinin en önemli koltuklarını işgal edenler, HDP’nin başarılı olmasını istediklerini açıkça söylemekteler. Baykalcılığın yok ettiği CHP ideolojisinin kimliksizliği ortamında, bugünkü yönetim palazlandı parti içinde. Artık gizli saklı değil, açıkça Atatürk ve Cumhuriyet Devrimi yadsınır oldu kimi yöneticilerce.

Şimdi de değişen bir şey yok! Yine lidere biat var. Ne söylerse söylesin, neyi savunursa savunsun kabul etmek “partililik” olarak görülmekte ne yazık ki...

Sayan ve diğerlerine kızmayın! Yarın niceleri çıkacak, siyasal geleceğini AKP ve HDP’de arayacak. İdeoloji ve amaç yitince siyaset piyasasını, politik bezirgânlar kaplar.
                                               Adil Hacıömeroğlu
                                               12 Nisan 2015


10 Nisan 2015 Cuma

BİR ÖNSEÇİMİN ARDINDAN


Siyasal tercihimi Vatan’dan yana kullandıktan sonra farklı kesimlerden dostlarım ve internetten yazılarımı okuyan yüzlerini görmediğim seslerini işitmediğim, ancak yürek çırpıntılarını duyumsadığım arkadaşlarımın ısrarı sonunda aday adayı olmaya karar verdim.  

Aday adaylığı başvuru süreci başlayalı günler olmuştu. Ben, biraz geç kalmıştım. Çabucak gerekli evrakları hazırladım ve 30 Mart 2015 akşamı Vatan Partisi İl Başkanlığına başvurumu yaptım. Yıllardır, yaşadığım, çalıştığım Bakırköy’ün bulunduğu İstanbul 3.Bölge’yi, Vatan hizmeti için uygun buldum kendime. Bu bölgede on üç ilçe vardı. Bakırköy İlçe Örgütünün dışındakilerin ne yöneticilerini ne de üyelerini tanımaktaydım.

Medyatik biri değildim. Arkamda büyük medya ve sermaye kuruluşları da yoktu. SSK emeklisi biriyim. Önseçim için doğru dürüst bir bütçe yapacak durumum da ne yazık ki yok. Gerçi bütün bunlar olsa da bir şeye yaramayacağının farkındaydım Vatan görevinde.

İstanbul kartıma elli liralık akbil yükledim. İlçelerde yapılmakta olan üye toplantılarına gitmeye karar verdim. Toplantıların çoğunda uzun olmamak koşuluyla kısaca kendimi tanıtıp biraz da siyaset konuştum. Yılların verdiği öğretmenlik deneyimiyle parti üyelerinin konuşmama gösterdikleri ilgiyi ya da varsa ilgisizliği anlamam kolay oluyordu.

Üç ilçenin (Beylikdüzü, Büyükçekmece ve Silivri) dışındaki ilçe örgütlerini ziyaret ettim. Üyelerin sorularına içtenlikle yanıtlar verdim.

Reklam kampanyasına gelince... Zaman ve bütçe darlığından diğer partilerdeki aday adaylarının yaptıkları gösterişli tanıtımları yapmam zaten olanaksızdı. 31 Mart gecesi, tüm yaşamım boyunca iki kez görüştüğüm Bahçelievler İlçe Başkanı İsmail Aydoğmuş Bey beni aradı. Benden bir fotoğrafımı göndermemi istedi.

Ben de safça “Ne yapacaksın? diye sordum.

İsmail Bey: “ Size afiş bastıracağım.” dedi. Hemen afişlerin ne kadara mal olacağını da söyledi, ama ben o kadar şaşkınım ki anlayamadım ödemem gereken parayı.

Ertesi gün Bakırköy İlçe örgütünde arkadaşlarla derin bir söyleşinin içindeyiz. Birden karşımda üç güleryüzlü adam gördüm. Önde her zamanki neşesiyle aday adaylarından Muammer Öztürk. Yanında Sayın Aydoğmuş ve arkalarında Baki Ercan. Sayın Ercan’ı ilk kez görüyordum. Elinde kocaman bir naylon çanta. Hemen yanıma geldi. Nerdeyse bölgedeki ilçelerin tümünü sayarak “Bu ilçelerde afişlerini duvarlara yapıştırdık. Şu ilçelere de gidemedik.”  dedi Baki Bey. Daha ben “Bismillah!” demeden arkadaşlar kampanyaya başlamışlardı bile.

İsmail Bey’e afişlerle ilgili borcumun ne kadar olduğunu soruyorum.

O, biraz sıkılarak her zamanki gibi gözlerinin içi gülerek “Yirmi...” diyor. “Yalnızca kâğıt masrafı...”

Veriyorum yirmi lirayı. Bu olağanüstü dostluk karşısında ellerim titremede; yüreğimden bir ılık pınar göğüs boşluğuma doğru akmaya başladı.

Afişlerimi dağıtan benim gibi aday adayı olan Muammer Öztürk. Birkaç gün sonra önseçimde yarışacağız kendisiyle. Diğer partilerde aday adaylarını birbirlerinin gözünü oydukları bir Türkiye’de Sayın Öztürk benim propagandamı yapmakta, hem de büyük bir içtenlik ve yüce gönüllülükle.

Muammer Öztürk deyince bir tanıklığımı anlatmadan geçemeyeceğim. Bahçelievler İlçe Örgütünde aday tanıtım toplantısı var. Muammer Bey ev sahibi... Aday adayları kendilerini tanıtmaktalar partililere... Tam da konuşmaların orta yerinde Muammer Bey, karşımdaki panoya Aday adayı Cem Ayaz’ın fotoğrafını ve özgeçmişini asmakta. Bakakalıyorum ona... Yanımda fotoğraf makinem yoktu. Telefonum tarihi eser olacak neredeyse, yalnızca konuşmaya yarıyor. Bu durum karşısında söz hakkı istiyorum. Ayağa kalkıp gördüğüm olayı anlatıp “Bu kardeşliğimiz sürdükçe Cumhuriyet’i yeniden kurma görevinde başarıya ulaşacağımızı” söylüyorum.

Bağcılar, Küçükçekmece ve Avcılar’da benzer onlarca olay yaşadım. Aday adayları arasında rekabet değil, dostluk vardı. Bu arada gittiğim her yerde derin, içten çıkarsız dostluklarını esirgemeyen vatanseverlere binlerce teşekkür...

Ne kadar mı masraf ettim? Bir ilçemizin yemeğine yüz lira verdim. Başka bir ilçenin kahvaltısına yirmi beş lira... Afişlere yirmi... Hep toplu taşıma araçlarını kullandım. Akbil masrafını ve acıktığımda yediğim simitleri de eklediğimde önseçim kampanya masrafım iki yüz lira. Belki yanlış anlayanlar olabilir: Yineleyeyim... İki yüz (200 TL) Türk Lirası...

Şimdi herkes merak içindedir. “Bundan sonra bütçemiz ne olacak?” diye... Vatan görevinde sermayeye teslim olunmaz. Vatanseverlerin gönüllerinden koparak yapacakları bağışlarla imecemizi sürdüreceğiz.

Önseçim bitti, sıralamalar yapıldı. Dokuzuncu sırada milletvekili adayıyım. Niye mi? Vatan için...
                                               Adil Hacıömeroğlu
10 Nisan 2015


9 Nisan 2015 Perşembe

KOCASAKAL NEDEN HEDEFTE?


RTE, Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu’ndan sonra İstanbul Barosu Başkanı Ümit Kocasakal’ı da hedefine oturttu. Neden mi?

On üç yıllık AKP iktidarı döneminde TBMM’deki siyasal partiler gerekli muhalefeti yapamayınca iki isim öne çıktı: Metin Feyzioğlu ve Ümit Kocasakal...

İkisi de iyi eğitimli... Alanlarında uzman... Düşünceleri sağlam... Genel kültürleri yüksek... Siyasal görüşlerine inançları tam... İkisi de savaşımcı... Bildiklerinden milim geri adım atmamaktalar...

