29 Kasım 2015 Pazar

BOP’ÇULAR, PERİNÇEK’İ KARALIYOR


Son aylarda özelikle BOP denetimindeki Cemaat ve PKK tetikçileri bir kampanya başlattılar.
Neymiş efendim, Doğu Perinçek ve Vatan Partisi AKP ile işbirliği yapıyormuş. Bu densizliğin, çamur atmanın, yalan bilgiler yaymanın bir amacı olsa gerek. Bunun amacı, BOP’a ve ABD emperyalizmine karşı en amansız mücadeleyi veren Vatan Partisi’ni ve onun genel başkanını karalayıp gözden düşürmek...
Cemaat ve PKK’nın başlattığı Doğu Perinçek’i karalama kampanyasına ne yazık ki zaman zaman CHP ve MHP’yi savunan bazılarının katılması üzücü. Yaptıkları yanlışla Cemaat ve PKK’ya, dolayısıyla da hizmet ettiklerinin farkında değiller. Emperyalizme hizmet edene işbirlikçi denir. Halk ise bu tür kişileri direk olarak uşaklık etmekle tanımlar.
Peki, neden Perinçek, neden Vatan Partisi?
Cemaat ve PKK ile yıllardır en amansız mücadeleyi sürdüren Doğu Bey ve Vatan Partisi de ondan. BOP’a ilk bayrak açanlar da Vatan Partililer... ABD emperyalizmine karşı durup Ortadoğu’da tüm halkların birliğini savunanlar Vatanlılar...
Yüz yıllık soykırım yalanlarını AİHM’de boşa çıkaran Doğu Perinçek... Tabi ki emperyalizm boş durmayacak, yalanlar üreterek karalama kampanyaları başlatacak...
AKP döneminde, Ege’de Yunanistan’a verilen on altı ada ve yüz elli iki kayalığı gündeme getiren Vatan Partisi. Hem de anlı şanlı partiler kış uykusuna yatmışken...
Türkiye’de yaşayan her namuslu yurttaş bilir ki AKP’nin on üç yıllık iktidarına karşı en amansız savaşımı Vatan Partililer verdi. Bunun karşılığında da aylarca hapislerde yattılar. Şu anda da bu savaşım sürmekte...
28 Kasım 2015 tarihli Hürriyet gazetesinde Ahmet Hakan köşesinde Doğu Perinçek’i, RTE’yi savunmakla suçlamış.
Yazının başlığı: “Yiğit Bulut sandım, Doğu Perinçek çıktı...
Hakan: “Bir açıklama gördüm.
Şöyle deniliyordu:
‘Rus uçağı, Tayyip Erdoğan’a zarar vermek için düşürüldü.’
*
‘Bunu kesin Yiğit Bulut demiştir’ dedim.
Meğer Doğu Perinçek demiş.
*
Hakkını helal et Yiğit kardeş.” diye yazmış.
Öncelikle Doğu Perinçek’in bu sözü nerede söylediği yok! Alıntının kaynağı belirtilmeli yazıda. Bir tümce yazının bütünlüğü içinde anlam kazanır. Hani çok verilen bir örnek vardır. “Abdestsiz namaza yaklaşmayınız.” yerine, “abdestsiz “ sözcüğünü atarsınız “Namaza yaklaşmayınız.” dersiniz, tümcenin anlamı ters yüz olur. Ahmet Hakan’ın da yaptığı bu...
Hakan’ın yazısını tümüyle aldım buraya. Hem de biçimini değiştirmeden... Yazının düzeni çalakalem... Köşe yazısı olacak nitelikte değil... ne yazık ki son yıllarda yazarların yerini köşe yazıcıları alınca böyle biçimsel ve düşünsel ucubeler ortaya çıkmakta...
Bak Ahmet! Seni daha önce de eleştirdim yazım kuralları konusunda... Sanırım bir defa da anlamıyorsun, bir daha yazıyorum.  “Deniliyordu” denmez güzel Türkçemizde, “deniyordu” denir. “de-“ eylemini edilgen yapan ve aynı anlamı veren iki ek aynı anda kullanılmaz. Bu ekler “-( )n ve -( )l” dir.
Bak Ahmet, iyi dinle beni! Yirmi sekiz sözcükten oluşan bir yazı yazmışsın, dört tanesi “de-“ eylemi. Orta bir öğrencisi böyle kompozisyon yazsa öğretmeninden bir alır. Biraz oku sözcük dağarcığını geliştiriver.
Gelelim asıl konumuza...
Patronun RTE ile kavga edince dönüverdin velinimetinin yanına... Bu arada Cemaat sesi olmak için yarıştasın tüm ezikliğinle... Sen yurtseverliğin ne demek olduğunu bilir misin? Bak, hemen söyleyeyim sana... Yurtseverlik çek defteri falan değil. Sen jöleliyle uslu uslu oynayıver köşende, boyundan büyük işlere karışma! Tarafsız bölgende, Cumhuriyet’le kavga edenler arasında tarafsızlığını koru! Perinçek’le uğraşmak için kırk fırın ekmek yemen gerek, diyeceğim, amma yesen de fark etmez. Yurtseverlik, sana bol gelir.
Unutma Ahmet, köşe yazıcılığından ve ekranlardan keseni dolduruyorsan bu RTE sayesindedir. On üç yıllık AKP döneminde Allah sana yürü ya kulum, dedi. Nedendir acaba?
Perinçek ve arkadaşlarına gelince... Onların kimseye tek kuruşluk borçları yok!   Vatanseverliklerinin; AKP Cemaat, BOP’la mücadelelerinin bedelini zindanlarda yatarak ödediler. Bugün de mücadele sürmekte. Bak Ahmet, bu kese doldurmak için sağa sola selam çakmaya benzemez.
Not: Daha önce Ahmet Hakan’la ilgili yazdığım aşağıdaki yazıların okunmasında yarar görmekteyim.
                                               Adil Hacıömeroğlu

                                               28 Kasım 2015

25 Kasım 2015 Çarşamba

PETROL KAÇAKÇILIĞI VE IŞİD DESTEKÇİLİĞİ


G20 toplantısının son günü... Kapanış oturumunda konuşma sırası Rusya Devlet Başkanı Putin’de...
Putin’den önce konuşan batılı ülke temsilcilerinin konuşmalarında ana konu, IŞİD... Paris katliamının dumanları tütmekte. Bu nedenle IŞİD, G20’nin gündemine oturuyor. Putin zirveden sonra Rus Sputnik Haber Ajansına açıklamalarda bulundu G20’deki konuşmasıyla ilgili.
Putin de konuşmasında IŞİD’e değiniyor. Ama söyledikleri batılılardan çok farklı...
Putin: “IŞİD’e kırk ülkeden finansal destek sağlandığını, bu ülkeler arasında G20 üyelerinin de olduğunu” iddia etti. Bu sözler, bomba gibi düştü gündeme. G20 üyelerinin yüzlerini görmek isterdim o an. Ama ne yazık ki o salonda değildim. Kimin kaçamak bakışlarla ve kızarık bir yüzle Putin’i dinlediğini göremedim.
Putin açıklamalarını sürdürüyor Sputnik’e... “Meslektaşlarıma teröristlerin yasadışı petrol ticaretinin boyutlarını ortaya koyan, uzaydan ve uçakla çekilen fotoğraflarını gösterdim. (Fotoğraflarda görülen) petrol yüklü konvoyların uzunluğu onlarca kilometreyi buluyor.” demekte Rus Lider.
Yukarıdaki açıklamalardan anlaşılacağı üzere IŞİD petrolü karayoluyla bir limana, belki de bir rafineriye taşınmakta. IŞİD’in çevresindeki ülkelere bakınca bir yer akla gelmekte. Bu ülkeyi nasıl belirleriz sizce? Putin’e ilk yanıtı kim verecek, diye bekledik.
İlk yanıt RTE’den geldi. Putin’in konuşmasından üç gün sonra 19 Kasım’da RTE, Atlantik Konseyi Enerji ve Ekonomik Zirvesinde konuştu. “Bugün bölgedeki tüm terör örgütleri Esat rejimine destek veriyor; DAİŞ(IŞİD), Esat’ı desteklemektedir. Eset, DAİŞ’in petrolünü alıyor.” demekte Erdoğan. IŞID ve Esat yan yana öyle mi? “Yavuz hırsız, ev sahibini bastırır.” atasözü güzel Türkçemize aittir. Konuyu ne de güzel özetleyerek anlatmakta.
Ve...
24 Kasım 2015 sabahı... Bir Rus uçağı, sınır ihlali yaptı gerekçesiyle Türk jetlerince düşürülüyor. Gündem değişiyor. Türk-Rus ilişkileri geriliyor.
Putin’den ilk açıklama geliyor Rus uçağının düşürülmesiyle ilgili olarak... G20’deki savlanan petrol kaçakçılığı olayına açıklık getirmekte Rus Lider... “Teröristlerin elindeki bölgelerden büyük miktarda petrol ve petrol ürününün Türkiye’ye gittiğini terörist grupların eline büyük paralar geçtiğini uzun zamandır biliyoruz.” demekte Putin. Bu açıklamasında Rus Lider adres göstermekte.
IŞİD’le petrol işi yapan siyasetçiler, işadamları kimler acaba? Ya, bu işe göz yuman bürokratlar...

Putin, yukarıdaki açıklamalarıyla RTE’ye uluslararası ceza mahkemelerinin yolunu göstermekte ima yoluyla da olsa... Yalnızca RTE’ye mi? Değil tabi ki... IŞİD sevdalısı Körfez despotlarına da....
Petrol kaçakçılığı ve IŞİD destekçiliği uluslararası hukuk alanında büyük suç... Terör örgütü destekçiliğinin savunması olamaz. Kurtuluş mu? Çok zor...
Şimdi soru şu: Acaba petrol kaçakçılığı ve IŞİD teröristlerine yardım konusunda köşeye sıkışan birileri, gündemi değiştirip hedefi şaşırtmak için mi Türkiye’yi tehlikeye atıyor? Rus uçağının düşürülmesine bir de bu açıdan bakmakta yarar var sanırım.
Not: Konunun daha iyi anlaşılması için aşağıdaki yazıların okunmasında yarar var.
LAHEY YOLLARI MI GÖRÜNDÜ YOKSA?
LAHEY KORKUSU 
ESAT İŞKENCE YAPIYORMUŞ
                                               Adil Hacıömeroğlu
                                               25 Kasım 2015















21 Kasım 2015 Cumartesi

ŞOROMBİL


Doğup büyüdüğüm Of yöresinde şorombil adı verilen el değirmenleri vardı. Şorombil herkeste bulunmazdı. Her mahallede bir evde olması yeterliydi. Bir el değirmeni bütün mahallenin işini rahatlıkla görürdü. Zaten köylerde ortak kullanılacak araçlar, eşyalar, aletlerin hepsi bir kişide bulunmazdı. Her komşuda biri bulunur, kullanım zamanı gelince de komşuların hizmetine sunulurdu. Aslında bu durum, mal edinmede de bir imecenin varlığını göstermekte.
Bizim mahallede şorombil, Topaloğlu İlyas amcalarda vardı. Onların evleri bizimki ile karşı karşıyaydı. Dedelerden kalan bir hukukla sürerdi komşuluk ilişkilerimiz. Dedem, Rusya’daki esaretten kaçıp köye geldiğinde yok olmuş bir aile yaşamıyla karşılaşmıştı. İki ağabeyi Sarıkamış’ta kalmıştı. Şehit olan ağabeylerinin çocukları ölmüş eşleri de yeni yuvalar kurmuşlardı. Dedemin babadan kalan evi işgalci Ruslarca yakılmıştı. Köye geldiğinde yanan evin biraz yukarısında tahtadan tek göz bir kulübe yaptı komşuların yardımıyla. O tek gözlü kulübenin ilk yemeği de İlyas Amca’dan geldi. Bir tabak fasulye ve bir tabak da mısır unu. Dedem, fasulyeden yağsız tuzsuz bir yemek yaptı, karnını doyurdu. Bu yemek, belki de dedemin en lezzetli ziyafetiydi kendine.
Şorombil, aynı büyüklükte iki taşın üst üste konmasıyla oluşurdu. Şorombilin taşları, un değirmeninkine göre daha küçüktür.  Taşların çapı yaklaşık altmış santim kadardı. İki taşın yüksekliği ise kırk santimi bulurdu. Üstteki taşın ortası delikti. Bu delik, öğütülecek tahılların içeriye atılması içindi.
Şorombili çevirmek için üstteki taşın kıyısına doğru bir yerde bir oyuk vardı. Bu oyuğun içine sağlam bir değnek konulur. Bu değnek yardımıyla taş döndürülür. Taşı döndürmek güç isteyen bir şey. Genellikle mısır öğüten kişi, bir eliyle taşı döndürürken bir eliyle de tahılı delikten değirmene yedirirdi. Bazen taşı döndürme ve mısırı değirmenin içine atma işini farklı kişiler yapardı. Taş döndükçe şorombilin ön tarafındaki boşluğa korkot denilen parçalanmış mısırlar dökülürdü.
Korkot, mısırın kaba bir biçimde parçalanmasından oluşurdu. Bulgurdan daha kalındır. Korkottan “korkot çorbası” adı verilen yemek yapılır. Şorombilde korkot çekilmesinin asıl amacı budur. Korkottan sarma, dolma gibi yemekler de yapılır. Ayrıca bazı yemeklerin içine katıldığı da olurdu.
Korkotun bir başka kullanım alanı civciv yemi olmasıdır. Civcivlerin mısırları yemesi olanaksızdı. Yörede arpa, buğday gibi tahıllar da yetişmezdi. Bu nedenle halk çözümü, mısırı parçalatmakta bulmuştu. Tavuğun kuluçka süresi yirminci güne geldiğinde yumurtalardan civcivlerin sesi işitilir. Bir gün sonra da dünya güzeli civcivler dünyaya gözünü açardı çatlayan yumurtalardan çıkarak. İşte, tam da civcivlerin sesi işitildiğinde torbaya doldurduğumuz mısırla komşumuzun yolunu tutardık. Komşumuzun şorombilinde sevinçle korkot yapmaya başlardık. Yalnız yaşayan yaşlı amcamız ve halamız biz gidince sevince boğulur. Bize küçük ikramlarda bulunurlardı. Korkot çekme süresi içinde bu iki yaşlı, sevimli ve candan insan yalnızlıklarını unuturlardı.
Zaman zaman yardımlaşarak korkot çekilip elbirliğiyle çuvala doldurulurdu. Komşumuz olan nine yıllara meydan okuyan, derileri kırışmış, parmakları bükülmekte zorlanan elleriyle korkotları torbaya doldurmakta yardım ederdi biz çocuklara. Az gören gözlerini kısarak işini titizce ve hakkıyla yapmak için uğraş verirdi.
İlyas Amca’ya gelince... Onun yüzü hep gülerdi. Özenle kesilerek biçimlenmiş genellikle ağarmış sakalının içinden hep gülümseyen dudakları görülürdü. Yılların yorgunluğunu saklayan gözleri ise hep parıldardı. Nasırlaşmış elleriyle başımızı, bir kuştüyü yumuşaklığıyla okşardı. Korkotu torbaya doldurduktan sonra kalkıp eve gitmek isterdim. İlyas Amca üsteleyen bakışları ve yumuşak ses tonuyla “Otur oğlum, biraz dinlen!” derdi. Oysa bende yorgunluğun esamisi okunmazdı o yıllarda. Zaten şorombilde korkot yapmak benim için bir oyundu. Benimle konuşmak istediklerini anlardım. Yalnız yaşamanın zorluğunu duyumsardım iliklerime dek onların hüzünlü ses tonunda. Keyifle otururdum bir iskemleye. Yaşlılarla söyleşmek çok hoşuma giderdi. Hele onlardan bir şeyler dinlemek ve öğrenmek...
Fadi Hala, titrek elleriyle bir bardak ıhlamur doldururdu. Ben, hemen yerimden kalkar, ocağın yanında doldurulan ıhlamur bardağını alırdım. Çünkü onun o titrek ve mübarek ellerine bardağı taşıma zahmeti vermek istemezdim. Dereden tepeden, birazda eskilerden söyleşirdik. Dedemin Rusya’daki esaretten kaçıp köyümüze gelmesini defalarca ve bıkmadan dinledim bu canlı tarihlerden.
Sarıkamış’ta şehit olan babamın iki amcasını (Mehmet ve Ali dedeleri) İlyas Amca ile Fadi Hala’dan dinlerdim hep. Çünkü ailemizde onları tanıyan kimse yok. Onların boylarını boslarını, saç ve göz renklerini, askere (savaşa) gitmeden önceki yaşamlarını onlardan dinledim. Onlar, çocukluğumu varsıllaştıran anıları anlatırlarken kimi zaman duygulanırdım. Kimi zaman da yıllar öncesine gider, dalar, seferberlik dönemi yaşamını gözümün önünde canlandırmaya çalışırdım. Söyleşimiz bitecek diye ödüm kopardı. Çünkü tarihsel bir düşün derinliklerine gömülürdüm. Düşümden uyanmak istemezdim. Yaşlı büyüklerimizin anlattıkları bitince izin isteyip kalkardım. İçten kucaklaşmalar olurdu kapı üstlerinde.
Ben dalgın dalgın anlatılanları düşünerek eve doğru giderken arkaya döner bakardım. İlyas Amca ile Fadi Hala’nın arkamdan sessizce baktıklarını görürdüm ve üzülürdüm onların dakikalarca kapı önünden dikilip bana ardı sıra bakmalarına.
Şimdi mi? Ne el değirmenleri kaldı ne de o günkü yaşlılar. Dinlediğim bir dönemin tarihini yansıtan anıları anımsadıkça kopar giderim. Nereye mi? Seferberlik zamanının yoksulluk, acı, kan, gözyaşı, ayrılıklarla dolu iklimine.
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           17 Kasım 2015


20 Kasım 2015 Cuma

GÜVENLİ BÖLGE (!)


RTE-Davutoğlu ikilisi ısrarla Suriye’nin kuzeyinde güvenli bölge kurulmasını istemekte. Bu yolla Suriye’den Türkiye’ye gelen mülteci akınının sonlandırılacağı düşünülmekte.
Suriye sorununun çözümü(!) için yapılan uluslararası toplantıların neredeyse hepsinde “güvenli bölge” oluşturulması düşüncesini dile getirdi RTE ve Davutoğlu. G20 toplantısında da dile getirilince bu görüş, Obama: “Suriye’nin kuzeyinde güvenli bölge oluşturmanın IŞİD ile mücadelede amaca hizmet etmeyeceğini” söyledi. Daha sonra ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, konuyla ilgili olarak açıklamada bulundu.
“Türkiye ile Suriye’nin kuzeyini güvenli duruma getireceğiz.” Demekte Kerry ve sözlerine şöyle açıklık getirmekte: “Suriye’nin kuzey sınırının yüzde yetmiş beşi kapalı. Kalan doksan sekiz kilometrenin de kapatılması için Türklerle operasyon başlatıyoruz.”
Kerry’nin güvenli olarak nitelediği Türkiye-Suriye sınırındaki yüzde yetmiş beşlik bölüm neresi? PYD/PKK’nın elinde olan kısım. ABD, güvenli(!) bölgeleri “Kara gücüm” dediği PYD/PKK ile oluşturmakta.
Kerry’nin güvensiz bulduğu doksan sekiz kilometrelik bölüm ise IŞİD kontrolünde. Eğer bu bölüm de PYD/PKK’nın eline geçerse ABD-İsrail’in oluşturmak istediği Kürt koridoru tamamlanmış olacak. Böylece Ortadoğu’nun göbeğine emperyalist hançer saplanacak. Kerry, bu sözleri söylerken PKK/PYD yöneticileri de ellerini ovuşturmaktalar İkinci İsrail’i kuracak olmanın sevinciyle.
Şimdi burada asıl sorun IŞİD’in kontrolünde bulunan Cerablus, ABD-Türkiye ortak operasyonuyla PKK/PYD’nin kontrolüne mi verilecek. Yoksa Türkiye, PKK/PYD kontrolündeki sınır kesimini de güvensiz bölge olarak mı niteleyerek tüm sınır bölgesinin terör örgütlerinden temizlenmesini mi isteyecek? Kürt koridorunun oluşturulması, Türkiye’nin bölünme sürecini hızlandırır. Türkiye, Suriye’deki ateşi daha çok hisseder. Bu ateş, Türkiye’yi içerden yakmaya başlar.
Türkiye’nin ivedilikle politika değişikliğine gereksinimi var Suriye’de. RTE ve Davutoğlu’nun Esat takıntısı çok pahalıya mal olacak ülkemize. Burada aklı egemen kılmak gerek. ABD’nin ne yapmak istediği çok açık. Türkiye’nin güvenliğinin nasıl sağlanacağı da ortada. Bu nedenle AKP iktidarı kişisel hırsları değil, ülke çıkarlarını ön plana çıkarmalı. Esat’la barışan bir Türkiye, Ortadoğu’daki tüm terör gruplarına ağır bir darbe indirir. AKP’nin önünde iki yol var ya Türkiye’nin yanında yer alacak ya da ABD-İsrail Ve PKK’nın? Bekleyelim, görelim bakalım.
                                                           Adil Hacıömeroğlu

