19 Ekim 2016 Çarşamba

TOPLANTIDAYIM, KONUŞAMAM

                                    
Dün, kuşluk vakti bir arkadaşımı cep telefonundan aradım. “Günaydın! Nasılsınız?” dedim. O da “Günaydın!” diyerek yanıtladı beni hırıltılı, biraz öfkeli bir sesle.
“Konuşmak için uygun musunuz?” diye sordum, biraz tedirgin, biraz da merakla. “Hayır! Hiç uygun değilim, iyi de değilim. Konuşacak durumum da yok!” yanıtını verdi. Tam da “Ne oldu?” diye soracaktım. O, konuşmasını sürdürdü. “Dişçideyim...” dedi hırıltıyla. Ben de “Geçmiş olsun, sonra konuşuruz. İyi günler...” diyerek telefonu kapadım.
Dişçidesin. Belki de dişçi koltuğuna oturmuşsun. Cep telefonun niye açık be adam? Telefonun kapatmadın ya da sessize almadın, arama olduğunda konuşamayacak durumdaysan neden yanıtlıyorsun aramayı?
Geçen Cumartesi günü düzeyli, bilgi dolu, her saniyesi dinleyenlerin/izleyenlerin ilgisini dipdiri tutan bir toplantıdayız. Toplantı öncesi yönetici kişi, salondakileri uyarıyor incelikle. “Arkadaşlar, cep telefonlarımızı kapatalım ya da sessize alalım. Telefonların çalması ve aramalara yanıt vermemiz toplantıya katılanların ilgisi dağıtıyor. Böyle olunca da toplantıda amaç gerçekleşmiyor. Üstelik bu durum konuşmacıya da saygısızlık...” Salondakilerin çoğunun uyarı gereğince eli cep telefonlarına gidiyor ve telefonlar devre dışı kalıyor.
Toplantı başlıyor. Önce Emekli Deniz Binbaşı Vural Çavuşoğlu’nun güzel bir çalışması olan “Gazi Hamidiye ve Akın Harekâtı” belgeseli izleniyor soluklar tutularak. Arkasından Emekli Amiral Cem Gürdeniz’in su gibi akıcı konuşmasıyla “Türkiye’nin Deniz Jeopolitiği” dinleniyor merak içinde. Sayın Gürdeniz’in konuşmasında yalın bir tarih anlatımı var. Dinleyiciler ne su içiyor, ne de kıpırdıyor. Herkesin gözü ve kulağı konuşmacıda.
O da ne? Birden sessiz salon cırlayan bir telefon sesiyle doluyor. Yüzü ekşiyor bir anda dinleyicilerin. Gözler öfkeleniyor, dudaklar kıpırdıyor...
Telefonu çalan kişi, ağır hareketlerle telefonu alıp önce ekrana bakıyor. Kimin aradığını gördükten sonra yanıtlıyor arayanı renksiz, ruhsuz ve robotik bir sesle. “Toplantıdayım. Sonra ara!” Telefon kapanıyor. Arakasından bu sahne iki kez daha yineleniyor. Dinleyicilerin öfkesi, telefonun her çalışında artmakta.
Be adam, toplantıdaysan neden telefonun açık? Uyarılara karşın neden telefonla ilgili önlemleri almadın? Önlem almadığın gibi, salonun en önüne kurulup telefonu da yanında boş tutuğun sandalyeye koyuyorsun. Baştan belli ne yapacağın?
Toplantılarda telefonun açık olması öncelikle bir özsaygı eksikliği. Toplantıda asıl amaç ne? Konuşmacıyı dinlemek. O halde konuşmacıya saygı gerek, sonra da dinleyicilere...
Saygı; toplum düzeninin, toplumsal yaşamın vazgeçilmezi... Saygı gösterirsen saygı görürsün. Saygıyla büyür toplumsal emek. Saygı göstermek, içinde bulunduğumuz topluluğu ciddiye aldığımızı gösterir. Umursamazlık toplumumuza egemen olmakta hızla. Umursamazlıkla kendini büyük gösterme hastalığı var nedense. Bu durum, aşağılık duygusunun yalın bir göstergesi. Nedense bu umursamazlık, eğitimli demeyeceğim; ama öğrenim görmüş kişiler arasında daha yaygın. Ne yazık ki insanlara öğrenim veriyoruz, ancak eğitim veremiyoruz. Bu durum da bir ayağı topal kişilikler ortaya çıkarmakta.
Artık cebimizde telefon var ya... Sabahtan akşama dek gerekli, gereksiz birçok konuşma yapmak zorundaymışız gibi elimizden düşürmüyoruz bu tutsaklık aletini. Gece, gündüz, çalışma saati, dinlence, sayrılık, özel anlar, toplantı... hiçbir şey telefon görüşmelerimizi engelleyemiyor. Vara yoğa, gerekli gereksiz konuşmaktayız neredeyse yirmi dört saat.
Toplumsal yaşamın omurgasını oluşturan görgü kuralları her alanda unutulmakta nedense. Çağımız, teknolojik tutsaklık çağı. Hızla gelişen teknoloji, bizi insan köklerimizden koparmakta. Giderek robotlaşmakta insanlık. Çare mi? İnsan köklerimize dönmek...
                                                           Adil Hacıömeroğlu

                                                           19 Ekim 2016

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder