30 Eylül 2015 Çarşamba

TÜRKLER, KİMLERE GÜVENMİYOR?


Uluslararası araştırma şirketi WIN/Gallup International, altmış ülkede “Kime güveniyoruz?” başlığı altında kamuoyu araştırması yapmış. Bu ülkeler arasında Türkiye de var. Türkiye ile ilgili olan araştırmayı, BAREM Araştırma yaptı. Yurttaşların yargıçlar, gazeteciler, politikacılar, işadamları, askerler, sağlık çalışanları, öğretmenler, polisler, bankacılar ve dini liderlere güven duyup duymadıkları soruldu.

Araştırma sonuçları ilginç…

Türk halkı, en çok öğretmenlere güvenmekte. Yıllardır, özellikle de AKP iktidarları döneminde çökertilmeye çalışılan öğretmenlik mesleği, her şeye karşın halkın güvendiği bir liman. Güvenenler yüzde seksen altı, güvenmeyenler ise yüzde on iki…

En çok güvenilen meslekler arasında ikinci sırada sağlık çalışanları var. Ne yazık ki AKP iktidarının perişan etmeye çalıştığı hizmet alanlardandır sağlık. Sağlık çalışanlarına güvenenlerin oranı yüzde seksen bir.

Güven araştırmasının üçüncü sırasında askerler bulunmakta. AKP iktidarı döneminde tüm iftiralara, yapılan kumpaslara karşın Türk halkının yüzde yetmiş dördü askerlere güvenmekte. Bu sonuç karşısında iktidarıyla muhalefetiyle bir kısım politikacıların yüzleri kızarır sanırım.

Araştırmanın dördüncü sırasında polisler yer almakta. Halkın yüzde altmışı emniyetçilere güvenmekte.

Yargıçlara güvenenlerin oranı yüzde kırk dört. AKP döneminde siyasallaşan yargı, halkın güvenini yitirmiş durumda. Adalete, hukuka inancı olmayan bir toplumun durumu içler acısıdır. Geleceğe güven azalmıştır.

Türkiye’de dini liderlere güven oranı ise yüzde kırk üç. Dini siyasete alet eden AKP yüzünden dini liderlere güven azaldı diyebiliriz. Dini liderlerin lüks ve şaşaalı yaşamı gözlerden kaçmamakta. Din kisvesi altında halkı soyanlar, bu güvensizliğin asıl nedeni. Muhafazakârlaşan bir toplumda dini liderlere güvensizliğin artması ilginç değil mi? Dini siyasete alet edenlerin en çok zarar verdiği şey, din olmakta.

Araştırmaya katılanların yüzde altmış ikisi bankacılara, yüzde altmış üçü gazetecilere, yüzde altmış beşi işadamlarına güvenmemekte. Bu üç meslek grubu, bu sonuçlardan ders çıkarmalı. Bankaların AKP döneminde kârlarını olağanüstü artırdıkları bilinmekte. Bu paralar, halkın cebinden çıkmakta. Halk yoksullaştıkça bankalar varsıllaştı.

Gazetecilerle işadamlarına gelince… Yandaşlık, bu iki mesleğe olan güveni sarsmış. Rüzgâra göre yön, mevsime göre renk değiştiren bu iki meslek grubu kendisine çeki düzen vermeli. Tabi ki içlerinde dürüst çalışanlar, meslek ilkelerine uygun davrananlar var. Ancak böyle kişiler azınlıkta ne yazık ki…

Gelelim listenin en sonunda yer alanlara… Yani en az  güvenilenlere…

Türk halkının en az güvendiği kişiler politikacılar. Güvenenlerin oranı yalnızca yüzde on yedi… Siyaset kurumu her şeyiyle çökmüş durumda. Yönetemeyen siyasete halk güvenmiyor. Koltuğundan başka bir şey düşünmeyen politikacının ipliği pazarda… Ulusun, yurttaşın çıkarlarını savunmayan siyasetçiye halk inanmıyor.

Bilmem, daha fazla yoruma gerek var mı? Herkes ektiğini biçmekte…

Not: Veriler, Milliyet gazetesi internet sitesinden alınmıştır.

                                   Adil Hacıömeroğlu

                                   30 Eylül 2015

 

24 Eylül 2015 Perşembe

ATATÜRK’Ü HALK OYLAMASINA SOKACAK GAFLET


Rize Belediyesi, Cumhuriyet Meydanı’nda çevre düzenlemesi yapmakta. Türkiye’nin tüm kentlerinin meydanlarında olduğu gibi Rize Cumhuriyet Meydanı’nda da Atatürk heykeli var. Meydanın yapım çalışmaları sırasında heykel, valiliğin önüne konuyor. Daha sonra Atatürk Heykeli’nin bulunduğu yere boş bir çay bardağı heykelinin yapılacağı açıklanıyor belediyece.


Atatürk Heykeli’nin kaldırılacağının duyulması üzerine Atatürkçü Düşünce Derneği’nin Rize Şubesi sert tepki gösterdi. ADD’yi birçok demokratik kitle örgütüyle bazı siyasal partiler destekledi. AKP’ye oy veren Rizeli yurttaşların da birçoğu bu uygulamaya karşı çıktılar.

 
Rize Belediye Başkanı Kasap, tepkilerin artması üzerine belediyenin internet sayfasında “Kamuoyuna Duyuru” başlığı altında “Cumhuriyet Meydanı’nın  inşaatı tamamlandıktan sonra, Atatürk Heykeli’nin sabit  olarak nereye yerleştirileceği halk oylamasıyla belirlenecektir.” Açıklamasını yapmakta. Tarih: 20 Eylül 2015…

 
Yukarıdaki açıklama ne demek? Cumhuriyet Meydanı’na Atatürk Heykeli’nin olup olmayacağına halk oylamasıyla karar verilecek demek… Heykel reddedilirse Meydan’a boş çay bardağı konulacak. Tıpkı inşaatla ilgili Meydan’a asılan görsellerde olduğu gibi… Kısacası, Atatürk’ü çay bardağıyla halk oylamasına sokup Atatürk’ü yendirmek amaç. Böylece Türkiye’de Atatürk heykeli olmayan ilk meydanı ortaya çıkarmak. Bu konuda öncülük yaparak diğer kentlerde de benzer uygulamaların yolunu açmak. Atatürk’ün olmadığı kentler yaratmak tüm amaçları. O zaman sormazlar mı size: “Sizin Atatürk heykellerini yakan, kıran PKK’lilardan ne farkınız var?” diye…

 
Atatürk Heykeli’ni ortadan kaldırmaya çalışan Kasap, kendisine oy verenlerden bile tepkiler çoğalınca geri adım atmak zorunda kaldı ve belediyenin internet sitesinde halk oylaması yapılacağı konusundan geri adım atan yeni bir duyuru yaptı kamuoyuna. Yapmasına yaptı da bir önceki duyuruyu silmeyi unutmuş Kasap. Eee, insan şaşırınca böyle şeyler olur tabi ki…

 
Yeni duyurunun tarihi, 22 Eylül 2015… “… Cumhuriyet meydanı ve Atatürk Heykeli’nin durumuyla ilgili olarak, tarafımdan yapılan açıklama dahi belirli kesimlerce çarpıtılarak amacı dışına çıkartılmıştır. Bu kesimler hadlerini aşarak mesnetsiz olarak Cumhuriyet Meydanı için Atatürk Heykeli ile çay bardağı arasında “Atatürk mü, çay bardağı mı?” şeklinde referanduma gidileceği iftirasını uydurmuşlardır.” demekte Başkan Kasap… Tam da “Yavuz hırsız, ev sahibini bastırır.” deyimine uygun bir açıklama bu…

 
AKP’li yöneticiler kendilerini çok uyanık milleti de saf sanmaktalar. Kasap, iki gün önce yaptığı açıklamayı unutmuş. İftiradan söz etmekte. Senin belediyenin internet sitesine koyduğun açıklama yalansa “Yalan!” de ve iftiradan söz et. Ne oldu sana arkadaş, iki gün önce yazdıklarını unutmaktasın?

 
Boş çay bardağı işine gelince…

 
Çay, Rize’nin her şeyi. Yaşam damarı… yalnızca Rize’nin değil, Sarp kapısından Tirebolu’ya kadar uzanan kıyı kesiminin geçim kaynağı. Çay üretiminden önce Rize Türkiye’nin en yoksul illerinden biri. Genellikle gurbetçi olan halk, ekmeğini, Rusya ve Gürcistan’a çalışmaya giderek sağlardı. Bolşevik Devriminden sonra Batum sınırı kapanınca işsizlik, yoksulluk arttı. Böyle olunca da güvenlik sorunları ortaya çıktı. Bunun üzerine Mustafa Kemal yönetimindeki Ankara hükümeti; yoksulluğu, işsizliği ortadan kaldırmak ve güvenlik sorununu yok etmek için halka bir geçim kapısı bulmak için kolları sıvadı.

 
Muğlalı idealist ziraat mühendisi Zihni Derin Rize’ye gönderildi çay fidanlığı kursun diye. Olumlu sonuçlar alınınca 6 Şubat 1924 tarih ve 407 sayılı yasayla çay yetiştirilmesiyle ilgili yasa çıkartıldı. Hem Atatürk hem de İnönü dönemlerinde olağanüstü çalışmalarla çiftçiler yüreklendirildi ve Rize çay memleketi oldu.

 
Eğer bugün Rizelinin karnı toksa çay sayesindedir. Büyük kentlerimizde büyük işler yapan Rizeli yapsatçıların çoğu, bir mayıs çayı parasını cebine koyarak işe başlamıştır. Her Rizelinin ölünceye kadar minnet duyacağı kişilerse Atatürk, İnönü, Zihni Derin olmak üzere Cumhuriyet kurucularıdır. Başkan Kasap’a anımsatmak isterim ki Muğlalı Zihni Derin’i, Rize için seferber eden Cumhuriyet ülküsüdür. Cumhuriyet olmasa çay olmazdı. Çay olmasa Rizelinin karnı doymazdı. Yediği ekmeğe nankörlük eden haramzadedir. Bu, unutulmaya…

 
Başkan Kasap, Rize’ye yakışmamaktadır. Öncelikle tüm Rizelilerden ve Türkiye’den özür dileyerek görevinden ayrılmalı. Cumhuriyet ve Türk Ulusu, yediği ekmeğe kasaplık edenleri affetmez. Atatürk’ü halk oylamasına sokacak bir gafleti ancak Türk Ulusuna ve Rizelilere düşmanlık yapan biri gösterebilir. Atatürk Heykeli’ni kaldırmakla PKK’nın safına geçersiniz. Dünün İngiliz muhipleri gibi emperyalizme piyon olursunuz…


Not: 26 Eylül 2025 tarihli Aydınlık Gazetesinde yayımlanmıştır.
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           23 Eylül 2015

22 Eylül 2015 Salı

CHP ASLINA DÖNMEYİ, İKTİDAR OLMAYI REDDETTİ



CHP ile Vatan Partisi, 1 Kasım seçimlerine girmek için görüşmeler yaptılar. Bu görüşmeler, kamuoyunda umut yarattı. Hatta birçok Cumhuriyet aydını bu seçim işbirliğinin genişlemesini, tüm Cumhuriyet güçlerini kapsamasını önerdi. Bu birliktelik kamuoyunda büyük destek buldu. Yüreği Atatürk sevgisiyle dolu Cumhuriyet değerlerine bağlı herkes, hem AKP’nin hem de PKK’nın böyle bir güç karşısında tutunamayacağını düşünmekteydi. İrtica ve bölücülüğün Cumhuriyet’e karşı yıkıcı saldırılarının ancak böyle bir güç birliğiyle etkisiz duruma getirileceğine inanmaktaydı.

 
Vatan Partisi Lideri Perinçek, milletvekili pazarlığı yapmayacaklarını söyledi. CHP ile seçim işbirliğinde altıokun esas alınmasını istedi. Altıok, CHP’nin amblemi, Vatan Partisi’nin programının belkemiğidir. Altıok demek, Atatürk demektir. Bunda daha iyi birleştirici bir şey olabilir mi? Ne yazık ki YCHP yönetimi, böylesine heyecan yaratıcı bir işbirliğini reddetti. Tüm Cumhuriyet güçlerinin AKP iktidarını yıkma, bölücülükten kurtulma umutlarını da yok etti böylece.

 
CHP tabanı ezici bir çoğunlukla Cumhuriyet’ten, altıoktan yanadır. CHP tabanı, Atatürk ilke ve devrimlerini koruma konusunda inançlıdır. Hem bölücülüğe hem gericiliğe hem de emperyalizme karşıdır. Seçimde Cumhuriyet güç birliğinin olması bu tabanı heyecanlandırmıştır. Çünkü CHP tabanının siyasette kişisel hesapları yoktur. Siyaseti toplumsal yararlılık ilkesine göre düşünür.

 
Peki, YCHP yönetimi Cumhuriyet güçleriyle ittifakı neden reddetti hem de kendi tabanının çok istemesine karşın? Öncelikle şunu belirtmeliyim ki YCHP yönetimi bu seçim işbirliğini reddederek olası bir Cumhuriyetçi iktidarı reddetmiş oldu. Bu tavırlarıyla AKP iktidarının, halkın kanını emen liberal anlayışın sürmesinden yana oldu.

 
YCHP yönetiminin bir eli HDP/PKK’da, diğer eli FETÖ’de. Cumhuriyet yıkıcısı bu iki örgütten bir türlü kurtaramamakta kendini. Bunlara sempatik görünmekte aramakta seçim başarısını/başarısızlığını.

 
Altıokta birleşmeyi reddetmek ne demek? Bu, YCHP yönetiminin tarihini, geçmişini, kuruluş ilkelerini reddetmektir. Bu anlayıştaki bir parti, iktidara gelse dahi yıkılan Cumhuriyet kurumlarını yeniden yapılandırabilir mi? Böyle bir anlayışla Cumhuriyet düşmanı AKP iktidarı yıkılır mı; bölücülük belasından kurtulmak olanaklı olur mu?

 
YCHP yönetimi, altıokta birleşmeyi reddederek 7 Haziran tablosuna razı olduğunu göstermekte. Bu tabloda AKP-CHP koalisyonu var. Bu tabloda HDP/PKK’yı iktidara taşımak var.

 
YCHP yönetimi, milli hükümete gidecek 1 Kasım yolunu tıkamış görünmekte. Oysa Türkiye, düşürüldüğü uçurumdan milli hükümetle çıkar. Koca bir ulusun yazgısını, geleceğini AKP ve HDP/PKK ile yapılacak koalisyon pazarlıklarına bırakmak Atatürk’ün koltuğunu işgal edenlere yakışıyor mu?

 
YCHP yönetimi aslına, altıoka dönmeyi, iktidar olmayı reddetti. Bunun yerine bölücülerle ve gerici AKP ile iktidar seçeneklerini Türkiye’nin gündeminde tutmayı yeğledi. Cumhuriyet’i korumak için çırpınan, yüreği Atatürk sevgisiyle dolu çağdaş düşünen yurttaşların YCHP yönetimine umut bağlamaları boşuna bir çabadır. Cumhuriyet’ten yana yurttaşlar, AKP ile koalisyon olsun diye YCHP’ye oy vermekten vazgeçmeli. Cumhuriyet bahçesinden devşirilen her oy, kokuşmuş sistemin ayakta kalmasını sağlamakta. Bu nedenle 1 Kasım seçimlerinde Cumhuriyet güçleri oylarıyla Vatan Partisi’ni TBMM’ye sokmalı. Sokmalı ki Türkiye kuracağı milli hükümetle AKP ve PKK belasından kurtulsun.

             Not: 22 Eylül 2015 tarihli Aydınlık Gazetesinde yayımlanmıştır.
 
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           20 Eylül 2005

 

 

 

17 Eylül 2015 Perşembe

BÖLÜCÜLERİN BAYRAK KORKUSU

On bir milyon kişiyi temsil eden on dört demokratik kitle örgütü, meslek odası ve sendika bugün Ankara’da “Teröre Hayır, Kardeşliğe Evet!” mitingi düzenleyecek. Bu mitinge birçok dernek, sendika da destek verdi. Bazı siyasal partiler de mitinge katılacaklarını bildirdiler. Keşke CHP ve MHP yönetimleri de bu mitinge etkili bir destek verselerdi... Türkiye’nin birliğinden yana olan yurttaşlar için bir umut bu miting.
Yürüyüş, Sıhhiye Meydanı’ndan başlayıp birinci TBMM’de sona erecek. Bu, anlamlıdır. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu sağlayan tarihsel değeri olan bir yerin simge olarak seçilmesi anlamlıdır. Eski TBMM, Atatürk demektir. O meclis ki bütün ulusu, bağımsızlık için bir araya getirmişti. İşin için de Türk Bayrağı ve Atatürk olunca ulusun birliği önündeki engeller kalkar, bölücülük sona erer.
          Mitingi düzenleyen kuruluşlar “Bayrağını al da gel!” çağrısında bulundular. Mitingde Türk Bayrağının dışında hiçbir partinin, derneğin ya da sendikanın flaması, bayrağı olmayacak. Çünkü Türk Bayrağı, Türk Milletinin birliğini temsil etmekte. Terör de milletin birliğini yok etmek için çalışmakta. Türk Bayrağı; ayrılıkçılığın değil, bütünleşmenin ve bağımsızlığın simgesidir.
Türk Bayrağının birleştiriciliğinde miting yapılır da bölücüler susar mı? Susmaz tabi ki…
HDP Eş Genel Başkanı Demirtaş, Ankara’daki terör karşıtı mitingle ilgili açıklama yaptı. “Orada bayrağa bir saldırı yok ki. Irkçılığı, faşizmi Kürtlere karşı körükleyebilecek tehlikeli bir çağrıdır. Kürtler nerede bayrağa saldırmış ki, sen ‘Bayrağını al, gel, Kürtleri protesto edelim.” diyorsun. Bu yanlıştır.” Bu sözleri söyleten ne? Ayrıca iki satır konuşmada bunca çarpıtma neden?
Öncelikle belirtelim ki, Ankara’daki mitingde Türk Bayrağı Kürtlere karşı bir simge değil. Karşı çıkılan bölücü örgüttür. Orada birçok Kürt kökenli yurttaşımızda Al bayrağı gururla taşıyacak.
Kürtler, bayrağa niçin saldırsın ki? Türk Bayrağı Kürt kökenli yurttaşlarımızın da bayrağı. İnsan, kendi bayrağına saldırır mı hiç? Ancak terör örgütü militanlarının Türk Bayrağını gönderden indirdiklerini çok gördük. Meydanlarda bayraklar parçalayıp yaktıklarına da tanık olduk.
“O bayrağın alında, kızılında Kürt’ün de Türk’ün de Laz’ın da Çerkez’inde kanı var. O bayrağın kızılı oradan gelmiş. Kızılını, gölgesini Türkçülüklerine, faşizmlerine alet etmeye kalkmasınlar.” Bu sözler, diğer eş başkan Yüksekdağ’a ait. Evet, doğrudur. Türk Bayrağının kırmızısında doğudan batıya, kuzeyden güneye bütün Türk Milletinin kanı var. Onun içindir ki birliğimizi temsil etmekte. Türk bayrağı hiçbir etnik kökenin değil, büyük bir milletin bayrağıdır. Türk Bayrağı, bir ırkı temsil etmediği için faşizme değil, ulusun bütünlüğüne hizmet eder. Bu nedenle bölücü terörü önlemek, ulusu birleştirmek için elimizden, gönlümüzden düşürmüyoruz Al bayrağımızı.
HDP eş başkanlarının korkusunu anlamak olanaklı. Çünkü Türk Bayrağının birleştirici gücünden korkmaktalar. Bayrağın ayrılıkçı bataklıkları kurutacağını gördüklerinden terör karşıtı mitinge var güçleriyle karşı çıkıyorlar.
Ankara mitinginde sağ, sol yok! Düşünce farklılıkları bir kenara itilmiş. Bayrak var, bayrak… Bayrak olduğunda ulusun sesi çıkar, bölücüler susar. Şimdi anlaşıldı mı bölücülerin bu mitinge karşı çıkışlarının nedeni?
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           17 Eylül 2015

16 Eylül 2015 Çarşamba

CUMHURİYET GÜÇLERİNİN BİRLİĞİ


CHP ve Vatan Partisi genel başkanları bir görüşme yaptılar. Bu kısa da olsa konuşma, Cumhuriyet’e bağlı yurttaşlarda heyecan yarattı. Hele seçim ittifakı yapılacağı haberleri basında yer alınca on üç yıllık AKP iktidarının yıkılacağına olan inanç güçlendi. Cumhuriyet’i yeniden kazanma yolunda umut ışığı oldu bu görüşme.

AKP, Cumhuriyet güçlerinin dağınıklığından yararlanarak iktidar oldu. Yine Cumhuriyet güçlerinin dağınıklığını fırsat bilerek gücünü artırdı. Cemaat ve PKK ile ittifak yaparak Cumhuriyet’in yıkımına başladı iktidar partisi. Bu konuda en büyük destekçileri de ABD emperyalizmi oldu. Cumhuriyet’in yıkılması demek; vatanın bölünmesi, milletin birliğinin ortadan kalkması demektir.

Cumhuriyet’in ortadan kaldırılması söz konusu ise Cumhuriyet güçlerinin buna karşı ortak savaşım vermesi de en doğal olanıdır. Bu konuda herkesin; siyasal parti olsun, demokratik kitle örgütü olsun, meslek odası ya da sendika olsun gerekli özveriyi göstermesi gerek. Söz konusu olan vatandır, gerisi ise küçük ayrıntılardır. Önemli olan koltuklar değil, halkın çıkarlarıdır.

AKP’nin iktidar olduğu 2002’den bu yana, iktidarı sarsıp korkutan tüm eylemlerde Cumhuriyet güçlerinin yan yana, omuz omuza olduklarını görmekteyiz. 

2007’deki Cumhuriyet mitinglerinde, milyonları alanlarda Atatürk birleştirmişti.

Silivri barikatları Cumhuriyetçilerin birlikteliğiyle yıkıldı.

Ulusal bayramlarımızın kutlanmasının yasaklanması karşısında Cumhuriyet’ten yana olanlar, Aslanlı Yol’da omuz omuza AKP’ye meydan okumuşlardı.

Haziran Direnişi, tüm Cumhuriyet güçlerinin birlikteliğiyle AKP iktidarının temellerini sarstı.

Tarihe baktığımızda CHP’nin iki büyük seçim utkusu var. Biri 1957, diğeri 1977…  İkisinde de oy oranı yüzde kırk birin üstünde CHP’nin. Bu seçimlerde, Cumhuriyet güçlerinin birlikte olduklarını görmekteyiz.

Başta CHP ve Vatan Partisi olmak üzere tüm Cumhuriyet güçleri, 1 Kasım’da birleşmeli. Birliğin şemsiyesi, Atatürk ve Cumhuriyet olmalı. Böyle bir birliktelikle hem AKP iktidarı yıkılır hem de PKK terörü sonlandırılır. Ortadoğu’ya barış getirir. Bu birliktelik, Sivas Kongresi ruhuyla davranmalı. AKP’nin Ortadoğu’daki yıkımları hızla onarılması ve özellikle Suriye ve Irak’ın toprak bütünlüklerinin sağlanması için böyle bir birliktelik gerekli.

Cumhuriyet güç birliğinin sağlanmasından kaçanları, geri adım atanları tarih affetmez.

1 Kasım seçimleri, saltanatın kaldırılmasının doksan üçüncü yıldönümünde yapılacak. Böyle anlamlı bir günde Vahdettin Köşkü’nde oturanların saltanatını yıkmak, Cumhuriyet güçlerinin görevi olmalı. Kim bilir belki günümüzün saltanat özentisi içinde olan RTE’si de gurur duyduğu Vahdettin gibi emperyalist limanlarda alır soluğu.

                                                           Adil Hacıömeroğlu

                                                           11 Eylül 2015

 

 

 

 

 

 

 

 

 

14 Eylül 2015 Pazartesi

ESAT GİDERSE IŞİD GELİR



ABD ve piyonları, Suriye’yi karıştırmaya başladıkları ilk günden beri Esat iktidarının zayıflaması ya da yıkılmasıyla tüm bölgenin istikrarsızlaşacağını söyleyegeldik. Esat’sız bir Suriye’nin radikal Ortaçağ kalıntılarının eline geçeceği herkesin anlayabileceği kadar açıktı. Ne yazık ki Türkiye’yi yöneten şaşkınlara bunu anlatabilmek oldukça zordu.

 

BOP kapsamınca Irak, Libya ve Mısır’daki ABD merkezli operasyonlara Rusya biraz uzaktan baktı. Bunun büyük bir hata olduğunu kısa sürede anladı Putin yönetimi. Suriye konusunda taraf oldu. Meşru yönetimin yanında yer aldı. Hem diplomatik anlamda hem de ekonomik ve askeri olarak Esat yönetimine en önemli desteği verdi. Suriye yönetiminin dört bir koldan yapılan ihanet saldırılarına karşı direnç göstermesinde en önemli etken oldu Kremlin yönetimi. Son günlerde Rusya, Suriye konusunda ağırlığını daha çok duyumsatmakta. Kremlinden peş peşe yapılan açıklamalar, Ortadoğu’nun barış ve istikrara kavuşması açısından çok önemli.

 

ABD Başkanı Obama, Rusya’nın Suriye politikalarını eleştirdi. Kremlin’den anında yanıt geldi Beyaz Saray’a. Putin’in danışmanı Dimitriy Peskov: “Maalesef, şu ana kadar hiç kimse bize, Suriye’de yasal Esat yönetimi giderse yerine alternatif olarak kimin geleceğini açıklayamıyor.” demekte. Evet, can alıcı soru budur. Esat yönetimi giderse yerine kim gelecek? ÖSO mu, PYD/PKK mı, El Nusra mı; yoksa IŞİD mi?

 

İktidarın güçle ele geçirildiği ve yine güçle korunduğu açık bir gerçek. Suriye muhaliflerinden ÖSO, ABD ve yandaşlarınca en çok ortaya çıkarılan örgüt. Ancak bu grubun diğer terör örgütleriyle başa çıkması olanaksız. Suriye’deki terörist grupların en zayıfı ve en dağınığı. Dış güçlerin iteklemesiyle iş yapar görünen sözde muhalif.

 

            Yukarıdaki gruplar içinde en güçlüsü IŞİD. Bu nedenle Esat sonrası iktidara en yakın olanı da IŞİD. Bunun tersini savunmak gerçekleri görmemektir. Demek ki Suriye’deki bütün kavga gürültü IŞİD’i iktidara taşımak içinmiş.

 

            “Esat rejimi, uluslararası terör örgütü ilan edilen IŞİD ile mücadele edebilecek yegâne güç pozisyonunu koruyor.” Diye sürdürmekte sözlerini Peskov. Bu sözleriyle ABD ve müttefiklerinin IŞİD’le göstermelik mücadelesinin bir işe yaramayacağının da altı çizilmekte. Ancak meşru Esat yönetiminin terör gruplarını temizleyeceğini söylemekte Rus sözcü.

 

            Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov, koalisyonda yer alan ülkelerin IŞİD’e yönelik hava operasyonları analiz edildiğinde ilginç bir izlenim elde edildiğini belirterek sözlerini şöyle sürdürdü.

 

“IŞİD’le mücadele için açıklanan hedeflerin dışında bu koalisyonun başka hedefleri bulunduğu da ortaya çıkıyor. Hiç kimseyi zan altında bırakmak istemem; ama bazı meslektaşlarımız, IŞİD güçlerinin hangi mevzilerde olduğuna dair bilgiler geldiğini ancak koalisyon güçlerine bu mevzileri vurmak için emir verilmediğini söylediler.” demekte Lavrov. Bu sözler, Ortadoğu’da oynanan oyunun perde gerisini apaçık ortaya sermekte. Başta ABD olmak üzere tüm koalisyon güçlerinin asıl hedefi Esat yönetimi. Amaç, Ortadoğu’yu parçalanabildiği ölçüde bölmek. İstikrarsızlığı derinleştirmek.

 

Suriye ateşi, Türkiye’yi de cayır cayır yakmakta. Gaflete “Dur!”  demenin zamanı gelmedi mi daha? Suriye’deki yangını söndürmek Türkiye’nin elinde. Şam’a uzatılacak bir barış eli, hem Türkiye’yi hem Suriye’yi hem de tüm Ortadoğu’yu kan ve ateşten kurtaracak. O zaman ne duruyoruz?

 

                                                           Adil Hacıömeroğlu

                                                           14 Eylül 2015

 

 

           

 

12 Eylül 2015 Cumartesi

TEHDİTKÂR DEMOKRAT(!)



7 Haziran seçimleri öncesi emperyalizmin güdümündeki medya, sahte solcular, halk düşmanı liberaller, siyasal yaşamında bir adım ötesini göremeyen politikacı bozuntuları… Bütün bu güruha inanan şaşkın bazı yurttaşlarımızca Selahattin Demirtaş, Türkiye’nin demokrasi kahramanı ilan edilmişti. Bununla da yetinilmemiş, AKP ve RTE’yi yıkacak olanın da Demirtaş liderliğindeki HDP olacağına inanılmıştı. Seçimden sonra HDP’nin AKP ile koalisyon kurması küçük de olsa bir şaşkınlık yarattı bu çevrelerde.

 

Fakat…

 

Bizim, bu yazıdaki konumuz AKP-HDP koalisyonu değil elbette. Şaşkınlarca demokrasi kahramanı ilan edilen Demirtaş’ın özünde nasıl birisi olduğudur.  Emperyalizmin ve onun güdümündeki AKP ve PKK/HDP’nin Türkiye’de halkı bölüp ayrıştırması karşısındaki tutumudur bu sözde demokrasi kahramanının.

 

PKK, 7 Haziran’dan sonra ateşkesi bozdu. Çünkü açılım sürecinde kendince hazırlıklar yaptı. Kentlere militanları konuşlandı. Mahalle araları silah deposu durumuna getirildi. 7 Haziran seçimlerinde oy patlaması yapınca da özgüven patlaması yaşamaya başladılar. Ayaklanma için gerekli gücü kendisinde bulduğu içindir ki birçok ilçede özerklikler ilan ettiler. Bölücüler her tarafta patlayıcılarla kan döküp can almaya başladılar. Bu duruma, güvenlik güçlerinin sessiz kalması düşünülemezdi.

 

Şehit cenazeleri geldikçe halkın öfkesi kabardı. Birçok kentimizde terör lanetlendi. Tabi, bu arada kışkırtıcılar boş durur mu? Kışkırtıcılar, HDP binalarına ve Kürt kökenli yurttaşlarımızın işyerlerine saldırdılar. Bu kışkırtma, tam da bölücülerin ekmeğine yağ süren türdendi. Halkın büyük çoğunluğu ve birçok siyasetçi, halkı birbirine düşürmeyi amaçlayan kışkırtmalara karşı sağduyulu ve uyanık davrandı.

 

Ancak…

 

Kışkırtıcı saldırılar karşısında büyük demokrat(!) Demirtaş: “Size saldıranı anasından doğduğuna pişman etme hakkınız vardır.” diyerek sağduyuyu bir yana bırakıp kışkırtıcılığa soyundu. Demek ki Demirtaş’a göre demokrasi; halkın gırtlak gırtlağa, sille tokat kavga etmesidir.

 

Birkaç gün sonra sahte demokrattan ilginç bir açıklama daha geldi. “Batı’da yaşayan kardeşim Cizre’ye karşı sussak, yollarda olmasak inanın ki bu ateş her tarafı yakar. Zannediyor musunuz Bodrum Cizre’ye çok uzak! Cizre yanarken Bodrum’daki mutlu olabilir mi?” demekte Demirtaş. Bu sözler tehdit dolu, kışkırtma dolu… PKK’nın eylemlerini Batı’ya doğru kaydıracağının bir işareti bu. Sahte demokratlığının yanı sıra tehditkâr demokrat unvanını da elde etti böylece…

 

“Ya seçimlerde aynı sonuç çıkacak ya da HDP meclise giremeyecek ve şehirler havaya uçacak.” bu sözler, ABD’nin Ortadoğu konusunda önemli kişilerinden Henri Barkey’in  Financial Times gazetesine yazdığı bir değerlendirme yazısından alınmış.. ABD’li Barkey ile Demirtaş’ın açıklamalarının bu denli uyuşması rastlantı mı acaba? Her ikisinin de Türkiye’yi terörle tehdit etmesi ilginç değil mi?

 

AKP’yi yıkacak kahraman(!) olarak gösterilen birinin AKP ile kol kola Türkiye’yi yıkmakta olduğunu görememek nasıl bir bakış açısıdır. Terör örgütünü arkasına alarak sağa sola tehditler savurmak demokrasi kitabının hangi sayfasında yazıyor?  Türkiye sahte demokratları görmüştü, şimdi sıra tehditkâr demokratlarda...

 

1 Kasım seçimlerinde HDP’nin baraj altında kalabileceği olasılığı karşısında üzülen kimi yurtseverlerin gözlerini açma zamanı gelmedi mi? Terör örgütünün uzantısı olan bir siyasal partiyi, demokrasinin umudu olarak sunan kimi şaşkınların bunca şehit cenazesi karşısında bile yüzleri kızarmıyor mu?

 

PKK/HDP, ABD’nin Ortadoğu’daki önemli bir piyonudur. RTE de BOP’un eşbaşkanıdır. ABD piyonuyla eşbaşkan yıkılmaz. Cumhuriyet’i de demokrasiyi de kurtaracak güç, ulusal birliği savunanların gücüdür. Bu nedenle Cumhuriyet güçleri, ivedilikle birleşip toparlanmalı. Çünkü başka Türkiye yok!

 

                                                           Adil Hacıömeroğlu

                                                           12 Eylül 2015

 

 

 

 

10 Eylül 2015 Perşembe

ABD DESTEĞİYLE HAİN PUSULAR

 
Türkiye, 7 ve 8 Eylül’dea bölücü örgüt PKK’nın kurduğu hain pusularda otuz bir kahraman evladını şehit verdi. Yalnızca otuz bir ocağa değil, tüm Türkiye’ye ateş düştü. Türk Ulusu doğudan batıya, kuzeyden güneye şehit acılarını yüreğinin en derin yerinde duyumsadı.
Pusular hain… Çünkü emperyalizmin güdümüne giren bölücü terör örgütü militanları kapı komşusuna ihanet içinde. Bin yıldır aynı topraklarda yan yana yaşamış kardeşleri ayrıştırmak, düşmanlaştırmak için yapılan eylemlerdi bunlar.
Pusular kalleş… Çünkü mertçe savaşmamakta bölücü örgüt.  Arkadan vurmakta kahraman yiğitleri…
Pusular ihanet kokmakta… Hem de çok boyutlu ihanet… Bölücü örgüt, ABD hesabına Anadolu topraklarını kana bulamakta…
PKK eylemleri, açılım süreci bittikten sonra biçim ve yön değiştirdi.  Önceden kırsal alanda askeri üslere saldıran bölücü örgüt, şimdi daha çok kentlerde saldırılarda bulunmakta. Neredeyse eylemlerinin tümünde patlayıcı tuzaklamakta.
Açılım nedeniyle askeri kışlasına ve polisi karakoluna kapattı AKP hükümeti. Böyle olunca da meydan PKK’ya kaldı. Bölücü örgüt, kentleri silah deposu durumuna getirdi. İktidar mı ne yaptı? PKK’ya zorluk çıkaran devlet görevlilerini ya görevden aldı ya da iftiralarla Silivri’ye, Hasdal’a… gönderdi.
AKP iktidarıyla PKK, Türkiye’yi adeta paylaştılar. Memleketin kasası AKP ‘de kaldı. Yeşil dolarlar, ayakkabı kutularına dolduruldu iştahla. Ülkenin doğusu da PKK’ya bırakıldı gafletle.
RTE ve ekibi, Suriye’ye abanınca PKK’nın etki alanı büyüdü. Teröristlerin eğitimleri ABD’ce yapıldı. El yapımı patlayıcı konusunda uzmanlaştılar. ABD ve Almanya, kent savaşı konusunda bilgilendirdi bölücü piyonları.
Yurtseverler bir bir zindanlara atılırken Cemaat senarist, RTE savcı, PKK’lılar da gizli tanıktı. ABD’nin 12 Eylül tezgâhlarında ürettiği bu üç güç, Cumhuriyet’i yıkmak için seferberdiler.
“Açılım!” diye diye devletten yana olan Kürt kökenli yurttaşları AKP, PKK’nın insafına terk etti. Onları ortada bıraktı. Böylece de “sözünde durmayan ve kendine hizmet edeni korumayan devlet” algısı yaratıldı beyinlerde. Devletle yurttaş arasındaki güveni yok ettiler on üç yıllık iktidarlarında. Açılım sürecinde PKK’nın tüm yasadışılıklarına göz yumuldu.
Bölücülerin Dağlıca’ya dört yüz, Iğdır’daki yola bin kilo patlayıcı yerleştirdikleri söylendi yetkililerce. Boyutu geniş, ağırlığı üç beş insanın kolayca taşıyamayacağı bu patlayıcılar nasıl ve ne zaman yerleştirildi oralara? Bunca patlayıcı yerleştirilirken AKP hükümeti ve diğer yetkililer ne yapıyordu? Açılım…
Patlayıcılar yerleştirilirken asfaltlar kazılıyor, kimi zaman yol kıyısına hendekler vuruluyor. O hendeklere bombalar yerleştirildikten sonra toprakla kapatılıyor. Kazılan asfalt eski durumuna getiriliyor. Anlaşılacağı üzere epey bir iş var ortada… Ciddi donanım işi… Bölücü örgütün iş makineleri parkı mı var? Peki, PKK bu işleri nasıl yapmakta tek başına? Bu durumda HDP’li belediyelerle yolları asfaltlayan yüklenici firmalara çevrilmekte gözler. Bu konu ciddiyetle soruşturulmalı…
Patlayıcılar döşenirken kimsenin ilgisini çekmemiş mi yollardaki çalışmalar? (Bu arada köyde, kentte sokağını kazan, menfezlerle uğraşan kim olursa olsun ilgili müdürlüklere bildirmeli. Yurttaşlar bu konularda uyanık olmalı.) Çekmesine çeker de açılım süreci boyunca PKK, bölgede istediği yolları kapatıp açıyor. Kimi zaman iki kent arasındaki yol saatlerce, hatta günlerce trafiğe kapalı kalabiliyor. Nasıl olsa Silivri mahkemelerinin kürsüsündeler birlikteler... Yurtseverler için kumpaslar kurmanın peşindeler… Üç beş yol trafiğe kapanmış kimin umurunda?
Herkesin dilinde bir soru: Devletin istihbaratına ne oldu? Ne olacak? AKP ile Cemaat’in post kavgasına kurban edildi, tıpkı diğer devlet kurumları gibi. Cemaat, PKK içindeki istihbarat elemanları açığa çıkardı KCK tutuklamaları sırasında.  Böylece de devletin haber kaynakları yok edildi.
Akan kanın, verilen canların, yıkılan ocakların sorumlusu kim? Kim olacak açılımcı AKP, devleti işlemez duruma getiren Cemaat ve ABD buyruğunda hain pusular kuran PKK.
Peki, biz kimle savaşıyoruz kendi topraklarımızda? Savaş, ABD ile yapılmakta… AKP de Cemaat de PKK da piyon… Bu üçünden kurtulduğumuzda ABD, tarihin en büyük yenilgisini alacak uygarlığın filizlendiği topraklarda.
 
                                               Adil Hacıömeroğlu
                                               10 Eylül 2015