                                                           19 Kasım 2015

16 Kasım 2015 Pazartesi

İNSANLIĞIN BAŞ BELASI KAPİTALİZM


Dünyanın en varsıl adamı ve mucit Bill Gates, “Kapitalizm bizi iklim değişikliğinden kurtaramaz, çare sosyalist politikalarda. (31 Ekim 2015, ulusalkanal.com.tr)” diyerek insanlığın önemli bir sorununa parmak bastı. Parmak basmakla kalmadı, yol da gösterdi.
İklim değişikliğinin dünyayı, dolayısıyla da insanlığı yok etmekte olduğu her aklı başında kişinin düşünebileceği bir şey. Ancak bu sorunu yaratan açgözlü düzeni belirlemek çok önemli.
Küresel ısınma hızla sürmekte. Bunun asıl nedeni de karbon salınımı. Kısacası insanlar, dünyayı hızla kirletmekteler. Hava, su, toprak kirletilmekte. Bu da dünya üzerindeki canlı yaşamını tehdit etmekte.  
Peki, dünyamız neden hızla kirlenmekte. Özellikle sanayileşmiş büyük ülkeler (yani emperyalist ülkeler), paraya doymuyorlar. Aşırı kâr hırsı için daha çok üretmeyi, daha çok tüketmeyi teşvik ediyorlar. Doğal kaynakları dengesizce ve bilinçsizce tüketmekteler. Sanayi atıkları havayı, suyu, toprağı mahvetmekte. Bu işin başında da ABD var. Hiçbir uluslararası öneriye kulak asmamakta Amerika yönetimi. Bundan da anlaşılacağı üzere ABD emperyalizminin öncülüğündeki kapitalizm adım adım dünyamızın, dolayısıyla da insanlığın sonunu getirmekte. Tabi, dünya yok olunca kapitalizm de olmayacak, Bill Gates gibi büyük varsıllar da... Bu acı sonu gören Gates, dünyayı kötü gidişten kurtaracak politikanın sosyalizm olacağını vurgulamakta ki, bu düşüncesinde çok haklı.
Dünyanın en varsıl adamı Bill Gates, sosyalizmi insanlığın kurtuluşu olarak gösterir de Türkiye’nin en büyük holdinginin yöneticilerinden Ali Koç, ne düşünür acaba? Koç Holding yönetim kurulu üyesi Ali Koç, 15 Kasım 2015 günü Antalya’da yapılan B20 zirvesinde yaptığı açıklamada: “Eşitsizliği gidermek için kapitalizmin ortadan kalkması gerek. Gerçek sorun kapitalizmdir.” diyerek günümüzde dünyada yaşanan bütün sorunların nedeni olarak kapitalizmi görmekte.
Peki, Kapitalizmin karşısındaki seçenek ne? Sosyalizm....
Koç, küreselleşmenin insan tarafının olmadığını söylemekte. Küreselleşme nedir? Küreselleşme, vahşi kapitalizmin neoliberal politikalarla ulaştığı en acımasız noktadır. Sömürünün insanoğlunu öğütmekte olduğu vahşi bir değirmendir küreselleşme. Türkiye’nin en varsıl kişilerinden biri, önemli bir tespit yapmakta ve küreselleşmenin “insan tarafının olmadığını” söylemekte. Oysa Türkiye, bu “insan tarafı olmayan küreselleşme” politikalarıyla 1980’den beri yönetilmekte. Birtakım liberaller, dönek solcular ve kendini bilmez aydıncıklar tüm gerçekler ortadayken her gün küreselleşmeye övgüler dizmekteler.
Türkiye’nin büyük ve cesur aydını Yaşar Nuri Öztürk, 8 Ekim 2015 günü Aydınlık’ta “İnsanlık komünizmi yeniden sahneye çağıracaktır” başlıklı bir yazı yayımlamıştır.  Bu sözle Sayın Öztürk, önemli bir tespitte bulunmakta. Kapitalizmin eşitsizliğini, insanlığın sonsuza dek taşıyamayacağını belirtmekte. Bu nedenle de Marks’ın düşüncelerinin insanlığa yol göstererek kurtuluş reçetesi olacağını belirtmekte.
Bugün dünyanın her yerinde savaş varsa nedeni emperyalizmdir.
Milyonlarca insan evinden, yurdundan kopup mülteci olmuşsa nedeni doymak bilmeyen vahşi kapitalizmdir.
Günümüz dünyasında milyonlarca insan açlıkla karşı karşıyaysa bunun nedeni, küreselleşme denen neoliberalizmdir.
Dünyada yaşayan insanların büyük çoğunluğu mutsuzsa bunun nedeni, insan doğasına uymayan sömürü düzenidir.
Ormanlar yok olup hayvan türleri azalıyorsa bu durumu yaratan paraya doymayan acınası insani yoksulluktur.
Bugün insanlık adına yaşanan sorunların hepsinin çözümü, vahşi kapitalizmden kurtulmakla olanaklı olacak. Bu nedenle önümüzdeki yıllar, insanlığın sosyalizme yönelme yılları olacak. Çünkü her türlü kurtuluş buradadır.
                                               Adil Hacıömeroğlu
                                               16 Kasım 2015


11 Kasım 2015 Çarşamba

ATATÜRK, TÜRKİYE’YE YOL GÖSTERİYOR

                        
10 Kasım 2015...
Anıtkabir’in kapısında on binler sırada... Ata’ya saygı sunmak heyecanıyla her yaştan yurttaş sabırsızlık içinde...
Dolmabahçe Sarayı...
Beşiktaş’tan on binler bin bir metrelik Türk Bayrağının gölgesine sığınmış, kızılında ısınmış Atatürk’ün son nefesini verdiği yere koşmakta...
Taksim’den, Kabataş’tan insanlar ellerinde al bayraklarla Dolmabahçe’ye yürümekteler...
Bostancı’dan başlayarak Fenerbahçe’ye kadar on binlerce kişi insan zinciri oluşturmuş gururla. Her yan kırmızı beyaz... Deniz, desteklemekte kıyıdaki on binleri...
Saat dokuzu beş geçe, siren seslerinin işitilmesiyle yaşam dururken yürekler hızla çarptı, gözpınarlarından kopan yaşlar ıslattı titreyen dudakları.
            Saat dokuzu beş geçe... Elinde mala ile sıvacı, inşaat iskelesinin en yükseğinde kalakaldı.
Saat dokuzu beş geçe... Simitçi, araba tamircisi, ayakkabı boyacısı, vinç operatörü,  harç karan amele, sokağı süpüren temizlik işçisi, kolları dirseğine kadar sıyrılmış ev kadını, koltuk değnekli adam,  prize takılı tost makinesini unutan köşedeki büfeci, okula çocuğunu bırakan ebeveyn, ivedilikle işe yetişmesi gereken genç kız, motosikletle tam gaz giderken aniden duran kurye, kundaktaki bebeği kucağında anne, bastonuna dayanarak zorla ayağa kalkan aksakallı ihtiyar, iki kolundan aldığı güçle tekerlekli sandalyesinin yanlarına tutunarak zorla ayağa kalkmaya çalışan engelli, omzunda havlusu ve elinde tepsiyle kahveci, daha niceleri... Ayakta, soluk almadan hazırolda... Gözler buğulu...
Hele Anıtkabir’de el ele mozolenin önünde durarak saygı duruşunda bulunduktan sonra, Atatürk’ün mezar taşını öpen ve ayakta güçlükle duran çifti unutmak olanaklı mı?

Sürücüler, siren sesiyle frene bastılar. Var güçleriyle bir elleri kornada, diğer el yanda vücuda yapışmış.
Deniz, kırmızı beyaz... Tekneler, koca gemiler düdüklerini öttürmekteler...
Tam yetmiş yedi yıl olmuş, aramızdan ayrılalı. Ancak bu ayrılık bedenen... Dün olduğu gibi aramızda... 9 Kasım 1938’de olduğu gibi başımızda, önümüzde... Mavi gözleriyle ufka bakmakta... Yolumdan ayrılmayın demekte bakışlarıyla... Devrimlerime sahip çıkın, diye haykırmakta... Başka yollar arayanların emperyalizmin kucağına düşeceğini söylemekte...
Milyonlar yaşamı durdurup hazırolda soluk almadan duruyorsa Atatürkçe haykırmaktalar herkese: Tek yol Atatürk yolu, diye... İşitin bu sesi, açın tıkalı kulaklarınızı!
                                                           Adil Hacıömeroğlu

                                                           11 Kasım 2015

İT ÜRÜR, KERVAN YÜRÜR

                                    
10 Kasım 2015 günü, tüm Türkiye Atatürk’ü saygı ve özlemle anarken sonu it’le biten bir televizyon kanalından havlamalar işitildi. Ne yalan söyleyeyim ben anlamadım söylenenleri. Çünkü itçe bilmiyorum. İtçe bilenler anlamış olmalı ne söylendiğini. Ne de olsa it, itin dilinden anlar.

Havlama sesleri arasında ekranda “Zulüm 1938’de son buldu. Mustafa Kamal, yıllar önce bugün öldü.” altyazısı yazılmış. Özgürlüğü zulüm olarak gören bir zavallılık... Emperyalist uşaklığını, efendiye hizmeti yaşamak sanan bir ihanet...

Ekranda havlamalarla izleyicileriyle anlaşan bir televizyona bizim söyleyeceğimiz şudur: İt ürür, kervan yürür.

Uygarlık kervanı hep yürüyecek, hem de tüm engellemelere karşın... İtler de hep havlayıp ürüyecek uygarlık kervanının ardından...
                                                                     
                                      Adil Hacıömeroğlu

                                      11 Kasım 2015

5 Kasım 2015 Perşembe

HALKÇI ECEVİT

                                               
Şair, yazar, gazeteci, Türkçeye saygılı siyasetçi...
Başka?
Dürüst adam, ulusal kahraman, emekten yana, işçi dostu...
Kısacası Halkçı Ecevit...
“Toprak işleyenin, su kullananın!” diyerek Cumhuriyet’imizin kurucusu Atatürk’ün gerçekleştirmek istediği en büyük ülküsü olan toprak reformunu dile getiren korkusuz siyasetçi...
12 Mart darbesi yapıldığında “Darbe bana karşı yapıldı.” deyip CHP genel sekreterliğinden istifa ederek darbeye karşı duran bir koca yürek...
“Ne ezen ne ezilen; insanca, hakça bir düzen!” sloganında anlamını bulan eşitlik özlemi...
12 Mart darbecilerinin kurdurduğu Erim hükümetinden CHP’li milletvekillerinin çekilmesini isteyen demokrasi önderi...
Türk siyasetine “sayın” sıfatını kazandıran ve rakiplerine karşı saygılı, ince bir dil kullanan beyefendi...
Kıbrıs’ta, Ege’de, haşhaş ekiminde emperyalizme meydan okuyan kahraman...
Popülizm yapmadan halkın önünde yürüyen aydın...
Türkçeye “olanak, olasılık, eşgüdüm, seçenek...” gibi sözcükleri kazandıran Türkçe sevdalısı bir dilci ozan...
Miting alanlarında saldırıya uğradığında saldırganların üzerine eşiyle el ele yürüyen çift yürekli insan...
Köy kentleri kurarak kırsal kesimi çağdaşlığın aydınlığında ışıtmak isteyen bir ülkücü...
Emperyalizme karşı durarak emeği ve Cumhuriyet değerlerini savunarak CHP’ye (sola) tarihinin en büyük seçim utkusunu (1977) kazandıran lider...
Emperyalizme karşı duruşunun bedelini, ABD ambargosu ve sağcı partilerin kepenk ve kontak kapatma çağrısıyla karaborsanın egemen olması karşısında iktidarı yitirerek ödeyen bir başbakan...
Dürüstlüğü ve yurtseverliğiyle yalnızca kendisine oy verenlerin değil, karşı çıkanların da yüreğinde taht kurmuş bir yurttaş...
12 Eylül darbecilerine karşı korkup susarak bir kıyıya çekilmeyen koca yürek...
Türkiye’ye özgü bir solun düşünsel temellerini oluşturmak için yaşam boyu emek vermiş inançlı bir solcu...
Merve Kavakçı’nın TBMM’nin başına türban geçirme oyununa: “Burası devlete meydan okunacak yer değildir.” diyerek karşı çıkıp laikliği savunan bir Cumhuriyet çocuğu... 
Bölücü terörle müzakere etmeyip mücadele eden bir vatan sevdalısı...
Siyaset yoluyla varsıllaşmayan, siyaset yaparak yoksullaşan bir eren...
ABD emperyalizminin Ortadoğu’ya, BOP’u uygulamak için abandığı bir dönemde, Irak’ın işgaline karşı çıkan bir yaşlı kurt...
Kendisine cumhurbaşkanlığı yolunu açacak yasa değişikliğinin yapılması istemini elinin tersiyle geri çeviren anayasaya saygılı bir birey...
17 Mayıs 2006 günü Danıştay’a yapılan Gladyo saldırısında yaşamını yitiren yargıç Mustafa Yücel Özbilgin’in cenaze törenine, ağır hastalığına karşın katılan bir cumhuriyetçi...
Ve...
Irak’ı ABD’ye yedirmediği için ölümü hızlandırılan korkusuz bir nefer...
Emperyalist oyunlara karşı durduğu için hep kumpaslarla karşılaşan, ne yazık ki AKP’nin önünü açmak için merkez medyanın hedefe koyduğu bir talihsiz(!) politikacı...
Ve en önemlisi bir âşık adam... Hem ülkesine hem de eşine...
Altmış yıllık eşine şiir yazabilecek kadar sevgi dolu bir yürek...
Bugün dokuzuncu ölüm yıldönümü...
Bize düşen bu koca yürekli adamı, saygı ve minnetle anmak...
                                                                       Adil Hacıömeroğlu
5 Kasım 2015


3 Kasım 2015 Salı

AKP’Yİ YENİDEN İKTİDARA TAŞIYAN MUHALEFET


2013 Haziran Direnişiyle AKP iktidarı sarsıldı. Yıkılması an meselesiydi. Ama ne yazık ki muhalefet partilerinin akıl almaz yanlışları, AKP’ye hep can simidi oldu. Onu yuvarlandığı uçurumdan muhalefet kurtardı.
Haziran Direnişindeki iletileri okuyamayan muhalefet partileri, AKP’ye öykünerek ya da AB ve ABD’den fısıldanan politikalarla AKP’yi yıkacaklarını sandılar. Aslında “Muhalefet partileri gerçekten AKP’den kurtulmak istediler mi?” sorusu, içinde bulunduğumuz siyasal durumu açıklamak için daha uygundur.
“Deli bile düştüğü çukura iki defa düşmez.” atasözünden hareketle muhalefet partilerinin aynı çukura defalarca düştükleri usuma geldiğinde yukarıdaki soru bana çok inandırıcı gelmekte. Muhalefet partileri AKP’yi gerçekten yıkmak istemediler. Çünkü on üç yıldır olanlara bakıldığında bu belirlememizin doğru olduğu görülecektir.
AKP, dini mi kullandı; muhalefet de dinci görünmeye başlıyor.
AKP, açılım mı yaptı; muhalefet de hızlı açılımcı olmakta.
AKP, Esat’a diktatör mü dedi; muhalefet de Esat’a diktatör demekte.
AKP, ramazan da iftar çadırı enflasyonu mu yaratıyor; muhalefet hemen bu konuda yarışa giriyor.
AKP yöneticileri, kravatı uçkur bağı görüp çıkarıp atınca muhalefet de aynısını yapmakta.
AKP, AB’yi kurtuluşun tek reçetesi olarak halka mı sunuyor; muhalefet de keskin AB’ci olmakta.
AKP yöneticileri, arada sırada Washington’a gidip güven mi tazeliyorlar; muhalefet yöneticileri de icazet almak için Yeni Dünya’nın yolunu tutuyorlar tıpış tıpış.
AKP’li belediyeler taşeron mu kullanıyor hizmette (Bu ANAP’ın buluşudur. Sonu malum...), muhalefet belediyeleri de asgari ücretle taşeron işçi çalıştırmaktalar.
AKP, eşitlik deyince etnik ve mezhep farklılıklarını mı aklına getiriyor; muhalefet de anayasaya etnik kimliklerin ve mezhep ayrımlarının girmesi için ivedi çalışmalar başlatıyor.
AKP, sanayi ve tarımı yok ederek üretimden vaz mı geçti; muhalefet de lojistik merkezler kurmayı kalkınmanın anahtarı olarak sunmakta halka.
AKP, “Ermeni açılımı” ile “soykırım” yalanlarına alet mi oldu; muhalefet de soykırımcılara partilerinin kapılarını ardına kadar açmakta. Hatta bazı hukuk ve tarih bilmez vekiller, “Ermeni soykırımıyla yüzleşin!” diye pankart taşıdılar utanmadan.
AKP, popülizm mi yaptı, muhalefet ön alıp asgari ücreti artırma pazarı kurdu.
AKP, 1930’lara mı saldırdı; muhalefet de zaman geçirmeden tek parti dönemini karalama yarışına girmekte. Hatta 1930’larda kalkınma mucizeleri yaratan CHP’nin yöneticileri bile “Biz, 1930’ların CHP’si değiliz.” diyerek AKP’den ön almakta.
AKP, Cumhuriyet’in koyduğu yer adlarını mı değiştirmeye çalışıyor, sen ondan önce davran “Dersimli Kemal’im!” de.
AKP, Kemal Derviş’im liberal reçetesini harfi harfine uygulasın yıllarca, sen de kalk Derviş’i akıl hocası yap kendine. Hatta cehalette sınır tanımayan bazı parti yöneticilerin çıksın “AKP, Derviş’in kurduğu ekonomik düzeni değiştirmediği için başarılı.” desin. Yani dolaylı da olsa AKP’yi övsün...
Halkın hem sanayi hem de tarım da üretmemesinin biricik nedeni olan Gümrük Birliği Antlaşmasından kurtulmak için ağzını kıpırdatma, AKP’nin uluslararası tekellerle kurduğu liberal düzeni değiştirmeyi aklından geçirme...
Türkiye Cumhuriyeti’ne ABD’nin siyaset ve istihbarat mutfaklarında planlanan en ağır kumpası yapan FETÖ’ye karşı savcılar harekete geçtiğinde sen Cemaat kapılarında ağlaş, o düzenbazları özgürlük kahramanı gibi göstermeye çalış, bunu yaparken de Silivri’de yaşamını yitirmiş yurtseverleri anımsama... O cemaat medyasının Ergenekon ve Balyoz kumpasları için ürettiği yalanları unutuver...
O kadar çok söylenecek şey var ki... Hangisini söyleyeyim?
AKP’yi her düştüğünde yerden kaldıran muhalefet partileri bütün bunları yapsın, sonra da iktidar beklesin öyle mi?
Bir şeyin aslı varken taklidini niye seçsin halk?
Olan bu partilerin tabanlarındaki iyi niyetli, yurtsever, güzel insanlara oluyor. Bir kayıkçı kavgasından umut yaratmaktalar. Ama ne yazık ki bu umutların sonunda hep hayal kırıklığı oluyor.
Türkiye’ye yazık ediyorsunuz beyler. Yurttaşların duygularıyla, hayalleriyle alay ediyorsunuz. Yeter artık! Yeter, oynadığınız oyuna! Yeter insanların duygularınızı sömürmenize...
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           3 Kasım 2015




1 Kasım 2015 Pazar

SANDIKTAN ÇÖZÜM ÇIKAR MI?


Bugün heyecansız geçen bir seçim kampanyasından sonra herkes sandık başına gidiyor. Türlü renkte görünen ve aslında birkaç renk olan siyasal partilerden birine oy verecek seçmen. Bazılarının abartarak amacı saptırdığı gibi, bugün ne Cumhuriyet ne de şeriat oylanacak. Yalnızca siyasal partilerin görünen programları seçmenin beğenisine sunulacak.
Seçimde “Cumhuriyet oylanıyor.” diyenler, başarısız olduklarında şimdiden bahaneyi bulmuşlar. Başarısız olduklarında kendileri değil, Cumhuriyet kaybedecek. Tabi bu arada bu siyaset cambazları, “Cumhuriyet kaybetti, şeriat kazandı.” diyerek emperyalizmin güdümündeki gerici irticaya peşinen bir utku kazandırmaktalar. Böyle bir aymazlığın Cumhuriyet sevgisiyle bir ilgisi olabilir mi?
Siyasetin kilitlendiği, yönetimsel çözümsüzlüğün arttığı bir dönemdeyiz. Türkiye’nin sorunları arttıkça siyasetçilerin sorunlar karşısında çaresizlikleri de çoğalmakta. Acaba bugün sandıktan çözüm çıkar mı?
Sandıktan çözümün çıkması tansıklara bağlı. Üç aşağı beş yukarı 7 Haziran’a benzer sonuçlar çıkar. Bir partinin tek başına iktidarı çıkarsa kıl payı olur. Koalisyon olasılığı güçlü. Sandık sonucu ne olursa olsun Türkiye, er geç yeni bir erken seçime gebe. Çünkü siyaset iktidar ve muhalefetiyle yönetemezlik, iktidarsızlık durumuyla karşı karşıya. Kısacası sistem çökmekte.
Muhalefet partilerinin iktidar partisine öykündüğü neredeyse aynı izlence ve söylemlerle ortaya çıktığı bir ortamda çözümün olmadığı peşinen kabullenilmiş demektir. Özellikle medya ve güç odaklarının birbirine benzer dört partiyi ön plana çıkarmasıyla çözümsüzlük, Türk seçmenine dayatılmıştır. Bu dört partinin Türkiye’nin temel sorunlarına bakışları ve çözümleri konusunda fazla bir farklılıkları yok! Yalnızca parti tabelaları ayrı. Hepsi NATO’cu, hepsi AB’ci, hepsi liberal ekonomiden yana...
Şöyle ki...
Türkiye’nin en can alıcı sorunu: terör... Dört parti de bunun basit bir güvenlik sorunu olduğunu düşünmekteler. Bir bölümü sorunun açılımla (yani terörle uzlaşmayla) bir bölümü yalnızca savaşarak çözümleneceğini düşünmekteler. Terörün emperyalizm tarafından ülkemizin başına bela edilmiş bir sorun olduğunu görememekteler. Terörle savaşımın emperyalizmle savaş olduğunun farkında değiller. Bu nedenle de oyalayıcı önlemlerle sonuç alabileceklerini düşünmekteler.
Türkiye’nin NATO üyeliğinin ülkemize tehdit yarattığı çok açıktır. Nedense TBMM’deki siyasal partilerin NATO’dan çıkmak gibi yaşamsal bir konuyu akıllarından geçirmemeleri ilginç olduğu kadar da düşündürücüdür.
Türkiye’nin ikinci en büyük sorunu ekonomidir. Üretim çökmüştür. Hem sanayi hem de tarım üretimi hızla gerilemekte. Buna bağlı olarak işsizlik de çığ gibi büyümekte. Ama nedense bu üretim düşüklüğünün nedenleri hiç konuşulmamakta. Türkiye’nin Gümrük Birliği Anlaşmasını imzalamasından sonra üretim, gelişmiş ülkelerin insafına terk edilmiştir. Çağımızın kapitülasyonu diyebileceğimiz bu anlaşma, Türkiye’yi yiyip bitirmekte. Ancak ne yazık ki Türk siyaseti bu yaşamsal konuyu görmezden gelmekte. Türkiye’nin gerçeklerine uygun olmayan önerilerle ekonomiyi düzelteceklerini sanmaktalar.
Gümrük Birliği Anlaşmasına karşı çıkmayanların birbirlerinden farkları olabilir mi?
Yoksulluğun, işsizliğin, soygunun arttığı bozuk bir ekonomik düzende rejim dışı akımların, umutsuzluğun, terörün, adi suçların artması da doğaldır.
Siyasette sert kutuplaşmanın arttığı bir dönemdeyiz. Bu durum, çözümü zorlaştırmakta. Gerçeği ve sorunların çözümünü arayacak akılcı tutumun yerini inat almakta. “İnatla murat olmaz.” demiş atalarımız. Akılcılığın egemen olmadığı bir ortamda çözüm yollarını bulmak zordur. Çünkü akılcılığın ortadan kalkması; kişileri kör, sağır, dilsiz yapar. Türkiye bu kör dövüşünü uzun süre sürdüremez.
Her şeye karşın umutsuzluk bulutlarını dağıtmalıyız. Aklın ışığını çok değerli bir fidan gibi beslemeliyiz. Aklın egemen olduğu bir Türkiye’de sorunların çözümü de hızla bulunacak.
Gelecek günlerin aydınlık olacağına inancım tamdır. Cumhuriyet düşüncesinin yeniden altın dönemini yaşayacağı bir döneme geçişin doğum sancılarıdır bu sıkıntılı depreşmeler. Türkiye, Atatürk güneşinin aydınlığında yeniden büyük bir devrimin öngünündedir. Tarihin tekerleği hep ileriye döner. Onun kısa süreli patinajları kimseyi aldatmasın.
                                                                       Adil Hacıömeroğlu

                                                                         1 Kasım 2015