Feyzioğlu ve Kocasakal’ın Cumhuriyet değerlerine sonsuz bağlılıkları var. Önder olarak Atatürk’ten başkasını tanımamaktalar. İkisi de gerçek aydın... İnandıkları doğruları her koşulda söyleyip savunmaktalar...

Feyzioğlu ve Kocasakal AKP’nin hukuksuzluklarını bıkıp usanmadan anlatmaları başta RTE olmak üzere tüm AKP’lileri rahatsız etmekte. Her iki yurtsever baro başkanı da halkın gönlünde taht kurdular. Yalnızca muhalefet partilerinin değil, AKP tabanında da sevilip sayılmaktalar. Bu nedenle gelecekte siyasetin iki yıldızı durumundalar. RTE, bu gerçeği gördüğünden şimdiden kara çalarak onları halkın gözünden düşürmek istemekte. Çünkü onların başında bulunacakları muhalefet partilerinin iktidar olabilme olasılığı şimdiden başta RTE olmak üzere tüm AKP’lilerin uykularını kaçırmakta. Yalnız AKP’lilerin mi? YCHP ve MHP yöneticileri de korkulu rüyalar görmekteler... AKP açısından Kılıçdaroğlu ve Bahçeli ile işler iyi gidiyor. Al gülüm, ver gülüm... Göstermelik kayıkçı kavgalarıyla AKP, iktidarını yıllardır sürdürmekte.

RTE’nin oturduğu orunu unutarak ve durup dururken Sayın Kocasakal’a saldırması boşuna değildir. Kocasakal, dünyanın en büyük barolarından birinin başındadır. Hukuksuzluğu kural durumuna getiren RTE’ye hukuk dersi vermekte. AKP iktidarının hukuk dışılıklarını yüzlerine vurmakta. Bu tavrıyla AKP’yi halk nezdinde mahkûm etmekte.

Ümit Kocasakal, on üç yıllık hukuksuzluk iktidarına karşı halkın vicdanı, sesi, yüreği olmuştur. Bu nedenle RTE’nin keyfi düzeninin baş belasıdır.

Kocasakal’ın savunmanların hakları için çırpınması, savaşım vermesi herkese örnek olmalı. Muhalefetin sustuğu, hukuksuzlukları boş sözlerle geçiştirdiği dikkatlerden kaçmamakta. İşte, bu koşullarda İstanbul barosu dimdik ayakta “Hukuk!” demekte.

RTE; işine geldiğinde demokrasinin “sandık” olduğunu söylemekte. İşine gelmediğinde ise sandığı boş vermekte. Sandıktan kendisi çıkarsa güzel, başkası çıkarsa kötü. Sandıkta kendi kazanırsa “milli irade” olurken Kocasakal ya da üniversiteler de muhalif rektör adayları kazanırsa “temsiliyette eksiklik” olmakta.  Bu görüşü bile onun demokrasiye inanmadığının kanıtıdır. RTE de zerre kadar demokrasi inancı yok.

RTE, yaptığı konuşmada Kocasakal’ı karanlık odaklara hedef göstermekte. Onu adliye baskını yapan teröristlerle işbirliği yapmış gibi bir algı yaratmakta. Art niyetli bir karalama kampanyası başlatmak istemekte. On üç yıldır iftiradan başka bir dayanağı olmayan bir iktidar, yine aynı silaha sarılmakta. Çünkü hiçbir konuda tutarlı bir düşünceleri yok. Varsa yoksa çamur atmak...

RTE, Ümit Kocasakal’ı hiç tanımamış.  Kocasakal, yalandan bir hömkürmeyle inandığı haklı düşüncelerden vazgeçerek köşesine çekilecek bir adam değil. Hem AKP zihniyetinin vıcık çamurları, Ümit Bey’in üstüne yapışmaz. Çünkü Sayın Kocasakal Atatürk güneşiyle ısınıp aydınlanmakta. O vıcık çamurlar, Atatürk güneşinde buharlaşır.

Türkiye’nin umutsuzluğa kapıldığı anlarda adam gibi duruşuyla AKP iktidarına teslim olmayan Kocasakal, halkın sevgilisi ve umududur. Halkın yüreğinde yer etmiş kişiler gerçeğin ışığıyla efsunlanmışlardır, onlara çatal dilli yılanların zehri zarar vermez.
                                               Adil Hacıömeroğlu
                                               9 Nisan 2015




8 Nisan 2015 Çarşamba

KOLTUK İÇİN AĞLAYAN BAKAN


Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik TBMM kürsüsünde... 

Gündemde doksan maddelik İş Güvenliği Paketi var. Muhalefet de bu yasa tasarısını desteklemekte. Belki de milletvekillerinin aylıklarını artırmanın dışında ilk kez TBMM tıkır tıkır çalışıyor, gerginlik olmadan.

Faruk Çelik “Ben bir inşaat işçisinin çocuğuyum.” Diyor ve gözyaşlarını tutamıyor.

Çelik’in bakanlığı sırasında iş kazalarında ölüm rekoru kırıyor Türkiye. Görev yaptığı 2007-2009 ve 2012-2015 yılları arasında toplam yedi bin yetmiş bir kişi (2015 Yılı hariç) ölmüş iş kazalarında. Ölenlerin hepsi emekçi insanlar. Çoğu, asgari ücretle çalışmaktaydılar. Yani boğaz tokluğuna...

İş kazalarında ölenlerin aileleri gözyaşı dökerken Bakan Çelik’in bir tek damla gözyaşı döktüğünü gören oldu mu? Maden göçüklerinde can pazarı yaşanırken Faruk Çelik’in ağladığına tanık olan oldu mu?

Yandaş yüklenicinin dev inşaatında asansör kazasında babasının meslektaşları yaşamını yitirdiğinde, acaba babasını hiç düşündü mü? Orada ölen işçilerin ailelerinin nasıl bir unutulmaz acının kucağına atıldığını anladı mı hiç? Naylon şantiye çadırlarında yanan işçiler için yüreğinde neler duyumsadı acaba?

İş kazalarında ölen işçilerin anne, baba, eş, kardeş ve çocuklarının gözpınarlarının hiç kurumadığını bilmelisin Sayın Bakan.

TBMM kürsüsünde gözyaşları akarken bir inşaat işçisinin çocuğunu bakan yapan Cumhuriyet rejimine iktidarları döneminde yapılan ihanetlerden bir insan olarak utandı mı hiç? Bir inşaat işçisinin çocuğunun bakan olmasının yolunu açan Atatürk’e dil uzatan RTE’ye kızgınlık duydu mu acaba?

Bakan Çelik, babası aklına geldiği için değil, koltuğu yitirdiği için gözyaşı döktü. Eğer babası aklına geldiğinde ağlaması gerekseydi, yedi bini aşkın işçi yaşamını yitirdiğinde ağlardı. Azcık da olsa kendini, o işçilerin ailelerinin yerine koyar ve acının büyüklüğünü anlardı. Koltuğu işgal ettiği dönemlerde işçi sağlığını korumak için gerekenleri yapardı.

Ah, koltuk sen nelere kadirsin... Üzerinden kalkanlar, oyuncağını yitirmiş çocuklar gibi ağlamaktalar... Ağlanacak yerde ise katı, sert, soğuk bir duvar olmaktalar...
                                   Adil Hacıömeroğlu
                                   8 Nisan 2015

           


7 Nisan 2015 Salı

OYUN İÇİNDE OYUN


31 Mart 2015... Van dışında Türkiye’nin her yerinde elektrikler kesildi, yaşam durdu.

31 Mart 2015...  Elektrikleri kesilerek kararan Türkiye, Çağlayan adliyesinde Berkin Elvan davasını soruşturmakla görevli savcı teröristlerce öldürüldü. Türkiye kapkaranlık oldu. Baskını yapan teröristler DHKP-C’liydi.

Bir gün sonra... 1 Nisan 2015... İstanbul Emniyet Müdürlüğüne DHKP-C’li Elif Sultan Kalsen tarafından silahlı saldırı yapıldı. Aylardır gündemdeydi Kalsen... Burada polisin ve MİT’in ne iş yaptığını da sormak gerek.

1 Nisan 2015... AKP Kartal İlçe Örgütü’nün penceresine Hazreti Ali’nin kılıcının (Zülfikar) resminin bulunduğu Türk Bayrağı asıldı.

4 Nisan 2015... Rize’den Trabzon’a gitmekte olan Fenerbahçe Futbol takımının içinde bulunduğu otobüs Sürmene İlçesi sınırları içinde kurşunlandı. Saldırıda kullanılan av tüfeği, art arda mermi atma özelliğine sahip.

4 Nisan’ı, 5 Nisan’a bağlayan gece CHP’nin İstanbul Maltepe’de bulunan seçim bürosuna art arda mermi atma özelliği olan av tüfeğiyle saldırı düzenlendi.

Bir haftada altı tane önemli olay... Altısı da Türkiye’yi sarsacak nitelikte... Altı olay da halkta güvensizlik, umutsuzluk yaratacak özellikte... Silahlı saldırıların hepsi, halkı bölmeye, çatıştırmaya; toplumu kutuplaştırmaya yönelik...

Fenerbahçe kafilesine saldırı, iyi araştırılmalı. O kurşunlar yalnızca Fenerbahçe’ye değil, Trabzonspor’a da atılmıştır. Burada amaç, her iki takım arasındaki rekabeti bahane ederek çatışma çıkarmak. Yeni kışkırtmalara zemin hazırlamak.

El yapımı av tüfeğinin kullanılmasının nedeni, olayı Trabzonsporlu bir taraftarın yaptığı düşüncesini yaymak.  Böylece iki takım arasına düşmanlık tohumları ekmek. Bir kan davası başlatmak.

Gece vakti hareket eden bir otobüsü vurmak herkesin yapacağı bir iş değil. Bu konuda çok iyi eğitim görmüş birinin yapacağı bir şey bu. Bir kişi değil, kişiler olmalı bu saldırının içinde. Rize’den yola çıkan otobüste Fenerbahçe amblemi, bayrağı yok. Kiralık bir otobüs. Otobüs firması Rize merkezli... Neredeyse her gün birkaç kez aynı yoldan şehirlerarası sefer için geçer. Otobüsün Rize’den hareket etmesiyle yol boyunca izlenmesi söz konusu. Bu izleme de sıradan kişilerin yapacağı iş olmasa gerek. Pusu yerindeki zamanlama çok isabetli.

Sürmene’de saldırıyı gerçekleştiren kişiler iyi sorgulanmalı. Saldırganların ilişkileri iyi araştırılmalı. Özellikle telefon kayıtları ortaya çıkarılmalı. Son aylarda nerelere gidip kimlerle görüştükleri öğrenilmeli.

Yukarıdaki olayların hepsi birbiriyle ilişkili. Olaylar “Kişiseldir!” deyip örtbas edilmemeli. Bir karanlık merkez, Türkiye’nin içine kirli elini sokmuş karıştırmakta ısrarla. Kardeş kavgası kışkırtılmakta.

Yukarıdaki olaylara koşut olarak PKK, etkili olduğu yerlerde halka silah dağıtmakta. Bu ne demektir? İç savaşa hazırlanmak demektir.

Unutulmasın ki, kurt dumanlı havayı sever. O gizli el; Türkiye’yi karıştıracak, çatışmalar çıkartacak, PKK da bu karmaşada ayaklanma denemesi yapacak... Bütün amaç budur. Olanlardan anlaşılacağı üzere oyun içinde oyun var.

Kışkırtmalara kapılmadan sağduyulu davranmanın zamanıdır. Böyle dönemlerde ulusun daha çok birlik olması gerek ki, o gizli kirli el amacına ulaşamasın.
                                               Adil Hacıömeroğlu
                                               7 Nisan 2015