25 Ekim 2016 Salı

TELEFON TUTSAKLIĞI

                                               
Geçenlerde bir devlet dairesine gittim. Kolayca halledilebilecek bir işim vardı. Zamanım kısıtlıydı. İvedi olarak yetişmem gereken bir randevum vardı. Bir arkadaşımla buluşacaktım. Sözleştiğimiz bir saat vardı ve benim sözümde durmam gerekirdi. Çünkü bir kişiyi bekletmenin çok kötü bir şey olduğunu bilirim. Sözümü tutmam için de deniz otobüsüne yetişmeliydim.
Devlet dairesinin genişçe salonunda bankolar var. Bankoların arkasında çalışanlar. Artık kuyruğa girmek yok! İçeri girince numara alıyorsunuz. Karşınızdaki ışıklı panoda sıra numaraları sırayla yazıyor. Hangi bankoya gideceğinizi yazarak yurttaş yönlendiriliyor.
Gözüm saatimde... Sık sık kontrol ediyorum zamanı. Sıra numaram yazılı küçük kâğıdı kutsal bir hazine gibi tutmaktayım elimde sıkıca. Nihayet, “Tık!” diye bir sesle birlikte numaram yazıldı panoda. Koşarak gittim bankoya. Ne güzel... Tam zamanı... İşimi bitirip deniz otobüsünü kaçırmayacak, randevuma zamanında yetişeceğim.
Görevliye: “İyi günler... Kolay gelsin!” diyerek derdimi anlatmaya başladım. Görevlinin elinde cep telefonu... Durmadan bir şeyler yazıyor. Arada bir şeyler okuyor. Okuduğunda bazen gülümsüyor, bazen de yüzü asılıyor. Ben derdimi anlattım sandım. Nerdeee... Görevli telefonun içine gömülmüş, çıkamıyor ki dışarıya beni dinlesin!
“Bakar mısınız?” dedim. Kafasını kaldırdı hafifçe. Parmakları durmadan yazıyor bu arada. Uykudan uyanmış gibi şaşkın. Görevlinin gözleri bende, parmakları telefonda. Bir robot hızıyla yazıyor durmadan. Yeniden anlatmaya başladım derdimi. Donmuş bir çift göz karşımda. Anlamadığını, anladım.
“Lütfen beni dinler misiniz?” diye sertçe çıkıştım. “Sizin yüzünüzden geç kalacağım ve günüm mahvolacak.” dedim. O “Sizi dinliyorum.” diyerek tersleyici bir yanıt verdi bana. Ben de “Deminden beri iki kez anlattım sorunumu, dinleyip anladığınıza göre o zaman yapın işimi.” diye yanıtladım onu. Kızardı, bozardı, ne diyeceğini şaşırdı. “Gençtir, mahcup etmeyeyim.” dedim kendi kendime. Zor durumunda imdadına yetiştim. Yeniden sakin bir sesle anlattım derdimi. Kimlik bilgilerimi istedi. Elleri hemen bilgisayarına gitti. Tuşlara dokunmaya başladı. Sorular sordu, yanıtlar verdim. Bir gözü bilgisayar ekranında, diğer gözü telefonda. Gelen iletileri okumakta. Eli işte, aklı oynaşta yani.. “Ya, sabır!” diyorum.
Zaman akıyor bir yandan. Deniz otobüsünü kaçırdım, kaçıracağım. “Tamam mı, halloldu mu işim?” diye küçük bir uyarı yapayım, dedim. Demez olaydım. “Beyefendi, biz ne yapıyoruz burada? Sizin sorununuzu çözmeye çalışıyoruz.” diyerek tersledi. Ben de biraz kızgın ve üzgün “Benim işim bilgisayar ekranında mı, yoksa telefonunuzda mı?” diye yanıtladım onu. Cüretkâr çalışan, bu yanıttan memnun olmadı. Suçu açığa çıkmış birinin telaşıyla beni suçlamaya başladı. Derdimi anlatamadığımdan dem vurdu. Psikolojideki yansıtma yöntemi gereğince suçlu, beni suçlamakta. Neyse görevliyi ikna ettim, bir öğretmen sabrıyla. Sıkıldı, utandı. Hoşgörü denizimin dalgaları arasında yitip gitti utancı.
Ben, işim bitsin diye beklerken diğer görevlilere göz attım. Hepsi üç aşağı, beş yukarı aynı. Kiminin cep telefonu elinde, kimininki bilgisayarın hemen yanında. Ama gözler hep telefon ekranında.
Sonuç... İşimi zor da olsa halloldu. Deniz otobüsünü kaçırdım. Randevuma yetişemedim. Arkadaşıma mahcup oldum. Gerçi devlet dairesinde cebelleşirken aramış, arkadaşımı bilgilendirmiştim; ama nafile... Bu durum karşısında, arkadaşımdan özür dilemek düştü bana da...
Cep telefonu tutsaklığı, günlük yaşamımızı etkilemekte. Kişiler arasındaki yüz yüze iletişimi yok etmekte. Birçok kurumda, işler durma noktasına gelmekte. Toplum, neredeyse cep telefonları aracılığıyla yönlendirilmekte. Toplumsal bilinç de bu yolla oluşturulmakta. Düşünmek, araştırmak mı? O, eski bir alışkanlık... “Yeni Türkiye”de böyle alışkanlıklar yok!
                                                           Adil Hacıömeroğlu
                                                           25 Ekim 2016



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder